fetih 1453

entry1008 galeri
    383.
  1. Herkesin heyecanla beklediği "FETiH 1453" filmi sinema perdesine gelir gelmez "seyirciyi fethetmeye" şimdiden başladı. Film için aylar öncesinden piyasaya sürülen kaliteli fragman videoları ile seyircinin beklentisi yukarı çekilmişti. Ayrıca Türk sineması tarihinde en büyük bütçeyle [17 Milyon Dolar] çekilen film olması yönünden de öncelikle büyük saygı uyandırmıştı. Zaten işlendiği konunun, ecdadın en parlak dönemlerinden bir tarihi kesit olması ve bir çağ kapatıp - diğer çağı açan bir fethin konu olması başlı başına önem arz etmekteydi. Türk tarihindeki bu unutulmaz konu, bir de modern sinema teknolojisiyle beyazperdeye aktarıldığında gerçekten ilgi uyandırabileceği kaçınılmaz bir gerçek olarak önümüzde duruyordu. Fatih Aksoy'un hep eleştiri aldığını söylediği, maddi çıkar sağlayarak çektiği kalitesiz Recep ivedik serisi filmlerinden kazandığı parayı gene sinemaya yatırdığını söylemesi de bir bakıma günah çıkartması gibi okunabilirdi. Tabii ki böyle sağlam konulu bir tarih filmine harcadığı paranın karşılığını almak isteyecek olması da onun en doğal hakkı olacaktır.

    MUCiZELERLE DOLU 1432 YILI...

    Filme gelirsek eğer, şubat ayının ortasında 14:53 saatindeki galasıyla vizyona giren film, büyük seyirci kitlesini sinema salonlarına çekeceğe benziyor. 160 dakika gibi sinema sistematiği açısından uzun sayılabilecek bir süre içerisinde film işleniyor. Gerçekten böyle tarihi filmleri çekmek için güçlü bir senaryonun olması; hele ki böyle önemli bir tarihi konu işleniyorsa en detay tarihi bilgilere de atıfta bulunulması ve işlenmesi gerekiyordu. "1453 FETiH" filmi, öncelikle Medine'de 627 yılında Peygamber’in, “Konstantiniyye elbet bir gün fethedilecek. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır” sözlerini söylediği bir sahneyle başlayıp, Şehzade Mehmet’in atların çokça ikiz doğurduğu, ağaçların dallarında meyvelerle yerlere eğildiği mucizelerle dolu 1432 yılında doğduğunu anlatarak devam ediyor, sonra da hızla Sultan Mehmet’in tahta geçtiği döneme geliyordu. Böyle bir tarihi girizgah ile filmin başlaması, gerçekten tarihi bir film izlediğimizi ve gerçeklerden yola çıkıldığının da hatırlatılması bakımından filme olan ilgiyi canlandırmıştı. Bu sayede filmin başında, kendimizi o dönemin birer Osmanlı tebaası gibi hissetmemizi de yardımcı olmuştu.

    "YA iSTANBUL'U ALACAĞIM YA iSTANBUL BENi!"

    Filmi izlediğimizde çocuk denilebilecek yaşta (12) tahta çıkan (Fatih) Sultan Mehmet'in daha sonra tahttan uzaklaştırılması ve tahta 2. kez çıkmasından duyulan güvensizlik çok güzel işlenmişti. Özellikle sadrazamların Sultan Mehmet'e olan bakışlarındaki kaygı ve güvensizlik, sinema perdesine güzel yansıtılmıştı. Her şeyin değiştiğini, Sultan Mehmet'in artık küçük ve tecrübesiz değil, kendisinden emin ve güçlü olduğu imajını da "Devrim Evin" çok güzel bizlere yansıttı. Sultan Mehmet'in o dönem kendi makamına olan sağlamlığının da verdiği güce dayanarak, hem de gençliğinin ateşi ve gözünün karalığıyla "istanbul'u fethetme" isteği ve arzusu güzel işlenmişti. Sadrazam Halil Paşa'nın "küçük olsun bizim olsun" zihniyeti ve statükocu anlayışı ile daha güvenlikçi bir şekilde sınır güvenliğinde diretmesine karşın (Fatih) Sultan Mehmet'in, "ya istanbul'u alacağım, ya istanbul beni" sözleriyle her seferinde ne kadar kararlı olduğunun vurgulanması da bu fethin ne kadar "inançlı" bir şekilde arzulandığını gösteriyordu.

