Şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Çoculuk çağı hem görsel hem işitsel olarak bugünkü kadar dört bir koldan ve durmamacasına sarılmamış bizlere nazaran, referans noktaları adeta bir video klibi estetiği ile imgeler, görüntüler bombardurmanı altında geçen çocuklar büyüdüklerinde geriye çok fazla şey kalmayacak gibi görünüyor görüp duyduklarından. o denli fazla ki tüm görsel işitsel kaynaklar, hepsinden birer damla zerkedip bünyeye ertesi gün hiç mi hiç hatırlamadıkları gibi, "daha iyi, daha yeni"ye yelken açıyorlar günbegün. bizim çocukluğumuzdaki gibi "aman bitmesin, eksilmesin" şeklinde takip edilmiyor hiçbir şey. bir an önce bitsin, yenisi gelsin arzusu ile kaybetme korkusu olmadan işliyor düzen. bir çizgi film veya bir dizi bir hafta konuşulmuyor. çünkü bir başkası hemen ertesi gün yerini dolduruyor, ne fırsat ne zaman var. en azından kitschi, ucuzu, kaliteliyi, özgünü, takliti henüz daha yerinde ve zamanında ayırt edebiliyorlar. Önlerindeki örnekler sınırsız. geriye dönüp muhasebesini yapamayacakları kadar hızlı akıyor ve değişiyor her şey. yaşandığı, olduğu an karar veriliyor değip değmediği ve bir geçmiş zaman mazisine olanak tanımayacak şekilde tüketilip -rafa kaldırılmıyor- direk çöpe gidiyor. ya da ben zihnimden atamadığım çocukluk çağı imgelerini, dizileri, filmleri, reklamları, şarkıları, jenerikleri kimileri ne kadar ucuz, kalitesiz vs olsalar da günümüz algısı ile bakılınca, ayırt etmeden çok seviyorum. şimdiki gibi uydu, digiturk, kablolu vs olmadığı için biliyorduk ki o akşam bir kaç alternatiften birini izledi sınıf arkadaşımız ya da mahelledeki çocuklar. Şimdi ise o denli çok,o denli komplekski ekranlardan fırlayanlar ortak bir payda bulup konuşmak dahi zor tv başında geçirilen akşamlardan sonra. eskiden o diziyi, o çizgi filmi izlememek muhabbete uzaktan büyük bir efkarla seyirci poziyonunda iştirak etmek demekken şimdi herkes özgün olmak arsusu ile söz kendine geldiğinde izlenmemiş, görülmemiş, duyulmamış olandan dem vurmaya çalışıyor illaki. hedeflenen ortak bir alan yaratamak ve orda kaybolmak değilde bireysel bir mahremiyet çemberi ile kendini uzağa, yükseğe konumlandırmak ve içe dönük, sınırları çizili kendi içre kendi dünyalar yaratmak. ne gerek vardı bu osuruktan sözde sosyolojik temellendirme maksatlı zırvalara bende bilmiyorum. ama işte o akşam izleyemediysen dizinin o haftaki bölümünü, yenik düştüysen şayet uykuya ertesi sabah hararetli sohbetlerin, kritiklerin, eleştirilerin eblek eblek bakan ve ucundan bir yerinden spoiler kapıp olaya vakıf olmak isteyen tatsız tuzsuz adamı olurdun. yalan mı lan...
her neyse uzatttım çok. kısa bir girizgah yapıp sabah aklıma düşen altın kızlardan sonra birer birer dökülen 80'lerin sonu 90'ların başı imgelerini paylaşayım istemiştim halbuki. altın kızların mokar hastası nihan modundaki teyzesi blanche'dan evin iffet, ar, namus bekçisi olanına -adını unttum bak- kadar hepsi bir şeyleri temsil etmek üzerine kurulmuş, hepsi birbirinden farklı ama aynı potada eridikleri ve bu farklılıklarına rağmen birbirlerini tamamlayıp mutlu oldukları fikri aşılanan bu dizide, "her dizide bir güzel insan olur, olmalıdır" tezimden hareketle birilerini güzel görmeye çalışmamı nasıl izah ederim biliyorum. hayır değillerdi işte. teyze lan hepsi bildiğin. ama yok, illa bir ışık, bir nüans aradım. birisi bir şekilde güzel olmalıydı. olmalıydı ki izleyebilelim. ne yazık ki o ışığı hiç bulamadım. arada aha bak şu fena değil gibi aslında dediysemde karttı işte hepsi. bunu kabullenip ilgi alakamı kestim bir süre sonra dizi ilen. utanıyorum.
