yetkiliservis
280 (çağından bir adım önde)
yedinci nesil yazar 1 takipçi 1.60 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    son minibüse yetişmeye çalışmak

    1.
  1. yaşanan en dramatik olaylar listesinde ilk binde yer alan eylem. ilk bin diyorum bak, o kadar önemli yani.

    entryme başlamadan önce, bu anımızı bana hatırlatan arkadaşıma sıpeyşıl teşekkür ediyorum. seni hınzır.

    mahallede boş boş oturduğumuz sıcak yaz günlerinden birinde, arkadaşımdan gelen telefonla irkildim. ne alaka lan irkilme? demeyin. direk telefon geldi arkadaşımdan, aramadı. nasıl oldu? şöyle oldu.

    can sıkıntısını da yanıma alıp arkadaşımın eve gittim. annesi kapıyı açtı, arkadaşım odasında telefonla konuşuyomuş. odasının kapısını açtığım anda göğüs kafesimde bir sony ericsson buluverdim. telefonda konuştuğu kişiye fazlasıyla sinirlenmiş, tam telefonu kapıya fırlattığı anda ben açıyorum kapıyı. çaaaaaaaaaaat!

    neyse oturduk anlattı, sevgilisine sinirlenmiş. sevgilisi, arkadaşımın en sinir olduğu erkek grubuyla ve bikaç kız arkadaşıyla birlikte konsere gidecekmiş, arkadaşım izin vermemiş, olay büyümüş.

    "ooolm madem öyle yürü biz de gidelim konsere haber vermeden, için rahat olur uzaktan uzaktan bakarsın neler yapçaklar, abartırlarsa müdahale de ederiz yaaani, bu günler için arkadaşız la." falan filan ikna ettim bunu bastık gittik konsere.

    konser şehirden bi saat uzakta olan deniz kıyısı bi ilçede. son minibüsler gece on iki buçukta. konser de muhtemelen on iki gibi bitecek, o yüzden sıkıntı yok diye düşünüyoruz...

    konser başlamak üzereyken arkadaşın sevgilisinin takıldığı grubu gördük ve yaklaşık otuz metre uzaklarına kurulduk. hem onları rahatça görebilecektik hem de konserin tadını çıkaracaktık.

    fakat arkadaşın sevgilisinin gruptan bi çocukla el ele tutuştuğunu gördüğümüz anda her şey değişti. ayakta durmuş öylece bekliyordum, ya arkadaşım koşup uçan kafa, tekme, yumruk, göbek ve türevlerinden birisini atacaktı, ya da "sikerler böyle işi, eden bulur, yürü gidelim amına koyim." diyecekti. iki durumda da sonuna kadar arkasında olurdum ve o ikincisini seçti.

    uzun bir gece olacağı belliydi...

    cebimizde birahaneye girip, muhabbetimize yetecek kadar içecek paramız olmadığımızdan ilk bulduğumuz tekel bayiine girdik, sonra da ilk bulduğumuz işçisiz inşaata. sahilde içmek bizim de aklımıza geldi, fakat sahil şeridi konser dinleyicileriyle dolduğundan böyle bi yolu seçtik.

    açtık biralarımızı, o anlattı ben dinledim, ben yorum yaptım o onayladı, o anlattı ben dinledim... kafalar güzelleşmeye, etraf boş bira şişeleriyle dolmaya başladı. son biralarımızla birlikte muhabbeti de yavaştan sonlandırıp, boşları topladık, depozitosunu aldık, ara sokaklarda yürümeye başladık.

    "böyle işte yetkili." dedi, sustum. sonra bir sessizlik oldu ve birbirimize baktık. kafamızdan aynı düşünce geçiyordu. "konser sesi yok, saat kaç?" ve koşmaya başladık, koştuk, koştuk, koştuk... oradaydı, elli metre filan ilerimizde hareket eden minibüs son minibüstü. minibüs, konserden eve dönen son dinleyicilerle tıklım tıklım dolmuştu ve bize yer olmadığını daha minibüsle aramızda on metre varken fark ettik ve durduk.

    minibüs parasını ayırdık, kalan para ve depozitolardan aldığımız parayla bir sabahçı kahvesinde sabaha kadar çay eşliğinde tavla oynadık. ve o geceyi "hayatımda en çok eğlendiğim geceler" listesine soksak emin olun ilk beşe girer.

    ve biliyo musunuz dostlarım eğer o minibüse yetişseydik arkadaşım eve gidip belki sabaha kadar uyuyamayacaktı, belki aylarca yas tutacaktı. ama yaşadığı olayın etkisini bir iki günde atlattı.

    yetkiliservis olarak o gün şunu anladım; bazen son minibüsleri bilerek kaçırmak gerek. gerçek anlamda minibüs olmayabilir bu, her hangi bi şeyde son şansınız vardır, siktir edin gitsin. bir şansın kaçması daha güzel bi şeye vesile olabiliyormuş. neyse...

    not: la entryyi girmeden önce okudum da yazarken fena kaptırmışım kendimi aga, güzel başlar gibi olmuş, biraz duygusalımsı bitmiş. garip olmuş. neyse okuyun işte, öptüm.
    5 ...
  2. cem yılmaz izleyip cem yılmaz olmak

    1.
  3. lan! oğlum hepinizi tespit edip dövücem lan. dövemezsem de dayak yerim ama tespit etmenin verdiği hazla acı çekmez bu bünye. zafere giden çilede kat edilen yol kutsal mıydı? yok lan zafere giden yolda katledilen çile kutsaldı. bu da olmadı amına koyim, neyse anladınız işte.

    bu da bir diğer hastalıktır. cem yılmazı severim ben dostlarım. güzel tespitler yapar ve anlattığı şeyleri insanların gözüne sokmadan güldürür. misal benim gözlemim; bir tespit yapar ve karşısındakinin anlaması için örnekler filan vermez espri üzerinden. yapar esprisini, insanları güldürür, uzatmadan başka konuya geçer.

    ama nasıl bir hastalıksa bu cem yılmaz olma hastalığı, cem yılmaz izleyen on kişiden dokuzunda görülür mü kardeşim be. hatta bizim yan mahallede on kişiden on beş kişide gözlemledim. adam yememiş içmemiş içine iki tane cem yılmaz almış.

    neredeyse herkesin izlediği şovunda yaptığı esprileri hala yeni yapılmış gibi kullanıp gülenler var lan. geçen gün mahallede "aga fıtık atmış lan benim. ameliyat olcam galiba." diyen bir arkadaşa "fıtık mı kaynımda da var, böyle çekme yapıyo eveeet." diyen bir diğer arkadaşın götüne kanca takıp yırttık. polisler "türkiye'de testere furyası!" şüphesiyle bizi arıyolarmış. bulamadılar hala.

    fıtık esprisi cem yılmaz'ın amına koyim. kendi yaptığı tespiti anlattığı skeçte kullandığı mübalağalı bir söz. bunu niye her fıtık sözü geçtiğinde bize hatırlatıyosun gapçuk ağızlı? niye lan? niye?

    bıktık oolum sizden, kendini cem yılmaz sanabilme özgürlüğü diye bi özgürlük yok lan bu ülkede. zaten özgürlük; başkasını rahatsız etmeden istediğini yapabilmektir. beni, ayşeyi, mehmeti, ajdarı rahat bırakmak için kaç para istiyosun lan? ya da ajdarı rahatsız et, bizi bırak ajdara git, ona yap cem yılmaz esprilerini.

    bugünden itibaren başlıyorum cem yılmazları tespit etmeye. önce mahalleden başlayacağım eğer bi kaç destekçi bulursam daha büyük işler yapabilirim. dönmek var, ölmek yok lan!

    dövmek var, dönmek yok!
    sövmek var, övmek yok!

    - fıtık mı? kaynımda da var, böyle çekme yapıyo eveeet! aynı aynı...
    + bir tane daha bulduk beyler. alın bunu alın alın alın...

    edit: editlenecek bişey yok lan.
    3 ...
  4. kalabalık çarşıda vitrine kilitlenmek

    1.
  5. bir tür meditasyon çeşididir ve bunu uygulayan genelde kadınlardır. hiç demeyin bana "yhaa ama ne hakla bunu söylüyasııııın, ben yapmam bunu tamam mı? salak şey seni." bunu söyleyen bayan varsa da asıl bunu yapan odur. nasıl ifşa ettim iki saniyede. zeki miyim? değil miyim? değilsem ne miyim?

    geçen çarşıda yürüyodum, hafiften kalabalıktı. her taraf ellerinde poşetlerle uflayıp puflayan, dört beş saattir alışveriş yapıp yorulan fakat tüm yorgunluğa rağmen yüzüğü mordora götüren frodo kadar heyecanlı ve hevesli teyzelerle doluydu.

    cebimdeki telefon titreyerek boşaldı ve dikkatim dağıldı. tam elimi cebime götürdüğüm anda önümdeki teyze ani bir fren yaptı ve çaptım. bu tip durumlarda teyzeler sürekli sizi suçlayacaklardır. dikkatsiz olan sizsinizdir, onun on liralık çanta görüp almayacak dahi olsa ani fren yapması gayet normal bir durumdur. hele ki kalabalık bir yerde ve iki adım arkanızda yürüyen insanlar varken.

    döndü ve sinirli bir şekilde baktı. "ne? ben mi suçluyum?" bakışı attım ve yaptığım hatanın farkına vardım fakat artık çok geçti. "dikkat etsene biraz." dedi ama geri yapmayacaktım. yıllardır içimde birikmiş nefreti kusacaktım.

    "teyzecim, ben seninle senkronize bir biçimde yürürken çanta görüp birden duruyosun, çarpınca ben mi suçlu oluyorum? almıcaksın zaten o çantayı." dedim. "nerden biliyon almıcağı mı? alıcam belki." dedi ve konuyu değiştirmeye çalıştı.

    "konuyu değiştirme teyzecim, mesele beni suçlaman. her on kadından dokuzu gibi vitrine kitlenme hastalığı var sende de, bunu kabul edemiyosun suçu bana atıyosun." dedim.

    ve o an çok çılgın bi şey yaptı. "bekle." dedi ve dükkana girdi. aklımdan değişik düşünceler geçti, örneğin dükkan oğlununmuş, oğlu az sonra gelip amıma koyacak. ya da dükkandan bulduğu sert veya delici bir cisimle iki parça olan götümü enlemesine keserek dört parçaya ayıracak. aklıma kaçma düşüncesi geldi fakat yapmadım. çünkü ben orada yıllardır aynı duruma düşen insanların isyanıydım, onları temsil ediyordum. ölmek var dönmek yoktu.

    derken teyze göründü. ne yanında oğlu vardı ne de elinde kesici ve delici bir alet. bunların yerine tripten tribe girmeme sebep olan, bana hayatı tekrar sorgulatan nesneyi taşıyordu elinde. yanıma geldi ve "aldım." dedi sinirli bir şekilde. tartışmamızda kendini haklı çıkarmak için gidip o çantayı almıştı.

