jakoben geleneğin hastalıklı düşüncelerinden kaynaklı bir tespit.
hayatın gerçeği şudur ki, dünya üzerindeki binlerce değişik kültür kendi ihtiyaçlarına ve fıtratlarına göre kendi yaşam tarzını belirler. bu tarzın onlara getireceği dezavantajlar ve avantajlar da tamamen kendi sorumluluklarındadır. hayat onların hayatı olduğu için, onların hayat tarzlarına ve kültürlerine saygı göstermek, beğenilmiyorsa da geçip gitmek gerekir.
bizim çakma aydınlanmacılar da tıpkı diğer kesimler gibi "kendi oluşturdukları bir hayat tarzı"na sahipler. ama farkları şu ki, kendi kültürlerinin kıstaslarını esas alarak stratejik verimlilik açısından yargılayıp değiştirmeye çalışırlar. diğerlerine eşit olmalarına ve toplumda kendine has bir renk olmalarına rağmen diğerlerini haksız şekilde ilkellikle vs. suçlarlar. kendilerini hipnotize ettikleri sığ felsefelerinin sınırı dışına çıkıp objektif olarak bakıldığında ise bu tavırlarının tek meşruiyet kaynağının sahip oldukları politik güç olduğu görülür. bence ilkellik sıfatı birine verilecekse işte bu "aydınlanmışlık illüzyonu" ile zuhur eden cehaletin sahiplerine verilmeli.
toplumun evrilişi ve değişim rotası, sonsuz "ihtimal"leri içeren bir bilinmezdir bana göre. kimse yarın karşılaşacağı olayın ne olacağından %100 emin olamaz. bu bilinmezlik herkes ve herşey için geçerlidir ve bu herşey birbiriyle etkileşim halinde olduğu için iş daha da karmaşıklaşır. çünkü hayat maddi manevi trilyarlarca unsurun değişik boyutlarda bir araya gelmesiyle oluşur ve devinir. bu durumda zeka ile belirlenecek kurallar ve "doğru"lar değişen hayat şartları içerisinde yıkılır gider. ancak işin özü ile bağlantılı bir "akıl" yoluyla haber alınmış ilkeler "doğru" olma sıfatı kazanır.
ancak bizim çakma aydınlanmacıların hayat anlayışının özüne göre, toplumun gelişimi bir çizgi gibidir. bu zevat, hayatın getirdiği şartlardan ötürü en bariz özelliği "yok etme" ve "maddi imkanlara sahip olma" gücünün fazlalığı olan batı kültürüne fanatik bir hayranlık geliştirdiler. dogmaları yıktıklarını sanarlarken o dogmalar yerine kendi dogmalarını getirip koydular. bu dogmanın yaklaşımını analiz edersek, dogmayı şöyle özetleyebiliriz:
"toplumun gelişimi bir çizgidir ve bu çizginin ileri noktasında "muassır medeniyet"* vardır. toplumların "mutlak kötüden mutlak iyiye doğru" gelişimi bir çizgi şeklinde olmak zorunda olduğu için, muassır medeniyet sahipleri gibi yaşamanın haklı olduğuna kanaat getirmeyen ve onlar gibi yaşamayanların* bu çizgide ilerleyemediği anlaşılır. bu yüzden onlar gericidir, cahildir ve zorla aydınlatılmaya** muhtaçtır. hatta bu uğurda baskı altında tutulabilirler,* hakları dahi ellerinden alınabilir.***"
ama sonuç olarak bu hareket, yani toplumu toplum dinamiklerini anlamadığı halde değiştirme çabası - her ne kadar "yok etme" gücünü mutlak doğru olmadığı halde mutlak doğru zannedilen hedefler doğrultusunda kullanarak kültürde bir iz bırakabildiyse de - bütün kurumlarıyla birlikte mutlaka çökmeye mahkumdur. çökeceği yer ise mezar mı olur, yoksa çiğ köfteye yumulmak için yer sofrası mı olur, orası meçhul.
ezilmiş olanların, konuyla değişik perspektiflerden ilgili ve bağlantılı düşüncelerinin başlıkları için bkz;
- kanlı mı olacak kansız mı?
- laik devlet yıkılacak elbet
- insanlık onuru işkenceyi yenecek
- erzurum erzurum olalı, moğol zulmünden beri böyle eziyet görmedi