    ERA SULTAN iLE ULUBATLI HASAN PAŞA'NIN AŞKI

    Sultan Mehmet'in, Bizans yönetimi ve kralı Konstantine tarafından "çaylak" ve tecrübesiz olarak görülmesi ve kendi "Bizans oyunlarıyla" Sultan Mehmet'i tekrar tahttan indirip kendi adamları olan Orhan Paşa'nın tahta çıkartılmak istenmesi de tarihi bir gerçeklik olarak izlettirildi. Özellikle Bizans imparatorluğu bünyesindeki Protestan Hristiyan tebaa ile ilişki içerisinde olduğu Katolik Hristiyan mezhebinin kalbi Vatikan Krallığı arasındaki hassas denge ve çekişmeyi görebildik. Sultan Mehmet'in dahiyane planları ile istanbul'un fethi öncesinde Bizans'ın her hamlesini önceden kestirerek hamlelerde bulunması, Konstantine'nin ağzından "Sultan Mehmet, hep benden bir adım önde" diyerek güzel dile getirilmişti. Sultan Mehmet'in dönemin en iyi top döken Macar asıllı Urban Usta'yı Bizans yönetiminden önce kendi yanına alması önemliydi. Urban Usta'nın manevi kızı Era Sultan ile (Ulubatlı) Hasan Paşa'nın aşklarının işlenmesi ise fazlaca ön planda tutulmuştu. Era Sultan'ın aslen Türk bir ailenin kızı olduğu ve zamanında Bizans askerleri tarafından ailesi katledildiği için Bizans'a karşı kendisinin de hususi bir savaşının olduğu gösterildi. Era Sultan, tarihi bir kişilik olmamasına rağmen, filmin matematiği yönünden bir "aşk hikayesi" işlenmeliydi belki.

    Era Sultan'ın kadın olarak erkeklerin arasında çalışabilmesi için saçlarını kılıcıyla kesme sahnesi de filmde önemli ve güzel bir detay idi. Urban Usta'nın top döktüğü sahnelerde hep istediği kıvamı tutturamaması ve yıllardır (manevi) babası ile çalışan Era'nın, babasıyla girdiği sert fikir çatışmaları ve sonucunda istediğini babasına kabul ettirerek istedikleri kalitede top dökümüne ulaşmaları da güzeldi. Lakin bizler hep tarih kitaplarında (Fatih) Sultan Mehmet'in, kendi çizimiyle o topları Macar ustasına döktürdüğünü okumuştuk. Urban Usta'nın kendi çizimlerini filmde görmemiz en büyük hatalardan biri olarak karşımıza çıktı. Fatih Sultan Mehmet'in bununla beraber Rumeli Hisarı'nın yapılmasını istemesi ve taşların inşası sürecinde işçilerin yanına gelerek onlara destek vermesi de, "Osmanlı Devleti"ndeki o sert hiyerarşinin kırıldığını ve taş taşıyan bir çocuğun başının okşanarak da "halkıyla barışık bir padişah" imajı verilmesi açısında hoş bir duygusal bağ kuruluvermişti.

    VATiKAN'IN ŞAPKASI MI OSMANLI'NIN SARIĞI MI?

    Bizans imparatoru'nun Karaman Beyliği'ne Osmanlı Devleti'ne savaş açması için gönderdiği mektubun ele geçirilmesi ve Bizans'ın Osmanlı'yla olan barışının aslında hiç gerçekçi olmadığının algılanması, Fatih Sultan Mehmet'in ağzından güzel aksettirilmişti. Fatih Sultan Mehmet'in en başından beri Bizans'ı yıkmadan/istanbul'u almadan bu topraklarda barışı ve sukuneti sağlayamayacağına olan atıflar da tarihi anektodlar olarak verilmişti. (Fatih) Sultan Mehmet'in istanbul'un fethi sırasında savaşta Bizans'a destek vermemesi için Mora Yarımadası'ndaki birliklerle olan savaşının buğulu görüntüler eşliğinde, 10-15 askerin savaşması olarak aktarılması ise bu kadar uzun ve büyük bütçeli filmde çok güdük kalmıştı. Oradaki savaşın ve Fatih'in ordusunun başarısı daha detaylı incelenebilirdi. Hele Mora'daki savaşta tek bir düşman askerinin, Osmanlı askerini öldürmesini göremeyişimiz de çok hayalci olmuştu. O sırada Bizans imparatorluğu'nda da bu savaş için büyük tartışmalar yaşanıyordu. Savaşa karşı çıkanlardan biri, tarihteki o unutulmaz sözü Konstantine'ye dönerek söylüyordu: "Konstaninopol'de Vatikan'ın Kardinal şapkası görmektense, Osmanlı sarığı görmeyi yeğ tutarım". Bununla beraber Bizans'ın bünyesindeki Ortodoks cemaatinin ileri gelenleri de Konstantine Vatikan ile anlaşıp "dinimizi satıyor" söylemleriyle halkı uyandırmaya çalışmas,ı dönemin önemli anektodlarından biri olarak sahneleniyordu.