    "nasıl yani ya?!" diye bir fısıltı çıktı ağzımdan. "boşuna durmadım orda, aldım işte çantayı. sen çarptın bana, suçlusun." dedi.

    ağzımı açtım ama söyleyecek bi şey bulamadım. yine onlar kazanmıştı. bu yaşadığımız kaçıncı mağlubiyetti !!1bir!!1!!

    döndüm ve yavaşça oradan uzaklaşmaya başladım. gözyaşları bedenimi sarsarak boşalıyordu. olmadı lan bu. ağlamadım abartayım dedim de beğenmedim amına koyim. uzaklaşırken son kez arkama dönüp baktım ve o çantayı koluna takmış pis pis sırıtarak bana bakıyordu.

    diyeceğim odur ki bulaşmayın dostlarım. eğer yanlışlıkla! çarparsanız hemen suçlu psikolojisine bürünün ve "kusura bakma teyzecim, çok özür dilerim benim hatamdı." deyin. o zaman "biraz dikkatli ol." gibisinden hafif bi terslenmeyle atlatıyosunuz durumu, sağlam bir psikoloji ile.

    edit: yok lan edit medit.
    3 ...
  6. lise son öğrencisinin otoritesi

    1.
  7. alt sınıf öğrencilerinin illallah ettiği otorite.

    hatırlıyorum lisenin ilk günü. kazandığım lise evden araba ile yirmi dakikalık mesafede bir anadolu lisesi. ilk gün ne kadar gelme desem de abim bıraktı beni okula. bi de tembihledi lise sonlar filan sataşırsa alttan al beni ara gelirim ben diye. "niye sataşsınlar amına koyim ya?" dedim. "biz de lise okuduk olum, biliyoruz bi şey." dedi, gitti.

    saf saf dolaşıyorum okul bahçesinde. kantine gittim fiyatlara baktım pahalı mı diye, pahalıydı. tuvalete gittim sigara içiliyor mu diye, içiliyordu. müdürün yanına gittim, sekreter ile sikişiyordu. yok lan o olmuyodu, sevindin di mi hemen?

    bahçeye çıktım ve ilk görünüşte büyük gelen alanda dolaşmaya başladım. elleri de cebe attım "ben yeniyim ama sandığınız gibi boş değilim, tehlikeliyim yani." tarzında salakça bi düşünceyle. elleri cebe atınca kendisini tehlikeli hisseden adam... ayrı bi entry konusu lan bu.

    etrafı kesiyorum acaba dersaneden arkadaş var mı? düşüncesi ile. bi yandan da güzel kızları iliştiriyorum gözüme hani bileyim de sonradan ona göre davranırım.

    derken yanıma dört tane izbandut gibi adam, bildiğin adam yanaştı. "hoop genç, hoş geldin abicim. nasıl gidiyo bakalım? beğendin mi okulu?" diye sordular. "abicim derken?" gibi söylememem gereken soru mu cevap mı belli olmayan bi söz çıktı.

    "vaaay bacaksıza bak sen. nerede oturuyosun sen?" dediler. burda nerede oturmamı sormalarının sebebi benim onları terslememden dolayı arkamın sağlam olduğunu düşünmeleri... söyledim mahallemi ki şehrin neredeyse en sessiz sakin mahallesi, gülmeye başladılar. "oradan nasıl çıkmış senin gibi çocuk." gibi laflarla dalga geçtiler benimle, gittiler.

    abime söylemedim ama farklı farklı lise son öğrencileri her gün gelip dayılanıp gidiyolardı. canıma tak etmişti. en sonunda mahallede büyük küçük herkesin abisi olarak bilinen murat abiye söyledim durumu. abime söylemememin nedeni ise eğer olay büyürse abim dayak yemesin. murat abi yerse de banane amına koyim. ne kadar şerefsizce bi davranışta bulunmuşum lan.

    murat abi geldi okula, göster dedi elemanları. baktım iki tanesi yandan geçiyolar gösterdim. çekti çocukları ileride bi yere. baktım sakin sakin konuşuyolar, iyi bari olay çıkmadan atlatacağız olayı dedim. elemanlar gitti, murat abi yanıma gelip; "tamamdır koçum sen takma hallettim ben, derslerine çalış yeter." dedi. o gün anladım ki lise son öğrencisi otoritesinden büyük bir murat abi otoritesi var. aslan murat abi!

    zaman geçti ve lise son oldum. bana geçmişte yapılanları hatırladım ve aynı şeyleri yeni gelenlere uyguladım. evet, yaptım amına koyim. ben yaşadıysam başkaları da yaşasın. ben varya cidden biraz sorunluymuşum.

    fakat bunları yaparken hep başka bir murat abinin gelip de belamı sikmesinden korktum. ama gelmedi.

    eminim benim yaptıklarım da yeni gelenlere otorite koyacak. "biz kralız siz ne biliyosunuz ki?" şeklinde davranacaklar. onlar da diğerlerine yapacak. onlar da diğerlerine...

    bu döngüyü başlatanın ta amına koyayım...
    16 ...
  8. yastığın kışın sıcak yazın soğuk tarafına yatmak

    1.
  9. on insandan dokuzunun genelde farkında olmadan yaptığı şey. istisnalar her zaman vardır. yoktur diyen varsa, asıl istisna kendisidir. nedir yani?

    memur çocuğu olarak tayinlerden dolayı türkiye'yi köşe bucak gezmiş birisiyim. çocukken sivasta donarak geçirdim günlerimi. bi de kangal köpeğimiz vardı, dadından yinmez. yinmez tabi lan, köpek yenir mi amına koyim. sikilmez de. köpeğe binilir, sütünden faydalanılır.

    neyse bu soğuk günlerde geceleri uyurken bir gerçek farkettim. uyumadan önce yastığın kafamı koyduğum yeri ile sabah kalktığımda kafamın bulunduğu yer hep aynıydı. hayatı sorgulamaya ilk bu günlerde başladım dostlarım. fakat çok yanlış bi yerden başlamışım. yastık var mıdır? yok mudur? sorusunun cevabını bulsan ne değişecek hayatında, nedir yani çözmeye çalıştığın şey çocuk aklınla?

    havalar ısınmaya başladığındaysa yatarken başımın bulunduğu yer ile kalkarken bulunduğu yer sürekli değişikti. ortada ilginç bi şeyler döndüğünün farkındaydım. uyurken neler oluyordu? paranoyak olmaya başlamıştım ve bu konuyu anneme açtım.

    yetkiliservis: anne kışın yatarken yastığın bıdıbıdıdbıdı fakat yazın yatarken bıdıbıdıbıdı.
    yetkilianne: yavrum gece sıcaklıyosundur, yatakta dönerken yastığın soğuk yerine yatıyosundur. çok kalın örtmeyelim üstünü hasta olucaksın yaz günü.
    yetkiliservis: ama ben farkında değilim gece kafamın yer değiştirdiğinin.
    yetkilianne: oğlum manyak mısın? kafan nasıl yer değiştirsin. sıcaklayınca yastığın soğuk yerine yatıyorsundur.
    yetkiliservis: hee anladım.

    gerçi pek anlamamıştım daha çok küçüktüm de anlar gibi yapıp bu olay üzerine düşündüm ve gece yatarken yastığın neresine yattığımı belleyip yattım. sabah uyandığımda kafam yine farklı bi yerdeydi. çok korkmuştum.

    neyse ki aklım biraz erince bunun doğal bir fenomen olduğunu anladım ve rahatladım. fenomen kelimesi çok hoşuma gidiyo lan benim. fenomen. gayet hoş. görüngü diye bi anlamı da varmış da ne olduğunu çözemedim. benim bildiğim "olay" anlamı var.

    bu arada şu istanbul bilgi üniversitesinde bitirme projesi olarak çekilen porno ne ayak lan? hayır link filan istemiyorum da bayağı ayrıcalıklı bir üniversiteymiş hakikaten.

    kendilerine bir tiki kızın ağzından "sizi kınıyoruuum tamam mı?" demek istiyorum. bi de hanzonun tekinin ağzından "vay amuğa koyim, sikiş dönmüş okulda işe bak yaav." demek istiyorum da bunu demicem. terbiyesiz...
    6 ...
  10. okuduğu her köşe yazarından etkilenen insan

    1.
  11. bütün görüşlere sahip insandır. benim böyle bi arkadaşım vardı, ömrümü yedi pezevenk.

    artık ne olduysa bu arkadaşım birden çok gazete okumaya başlayan, güncel konularla yakından ilgilenen birisi olmuştu. bu değişim için ilk zamanlar onu takdir ediyordum. sonuçta kötü bi şey değil gazete okumak. ama arkadaşım göz göre göre her gün eriyip gidiyordu. köşe yazıları onu bir uyuşturucu gibi her gün daha fazla bitiriyordu. çok dramatik oldu lan bu da.

    bi gün yanıma geldi ve küresel ısınmanın gelecekteki etkilerini anlatmaya başladı. eskiden küresel ısınma desen "la oğlum zaten elli sene daha filan yaşıcaz, bize vurmaz." diyecek bir insandan beklenmeyecek hareketler sergiliyordu.

    şaşırdım tabi, kendimi ezik hissettim ve ben de gazete almaya başladım. bir köşe yazarı okumuştum ve hoşuma gitmişti anlattıkları. arkadaşıma sordum yazar hakkındaki düşüncelerini. çok beğendiğini fakat biraz daha etkileyici anlatım biçimiyle yoğurulmuş tarzda kullandığı kelimelerini arttırması gibi bi şeylerden bahsetti, anlamadım ama onu onaylamaktan, "aynen, çok haklısın" demekten başka çarem yoktu.

    iki gün sonra geldi ve bi kaç gün önce bahsettiğimiz yazarın aslında dangaloz, denyo yani tam bir gavat olduğundan filan bahsetti. "nedir böyle düşünmeni sağlayan?" dedim. "ya başka bi köşe yazarı bahsetmiş ondan, tam bi şerefsizmiş o." dedi.

    işte o zaman anlamıştım okuduğu her şeyden kolayca etkilendiğini fakat elimden bi şey gelmezdi. sustum. ta ki recep ivedik izleyip çok beğendiğini fakat iki gün sonra recep ivediğe ana bacı küfrettiğini görene kadar. "aga" dedim, "çok yanlış şeyler yapıyosun". beni ayı oğlu ayı olmakla suçladı. recep ivediğe küfredince neden hemen celallenip ona yanlış şeyler yaptığını söylediğimi sordu.

    "la mına kodumu manyağaaa! ben mi para verip gittim izleyip beğendim de sonra köşe yazarı dedi diye sövdüm, göt!" dedim. "aga haklısın da globalleşen dünyada..." diyordu lafını böldüm. "senin globalleşen dünyanı recep ivedik siksin, siktir git!" diye bağırdım. küstü gitti, bi daha da yanına yaklaşmadım.

    arada bi facebook profiline yazdığı siyasi yazıların iki gün sonra tam tersine döndüğünü görüyorum. üzülüyorum, kötü bişey sonuçta.

    o değil de neden "sıçarken burun karıştırmak" yazınca "bir taşla iki kuş vurmak" başlığına yönlendiriyor anlamadım.
    3 ...
  12. üniversiteden beklentinin büyük olması

    1.
  13. büyük hayal kırıklığının başlangıcını oluşturur.

    yine bir anımı anlatayım, gelmişiz üniversiteye ki türkiyenin en rahat şehirlerinden, avrupaya sınır olan bir kent. gelirkenki düşünceler herkesinki ile aynı; dersi derste dinlerim kasmaya gerek kalmaz, kafayı takmamış olurum derslere. sonra gelsin eğlence, kızlar vs. tarzı espritüel düşünceler...

    neydi beni bu tarz düşüncelere iten şey bilmiyorum ama feci kaptırmıştım kendimi amına koyim. malesef devlet yurdu çıkmadı, hala götümde acısını hissettiğim derecede para verdiğimiz bir özel yurda yazıldım mecburen.

    ekmek elden su gölden, derslerde rahat geçiyo. aynı sınıfta olduğum ve aynı yurdu paylaştığım bir arkadaşla okula gidiyoruz sabahları ilk zamanlar. diyalog genelde şöyle;

    yetkiliservis: kanka benim lisede iki buçuk senelik sevgilim oldu. yokum ben artık o işlerde. uzun süreli ilişkilere karşıyım. hee olursa olur ama uğraşmam yani uzun süreli. varsa yoksa eğlence amına koyim artık.
    semih: bakıcaz bakalım aga, takılalım biraz birileriyle, olmadı bırakırız.
    yetkiliservis: aynen hacı.

    bu tarz ile bir ay filan ilerledik. baktık olmuyo diyalog şuna dönüştü;

    yetkiliservis: kanka ya yok lan bizim gibi düşünen kız. neyse biz de seçicilikten vazgeçip biraz daha toleranslı olalım. (tolerans göstercez bi de bak bak, tipe bak amına koyim)
    semih: aynen kanka ya. bulalım iki tane, kafamıza göre olsun yeter. akşamları takılmaya, muhabbet etmeye çıkarız en azından.
    yetkiliservis: öyle yapçaz artık aga.

