sandığınız kadar şevkatli bir duygu değil. şarkılarda dinlediğimiz kadar yumoş bir şey kesinlikle değil. karanlıkta, yürünen, ortalıktan insan, kahkaha taşan bir sahil yolunda, cepte sigara olmasına rağmen ateş olmamasıdır yalnızlık. o çok neşeli 6-7 kişilik gruplardan utana sıkıla ateş istemektir.
yalnızlığa asla sevgilisizlik/aşksızlık gözüyle bakanlardan olmadım. aynalara verdiğim, onlardan aldığım selamlarla dostsuzluk gözüyle de bakamadım. yalnızlık, ya onsuzluktur, ya kimsesizlik, başka bir gerçek çeşidi de yok bunun. emre aydın dinleyen 14'lük kardeşlerimi tenzih ederim.
onsuzluğa, hayatımın hiçbir evresinde, o kim olursa olsun, ağıtlar yakan, kendini paralayan bir adam olmadım. özlediğim o'lar oldu, ama bu özlemlerin hiçbiri birer saplantıya dönüşmeden söndü. söndürdüm. üzüntülerimi genelde sinire dönüştürerek yaktığı için bünyem, onsuzluk yalnızlığı, birkaç esaslı kavga, biraz alkol, biraz hayvanlıkla dindi bir şekilde.
kimsesizlik yalnızlığı. bu yalnızlığı yalnız bir kere, çocukluğumda tattım diye düşünüyorum. vurup gittikten sonra farkedilen bir yalnızlık bu. şu anki total yaşamımın daha ortalama yarısındayken, beni önce çevremde gördüğüm en büyük adam, birkaç saat içinde de dalga dalga yayılan bir şekilde, onun da benim de yakınlarımız olanlar terketti bi kere. sabah mutlu uyansın diye kahvaltı hazırladığın sevgilinin, sen ekmek almaya gittiğinde uyanıp evi terketmesi gibiydi. ve bu sefer bakınca onu anımsatacak 36 numara terliklerden çok daha soğuk şeyler vardı çevremde bana onu hatırlatacak.
şefkatsiz-ilgisiz bir aile eşrafı, çok üzgün bir anne, "sözümü dinlemessen..." diye tehditlerine, şu yaşımda hala şaşırdığım postalar koyduğum bir aile büyüğü vardı etrafımda. bir de, kimsesizlik buydu. o zamanlar anlayamadım, daha sonraları da, anlayabilsem katlanamazdım diye düşünmüşümdür hep. bir üst sınıftan bir çocuk beni dövdüğünde, onun ağzına sıçacak bir babam yoktu artık. ya da 95 aldığımda bunu böbürlenerek anlatabileceğim bir annem. bayramda ailecek gidilecek büyüklerin bir çoğu gözümde bitmiş, yaşıtlarımın kaygılarından çoktan tiksinmiş, yarım simit parası kadar olan minibüse binemeyen bir çocuktum şimdi okula giderken. bir gün kolumu kırdığımı hatırlıyorum, bir yakınıma rastlıyorum kendimi hastaneye götürürken, "yok bişey ya, kırıldı heralde" diyorum. hastaneden içeri girerken, babam yaşasa nasıl kızardı bana, onu hayal ediyorum. bir okul kazanıyorum, veli toplantıma kendim giderek apayrı bir ekolün ilk adımlarını atıyorum, müdür yardımcısının bağrışları eşliğinde, "annene söylemedin di mi, hayvan oğlum"...
bu kimsesizlikler, pespayelikler, değil sizlere, yarın bir gün eşime bile anlatmakta tereddüt edeceğim kadar derinleşiyor. derken biraz büyüyüp, önce aynaya selam vermeyi, ardından tekrar gülmeyi, konuşmayı öğreniyorum. kendime sorumluluklar yükleyip, bir hamalın ne kadar yük kaldırabileceğini vahşice ölçen bir psikopatın hazzını yaşıyorum.
bir şekilde hepsi geçiyor, inanın bana, insanın kaldıramayacağı bir yük yok. hayatım, yakınlarım yavaş yavaş normale dönüyor. ailem, yeniden bir aile oluyor. 3-4 yıl önceki sokak köpeği, bir şekilde başarı-hırs timsali bir piçirik oluyor eşe dosta. kimsesizlik yalnızlığı, sanki yalnız birkaç kişinin bildiği gizli bir formül gibi, içime bir köşeye saklanıyor. bir örgüt militanının sır saklaması gibi, bir bağımlının torbacısını kollaması gibi, tadını hiç kimseye söylemiyorum onun.
derken, artık herşeyin geçtiğinden çok emin olduğum bir anda, mutluluktan gözlerim şaşı, bir kafede oturuyorum kız arkadaşımla. birden kocaman bir asktir çekiyorum içimden, garson babamın ikizi gibi. ona benzemesi ayrı, ona bu denli benzerken böylesine hassas olduğum bir meslek dalıyla uğraşması ayrı bir hüzün veriyor bana. hareketleri, nezaketi, ses tonu, kaçırdığı bakışları bile benziyor. adamın, benim kendisine hayran bir gay olabileceğimi düşünmesi ihtimaline aldırmadan, onu izlemeye başlıyorum. bakışlarımdan rahatsız olduğunu anlıyorum birkaç dakika içinde. baştan ayağa çok hızlı bir ürperme geçiyor içimden, kimsesizlik yalnızlığımı hatırlatıyor. yarım saniyesi, bu farkındalıkta, bu bünyeye yetiyor. gözlerim doluyor. anlattıklarına sevincimden gözlerimin dolduğunu zanneden kız arkadaşım, başını hafif yana yatırıp gülümsüyor. ben de gülümsüyorum. "gülümsemenin hakkını daha iyi veriyorum" diyorum içimden...