amansız bir güç savaşı sonunda imzalanan, hayatın tüm anlarını bilfiil işgal eden ve anıları dikenli tellerle çevirip yasak koyan bir mutsuz sondur.
gidiyordum, güneş arkamda, gölgem önümde, hem de yapabildiğimin en iyisi ile. şaşılacak derecede mutluluk ve huzur verici bir durumdu bu daha önceden hiç alışılagelmemiş. bir tuhaflık olduğunu bir an evvel tahmin etmeliydim ki yol yakınken geri dönebileyim; döndüğümde de bulabileyim; çaresiz, mutsuz, umutsuz ama hiç bir anı gelecekten daha kötü olmamış, geçmişte beni asla tatmin etmeyen geride bıraktıklarımı. ama çok düşünmedim, arkama bakmadım, gaza bastım ve bir havlama sesi duydum.
gölgem, diz çökmüş ağlıyordu yanı başımda gözlerimi açtığımda, ben ise sanki uyku mahmurluğu ile her şeyin yerli yerinde olup olmadığını kontrol ederken elimdeki limonu emiyordum. ekşilik samimiydi, ama samimi olmayan tek şey tetiğin ucundaki ben, vurmaya her an hazır sendi. yüzüm buruş buruştu, dilim dışarıda; nefesim soluyordu kulaklarımda; bu ne bir sondu ne de yeni bir başlangıç. delirmişti ben gittim diye, bana ağladı sordu yine, neden-nasıl hiç bilemedi, cevapları hiç bulamadı, gerçeklerin arkasında çelişkiler vardı aslında, farklı dünyalar gibi, farklı rüyalar gibi.
kesinlikle rüya değildi, ya da kabus. hisleri hissizleşmişti artık, hissetmiyordu çoğu azı. cüceler ülkesindeki bir dev gibi sığmamış, sıkışmış, daralmış, sessiz bir yakarıştı sanki ya da devler ülkesindeki bir cüce gibi ezilmiş, kaybolmuş, tükenmiş, hüzünlü bir son nefes. esasında sadece kendisini dev aynasında yakından görmüş kendinden büyük; korkmuş, sonra kaçip uzaktan bakip kendini küçük gören birinin trajedisi bu. kendimi de kaybettim sayenizde.
o günden sonra devamlı üşüyordum, gölgem bana sarılip beni ısıtmaya çalışıyordu ki sanıyorum bunu yalnızlıktan yapıyordu, o bile hiç bir işe yaramıyordu. ne zaman yatip ısınmaya çalışsam yalnızlığın bana verdiği acıdan mıdır bilmem göğsüme bir şeyler saplanıyordu. acının dayanılmaza vurduğu gün gölgem bile acıdı bana ve kızgın bir hançer ile göğsümü açtı. odayı öyle bir ışık kapladı ki gölgemin bile gölgesi geldi görmeye olanları. kalbim kırılmış, tuz-buz olmuş beni donduruyordu. işte olan buydu. güneş doğdu gökyüzüne insanlar hep tersine.
tamir olmaz mıydı, denemeye değmez miydi? hemen kırık parçaları elleri ile göğsünden yatağa çıkarmaya başladı. ne kadar fazla çıkardıkça o kadar çok hepsini birden çıkarabileceği inancından uzaklaşıyordu. yatağın üzeri dağ gibi olmuştu ama hala göğsünün içindekilere bakınca boşuna uğraştığını anladı. ellerini havaya kaldırdı ve hemen aklına eskiden duyduğu bir deyiş geldi: “insanın kalbinin büyüklüğü yumruğunun büyüklüğü kadardır.”
kalbim ellerim kadar küçük değil.
not :
bu yazıda bir çok şarkı sözü direk ve endirek olarak kullanılmıştır.