Öyle ya misafirler 2 metrelik kapıdan eğilerek, örümcek ağlarını bir eliyle ayırarak geçerlerdi. Zaten toz dolu kanepelerde oturunca kanepeler rengini alırdı, misafir ayağının tozuyla gelir, abiyesinin tozuyla giderdi. Hey gidi günler havada toz yağmurları yağardı ki bazen toz sisinden hey kimse yok mu, anne ayşe teyze nerdesiniz derken, sesime gel oğlum denilirdi, o hava şartlarında hayatta kalmış kırlent kokusuyla kafa bulmuş misafirler saleplerini tarçın yerine tozla, çaylarını şekersiz içer e efendim toz bu çayın tuzu, biberi bazen de şekeri muhabbeti dönerdi. Bayramdan bayrama koltuklarda heyelan görülürdü, toz yuvarlanır gider, çalı süpürgeyi bulurdu. Hey gidi günler renkli televizyon önce bulunmuştu ama insanlar tozdan renkleri ayırt edemezdi zaten ayırt etmek çok zordu yayın karlı denilirdi, kimisi hiç göremediğini iddia ederdi ki tozdan karlı olurdu, dedemizin tır silecegiyle tv yi silerdik de dizimize kadar toz altında kalırdık. Hey gidi günler hey, bisküviyi çaya batırırken, cayın üstündeki tozları kaşık gibi kullandığımız bisküvi ile alır sonra bisküvi ağırlık altında kalıp, çaya düşerdi de çayı bisküvi ile karıştırıp, içerdik. O dantelleri kanepe üstünden nazikçe kaldırıp, kanepeye desen verirdik, sonra hoplayıp zıplayan misafir çocuğu dağıttı diye cık cık eder içimizden üzülürdük. Çiçekler ise fotosentezi ışıksız yapmaya alışmışlardı, milyon yılda bir gelen şans gibi akşam yemeğine gelen misafir için açtığımız lambanın ışığıyla hayatta kalıyorlardı. Hoş gerçi lamba da 3 metre kare çapında alan aydınlatırdı öyle ya armut gibi olunca ampülun geniş yerleri toz olurdu, el feneri gibiydi hey gidi günler hey.