    FATiH'iN ÇARESiZLiĞi VE ÜMiTSiZLiĞi

    Filmde işlenen savaş sahnelerinde sahne görselliği, modern teknolojiyi kullanarak seyirciye savaşı yakinen hissederek yaşama imkanı vermesi yönünden çok başarılıydı. Yıllardır gıptayla izlediğimiz Hollywood filmlerindeki kaliteli sahneleri bir Türk yapımlı sinema filminde görmekten mutluluk duyduk. Film, savaş sahnelerindeki gerçekçilik ve ekrana yansıyan özel görüntüler ile çok etkileyiciydi. Fatih Sultan Mehmet'in, Osmanlı askerlerinin Bizans surlarını her aşma girişiminde başarısız olması ve iki - üç kere denemesine karşın yenik ayrılması sonucunda yaşadığı bunalım ve çöküntü çok güzel resmedilmişti. Fatih'i canlandıran "Devrim Evin" gerçekten o sahnelerdeki çaresizliği ve ümitsizliği sinema perdesine çok başarılı bir şekilde yansıtmış. Özellikle Fatih'in istanbul'u fethetmek için yere sarılı istanbul haritası üzerinde yaşanan yenilgilerden sonra diz çöküp, kılıcını aralıklarla istanbul'un kalbine batırması ve gözlerindeki o acı ifadesi seyirciye her şeyi çok derin hissettirebilmişti.

    O sırada Bizans yönetimindeki zafer coşkusu, yemekler & meyvelerle dolu, güzel kızların dans ettiği masalardaki ziyafetler ile güzel işlenmişti. Bir tarafta hüzün ve mutsuzluk hakim iken, diğer taraf coşku içerisindeydi. Lakin Bizans'lıların başarılarının coşkusunun, her daim havaya kaldırdıkları şarap kadehleri ve ekrana sokulan kadın cinselliği üzerinden vurgulanması ne kadar tarihi bir gerçekliktir, tartışılır. Özellikle Bizans imparatoru Konstantine'nin gül yapraklarının bulunduğu havuzda entelijanslarla yaptığı konuşma ve havuzda bulunan üç güzel kız ile sarmaş dolaş durumları da buna eklenebilir.

    FATiH'iN RÜYASI...

    Fatih Sultan Mehmet'in fethe kalkışmadan önce Osmanlı Devleti'nin kurucu babası Osman Bey'i ve bu fethin Osmanlı Devleti ve kendisi adına çok önemli olduğunu rüyasında görmesinden sonra, elinde büyüdüğü hocası (Lala) Akşemseddin Hazretleri'nin Fatih'in orağına gelmesi tarihi güzel enstantenelerdi. Akşemseddin Hazretleri'nin (Fatih) Sultan Mehmet'i orağından çıkartıp ona 3 gecedir istihareye yattığını ve 3. gecesinde "Eyyup El-Ensari Hazretleri"ni gördüğünü söyleyerek onun mezarının olduğu noktaya götürmesi gerçekten çok güzel bir gösterimdir "FETiH 1453" filmi için... Fatih'e dönerek; "O, yaşlı olmasına rağmen istanbul'u almak adına islam Ordusu'na katılmıştı. Sen, ondan daha genç ve gözüpeksin" diyerek verdiği moralden sonra, Fatih Sultan Mehmet Han'ın kendisine gelmesi ve ordusunun başına eskisinden daha güvenli bir şekilde geçmesi güzeldi. Sonradan Fatih'in özel ve dahiyane planı ile Haliç'e "karadan" indirilen gemiler, aslında istanbul'un fethinin en önemli unsurudur. Ancak filmde gemilerin karadan Haliç'e indirilmesinden sonra hiçbir şey göremiyoruz. Bütün savaş stratejisi olan ve şehrin kaderini tayin edip bir devri değiştiren olay, sanki filmde olması zorunlu olduğu için eklenmiş bir parça gibi eğreti durmuş.

    ABARTILI VE ZORLAMA SAHNELER...