anet veya johanna ile olan ilgim ilk öpücük ve gençlik rüzgarları saatleri ile sınırlı değil daha hayal alemi malzemeleri idi benim için ama mahremimi paylaşmak istemiyorum. yoksa ne utanacam dünya ahret bacım olsun hepsi. justine vardı bir de of.
a takımı malumunuz. mr t mübarek ufak bir imitasyon kuyumcu dükkanı gibi dolanırdı etrafta. boynunda iki buçuk kilo altınla geze geze boyun kası yapmıştı hakkaten dizinin sonlarına doğru. ben bi ara trabzon burması gördüğümü dahi iddia ettim elamanın boynunda. ellerinde makinalı tüfeklerle çetevari bir organizasyondu halbuki, hak hukuk bilmez adamlar. o zaman bilmiyorduk mafyaöz ilişkilerdi, derin devletti, bireysel silahlanmaydı. varsa yoksa mr t'nin denyoluklarına güler, "altınlar sahtedir kesin olm" muhabbetleri yapardık. hayat ağacı'na gittim ordan. sabah sabah ne beyin fırtınası yaptım ha. dur bak. jeneriği ilk gün ki gibi aklımda. eski, solgun, 30'lu yıllara ait fotoğraflar, sonra yavaş yavaş günümüze doğru geliyor, renkleniyor falan. ama diziyle zerre alakası yok. ben hep o jenerikteki fotoların bir gün dizide göreceklerimiz olacağını, onlarla illa ki bir yerde kesişeceğini düşündüm durdum. bir de jeneriğin sonunda hakkaten bir adet ağaç resmi gelirdi ekrana, herhalde o sebeple cin türk televizyoncuları bu ismi verdiler diziye. o ağaç birken üç olurdu falan. ey gidin.
evimiz holloywood'da ise şahsen benim gençliğime denk gelmediği için şanslıyım. aman tanrım o kıyafetler, gözlükler, saç stilleri falan. bunları gündelik hayatıma tatbik etsem şimdi kesinlikle kendinden tiksinen ve sırf bu sebeple alkolik olmuş, köprü altlarını mesken edinmiş bir adam olurdum. plaj voleybolunu denen mereti de ilk burda görmüştük herhalde. böyle alttan güneş gözlüğünü aralayan bakışlar elemanlarda, kızlarda bir göz süzmesi, bir işve, bir özgürüz genciz heleloy havası. yuvarlak camlı güneş gözlükleri. "Çok acayip kankayızdır biz" tripleri falan. isınamadım hiçbir zaman. yine de o dönemler ana babayla alışverişe giden bir insan evladı olduğum ve yaşım tek başına güneş gözlüğü alacak kadar büyük olmadığı için kısmetli sayılırım. yoksa bugün kimsey izah edemeyecek kadar derin bit mahcubiyet içinde kıvranırdım. mavi ay'daki madie'de bu arada hayat ağacı'ndaki sam kadar rüyalarımı süslemişti onu da eklemekte fayda var. yırtmaçlı etekleri ile arzı endam ettiğinde "yersin sen bunu bruce abi" deyip kendimizi onun yerine koyduysak da yıllarca sevişemedi bunlar bir türlü. hayır sanane diyeceksiniz elalemin cinsel hayatından ama hep bir "az sonra pompaya koşulacak havası" eserdi işte dizide. aşıktılar da açılamadılar bir türlü birbirlerine. eşşek kadar insanlarsınız lan diye kızar, araya adam koydurasım gelirdi hep. "bak madie david senden hoşlanıyomuş ama kendisi söylemiyor, çıkma teklif ediyor sana kabul ediyosan teşkilatın kantininde bekleyecek seni üçüncü tenefüste" dedirtecektim ofisten bir elemanı ayarlayıp, lakin olmadı. cosbyler sayesinde ise "teo oğlum" ve "vanessa kızım" repliklerini o ses tonu ile söyleyerek aile içi taklit şovlarıma başlamıştım. gerçi o dönem herkes bill cosby gibi konuşmayı beceriyodu nasıl oluyorsa ama 'hakstıbıl' telafunuz benden iyi yapanı tanımıyorum.