    bu tarz ile daha fazla yol aldık. sonuçta istediğimiz kötü bişey değildi. değildi di mi? değilse niye hala sapız lan? neyse diyalog şu an şu;

    arkadaş1: (ders arası) beyler çıkışta batak atmaya gidelim mi lan?
    yetkiliservis: başka alternatif var mı amına koyim? yurda gitsek otur otur zaman geçmiyo.
    arkadaş2: aynen aga. sigaramız var mı lan?
    arkadaş3: gireriz ortak pakete.
    semih: ortaksa kemıl alalım amına koyim.

    semih ile yurda dönerken;

    semih: olm niye böyle oluyo lan. sınıfta sekiz erkeğiz kalanı kız lan. edebiyat fakültesi öğrencisiyiz amına koyim. mühendisliklerin sınıfında kız yok, ondan öyleler. biz daha beter durumdayız hahaha.
    yetkiliservis: aga ikimizinde bi tarzı var. ben de bilmiyorum niye böyle oluyo. şahsen entelektüel bi kişiliğim olduğuna inanıyorum. (burada sanırım kendimi avutuyorum)
    semih: öyleyiz aga. bize şans tanınsa gerçekten etkileyebileceğimizden eminim. (kusura bakma kanka bana şans en son iki ay önce iddaada güldü. yedi lira kazanmıştım.)

    yılbaşı sebebiyle çoğu öğrenci döndü ve dün akşam can sıkıntısı ile otururken;

    semih: kanka bizimkilere mesaj atayım da gelsinler takılırız bari. (bizimkiler: ortak kemıla girdiğimiz arkadaşlar.)
    yetkiliservis: olur aga. hadi aynı anda atalım mesajı etkileyici olsun.

    on dakika geçer, cevaplar mesaj olarak gelmektedir;

    arkadaş1: aga hastaneden çıktım, çok fena oldum ya, serum felan verdiler yatıyom şimdi evde. viskiyi fazla kaçırmışım, öldüm aga öldüm. (öehhhh amına koyim)
    arkadaş2: aga ya kız arkadaşım bende bu gece, gelemem ben. (adamın sevgilisi var lan)
    arkadaş3: aga ben hastayım gelemedim daha kendime, beni mazur görün. (adam cidden hastaydı ama)

    işte böyle dostlarım. şu anda bıraktık kızları, semih ile batağa iki kişi arıyoruz. psikoloji filan da kalmadı amına koyim. iç savaş yaşıyorum kendimle, sorun bende mi diye? muhtemelen bizde sorun ama sorun ne söyleyin!

    bu arada beş saat pişti oynamak gerçekten can sıkıyo dostlarım...
    5 ...
  14. gezi olduğunda okulun boşalması

    1.
  15. eğer öss tarzı bir sınav süreci değilse güzel bir şeydir. sınıflar boştur, hocalar ders işlemez. bahçede isteğin gibi takılırsın. benim için pek eğlenceli geçmemişti gerçi...

    lisedeyim, yabancı dil bölümü okuduğumdan sınıfta erkek sayısı azdı (benimle birlikte üç erkek, on bir kız) ve doğal olarak kızların muhabbetine alışık bir yaşam sürmem gerekiyordu. ama hiç bir şekilde bana o ugg denen ayakkabıyı sevdiremediler. okunuşunu da hala çözmüş değilim. ag, u-ge-ge, yu-ci-ci. her neyse...

    okul gezi düzenlemişti ve öğrencilerin büyük çoğunluğu gitmişti. mevsim yaza yaklaştığından turistik bir mekana yapılmıştı gezi ve okulda ders işlenmediğinden mütevellit bahçede sınıfta anlaşabildiğim nadir kızlardan birisiyle pinekliyorduk.

    kızın sevgilisi olan yakın arkadaşlarımdan uğur da geziye katılanlardandı. öss sürecinde olduğumuzdan ve çoğu öğrenci gezide olduğundan bahçede top oynayan erkek sayısı, toplanıp muhabbet eden kız sayısı normale oranla bayağı azdı.

    bahçede pineklediğim kıza "ben tuvalette sigara içmeye gidiyorum." dedim. "tamam, ben de biraz soru çözeyim. gelince beraber çözeriz." dedi.

    tuvalette bilumum bok, sigara dumanı, buharlaşmış yoğun sidik kokusu arasında tek sigara ile hesaplarıma göre normalin yedi katı zehirlendim ve tekrar bahçeye indim.

    giderken bıraktığım kız gitmiş, yerine sinirli bi kız gelmişti. "sen kimsin?" dedim. "asıl sen kimsin?" dedi. meğersem takıldığım kız güneş geliyo diye başka bi yere geçmiş, gittim yanına fakat o da sinir küpüne dönüşmüştü. "nooluyo lan, bi sigara içtik diye yapmayın böyle." dedim. "hiç komik değil." diye tersledi beni.

    telefon elinde ağlamakla, haykırmak arasında bi ifadeye sahip yüzle bana bakıyordu. tırstım resmen amına koyim. "nooldu?" dedim. "uğur beni aldatıyo." dedi. ulan uğur dediğin çocuk sessiz, sakin, aldatmayı sadece kadın programlarından duymuş bi çocuk. nasıl inanayım?

    "ben uğura napıyosunuz aşkım? diye mesaj attım." dedi. "ee cevap?" dedim telefonu gösterdi. telefonda bildiğin; "mla vrdk sgara içiyrz." yazıyordu. yani bildiğin "mala vurduk sigara içiyoruz". ulan gerizekalı uğur bi bok yedi, mesajı da arkadaşına atacağına kıza attı yanlışlıkla diye düşünürken kız çoktan isyan bayrağını çekmiş, küfrederek boşalıyordu. gözyaşları boşalıyordu...

    milletin olayına pek girmek istemeyen birisi olsam da bu kabul edilemez bir durumdu ve telefona sarılıp uğuru aradım.

    yetkiliservis: ne yaptığını çalışıyosun şerefsiz?
    uğur: dur yetkili noldu ya? bi yanlışımız mı oldu?
    yetkiliservis: gerizekalı bi bok yedin bari keyifli keyifli sigara içtiğini söyleme.
    uğur: kanka bırak taşak geçmeyi de çok eğleniyoruz lan.
    yetkiliservis: sikerim taşak yollarını. ayıp lan yaptığın!
    uğur: kanka valla bi şey anlamadım ben.
    yetkiliservis: aldatmak kısa sürer ama lekesi uzun süre çıkmaz. tam hatırlayamadım ama böyle bişeydi o söz.
    uğur: hönk.

    hafiften kıllanmaya başladım amına koyim, çocuk gerçekten de aldatmamış gibi konuşuyordu. tabi ya çok iyi rol yapıyodu pezevenk, olmamış gibi davranıyordu. uğraşamam dedim verdim kıza telefonu uzaklaştım oradan. beş dakika sonra geri geldim bu sefer de kız kahkahalarla gülüyodu. "sikerim böyle işin taban ve tavan puanlarını. her gidip gelişimde ruh halin değişiyo, ben miyim lan sizin altüst olmuş psikolojinizi çekecek olan adam? ha?" diye bağırmakla bağırmamak arasında kalmış bir ses tonuyla sordum.

    hala gülüyordu, sinirlerim daha da bozulmaya başlamıştı. telefonu uzattı;

    "mola verdik, sigara içiyoruz." yazısını gördüm.

    o gün bugündür mesajlarda hiç harf eksiltmiyorum. hatta telefonumda küçük "ı" harfi olmadığı için "evet bazen cok sikici olabiliyorum." yazıyorum.
    32 ...
  16. bir ocakta doğan onlarca arkadaşa sahip olmak

    1.
  17. facebook'a girip herkesin fark edebileceği durum.

    bugün facebooktan kaçıyorum dostlarım. ne zaman sohbet kısmına baksam en az üç tane bir ocakta doğan arkadaş görüyorum ve her birinin doğum günü ve yılbaşını kutlamaya kalksam, muhabbet de biraz uzasa neler olabileceğini düşünüp köşe bucak kaçıyorum facebooktan.

    işin garip yani yirmi bir temmuzda doğum gününü beraberce kutladığımız bir arkadaş da bu gruba dahil. Kendisine mesaj atıp bu durumun sebebini sordum. şöyle bi diyalog geçti;

    - olm yirmi bir temmuzda doğum gününü kutlamadık mı? Hatta muzlu pastanın etkisiyle tuvaleti başka bir evrene çevirmiştim de kızmıştın ya. bir ocak ne alaka lan?
    + kanka bir ocakta doğmanın ayrı bir şekli var.

    aynen böyle dedi bana ya. şekli var dedi. facebookta onca gereksiz grup varken "gerçekten bir ocakta doğan 1.000.000 kişi bulabilirim" diye grup niye yok la? ya da bi kurum açılsa ya "gerçekten bir ocakta doğanlar topluluğu" diye. kısaltması da "gbodt". asıl şekil olan budur amına koyim. ya da yok lan vazgeçtim bu da şekil olmuyo.

    eziliyorsunuz gerçekten bir ocakta doğanlar. hakkınızı aramanın zamanı geldi. aralık sonunda doğup da nüfus cüzdanına bir ocak yazdıranlardan intikam alma günü geldi çattı. orada brada "ben bir ocakta doğdum" adı altında şekil yapanlardan öç alma zamanı geldi. öc değil miydi lan o? diyenleri duyuyorum. değil.

    yılın ilk günü doğmaktansa yılın son günü doğmak daha şekil lan. düşünsene otuz bir aralık yazıyo kimliğinde. gerçi bunu öğrenen herkes "niye bir ocağa kaydettirmediniz la?" diye sorar. niye kaydettirdin puşt? o tarihte doğmuş çünkü amına koyim.

    gerçi otuz bir aralıkta doğan insanın da pek sağlıklı düşüneceğini sanmıyorum. misal henüz ergenken bir ocakta doğan herkesi "ben senden bir yaş büyüğüm it, abi dicen bana" tarzı esprilerle bunaltmazsa ben de yetkiliservis değilim. neyim? ne değilim? mesela bir ocakta doğmuş bir insan değilim. boğa burcu erkeğiyim ama anlamam etmem bu işlerden.

    internet özgürlüğüm kısıtlandı "gerçek ya da değil, bir ocakta doğanlar" tarafından. o değil de yakın bir arkadaşımın da adı yazıyo orda. doğum günleri filan pek aklımda tutamayan insanım. şimdi sorsam "hacı sen gerçekten bir ocakta mı doğdun?", "lan it altı senelik arkadaşlığımız var bilmiyon mu?" demez mi? der.

    ileride çocuğum olunca hangi tarihte doğarsa bir sonraki ayın ilk gününe kaydettiricem amına koyim. bir ocak hariç tabi. antipatim var bir ocağa.

    ne güzeldir yaşamak dostlarım, kuşlar, böcekler, yılanlar
    bana düzgün bir psikoloji borçlusunuz bir ocakta doğanlar!
    1 ...
  18. yanlış tuşlara basarak kafa güzel numarası yapmak

    1.
  19. amaçsız, anlamsız ve bir o kadar da abes davranış. asla anlayamayacağım sizi ey sorunlu insanlar. niye bu çabalar? nedendir bu bitmek tükenmek bilmeyen kendini kanıtlama, ben bişey yaptım ve bunu sergiliyorum davranışları.

    ya hayatta önemli olan tek, yegane ve değişilmez olan şey diğer insanların gözündeki statün mü? niye bilerek “kfaam çook gzüell, yşaısn 2011” yazıyosun facebook durumuna? makyak mısın? deli misin? ne misin? niye bize “ben çok çılgınca eğlendim, içtim, koptum, cıptıscıptıs!” demeye çalışıyosun? banane lan!

    halbuki sen değil misin aynı dakika arkadaşının durumuna gayet düzgün bir biçimde “nerelerdeydin bu gece? gelicem dedin gelmedin zaten bizle.” yazan şahsiyet. ulan eğlenemeyen insanları kıskandırmaya çalışırken, sıçarken yakalanmış insan durumuna düştün, şimdi utanmalısın.

    aklıma eski sevgilim geldi. o da böyle yapardı. kavga edip küstüğümüzde facebook profiline mutlu olduğunu belirten yazılar girerdi. ilk zamanlar yemiştim ama bu yazılar ben online iken makineli tüfek gibi, ardı ardına gelince durumu çakozladım tabi. çakaaaaal! aklı sıra “sensiz de mutlu olabiliyorum. bokumu ye, tamam mı?” havası yaratmaya çalışıyo.

    valla bırakın bu işleri dostlarım. eminim aramızda da dün gece bunu yapan insanlar var. yoksa eminim arkadaşlarınız var. bu insanlar aramızda, biz sokakta yürürken yanımızdan geçen tehlikenin farkında değiliz. oysaki biz sizi olduğunuz gibi seviyoruz. değil mi arkadaşlar? neyse…

    “kfaam çook gsüell, yzamıyorum enrtymi btirirmk zrundyaım, bye.”
    4 ...
  20. sanatçı ve yorumcu farkı

    1.
  21. kimsenin bilmediği, bilse de aktaramadığı fark. yine bir şekilde sinirlendirmeyi başardınız beni 2011 senesinin ilk sabahı. oldu mu şimdi? olmadı.

    gece televizyon açıkken uyuyakalmışım, ışık da açık kalmış, pencere de. kapıyı da açık bırakacakmış da sonradan vazgeçmiş. çift kişilikliyim, öteki benden bahsediyorum.

    sabah gözümü 2011 yılının ilk güneşi ve bir magazin programının sesi eşliğinde açtım. küfür ettim, kalkıp yüzümü yıkadım.

    televizyon doğal olarak yılbaşı kutlamalarının hangi sosyete mekanında, hangi sanatçı! eşliğinde yapıldığından bahsediyordu.

    geçtim karşısına bir süre izledim, orada olmayı hayal ettim, kendimden nefret ettim, niyet ettim ve kahvaltı ettim.

    kahvaltıda düşündüm. "ulan!" dedim, "sanat yaratıcılığın ve hayalgücünün ifadesi değil midir?" sırf ibneliğine değildir! diyosan sinirlendirme beni yine, zaten hich birshey yholunda ghitmiyor. bu emolar gibi yazmayı da bir türlü beceremiyorum amına koyim. dışardan bakınca sanki kelimelere sürekli "h" harfi sıkıştırıyolar, lakin ki öyle değildir.

    kahvaltı bitince araştırdım televizyonun sanatçı olarak nitelendirdiği şarkıcıyı. ulan şu ana kadar bir tane bestesi, güftesi yok koftisini siktiğimin daniskasının.

    parayı ver, al şarkı sözünü, altyapısını, git orada burada milletin kulağına çığır, götür paraları bi de üstüne sanatçı ol. lan kolay mı o kadar götelek! demezler mi adama "sence önümüzdeki seçimlerde kim iktidara gelecek?" demezler tabi. ne saçma oldu lan.

    oturdum ve kafa patlattım dostlarım. ilk olarak sinir olduğum komşudan başladım kafa patlatmaya, polisler beni arıyorlarmış. tamam da..n..dik..ti, vurm..ayın laaan!

    bir insanın sesi güzel olabilir ama söz yazabilme hissiyatına sahip değildir. söz yazabilir ama sesi güzel değildir. bu durumda söz yazan kişi, kendi duygularını, hislerini, düşüncelerini aktardığı için sanatçıdır. sözleri müziğe döken kişi, başkalarının duygu ve düşüncelerini kendince aktardığı için yorumcudur.

    tam olarak televizyona anlatmak istediğim buydu. oturdum anlattım ama anlamadı ve hala sanatçı demeye devam etti.

    gözyaşları içinde izledim programı sonuna kadar. sigara içtim, dün geceden kalan tuzlu fıstıkları yedim.

    kliplerin başında ve sonunda küçücük puntolarla yazan; söz: vahap kıyakkafa, müzik: sakıp sanatsever yazılarının sahiplerine ağladım.

    misal rahmetli şevket dağ resim yapsaydı ve "al yetkiliservisçiğim, bu resim artık senin. istediğin gibi kullan." deseydi, ben de bu tarz insanlardan resim toplayıp sergi açıp piyasanın amına koysaydım sanatçı mı olurdum? bi bok olmazdım. ticari kaygılarını sanat üzerinden yürüten bi puşt, davar, gavat, şerefsiz olurdum. başkalarının sözlerini satın alıp müziğe dökmek ile ressamların çizdiği eserleri alıp sergilemek arasında ne fark var lan? "birisinde emek var, sesini kullanıyo o da" deme bana. resim konusunda ressam olmadan yapılabilecek tek şey resim toplayıp sergi açmaktır. resim mi söyleyeyim size? şarkı mı çizeyim?

    güzel sesi olan yorumcular da var tabi. tüm yorumculara bok atmıyorum, sadece bilinen bir yanlışı düzeltmek ve başımdan geçen bu talihsiz olayı anlatmak içindi her şey.

    ve bitti, tüm yaşanan güzel anlar gibi bu entry de bitti.

    unutmadan, mutlu yıllar!
    1 ...
  22. nick altına yeni yıl mesajı bırakmak

    1.
  23. ulan az kalsın seviniyodum amına koyim. ne istedin benden? bunu bana niye yaptın?

    ilkokulda bi kız vardı, bir adet şeytan tüyüne sahip herkesi kendisine çeken tiplerden. en az yüz kişi hoşlanıyodu bu kızdan. çocukluk aşkı, kıhkıh...

    tahmin ettiğiniz üzere ben de o yüz kişinin arasındaydım. sonracııma, bi gün okuldan çıkarken bu kız bana "bugün seninle yürüyebilir miyim eve kadar?" dediydi de yüreğimin damarlarını sikerttiydi. yürüdük, koştuk, çocuklar gibi eğlendik eve kadar. zaten bir çocuktuk ve olması gerekeni yaptık. çocuklar gibi eğlendik. yoksa giderdik bi bara içerdik akşama kadar, kafalar kıyakken yürürdük o yolda. ama yapmadık, çocuktuk çünkü. almazlardı bizi bara...

    ne saçmaladığımın farkında mıyım? bunu yazana kadar değildim. ne barı lan? buğday ambarı. bunları söylüyorum ama zerre kadar suçluysam klavyeme çay dökülsün. ama sonra çalışsın... öğrenci halimle bi de klavye masrafına girmiyim şimdi.

    neyse kızla yürüdük sohbet ede ede. konular belliydi; dersler, öğretmenler, ödevlerin zorluğu ve sıklığı, freud, niccolo machiavelli, 2pac amaru shakur. yok lan son üçünü konuşmadık. biri freud dese bi kuruluş isminin kısaltması sanardım o zamanlar.

    o gün kendimi çok özel hissetmiştim ve eve gittiğimde uzanıp onu düşündüm. bu davranışıyla bana olumlu bir ışık yakmıştı. olumsuz ışık diye bişey olmaz ki zaten, tıhaha.

    ertesi gün bir arkadaşıma bu durumu anlattığımda "lan oğlum saçmalama mınakoyem o yolda canı sıkılmasın diye her çıkışta birine öyle diyo. bıraksaydın da sıkılsaydı keşke. siz böyle yaptıkça götü kalkıyo." tarzı demeçlerle beni yıpratmıştı. o gün aslında hiç de özel olmadığımı, herkese yaptığını bana da yaptığını anladım.

    bugün bu duygunun tıpkısının aynısını yaşadım. ya da aynısının tıpkısını. zaten bişey değişmiyo. "ne zamandır nick altıma bakmıyorum la!? acaba yazan oldu mu?" diye düşündüm, akıl sigortalarım mihat doğan tarafından sikilseydi de bakmasaydım. yeni yıla mutsuz giricem lan!

    neyse sonuçta baktım ve adını vermek istemediğim bi yazarın nick altıma yeni yıl mesajı bıraktığını gördüm. o kadar mesuğd ve bahtiyağr oldum ki anlatamam. halbuki ben onu entrylerimi takip eden ve beni dost belleyen bir yazar sanmıştım ta ki son girilmiş entrylerine bakana kadar. aynı mesajı belki de yüzlerce yazara yazmıştı ve yıllar sonra bugün tekrar özel olmadığımı anladım.

    mustafa sandal'ın sözünü ettiği kişinin şoförü kadar olamadım.

    - şoförü de var! bana mı özel amına koyim.
    3 ...
  24. gökhan özen posteri ile yıkılmak

    1.
  25. lan ben daha ne diyeyim ya. ne diyeyim, nerelere gideyim, ne edeyim, ne bileyim amına koyim hiç beklemezdim o kızdan.

    tanımım olsun; hiç umulmayan bir anda karşına çıkan gökhan özen posterinin bütün dengeleri değiştirmesi, duyguları altüst etmesidir.

    olay dün gece yaşandı dostlarım. üniversite öğrencisi olan bendeniz yetkiliservis dün akşam bir arkadaşıyla birlikte bir şey yaptı, yıkıldı, pişman oldu. durun anlatayım...

    sınıfta bi kız var inceden tatlı bi hatun. bi de bunun yurttaki oda arkadaşı var o da benim arkadaşa göre inceden tatlı bi hatun. biz bunlara her fırsatta "hadi dışarı çıkalım, bi çay içip muhabbet ederiz." tarzı mesajlar atıyorduk ama her mesaja olumsuz cevap alıyorduk.

    dün geceye kadar mesaj atmayalı baya uzun bi süre olmuştu, arkadaşa dedim ki "kanka la gidek ya yurtlarının önüne, hadi aşağı inin yurdun önündeyiz." böyle bi emr-i vaki geldi aklıma son çare.

    yapmaz olaydık...

    gittik siktiğimin yurdunun önüne, attık mesajı. cama çıktılar, bi gülüşmeler, el sallamalar, böyle bi yavşaklıklar, bi adam sendecilikler, bi hadi canım ordan gelmişler harbicilikler falan filanla olay iyiye gidiyodu. "bu sefer oldu lan, we did it!" filan seviniyoruz.

    derken bize mesaj geldi dostlarım; "biz daha yemek yemedik ama." diye. biz de durur muyuz, hemen cevabı yapıştırdık* "beklemekle çürümeyiz ya, yiyin siz afiyet olsun."

    yurt odaları dördüncü katta dostlarım. o yüzden odalarının sadece üst duvar kısmı ve tavanı görünüyordu. perdelerini açık bıraktılar ve içeri girdiler. yemeklerini yemelerini bekliyorduk... bekliyorduk... ama... o an duvarın görünen üst tarafında bi poster çarptı gözümüze.

    "kimdir lan?", "xx isimli yazara benziyo lan", "yok lan yy isimli şarkıcıya benziyo" tarzı tartışmalarla sabırsız bekleyişimizi sürdürüyorduk. "la oğlum sorsak ya hem muhabbet soğumamış olur." diye düşündük ve o lanet mesajı attık.