    (Ulubatlı) Hasan ile Cenevizli Guistiniani'nin tek başlarına savaştığı sahne de gerçekten çok abartılıydı. Öncelikle tarihi bir prodüksiyon yapılma gayesinde çekilen bir filmde, savaş içerisinde bir estantene gibi sunulan ama filmin geneline bakıldığında bir kadın için (Era Sultan) iki erkeğin kılıçlarıyla savaşması, filmin genel ahengini biraz bozdu. Böyle bir sahneyi elbette bekliyorduk ama en azından sahneyi bir yan unsur olarak değerlendirebilirlerdi. Aralarındaki kapışma bitmez bir hal alınca, gerçekten izleyici olarak "hadi (Ulubatlı) Hasan öldürsün" diye bekler duruma gelmiştik. Ayrıca kalenin içerisindeki odaya kadar sürüklenen kapışmalarında, etrafta hiç Bizans askerinin olmayışı, sahnenin çok yapay olduğunu da gözler önüne seriyordu. Bu sahneyi canlandıran oyuncuların da esmer, uzun saçlı, atletik vücutlu benzer iki karakter olması da, bu hareketli savaşma sahnesinde tarafları ayırt etmede biz izleyenleri gerçekten zorladığını söyleyebilirim. Sonrasında (Ulubatlı) Hasan'ın bize Cüneyt Arkın filmlerini anımsatır şekilde, Bizans askerinden yediği onlarca onlarca ok saldırısına rağmen yıkılmadan ayakta kalması da biraz zorlamaydı. O yükseklikte ve uzaklıkta sevgilisi Era'yla göz göze gelmesi de gerçekten akıl-mantık dışıydı.

    Son olarak filmin bitiş sahnelerine gelirsek; Fatih Sultan Mehmet'in atıyla saraya girme ve Osmanlı askerlerinin onu sarayın içinde muntazam biçimde karşılaması gerçekten tüyler ürpertici ve gururumuzu okşayan bir sahneydi. Bütün savaş sırasınca birçok hezimete uğrayan ve kimi zaman yılgınlığa düşen Osmanlı askerleri ve Fatih'in "son gülen güzel güler" tarzındaki bir başarısıydı. O andan itibaren filmde görülen üzüntü ve bezmişlik sahnelerinden sonra o zaferi kutlama ve mutluluk sahneleriyle umutlanmayı çok arzu ederdik. O noktadan sonra başarı ve gururu köpürtmelerini bekliyorduk. Maalesef hiç de öyle olmadı. Savaş müddetince Bizans yönetiminin Osmanlı askerini her geri püskürtmesinden sonra uzun uzadıya gösterilen kutlama sahnelerinin daha büyüğünü Osmanlı için yaşamak isterdik ancak bunların hiçbirisini göremedik ne yazık ki... Fatih'in istanbul'u fethinden sonra o kendinen güvenen ve gözüpek hükümdar edasında, başta kendisine ilk andan itibaren muhalif olan Sadrazam Halil Paşa olmak üzere herkese "işte istanbul'u aldık" tarzında bir konuşma ile Fatih'in güzel bir istanbul fethi konuşmasına şahit olabilirdik.

    Filmin son karesinde Ayasofya Camii'ne saklanan Ortodoks halkını ürkek ve korku dolu gözlerle beklerken camiye giriş yapan Fatih'i gördük. içeri giren istanbul'un yeni kumandanı ve hükümdarı Fatih'e herkes korkuyla bakarken, "dininizi istediğiniz gibi yaşamakta özgürsünüz" konuşmasından sonra herkesin bir anda gülümsemesi hiç doğal gözükmedi aslında. Ayrıca Fatih'in camiye girişi esnasında ağlayan Ortodoks küçük kız çocuğunun bir anda yüzünün gülümsemesi de çok zorlamaydı. Sonrasında Fatih'in onu kucağına alarak sarması, bize filmin başında oğlu küçük Beyazıd'ı bile öyle sarmadığını hatırlatması yönünden çok ikircikliydi. Halbuki tarihi yönden çok anlam taşıyan ve sonrasında camiye çevirilen Ayasofya Kilisesi'den yükselecek bir ezan ile bu özgürlük konuşması yapılabilseydi daha güzel olabilirdi. Ayrıca filmin sonunda istanbul hakkındaki Hadis-i Şerif'e gönderme yapılarak Fatih'in ağzından bir şükür söylemi duyulabilseydi eminim çok daha güzel bir kapanış olabilirdi.

    (http://www.haberdesin.com...-sinemasi-fetih-doneminde )
    0 ...