miami vice sayesinde pantoloun için sokulmuş tişört üzeri ceket ile tanıştı malesef bu halk. böyle menfi etkileri oldu onunda. hala da yaşar bu adalar, görürseniz etrafta miami vice'da kalmış, o palmiyeli olaj atmosferinin aşkıyla yanan adamlardır hala bunlar. bonanza'ya özenip mafyaya karışanlardan daha zarasızdırlar hiç olmazsa. Çorapsız timberland ayakkabı da giyerler bak bir de. kokar lan o çok pis oyy oyy.
Şimdi bunlar iyi güzel hep de, ben güzel ve çirkin'deki vincent'tan korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmadım arkadaş. ring'deki samara bile bu denli etkilemdi beni. hayır vincent'da dünya iyisi bir adam. efendi çocuk, saf temiz duygularla aşkını yaşayan, toplumun hakir gördüğü bir gariban aslen. lakin o aslandan devşirme suratı ile bir gün aparmanın girişinde göz göze gelsem can teslim ederim hissi uyandırıyordu hep. belki de o sıfatla aslında dünya iyisi birisi olmasından kaynaklanıyor. kötü adam olsa koymaz bu kadar da böyle olunca sanki arkadaşın, dostun olabilecek sana yakın durabilecek, gün gelip bilader bakar mısın diye köşe başında bitebilecek gibi hissediyorsun işte. hani iyidir, hoştur, muhabbeti şahanedir belki ama "pşşt hocu" diye seslense arkamdan, besmele çeker topuklarım kalbini kırma pahasına. işte bir bu bir de yerlilerden uzaylı zekiye denilen o melun yaratık. tamam o da sevimli, şeker, örüklü saçlı bi kızımızdı ama içten içe bi sinsilik barındırdığı için, kaşı gözü ayrı oynadığı için ve belki de o güne değin gördüğümüz ilk yerli fantastik bilim kurgu karakteri olduğu için hep bir tereddütle yaklaştım kendisine. heros'da oynasa oynar şimdi ama.
ormanda delicesine koşan çocuklar vardı "tam iki dakika" diye böğürüp, diş fırçalama alışkanlığı edindireceklerdi güya bize. ormanda, parkta, kampta, bok da püsür de tam iki dakikaağ diye giden bir şarkısı vardı. bu da alakasız geldi şimdi aklıma.
bunlardan bu kadar bahsetmsemde çizgi filmler ayrıydı tabi. clementine'e aşıktım ama şimdi acaba birisine merhamet duyarak sevmek onu gerçekten sevmek midir diye de düşünmüyor değilim. kız sakattı neticede abi. acıyorduk da bi yandan. ama güzeldi allah için. e sonra diyordum ki tekerlekli sandalyede yaşayan bir sevgili ister misin. e istemem diyordum o yaşta dürüst olmak gerekirse. ama clementine rüyalarında, hayallerinde ayağa kalkınca hayatımın kadını oluyordu yine. bir derin çelişki içinde yuvarlandık günlerce, gecelerce. candy de iyi kız, hoş kızdı ama terry ile öpüştüğü an "ben bunu evimi kadını yapmam" dedim. Çok işveli bir havası vardı. jeneriğin sonunda göz kırpıyodu ya kameraya işkillendim işte bi kere. yine de sarışın falan kopamadık anasını satim.