otobüslerin girdiği dinlenme tesislerinde, ellerinde hortum, gecenin kör ayazında artezyen suyuyla sabaha kadar otobüs yıkayan adamları farketmiştim bir bayram arefesi. midemin soğuktan ve gazdan berbat olduğu şu yolculuklarda. tarla kuşu o gün öttü kulağıma, o gün ihtiyatı bıraktım elden ve çıktım inimden. daha önceleri annemin benimle göndermek istediği için utandığım, sıkıldığım, geri çevirdiğim erzağı, yolluğu o günden sonra çürüttüğümde ya da bayatlattığımda kendimden utanmaya başladım. ne kadar şerefsiz, haysiyetsiz ve de nankör olduğum fikri kafama çivilendi. nur pazarı gramofonunu dinlemeye başladım.
arzularımdan isteklerimden heveslerimden bir bir azad oldum. kavgam bitmişti. artık karanlık çöktüğünde sivrisineklerle olan savaşım başlıyordu. bazılarını kazandım, bazılarını kaybettim.
okulumu uzattım, eşek kadar uzattım hem de. sosyal çevrem değişti. apartmanın demirbaşı oldum. bu süreçte apartman sakinlerinden tam 3 kişi öldü, alt kattaki kız öğrenciler mezun oldu gitti, 2 aile taşındı, onların yerine de başkaları geldi. şehirde de büyük değişiklikler vardı. koca koca kuleler yükseldi, kiler grubunun icra dosyalarından avrupanın en yüksek kulesi peydah oldu, koray inşaat battı, mortgage krizi çıktı, abd de sigorta şirketleri gümledi, bizim buralarda ağaoğlu için imar planları revize edildi(arsalar ağaoğluna geçtikten sonra tabi), dilenci sayısında patlama oldu, range rover sayısında patlama oldu, emlak konut yeni zenginler türetti. bir ara toplumsal olaylar patlak verdi, insanların köprüden geçişini izledim sabaha karşı, başımın önünden gaz fişeği geçti. ölsek yok yere mesele çıkacaktı, üzülürdüm doğrusu.
neyse, sonraları, çok sevgili arkadaşlarımın kariyer basamaklarını nasıl da hızla tırmandıklarını dinlemekten küçük dilim gıdıklanmaya başladı, eve kaçıp izole oldum. "x büfesinden alış verişi kesiyoruz" dedikten sonra sadece 3 ay dayanabilen ardından "aslında iyi adam." laflarını işittiğim insanları sokabileceğim bir kategorinin yokluğu üzdü sonra beni. eş zamanlı olarak gece gezmelerim bitti. zaten sadece düşünebilmek için uğramak isteyenlere özel bir mekan bulunmuyordu. mekanların tümü, içeriye adımını attıktan sonra gamsızlık testinden geçebilen insanlar için dizayn edilmişti. kaybedenlerin listesini tutuyordum, benim gibisini 1 kilometre öteden tanıyordum. önceleri, sokaktan kendi aralarında yüksek sesle konuşarak gülüşen insan sesleri duyduğumda cama fırlardım. bitti. telefonumu değiştirdim, internetini kapattırdım. sabahın 8inde elinde telefonla ne yaptığını bilmediğim insanlar batmaya başladıktan hemen sonra. felsefeden arındım, terminolojisinden kurtuldum. virüslere mikroplara çatmaya başladım, hastalıkları dağıtırken iyilerle kötüleri ayırmadıkları için. mücadelesinden artık yorulmuş, bir devrin insanları bir bir göçmeye başladı. içime hicran oldu. insanlara kırılma, üzülme, affet onları diyen çok sevdiğim bir abla vardı. onu çok kırdılar. iris çiçeklerine can oldu o. arılara bal veriyor şimdi. ölçülebilen zamanda eskimeye yüz tuttuğumu, yüzümün ve hatlarımın geri dönülmez biçimde deforme olduğunu kabullendim. geri dönülemeyecek bir biçimde başarısız olduğumu kabullendim. sadece yaşlıların takıldığı parklarda, onların torunlarını izlemeye başladım uzaktan.
bugün sonuçsuz kalmış bir intihar girişimine başından sonuna kadar tanık oldum mahallede. birkaç kişi adamı vazgeçirmeye çalışırken, turistler ve beyaz yakalı insanların bir bölümünün alaycı bakışlar fırlatıp kendi aralarında gülüştüğünü gördüm. hatta arada tek tük "atla" diyenler bile vardı, tabi bir de trafik tıkandığı için korna çalanlarla birlikte trajedi korosu tam takımdı yani. neyse itfaiye falan da gelince olay tatlıya bağlandı ve adam vazgeçirildi. numarasını aldım, bir psikiyatra yönlendireceğimi söyledim. (tahminim, altından kalkamayacağım bir görev edindim kendi kendime.). akşam olayı anneme anlattım, güldü, atladı mı dedi, arkadan babamın sesleri geldi " atlayacaksa atlasın ya, durup bakma bile." demiş. uğraştırıyorlarmış insanları. "ben de uğraştıracağım." diyemedim tabi.
iyi şeyler hiç mi yoktu bu arada ? vardı tabii. bütün kadınlar senin olmalı, neslin ovaları doldurmalı diyen bir sevgilim oldu. bitti. dağları sevdim en çok. kirazı, kayısıyı, şeftaliyi dalından koparıp; kopardıktan sonra koklamak, tek bir insanın olmadığı bahçelerde su sesini dinlemek, komşunun kalbi delik çocuğu çetin' in yeğenimle oynarken nasıl da bilmiş bilmiş konuştuklarını görmek, onlarla birlikte tavukları kovalamak, evin ihtiyacı olanları şehirden alıp oyalanmadan geri dönmek... çağın trend olmuş ritüellerinin dışında kalan ne varsa işte.
yani diyorum ki, intihar edecek bir vatandaş kolay yetişmiyor. Ve kendini öldürenlerin neden basitçe yollar seçtiğini anladım. yorgunlar, uğraşamazlar. afilli ölümler hayalperestlerin işi.