    "pardon * duvardaki poster gözümüze çarptı da kim olduğu konusunda tartışmaya girdik * sakıncası yoksa öğrenebilir miyiz? * " yazdık bol sımayllı bi şekilde.

    tam iki dakika sonra oradan topuklarımızı götümüze vurarak kaçmamızı sağlayacak mesaj geldi. kısa ve öz; "gökhan özen * "

    bırak türkçe popu, türkçe müzik bile pek dinlemeyen adamım bi kaç istisna dışında... hele pop denilince, hele gökhan özen denilince, hele posterini asacak kadar seviyorum lan! denilince ben oradan kaçarım kankacan.

    bu gün okulda "ya kusura bakma çok acil bi işimiz çıktı, mesaj atmayı bile unutmuşum kaçıyoruz diye o derece önemli yani." dedim, yemedi ama takmadım.

    lan o değil de, duvarın gördüğümüz yerinde gökhan özen posteri varsa, göremediğimiz yerinde cankan? salim? berdan mardini? mahzun kırmızıgül?...

    ismail yk?
    2 ...
  26. ön safları sıklaştırırken yaşanan dram

    1.
  27. psikoloji bozar, adamı bildiğin "kalabalık içinde kendimi yalnız hissediyorum" tribine sokar, ne olduğunu anlayamazsın.

    her neyse hikayeme geçeyim. daha çocuğum; bildin altı bilemedin yedi yaşındayım, yazın babannemlerin yanındayım. babannemlerin yanı dediğim yer iki katlı akraba apartmanı, aslında o mahalle akraba mahallesi. nasıl bi şekilde dağılmışsak mahalleye çocukluğum boyunca yazlar piçlik yapamadan geçti. "zile basıp kaçma" aktivitesini gerçekleştirelim dedik, az kalsın amcamdan okkalı bi sopa yiyoduk amına koyım. çocuk aklı, ne bilelim kimin ziline bastığımızı.

    işte o zamanlar "çitos" adı verilen gıdaya bağımlıydım. hayatımda yaptığım her eylem o'nu elde etmek amaçlıydı. sırf "çitos" alsınlar diye ailemin sözünü dinleyen, diğer çocukların taşak geçtiği "süt çocuğu" oldum bir sene boyunca. eve erken gelmek, yatmadan önce süt içmek, televizyonu otuz cm. den uzak bir seviyeden izlemek, annem ne zaman uyu derse uyumak vb. eğlemlerin hepsi "çitos" içindi. hayatımı siktin, kısa süreli sinir krizleri geçittirdin bana. ama marka "çitos"* olacak kanka, başkası değil. şimdi ne zaman yol kenarında masumca oturup elinde o lanet paket, içindekileri çıtır çıtır yiyen çocuk görsem dövüyorum...

    konunun amına koymadan meseleyi anlatayım. yazın babannemlerin yanında geçirdiğim zamanlardaki "çitos" kaynağım dedemdi. dedemle camiye giderdim, çıkışta bana malum uyuşturucuyu alırdı ve mutlu olurdum (basitliğimi sikecek olanlar özel mesaj atsın). yine böyle bir günde uyuşturucu kaynağımla ibadethaneye doğru ilerliyorduk.

    - dede, çıkınca "çitos" alıcaksın dimi?
    + kaavede çay içmeye para ayırırım, kalanı yeterse alırsın.
    - gelmem ki o zaman. kesin demezsen gelmem caamiye.
    + tamam len kerata tamam.

    tarzı diyaloglarla büyüdüm lan ben. artık siz düşünün şu anki ruh halimi. ergenliğe girdiğimde bir gece rüyamda "çitos"un maskotu olan; http://img692.imageshack.us/img692/9096/itos.jpg ahanda bu yaratığı siktim ben. şaka lan sikmedim ama keşke olsaydı öyle bi şey, intikamım acı olurdu.

    neyse dedemle girdik camiye yan yana duruyoruz, hoca bişeyler anlattı, sanırım namaz zamanı gelmişti o yüzden ayağa kalktık ve "ön safları sıklaştıralım" lafı kulaklarımda yankılandı o an. "umarım" dedim, "umarım dedem beni bırakıp gitmez", "başkasına bakıp namaz kılamam ki", "hem başkasına bakıp kılarsam dedem bana "çitos" almaz sanırım" tarzı triplere girdim ve tripten çıktığımda dedem yanımda yoktu. yaşanan kısa süreli karambolde bırakıp gitmişti beni ve gözümün gördüğünün ötesindeydi artık.

    gözümde bir damla yaş belirdi, onca adamın ortasında yalnız hissediyordum kendimi. bir gıda uğruna ne hallere düşmüştüm, ben bunu hakedecek adam mıydım? (ulan gören de sevgilisinin yanında küçük düşürülmüş ergen sancak)

    her neyse dostlarım. son hatırladığım şey "hırraaaaaaaaaaaghhh, hiiiaaaaaaahhhhhhhhh" tarzı ağlama efektleri ve göz yaşlarıyla camiden ayrıldığım.

    şu an eğer camiye gidecek olursam en arka safın köşesini (şimdi farkettim, niye saf demişler lan?) seçerim namaza durmak için. neden mi? eğer benim durumumda çocuk varsa bana bakıp "la bu abi genç, buna bakıp kılayım, güvenilir buna." tarzı düşünmesin, ağlasın ve siktir olsun gitsin diye.

    kanmayın çocuklar böyle vaatlere, bakın yetkiliservis olarak söylüyorum, sonunda acı ve hüsran var.

    he bu arada unutmadan o günden sonra uzun bi süre "çitos" yemedim...
    4 ...
  28. insanın tanımadığı biriyle dertleşmesi

    1.
  29. bazen boşa zaman harcamak, bazen çok önemli tecrübeler edinmektir.

    ben geçenlerde düşündüm bunu dostlarım, yalnızdım ve dışarı çıkıp bankta tek başına oturan birisinin yanına çöküp "bana hayat hikayeni anlat." demek istedim ama ön hazırlık aşamasında düşündüm.

    (görüntü dumanlandır, hayal kurma zamanı)

    işte orada. evet, evet oradaki bankta oturan altmışlı yaşlarda bir teyze. hayat hikayesini, dertlerini dinlemek benim için iyi bir tecrübe olabilir.

    + merhaba teyze. yoruldum, azıcık oturabilir miyim yanına?
    - tabi yavrım, gel bakalım, öğrenci misin sen?
    + öğrenciyim teyze. okuyoruz bakalım, hayırlısıyla bi şeyler olacağız.
    - kaç senelik okuyon? (bu tip teyzeler için bi kişinin bölümünden ziyade kaç sene okuduğu önemlidir.)
    + 4 senelik bölümdeyim teyzecim.
    - benim de torunum bu sene girdi üniversiteye, o da dört senelik okuyo. tıpı beceremedi*, makatprofik miydi neydi, öyle bi bölüme girdi? (eyvah eyvah, torun muhabbetine girdi, yandık.)
    + mekatronik teyzecim. iyi bölüm o da yaa niye öyle düşünüyosun ki? tıp okumak istememiştir belki.
    - istememek değil ki yavrım, iyi yapamamış sınavını işte salak, o kadar da dedik komşunun oğlu tunayla çalış, o da tıp okudu, okulu bitti askere gitti geçen ay, izmirde yapıyo allahtan rahat, yoksa doğu moğu olsa malum karışık oralar, naapardı oralarda? hem o kadar okumuş adam yazık olurdu. hede hödö hede hödö hede hödödödödö hede de de hödö.

    uyumuşum tabi ninni gibi geldi hikaye, en son teyze "yavrım dinlemiyon mu sen beni?" dedi de, yarı baygınlık yarı uyku modundan çıkıp arkama bakmadan kaçtım.

    (1. başarısızlık)

    ************************************************************

    galiba bu sefer aradığımı buldum. denizden geçen yük gemilerini izleyen ve muhtemelen içindeki sıkıntıları deryaya dökmeye çalışan bir genç kız.

    + merhaba, oturmamın sakıncası var mı?
    - yok tabii ki buyurun.
    + (biraz sessizlikten sonra) sanırım bi derdin var.
    - yok canım sıkılıyo sadece.
    * bilader, sen kimsin? ne işin var lan kız arkadaşımın yanında? sarkıyo muydu sana bu lavuk?
    - yok aşkım, tanımıyorum bile. oturabilir miyim dedi, izin verdim.

    yavaştan topukladım tabi, adam da iri yarı, dayak yemeye gerek yok. sanki benim oturmamı bekliyomuş şerefsiz. ne bileyim kızın sevgilisini beklediğini.

    (2. başarısızlık)

    ************************************************************

    son çare yalnız başına oturup sigara içen bir amcaydı. yaklaştım ve malum girişimi yaptım.

    + merhaba, oturabilir miyim?
    - tabi ki genç, sormana gerek yok.
    + teşekkür ederim. nasılsınız?
    - iyiyim allaha şükür, sen nasılsın bakalım?
    + ben de iyiyim sağ olun, uğraşıyoruz işte, sınavlar filan.
    - okuyun okuyun, okumayan adam olmuyo bu devirde. ne o gömlek cebindeki, sigara mı?
    + evet amca, alışmışız işte napalım... bu meretsiz yapamıyorum.
    - (dünya sağlık örgütü tribine girdi) içmeyin şu mereti. bak ben kırk senedir içiyorum. ilk zamanlar güzel gelir tabi. gençsin, dinçsin, her yere yürüyerek gidersin falan ama on sene sonra tıkanmaya başlarsın. şimdi yakışıklısın, performansın da var. ileri de karını da mutlu edemezsin. cinsel sorunlar yüzünden kaç aile yıkılıyo biliyon mu sen? hadi onu da geçtim cebine yazık be evladım. bak ailen sana para veriyo oku diye, sen gidiyon sigara alıyon o parayla parayl... paray... para... par... pa...

    3. başarısızlığı da gördüğüm gibi hemen çıktım hayal dünyasından. yaktım bi sigara! "ulan ne zormuş amına koim birisiyle oturup düzgün muhabbet etmek. bana hep böyleleri mi denk gelir? yoksa normal adam mı kalmadı memlekette?" diye düşündüm.

    bugünlerde asosyalim dostlarım. dışarı çıkmaz oldum. kendimi tütüne vurdum. beş altı tane dostum dediğim insan var, bundan sonra hep onlarla konuşucam. boş vericem diğerlerini.

    ben bankta yalnız otururken birisi gelir de "oturabilir miyim?" derse spor ayakkabımın tabanıyla kıçına öyle bi patlatıcam ki o da gelsin sözlüğe "böyle böyle bi manyakla karşılaştım." yazsın.
    28 ...
  30. nasıl çocuk yapıldığını öğrenip yıkılmak

    1.
  31. acı gerçeğin farkına varınca hissedilen duygu.

    ben çocukluğumdan beri felsefeyi seven, sorgulayan bir insanım dostlarım. tabi çocukken yaptığımın felsefe olduğunu bilmiyordum. bir oyuncağım kırılınca "neden zamanı biraz geri alamıyoruz ki? belki de mümkündür." gibi düşüncelere dalıyordum ama felsefe o zamanlar pragmatizmden ibaretti benim için. yani "bana fayda sağlasın yeter..."

    neyse çocukken sıkı takip ettiğim bir dizide adam karısına çocuk istediğini söyledi ve kadını kucağına alıp koşa koşa yatak odasına gittiler. "lan?!" dedim, "nasıl yani?". leyleklerin getirmesi lazımdı, olmadı bebek bankasından alırlardı, o da olmazsa cami avlusunda bulurlardı. neden yatak odasına gitmişlerdi?

    işte o an felsefenin pragmatizm kolundan ayrılıp, realizm'e kanatlanmıştım. ilmimin dışında bir gerçek vardı ve ben bunun farkındaydım, fakat neydi o gerçek?

    çocukken yatak odasında yapıldığınızı düşünmek nasıl bir duygu bilir misiniz ey dostlar? bilmeyenler için söylüyorum, kendinizi elmas sanarken gümüş olduğunuzu öğrenmek gibi bir duygu. çünkü bankadan yüksek bir fiyatla alındığınızı, leyleklerin büyük zahmetle adrese teslim getirdiğini ya da cami avlusu gibi ulvi bi yerde bulunduğunuzu düşünürken, evin sadece uyumak için kullanılan yatak odasında beleşe yapıldığınızı öğreniyorsunuz.

    hemen bu konuyu abime açmıştım. aslında her şeyi bildiğini, fakat yaşım küçük olduğu için bu konulara kafa yormamam gerektiğini, o yüzden anlatamayacağını söyledi.

    asıl gerçeği ta ki sekiz yaşımdayken bizzat abimden öğrendim. böyle bir şey olduğu hiç aklıma gelmemişti, yıkılmıştım...
    5 ...
  32. yol ayrımında kararsız kalmak

    1.
  33. biraz uzun bir süreden sonra aranızdayım dostlarım. bazı sebeplerden dolayı yazamadım.

    her neyse, önceki entrylerimi okursanız çoğunlukla mecaz yaptığımı anlayacaksınız. işte bu yol ayrımında kararsız kalmakta öyle bişey. yani arabayla giderken yol ikiye ayrılınca "ulan hangi yoldu ya?!" değil.

    yaşamdan bahsediyorum dostlarım, hayatlarımızdan. kimisi berbat bir halde olan, kimisi on üzerinden onluk bir performansla devam eden, kimisi de ortalama bir mutlulukla yuvarlanıp giden hayatlarımız...

    oturun ve geçmişinizi düşünün dostlarım, iki farklı seçenekten birisini seçtiğiniz zamanları düşünün ve o seçimlerin size mutluluk getirip getirmediğini...

    "iki farklı seçenek" derken; "yaaaa acaba şu şampuanı mı alsam? bu daha iyi galiba." gibi saçma seçeneklerden bahsetmiyorum dostlarım. duygularınızla ilgili olan seçeneklerden bahsediyorum, hayatınızın gidişatını değiştiren kararlar...

    hayatınızın en önemli üç yol ayrımını düşünün, eğer üçünde de doğru karar vermişseniz onda onluk bir hayatınız vardır. fakat bu yollar hata kabul etmez, bazılarının geri dönüşü vardır ama çoğunda sıkışıp kalırsınız. bir defa yanlış yola girdiyseniz, mutsuzluk yakanızı bırakmayacaktır.

    ortalama bir mutlulukla yuvarlanıp giden insanlar ise yanlış yola girip bu yolları kendi lehine çeviren insanlardır. en zoru da budur. mutlu olacağın bir yol varken mutsuz olacağın bir yola girip mutlu olmayı başarmak.

    bir adım atıp on kere düşünmeliyiz dostlarım. şunun şurasında ortalama altmış, yetmiş sene ömrümüz var. yanlış yollara girip kendimizi üzmeyelim.

    son olarak entrynin başından beri aklıma gelen bir soruyu sizinle paylaşmak istiyorum;

    "ahmet çakarla geri dönüşü olmayan bir yola girmek ister misiniz?"
    1 ...
  34. boş sandalyeden korkmak

    1.
  35. evet ne saçmalamadığımı merak ediyorsunuz ama tanımımızı yapalım önce; gerçekten saçma olan, "korkçak başka şey mi yoktu lan?" sorusunu hakeden eylemdir.

    neyse okumayı çok seven birisi olarak sözlük, kitap, gazete ne bulursam okurum. geceleri favori okuma adresim sözlüktür. yine bu gece yaklaşık on dakika önce gecelik entry okuma seansımı gerçekleştiriyordum fakat her zaman ki gibi uykum geldi. en iyi çözüm balkonda sigara içmekti, böylelikle uykum açılmış olacak ve daha fazla entry okuyabilecektim.

    ama yapmaz olaydım...

    dört katlı bir apartmanda oturuyorum dostlarım, lüks değil ama kötü de değil, orta halli bir apartman. mahallemiz ise sitelerin bulunduğu lüks bir mahalle değil ama varoş da değil, orta halli bir mahalle.

    apartmanımızın karşısında ise iki katlı, teraslı bir ev var. ikinci katında şu ana kadar insan görmedim, zaten perdeler kirden kararmış. ürkütücü bi yer ama ilk katında oturan hacı amca ile eşi bana güven veriyor.

    ben öyle metafiziksel öğelerden korkmam aslında, arkadaşlar anlatır durur, "aga bizim dayı tuvalette kendini görmüş ama ayakları tersmiş." ve ya "aga dedem evde bebek görmüş, yüzü gözü kayıkmış." bunlar beni etkilemez dostlarım. bilmiyorum neden ama komik gelir. ya böyle bişey yaşamadığım için, ya da çocukluğumdan beri her şeye güldüğüm afedersiniz taşak geçtiğim için.

    entry çok uzadı di mi? bir sürü gereksiz ayrıntıya girdim ama ayrıntılar önemli. anlatmazsam olayı tam yaşayamazsınız, korkmazsınız, üzülürüm.

    çıktım balkona sigara içeyim uykum açılsın diye, yaktım sigaramı, balkonun demirlerine tutunup etrafı kesiyorum sokaktan birileri geçsin de "bu saatte nabıyosa dışarda manyak." diye düşüneyim diye.

    fakat bi şey fark ettim. karşı ürkütücü evin terasında boş bir sandalye vardı. sandalyenin ön tarafı tam benim hizamdaydı. sanki o an biri gelmiş de koymuş gibi. belki de hep ordaydı ama ben fark etmemiştim. tamam lan o kadar da korkutmayayım sizi gece gece. balkona çıkarken de gözüme çarpmıştı ama siklememiştim.

    fakat o an farklıydı, ürperdim, bu sefer ciddiyim ürperdim. öyle bir hisse kapıldım ki sanki sandalyede oturan birisiyle karşılıklı bakışıp sigara içiyoruz. "hay amına koyim ya gece gece sigara keyfimin içine sıçıldı." diye düşünürken sandalyenin yanından "pıtı pıtı" diye bişey ilerledi. yemin ediyorum oldu bu.

    doğal bir eylem olan "ananski" tepkisini verdikten sonra oraya bakmamaya çalıştım ama işte merak. insanın başına dert açan iki şeyden birisi. diğerini söylemiyorum bilirsiniz. sokak lambası bizim iki yan binanın önünde olduğu için ürkütücü terası fazla aydınlatmıyordu.

    o nesne her neyse tam ne olduğunu fark edemeden ortadan kayboldu. muhtemelen kedidir, "kedidir o kedi" sözü için söylemiyorum, büyük ihtimalle kediydi ama o an kedi diye bi hayvanın varlığını unutmuştum.

    hayatımda sigarayı yarım attığım pek olmamıştır, ama o an güvenlik sorunum olduğu için bir an önce odama geçip bu olayı sizlerle paylaşmak istedim.

    sonuç olarak, bitlis'te beş minare beri gel canan beri gel. ne biçim sonuç oldu lan.
    3 ...
  36. eleştiriye kapalı arkadaş

    1.
  37. arkadaşların en zorudur. zordur onunla muhabbet etmek, yanlış bişey söylememek için söyleyeceklerinizi bi daha düşünmek zorunda kalırsınız.

    diğer entrymde bahsettiğim "ben bilirimci" arkadaştan farklıdır bu, diğeri "ben kralım lan, kolpa olan sizsiniz." modunda şuursuzca dolaşır; bu arkadaş ise "ben kralım, ama siz kolpa değilsiniz." modundadır. bi bakıma daha iyidir, ama hatasız olduğunu iddia eder. bir de gözlemlediğim kadarıyla fazlasıyla bencildir eleştiriye kapalı insanlar, "ben mutlu olayım da milletten banane." mantık budur yani.

    yine bir anım geldi aklıma, arkadaşlarla anlaşmıştık pazar günü sosyal bir aktivite olan "birahaneye gitme" eylemi için. herkes gelmişti ama "eleştiriye kapalı arkadaş" yine gelmemişti. aradık ve sevgilisiyle olduğunu, gelemeyeceğini, belki sonradan yetişebileceğini söyledi ve kapadı telefonu.

    bu ilk değildi dostlarım, yine bencildi, yine satmıştı bizi ve yine biz onunla konuşup karşılıklı eleştirilerde bulunup yaptığının yanlış olduğunu anlatmaya kalksak yine bize kızacaktı, yine biz suçlu olacaktık.

    ama yine de arkadaşımızdır dedik, konuşalım, bundan sonra böyle yapçaksa bize söz vermesin bari dedik. ve işte yine hata yapmıştık...

    "can çıkmayınca huy çıkmaz." diye bir söz var ya, o gün o sözün niye söylendiğini anlamıştım dostlarım. "eleştiriye kapalı arkadaş" ile buluşup onunla konuşup yani bi bakıma eleştiri yöntemiyle yaptığının yanlış olduğunu anlatmaya gidiyorduk.

    yolda taktikler ürettik, "aga ben böyle böyle dicem, sen de şunu diyerek beni destekle." dedim, yanımdaki arkadaşım "tamam sonra da sen şunu şunu dersin." dedi ve planımızı hazırladık. artık her şey "eleştiriye kapalı arkadaş" ile aramızda geçen muhtemelen on dakika civarı sürecek münakaşaya bağlıydı.

    bu arada eğer yeni tanıştığım ya da en fazla bir senelik arkadaşımız olsa afedersiniz skimize takmazdık, ne hali varsa görsün. ama yaklaşık on senelik arkadaşımızdı "eleştiriye kapalı arkadaş." yani onun yaptığı hatalar en az başarıları kadar önemliydi bizim için.

    neyse vardık yanına oturduk izbe bir kahvenin en köşe masasına, başladık konuşmaya, ilk iki dakika güzel gitti, "en azından haber verseydin aga, bu kaçıncı bizi satışın, tamam sevgilinlesin de bizim de kalbimiz kırılıyo." dedim. "haklısın bi dahakine haber veririm." dediği anda diğer arkadaş coştu. "bi dahakine mi? bi daha olmasın diye konuşmaya gelmiştik ama boşuna gelmişiz." dedi sinirli biçimde, diğeri de gaza geldi "boşuna geldiyseniz gidebilirsiniz." tarzı laflarla kalp kırmaya devam etti.

    "lan bi kere de aga siz haklısınız, ben aptallık ettim de, noolcak lan sanki azcık kendini eleştirsen, hatalarını gözden geçirsen, bi düşün bu çocukların da haklı olma ihtimali var mı diye." dedim.

    heralde çok kızmış olacak ki masadan kalktı gitti, kıyamadık, özür dilemek için aradık ertesi gün açmadı telefonu. sanırım artık görüşmeyeceğiz. bu arada kızdan da ayrılmış galiba, bütün gün evde oturuyomuş. mahalle bakkalının yalancısıyım...
    2 ...
  38. facebookta her ay için albüm açmak

    1.
  39. ben bunu gördüm. yedi ay önce facebookunu açmış bir kişinin yedi tane albümü vardı mart, nisan, mayıs... diye ve devamı da gelecek kanımca. her fotoğrafın altında da çekildiği gün ve açıklaması var. örneğin; 23/05/2010, ailemle piknikte...

    cidden bazı insanları ben mi anlamıyorum yoksa ben mi yanlış düşünüyorum anlamıyorum. ya da benim facebooktan beklentilerim ile bazı insanlarınki farklı, bence bu en mantıklı çıkarım oldu.

    mesela geçen gün facebooka girdiğimde karşımda yine onun tarafından eklenmiş on üç fotoğraf çıktı karşıma. neymiş, arkadaşlarıyla içmeye gitmiş bunu bize sergiliyo manyak. hava atmaya çalışıyo desem yok değil, o kadar salakça fotoğraflar koyuyo ki eğer hava atmak için koyuyosa lütfen birisi 112 acil servisi arasın, yanına da bi ekip arabası alsın gelsin acil servis, tehlikeli çünkü.

    "özel hayat denen bişey kalmadı lan!" diye yakınıyo bi de millet. paparazilerin ünlü avına çıkması dışında kimse kimsenin özel hayatına dokunmuyo aslında. moda sanırım, herkes kendi özel hayatını meydana çıkarıyo.

    hee benim de var facebook sayfamda fotoğraflarım ama öyle değil, dört beş tane milletin etiketlediği var, profil resmi yaptıklarım var, bi kaç tane de kendim beğenip koyduğum fotoğraflarım var.

    ya bi insan arkadaşlarıyla dışarı çıkınca sürekli fotoğraf mı çekinir? fotoğraf makinesinin tarih/saat göstergesi açıkmış, hesapladım; ortalama beş dakikada bir fotoğraf çekinmişler. bi de işin komik yani sadece içerken değil, mekana giderken yolda çekilen fotoğraflar var, içerken var, bi de çıkınca eve dönerken çekindikleri fotoğraflar var.

    biri beni bu konuda aydınlatsın, "hacı sen yanlış düşünüyon. fotoğrafsız hayat mı yaşanır lan!" desin. birisi desin ki "haklısın ya benim arkadaşlarda da var öyle manyaklar, hiç anlamıyorum." diğeri çıksın desin ki; "manyak mısın lan!? hala niye tutuyosun arkadaşlarında onu, sil gitsin, sen de bi alemsin." desin.

    - lan!? sonuncu, sen sen! ne dedin?
    + sil istersen uğraşma ya.
    - ağzını öpem lan.
    + deme öyle.
    - kes lan öpçem.
    + kendinde misin bilader? top mu sandın beni?
    - estafurullah abi.

    dayak yemeden önce tavsiyeye uyup şunu sileyim de kurtulayım sonsuza dek, görünce sorarsa da bi yalan uydururum.
    4 ...
  40. sürekli kendini kanıtlamaya çalışan arkadaş

    1.
  41. genelde güzel bir sohbetin içine sıçmalarıyla tanınan arkadaşımsılardır.

    hayatta bir sevmediğim şeyler vardır, bir de nefret ettiğim şeyler vardır dostlarım. sevmediklerim zamanla değişebilir, hatta bir gün içinde bile değişebilir ama nefret ettiğim şeyler asla değişmez.

    bu nefret ettiğim şeylerin ilk sıralarında kendini üstün görme, ben bilirimcilik, siz de adam mısınız?cılık tarzı düşüncelerle kendini beğenen insanlar yer alır.

    bir anımı anlatayım, üç bilemedin dört mahalle arkadaşı oturmuşuz mahallenin ilkokulunun dışına muhabbet ediyoruz mutlu mesut. ama uzaktan yine onun silueti görünüyor. yine geliyor "ben bilirimci" arkadaş...

    ya bu ben bilirimcilik harbiden ciddi bir hastalık. tedavi edilmesi gerekli. bir insan niye sürekli kendini kanıtlamaya çalışır ki?! aslında hiç de anlattığın gibi bir insan olmadığını bizzat baban anlattı lan bize! hatta boşverin siz onu, kulak asmayın, bi süre sonra yapmaz bi daha dedi baban...

    neyse yaklaştı ve artık yanımızdaydı, selam verdi geçti oturdu yana. "nerden geliyon böyle?" dedik. "merve'nin yanından." dedi. merve'yi anlatmama gerek yok, bi süre tüm mahallenin peşinde koştuğu sonra olmayacağını anlayınca peşini bıraktığı bir kız. mustafa ile hüseyin dört yıldır durmaksızın koşuyorlar, kız dönüp bakmadı bile.

    "vaaay naptınız lan?" tarzı sorular sorduk. "hiiç parka gittik tenha bi yere." dedi ve gülümsedi. oradaki "hiiç" kelimesi kendini kanıtlamaya çalışma kelimesi mesela. "hiiiiç, hep yaptığımız şeyleri yaptık." tarzı...

    ama işin komik yanı onun nereden geldiğini biliyorduk, gündüz dayısına iş için yardıma gitmişti ve zili çalıp evde mi diye sorduğumuzda annesi "hayır yavrum, dayısına işe yardıma gitti, akşam dört gibi gelir dedi." ve saat dört buçukta yanımızdaydı. muhtemelen yemek yeyip gelmişti.

    "annen dayısının yanına gitti dedi." dedik. "oolm anneme öyle dedim sakın çaktırmayın siz de anneme bişey. merve mahallenin kızı sonuçta, annem kızar." dedi. beş dakika sonra merve geçiyordu önümüzden. içimizden merve ile biraz daha yakın olan birisi "vaay merve hanım nerden böyle?" dedi. "bütün gün hastanedeydim, çok yoruldum ya, kardeşim hastanedeydi ya ateşi çıkmıştı ama iyileşti şimdi iyi." dedi merve. hep beraber geçmiş olsun dileklerimizi ilettik ve merve gitti. artık baş başaydık...

    ayağa kalktı ve bağırmaya başladı "sizden arkadaş olmaz, siz sürekli adamın açığını arıyorsunuz, bana hep yalancı muamelesi yapıyorsunuz." dedi. "hep yalan attığın için olmasın?" dedim, sinirlendi gitti.

    iki gün sonra mahallede neredeyse herkesle çıkmış bi kızla el ele gördük bunları. yanımıza gelince merveden ayrıldığını, şimdi mutlu olduğunu söyledi. "attan inip eşeğe binmekte kötü bi duygu." dedim. ya duymadı ya da anlamadı.

    bu "ben en iyiyimci" topluluğa sesleniyorum. kardeşim kasmanıza gerek yok, gerçekten yok. sonunda bu arkadaşım gibi oluyorsunuz bir şekilde. eğer gerçekten en iyiyseniz bunu dile getirmenize gerek yok zaten herkes biliyordur bunu, ama "en iyiyimci" düşünce tarzıyla hareket ediyorsanız, en iyi olduğunuzu bir tek siz biliyorsunuzdur. diğer insanlar sizinle taşak geçiyordur.
    4 ...
  42. hissettiklerimizin zamanla değişmesi

    1.
  43. kimsenin reddemeyeceği çok önemli bir gerçek.

    ben henüz genç, deli dolu, hayatını kazanmak için okula giden, sıkça sosyal faaliyetlerde bulunan bir insanım. heveslerim de var mesela en kısa zamanda dövme yaptıracağım.

    işte bu dövme konusundan girmişken hissetiklerimizin değiştiğini öğrendiğim yani bana öğrettikleri anımı anlatacağım.

    abim ve arkadaşları ile cafede otururken abimin yaklaşık bir senedir görmediğim arkadaşının sol elinin üstündeki dövmenin değiştiğini gördüm.

    "abi hayırdır dövme değişmiş." dedim. "aynen üzerinden geçirdim bu daha iyi değil mi?" dedi. bi şey demedim, dövmeyi inceledim. "niye değiştirdin abi? diğeri iyiydi." dedim. "çok salakça gelmeye başlamıştı o, insan büyüyünce hissettikleri, düşünceleri de değişiyor." dedi.

    ve düşündüm. uzun süredir abimin arkadaşı olduğu için ben de uzun süredir tanıyordum onu. dövmenin ilk halini yaptırdığı günü düşündüm. mutluydu, en azından gururluydu vücudunda sevdiği bir simgeyi taşıdığı için. ama zaman geçmişti ve zamanında vücudunda taşımaktan gurur duyduğu bir simge ona salakça gelmeye başlamıştı, sonunda dayanamayıp dövmeye başka simgeler ekleterek eskiden gurur duyduğu simgeyi yok etmişti...

    benim için bir insanın hissettikleri insanın ta kendisidir. yani eylemleri ya da sözlü dile getirdiği şeyler insanın dışa vurumudur ama duygular insanın kendisidir.

    yani şu anda ben olan ben ileri de ben olmayan bir ben olacağım, sen de öyle dostum.
    3 ...
  44. aslında çok önemsiz olmamız

    1.
  45. bu gerçeği geç olmadan anlamanın önemiyle doğru orantılı olan gerçek.

    öncelikle söylemeliyim ki bu entry'yi kafam güzelken giriyorum. ben düz adamım, çok gerekmedikçe yalan söylemem.

    neyse, kardeşim bildiğim bir arkadaşımla içerken aklıma gelen ve onunla da paylaştığım konudur. gerek sözlük ortamında olsun gerek sosyal hayatta olsun ne kadar önemsiz varlıklarız, bunun farkında mısınız ey dostlarım?

    içiyorum, geziyorum, okula gidiyorum ama biliyorum ki ben olmadan da bunlar gayet güzel olabilir. mesela sözlükte girilen siyasi tarışmalara bakıyorum da ne kadar gereksiz. gereksiz derken herkesin bir siyasi görüşü olması kanaatindeyim, benim de var tabii ki. ama bakıyorum da siyasi görüş bildiren entrylerin çoğu kalp kırıcı nitelikte. tamam herkes kendisi gibi düşünmeyen insanlardan hoşlanmaz, bunu normal karşılıyorum. kim derse ki "herkes birbirinin görüşüne saygı göstermelidir, ben gösteriyorum." yalan söylemiş olur kardeşim.

    konumuzun dışına çıkmamak gerekirse, bu siyasi entryler ile kalp kıran kardeşler "hehehe ne de güzel laf soktum." ve ya "ohh be düşüncemi güzel bi biçimde açıkladım." şeklinde düşünüyor.

    ama önemli bir gerçeğin farkında değiller, burası internet üzerinde herkesin bilgi paylaştığı bir sözlük. yani demeye çalıştığım, senin soktuğun laf ya da açıkladığın düşünce aslında kimsenin düşüncesini değiştirmez, boşu boşuna uğraşıyoruz bazen, gereksiziz işte anlayın. herkes kendi kendine gelin güvey oluyor, çoğu zaman ben de öyle...

    tekrar tekrar işim insani duygularla ve arada bir eğlence ile diyorum, kimseyi rencide etmek istemediğimi sadece insanların bazı şeylerin farkına varması için uğraştığımı belirterek entrymi sonlandırıyorum...
    1 ...
  46. basit hayaller kurmak

    1.
  47. benim işim duygularla dedim ya, hayaller de duyguların bir ürünüdür. bahsetmeden olmaz.

    arkadaş çevrenizde laf arasında sorun bakın "hayal kuruyo musunuz layn? canım sıkıldı hadi anlatak." deyin bak ne senaristler çıkıcak anında. orda şaşırmamanız için ben size bahsedeyim biraz.

    ilk arkadaş; "hacı laynn şöyle bi porsche olsa açsam bass'lı bi şarkı, miami sokaklarında gezsem." ben derim ki "ybsg".

    ikinci arkadaş; "aga megan fox ...*" zaten bunun olması farz. yanlış anlamayın ben de bahsediyorum tabi ama bir hayal olarak değil.

    üçüncü arkadaş; "ya aslında şöyle bi yelkenlim olsa fena olmaz he, açılırım okyanuslara, her limanda bir sevgili filan." işte bu arkadaşa dikkat edin, mümkünse pek takılmayın. yukarıdaki megan fox da olsa bir tane istiyordu. dünyada binlerce liman vardır yani bu arkadaş binlerce sevgili istiyor. bu arkadaştan pek hayır gelmez aga!

    ve sıra bana gelir; "lan bi kasa biram olsa, gece bi otursam denize bakan bi tepeye sabaha kadar yakamoz ve gary moore'un still got the blues tarzı üç dörtlük altyapıları eşliğinde içsem."

    evet size de garip gelmiş olabilir, onların gizli bakınızları; porsche, miami, megan fox, yelkenli iken benimkiler ; bir kasa bira, yakamoz ve müzik.

    işte böyle basit hayallerin adamı olmalıyız dostlarım, yoksa mutsuz oluruz. cidden ben kendini kaptıranları gördüm büyük hayallere, hep daha fazlasını istediler. aman dostlarım aman...
    0 ...
  48. gazı bitmek üzere olan çakmak

    1.
  49. son demlerini yaşamaktır. arkadaşlar anlamışsınızdır ki benim işim duygulardır, varlıkların olaylar karşısında gösterdikleri reaksiyonlara ilgi duyarım ben. hee benzetmelerim biraz garip, çılgınca olabilir ama alışacaksınız zamanla. hep böyle duygu dolu entrylerde girmeyeceğim tabiki çok eğleneceğiz çoook.

    neyse konumuza dönersek, geçen yolda yürürken ayağım bir şeye çarptı. çarptığım nesne "tıkıtıkıtıkıtık" sesleri eşliğinde yolun sağına doğru sürüklendi sürüklendi ve kaldırıma çarpıp durdu.

    dip not; ben çok meraklı insanımdır dostlarım. mesela yolda bir dükkan görürüm adı ilginç gelir, bir iki kere sesli tekrarlarım. sonra otuz metre ileride "dükkanın ismi neydi lan?!" sorusu aklıma gelir. durup biraz düşünürüm eğer aklıma gelmezse yolu geri dönüp dükkanın ismine bakarım, öyle de bir takıntım vardır.

    neyse bu takıntım yine oluşmuştu. ayağımla fark etmeden pis burun vurduğum nesne hızla sürüklendiği için tam ne olduğunu anlayamadım. kaldırıma doğru ilerledim ve nesnenin aslında bir çakmak olduğunu fark ettim.

    çoğu insandan farklı olarak "acaba çalışıyo mudur lan? bi çakayım da göreyim." yerine "acaba kimindir?" diye düşündüm. niyetim geri vermek değildi, sadece çakmağın geçmişini merak etmiştim, sonuçta o beni bulmuştu, ben onu görmemiştim o yüzden artık benimdi. sonra çoğu insan gibi çakmağı çaktım ve gücünün artık çok azaldığını, küçücük bir ateş verdiğini gördüm.

    işte o an düşündüm dostlarım, biz insanlar da böyle değil miyiz? dediğim gibi benim işim duygularla, düşünmeyin son senelerini yaşayan yaşlı insanlardan bahsettiğimi, ne yaşlılar vardır içindeki alev bizimkilerden bile fazladır.

    çakmağı iki aydır kullanıyorum, gazını doldurdum ama doldururken yine düşündüm, duyguları körelmiş bir insana yeniden gaz doldurmak mümkün müdür diye? sizce mümkün müdür?
    0 ...
  50. henüz çaylakken vefat eden yazar

    1.
  51. adsız kahramandır.

    hani gelişmeler butonu parlar, heyecanla tıklarsınız da bir yazarın vefatını öğrenirsiniz ya. işte o anlardan birisi idi. "acaba tüm sözlük yazarlarını ilgilendiren şey nedir?" düşüncesiyle tıkladım ve ismini vermek istemediğim bir yazarın vefat haberini aldım.*
    aslında tanımıyordum o yazarı ama sosyal hayatta bir nevi meslekdaşımdı, ikimizde ulusözlük yazarıydık. son girdiği entrylere baktım, sözlük sayfasında biraz dolaştım. amaçsızca yapıyordum bunu sadece içimden geliyordu.

    sonra yazarın nick altına bakma fikri geldi aklıma ve her zamanki görüntü ile karşılaştım. toplam yirmi küsür sayfa nick altı entrysi vardı vefat etmiş yazarın ve ilk üç sayfadaki entryler o yaşarken girilmişti. kalanı hep rahmet dileyen entrylerdi.

    bu durumdan rahatsız değilim tabiki, ama birden aklıma bir şey geldi. peki ya çaylakken vefat eden yazarlar? misal henüz beş entry girmiş bir çaylakken vefat eden yazarlar yok muydu? elbette vardı.

    ama işte onların durumu biraz farklıydı. vefat eden yazarın nick altında onlarca sayfa kendisine rahmet, kalanlara sabır dileniyordu fakat çaylak olan kişinin hesabı bir süre sonra yeterli entry girmediği için süre aşımından silinecekti...

    sadece sözlükteki değil dünyanın her yerindeki adsız kahramanlara saygılarımla.
    2 ...
  52. buruşturulmuş sigara paketi

    1.
  53. boş sigara paketini elin içine alıp, acımadan sıkıp kenara atmaktır.

    geçen evde canım sıkıldı dışarı çıktım, açık havada bi sigara içeyim dedim. severim ben sigarayı, vücudumun nikotin ihtiyacını gidermek kadar keyif almakta benim için önemlidir. yürüyerek sigara içmeyi de sevmem, otururum tenha bi yere sigaram, düşüncelerim ve ben...

    neyse mahallede oturmak için olmayan ama herkesin inatla gittiği* yerlerden birindeydim. oturdum ve sigaramı yaktım. ilk dumanı aldıktan sonra gözüme bir şey çarptı ve beynimde şimşekler çaktı. evet önümde buruşturulmuş bir sigara paketi vardı.

    elime aldım ve "eureka! eureka!" diye bağırdım. sonra "ne yapıyorum lan ben, balkonda oturanlar ne bilsin eureka'yı." dedim ve "buldum! buldum!" diye bağırdım.

    neyi bulduğumu en az sizin kadar balkonda oturan insanlarda merak ediyordu. ben de bu merakı sonlandırmak için açıklamamı yaptım;

    şimdi biraz insani duygulardan bahsedeceğim. "bir mendil gibi kullanıp atmak" sözü var ya aslında o söz yanlış aga. mendili burnun akınca kullanırsın, bi yerin pislenince silersin, ağlayınca göz yaşını silersin. yani kullanım amacı genel olarak temizliktir. ama ya sigara paketi? ya sigara paketi?

    sigara paketinin içindeki yirmi adet zehirli çubuğu para verip almak... sigaranın dış kutusuna para vermemek, aslında zehirli çubuklara para vermek... zehirli çubukları kullanmak... nikotin ihtiyacını gidermek ve keyif almak... ve yirmi zehirli çubuk bitince sanki suçlu dış paketmiş gibi buruşturup yolun kenarına ya da çöpe atmak... bir teşekkür etmeden...

    ne mi saçmalıyorum? dedim ya insani duygulardan bahsedeceğim diye. sigara paketine yaptığımız davranışı insanlara da yapabilsek var ya hiç sorun çıkmaz. yani bir insanın içi boşsa buruşturup kenara atmak, umursamamak.

    zor dostum zor, insani ilişkilerde çoğu zaman yirmi zehirli çubuğu değil de dış ambalajını alıyoruz...
    0 ...
  54. sigara küllerinin akıbeti

    1.
  55. insanları hüzne boğması gereken akıbettir. zira ben sigara küllerini ve akıbetlerini hep arkadaşlıklara benzetirim. şöyle ki;

    tütün aşaması; henüz arkadaşlıklar yenidir. ismi daha arkadaşlıktır, dostluk veya kardeşlik gibi ulu sözlerle bahsedilemez bu ilişkiden.

    ilk yanma anı; bu yeni arkadaşlar artık orada burada karşılaşınca takılmaktan ziyade, telefon vs. ile "hacı hadi çıkak la karşılıklı iki sigara yandırırız." tarzı laflar etmeye ve karşılıklı isteklerle takılmaya başlarlar.

    ilk küllerin oluşma anı; tabii uzun süre takılınca hafiften anlaşmazlıklar çıkar ve bu anlaşmazlıklar sigaranın ilk küllerini oluşturur. ama henüz tartışma değildir bu, tatlı dille atlatılan şeyler...

    ilk küllerin sigaradan ayrılma anı; burada biraz duracağım. şimdi siz "ulan ne diyo bu arkadaşlık denen şey bi sigara kadar basit mi?" şeklinde sorular soruyo olabilirsiniz. ben ne dostluklar gördüm ve bazen yaşadım, bi sigaradan bile basitti... neyse arkadaşlar artık dost olmuşlardır, birbirlerine sıkı sıkı bağlıdırlar, yedikleri içtikleri ayrı gitmez. ama beraber takıldıkça aralarındaki anlaşmazlıklar da artar ve bir tartışmayla son bulur. işte bu tartışma, sigaranın oluşan ilk külleridir ve sigaradan bişeyler eksiltir...

    buraya kadarki kısım ilk tartışmada biten arkadaşlıklar içindi, şimdi daha uzun süren dostluklar, kardeşlikler için olan kısıma geçiyoruz.

    ikinci küllerin oluşma anı; işte bu küller daha farklı sebeplerden oluşur. misal sevgili, misal "ne de olsa kardeşim gibi, ne yapsam, ne söylesem darılmaz." tarzı düşünceler yüzünden oluşur. artık dostluk bir bağımlılık olmuştur. ama bir taraf bu bağımlılığından kopar, dediğim gibi sevgili, başka ortamlar gibi şeylere yönelir. demeyin öyle "ama aşk bu kardeşim." filan, sokarım öyle aşkın ızdırabına... dostluk bu, bi kız/erkek yüzünden iki taraftan biri satışa uğrarsa darılır kardeşim.

    ikinci küllerin sigaradan ayrılma anı; oluşma anındaki sebepler ve buna benzer başka sebeplerden dolayı oluşan küller o kadar uzar ki, artık dayanamaz ve düşer. ama bu kısımda ilk küllerin düşme anından çok daha farklı bir şey vardır, üzülen; iki dosttan sadece birisidir.

    tabi her arkadaşlık böyle değildir, bazı arkadaşlıklarda kül oluşmaz, bildiğin elektronik sigara gibidir.*
    üçüncü küllere geçemeden çoğu dostluk, kardeşlik sona erer ve sigara söndürülür...
    0 ...
  56. tekken karakterlerinin kaderleri

    1.
  57. yenmek ya da yenilmek ikilisinin arasına sıkışmış, ter kokan bir kaderdir. sürekli kavga gürültü, sürekli bir gerginlik yaşanır ortamda. bir kere de sormamıştır paul kinge "hacı senin kafa nasıl böyle oldu?" diye. oturup bir bira bile içmemiştir yoshimitsu ile eddy.

    şimdi bunlar üzüntülü şeyler de geçen ben gamer filmini izledim ordan aklıma geldi. gerçi insanın aklına o "ulan doğru olma ihtimali var mı acaba?" sorusu geldi mi bittin aga! onun doğru olma ihtimalinin değil milyonda bir en büyük sayıda bir olduğunu bilsen bile o bir ihtimal adamın a*ına koyuyo.

    neyse gamer'ı izleyenler bilir, gerçek hayattaki insanları oyun konsollarının içindeki karakterler olarak kullanmalı bir film. başarılı da olmuş. işte film bitti tekken aklıma geldi birden "lan?!" dedim. işte o "ulan doğru olma ihtimali var mı acaba?" şeklindeki felsefik cümlemsi şey aklıma gelmişti.

    tekken oyununu takip edenler bilir, story mode oynarken hepsinin hikayesini anlatır. aslında hepsinin bi geçmişi vardır ve oraya dövüş turnuvasını kazanıp parayı almak için gelmişlerdir. o yüzden aklıma takıldı işte hepsinin bi geçmişi var, yoksa gerçek geçmişleri mi?

    bi ara raven'ın normaldeki işi nedir lan acaba? demek az para alıyomuş da bu yollara düşmüş... diye düşündüm. sonra uyumuşum.
    0 ...
  58. sürekli boşver diyen arkadaş

    1.
  59. herkesin mahallesinde en az bir tane bulunması gerekir. bulutlu bir günde bu tip bir arkadaşla mahallede yürüyorduk, aslında peşime takılan oydu ama sesimi çıkartmadım, yazıktır dedim, onun yerinde ben de olabilirdim, beni kovsalar iyi mi!?

    konuyu bölüyorum ama, soruyorum size sözlük ahalisi, küçükken mi dışlansanız daha ağırınıza kaçar, yoksa büyüyünce mi? bana sorarsanız tabi ki küçükken. tek eğlence mahallede kurulan iki takımın kıyasıya mücadelesine dahil olup, ter döküp, aslanlar gibi yenip sevinmek, ya da yenilip arkadaşlarla üzüntünü paylaşmak değil midir? koskoca insan olunca iş yerinde dışlansanız, işinizi yapıp paranızı alınca pek büyük bir sorun kalmayacaktır, diğer insanlardan size ne?

    konuyu baya böldüm kusura bakmayın, bir önceki paragraftaki düşünceler ve arkadaşım ile ilerliyorduk. "hayat ne garip lan?" dedim, ondan "ne garibi amk yürü bakkala çitos alalım" cevabını beklerken, o hiç bir şey demedi. "boşver" dercesine bana baktı. adını hatırlamadığım bir arkadaştı bu, "adın neydi?" dedim, yine "boşver" dercesine bana baktı. çitos cevabını beklediğim için canım çitos çekmişti, "yürü la bakkala çitos alalım" dedim, yine "boşver" dolu bakışlarıyla beni süzüyordu. en sonunda dayanamayıp "skicem ama lan boşverini" dedim, "boşver" bakışını yine üzerime tuttu. "dostum neden böyle yapıyorsun? belki de seninle güzel bir arkadaşlığa imza atabilirdik, belki de aynı kıza aşık olup oturup kız için tartışacaktık, pes oynarken adama böyle koyarlar akıllı ol sözleri eşliğinde birbirimizi yenecektik, neden! nedeeen!" diye bağırdım. cevabını söylememe gerek yok ama ben öyle sinirlenmiştim ki...

    g.tüne tekmeyi bir bastım, cıyaklaya cıyaklaya kaçtı. evet küçükken kedilerin bazılarını pokemon adlı çizgi-dizideki meowth gibi konuşabilir sanıyordum.
    0 ...
  60. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2025 uludağ sözlük