Diyarbakır’da paşa kumandandı. Ben de emir subayı idim. Babam, Paşa’nın içtiğini duymuştu. izinden dönerken bana:
- Bir damla bile içersen hakkımı helal etmem, dedi. Döndüm.
Karargaha vardığım akşam Mustafa Kemal Paşa yakın subaylarıyla sofrada oturmuş içiyordu. Bana da bir kadeh koydular. Ben içer gibi yapıp vakit geçiriyordum. O vakit baş yaveri olan Cevat Abbas, usulca Paşa’ya eğildi:
- Paşam, Nesip içmiyor, atlatıyor, dedi.
O vakit Mustafa Kemal bana döndü kadehini kaldırdı:
- Nesip şerefine, dedi.
Ben kıpkırmızı olmuştum. Paşa sordu:
- Ne o bir mazeretin mi var?
- Paşam diye cevap verdim. Sizin için canımı feda ederim, yalnız buraya gelmeden babam bana içki içmemem için yemin ettirdi de tereddüdüm odur.
Mustafa Kemal o vakit:
- Bırak kadehi öyleyse, dedi. Babanın emri, benim emrimden üstündür. Seni taktir ettim. Babasına hayrı olmayanın, kimseye hayrı olmaz.
Büyük Taarruz’dan evveldi. O zamanlar beni sık sık yanlarında gezdirirlerdi. Bir gün hocalar ve askeri erkan çadırında toplandık. Tabii sureti mahsusa da davetli olarak… Hepimiz yerlerimizi aldıktan sonra şu suali sordular:
- Şer’i şerif (islam dini hukuku) üzerine verilen fetvalarda tarik (yol) bir midir?..
Biz kumandanlara, kumandanlar bize bakıştık.
Mustafa Kemal, sualini daha basitleştirdi:
- Yani dinin en büyük mümessili, bir dini mesele hakkında iki türlü fetva verebilir mi?
Evvela kumandanlar cevap verdiler:
- Hayır…
Biz cevap verdik:
- Hayır…
O zaman hepimizin yüzüne baktı ve gayet sakin olarak:
- Nasıl oluyor da istanbul’da istanbul Hükümeti’nin Şeyhülislamı benimle hepinizin idamına fetva veriyor da, Anadolu’daki din mümessili aksini iddia ve ispat ediyor.
Hepimiz susuyorduk. Mustafa Kemal son sözü söyledi: