nietschze'ye atfedilen bir söz var. anonim de olabilir. "bir hamam böceğini öldürürsen katil, bir kelebeği öldürürsen katil olursun.ahlakın estetik standartları vardır."
Rusya-Ukrayna savaşı sürecinde bu durum ayyuka çıkmış vaziyette. savaş ve mülteci krizi dendiğinde çocukları kara kuru, kadınları kapalı, erkekleri sakallı insanlar televizyonda görmeye alışmış bütün dünya. şimdi" sarışın ve mavi gözlü "insanları savaş söylemleriyle birarada anınca herkes bi topalladı. estetik olarak ukraynalı bir mültecinin, suriyeli bir mülteciden görece daha güzel görünmesi insanların ahlak standartlarını etkiledi.ortak kültürel geçmiş, din, sosyal statü kadar belki de estetik etkiledi, özellikle avrupalı insanların merhamet duygusunu.belki alışılmadık bir durum olduğu için bağ kuruldu.veya daha az tehlikeli göründüler.burada tüm insanlar için bir acı yarıştırma söz konusu.
insanın bu noktada ne kadar şekilsel bir varlık olduğunu da ortaya çıkarıyor.
nobel ödüllü psikolog, david kahneman'ın içinde bulunduğumuz jenerasyonu tanımlamak için kullandığı tanım.
insanın yaşadığı olayları nasıl deneyimlediği ve hatırladığıyla alakalı bir temele dayanıyor.
insanın iki tane gerçeklik algısı bulunuyor. birincisi şu an yaşadığımız, şimdi denilen zaman dilimi. bu zaman diliminde yaşadığımız her şeyin belli bir sürekliliği var. her an, başka bir anı takip ediyor. meydana gelen her olay, bir önceki olayların daha az hatırlanmasına sebep oluyor.
hatırladığımız gerçeklik ise bizim seçtiğimiz hatta çoğu zaman manipüle ettiğimiz gerçeklik. instagram, bunu sağlıyor. gayet popüler kültüre hitap eden bir olay, fotoğrafa uygulanan bir filtre sayesinde nostaljik bir hal alıyor.fotoğraf atıldığı anda, anılarınız taze olduğu için o anı filtresiz bir şekilde hatırlayabilirsiniz fakat anılar kaybolmaya başlayınca, elinizde o ana dair tek o fotoğraf kalınca, yaşadığınız anılar da çok güzel manipüle oluyor.
baya güzel bir tespit bence. çekilen mükemmele yakın fotoğraflar, belki de insanların çevresine yaptığı bir gösterişten ziyade, kendi anılarının ayarlarını bozmaya yöneliktir.
baudrillard zamanında bunun benzerini,televizyon için söylemişti.
televizyonun gerçek olayları öldürdüğünü, "bir katliamı canlı bir şekilde izleyemeyecekken, televizyonda bir katliam görüntüsünden sonra, herhangi bir ürünün reklamını gayet soğuk kanlı bir şekilde izleyebilirsiniz" örneğiyle anlatmıştı.
ölüme karşı duyulan, çekincelerin asıl sebebi budur bence. inançlı veya inançsız olun hiç fark etmez. doğum gibi ölüm de aşırı bireyseldir. insanın tam anlamıyla yalnız olduğu iki andan birisidir.
sorumluluğunuzu üzerine atacağınız, başka bir kişi yoktur. apokaliptik hollywood filmlerinde de bir nevi bu duygu gözardı edilir ve ölümün kolektif bir şekilde gerçekleşmesi üzerine senaryolar kurgulanır.
göktaşının dünyaya yaklaştığı ve ölümün kaçınılmaz olduğu o filmlerde, bireysel ölümdeki gibi rahatsızlık görülmez.
wikipedia temelli bilgi evreni. siteyi kullanırken kendinizi adeta küçük bir assange, yeri gelecek edward snowden veya bilginin herkese açık olması gerektiğini savunan aaron schwartz* olarak hissedeceksiniz. çok güzel bir bir uzay arayüzüne ve gerçek bilgi ağlarına sahip güzel bir site. http://wikiverse.io/
genelde 'yazarların....' şeklinde, başlayan başlıklarla çok fazla alakadar olmasam da bu konu ile ilgili genel tablonun ne olduğuna dair merakım var.
başlık biraz garip duruyor. şöyle açıklayım. bir programda da izlemiştim ama hangisi hatırlamıyorum. bu biraz da hafızanın nasıl çalıştığı ile alakalı galiba.
örneğin bir ay veya haftanın bir gününü düşündüğümüzde beyinde her zaman kullandığımız bir şablon vardır.-umarım- ben sanmıyorum ki; pazartesi veya Mart dendiğinde beyindeki boş bir alanda bu ismi kavramsallaştıralım. bahsettiğim de bu. bu sıralama kimisinde bir daire kimisinde bir kare şeklinde karşılık buluyor.
bendeki şablon yüksek ihtimalle ilkokuldaki mevsimler köşesiyle; haftanın günleri de, hangi gün hangi yemeğin getirileceğinin belirlenmesi için hocamız tarafından hazırlanmış tablonun etkisinde kalmış.
en az 3 olmakla beraber, ses tonu ve mimiklerinizle beraber 4-5'e kadar yolu var. neden bir değil?
birinci sebep, savunduğunuz görüşünüzün hakimiyeti alanını genişletir birden fazla örnek.
ikinci sebep, birden fazla örnekten sonra karşı tarafın gardının iyice düşmesidir ve bunun sebebi de ilk madde neticesinde bıraktığınız intibadır.
misal, hararetli bir siyasi tarih analizi yapıyorsunuz.konu ikinci dünya savaşı'na geldi.
-bak yanlış biliyorsun, söylediğinin tam tersi stalin rusya'sında uygulama alanı buldu.
-bak yanlış biliyorsun söylediğinin tam tersi stalin'in rusya'sından, churchill ingiltere'sine; faşist italya'dan, Hitler almanya'sına kadar uygulama alanı buldu.
bence ikinci kısım daha etkili. tabii, şunun ayrımını yapmak lazım. birden fazla örnek için, olmayan isimleri de sallamamak gerekli.
elinizde tek bir örnek var ise birkaç cümle önceden savınızı bu örnek üzerine inşa edersiniz.
- bu söylediğinin pek elle tutulur bir yanı yok. en basitinden tek bir örnek vereceğim.
en basitinden ifadesi,örneğin popülerliğinden dem vurup, bir anlamda 'bunu herkes bilir' gibi bir alt metni barındırır.
(#33817084). daha önce bahsettiğim bu hobiden sonra, dikkat ettiğim bir diğer hobidir. uludağ sözlükte de bolca bulunur bu arkadaşlardan.
bir görüşü benimsemekten çok, sanki kendisini bir üst kimliğin potasında eritmeye benziyor. bir gruba, davaya aidiyet.klasisizme tepki olarak doğan romantizm akımı gibi, osmanlı tuğralı doblolulara tepki olarak ortaya çıkan bir kesim bunlar. tuğranın yerini de göktürk alfabesi alıyor. olur olmadık yerde 'öztürkçe takıntıları' olanları vardır. şamanizmi din falan sanarlar, enteresan.
merak ettiğim hobidir. sözlükte ve diğer sosyal mecralarda sıklıkla görmekteyim.
varolmanın dinmez acısından dem vuran-5 dk sonra çay koyan -sıçarken bile camus,sartre,kafka(favori budur genellikle çünkü kitapları incedir)gibi popüler yazarların kitaplarını ellerinden düşürmeyen, okuduğu metni anlamak yerine paylaşmaya müsait cümle kovalayan küçük egzistansiyalizm havarisi türemiş durumda. bu akımın da diğer her türlü akım gibi moda olduğunu düşünüyorum. birkaç yıla geçer, var olmanın dayanılmaz acısı*
rayında ilerleyen bir tren düşünün. siz de treni yakından izliyorsunuz ve yanınızda bir buton var. yalnız bir sıkıntı var. trenin geldiği yolun devamında 4 işçi çalışıyor. tren sapma yapmadan yolunda giderse 4 işçi de ölecek. fakat bir alternatifiniz var. yanınızdaki butona basarsanız tren yönünü değiştirecek. burada da bir problem var. butona bastıktan sonra trenin ilerleyeceği güzergahta da bir işçi çalışıyor. şimdi iki alternatifiniz var. ya butona basmazsınız 4 kişi ölür ya da butona basarsınız 1 kişi ölür. hangisini seçersiniz ? bu örnek dursun burada.
şimdi hikayeyi biraz değiştirelim. bu sefer treni yüksek bir yerden görecek şekilde konumlanmışsınız. elimizde de buton yerine, kalıplı bir adam var. aynı hikaye. güzergahta 4 işçi çalışıyor. bu sefer treni durdurmak için yanınızdaki adamı raylara itmeniz gerekiyor ki tren dursun. adamı itip 4 işçiyi de kurtarır mısınız yoksa adamı itmeden 4 işçinin ölümünü mü izlersiniz.
hikayeler birbirinin neredeyse aynısı olmasına rağmen, ikinci hikaye biraz da vicdani bir düşünceye dayanıyor. çünkü bir insanın ölümüne doğrudansebep olacaksınız. nörologlar bu durumu araştırıyor. ilk hikayede seçim yaparken ki beyin hareketleri tıpkı bir matematik problemi çözerken ki hareketlere benziyor. fakat ikinci hikayede beyindeki duygusal bölümler devreye giriyor ve akıl-duygu çatışması ortaya çıkıyor. bir insanın yaşam ve ölümüne karar vermede, araya ne kadar çok mekanik süreç giriyorsa, ölüm kararını vermek de o kadar kolay ve soğuk oluyor.
tarihe baktığımızda göze çarpan önemli noktalardan birisidir. insanlığın olduğu her yerde din her daim var olmuştur. kimi zaman gökteki bir yıldızda, kimi zaman doğadaki bir hayvanda, kimi zaman ölen atalarının kalıntılarında; kendini insanların gözünde somutlaştırmış ve evrene bakış açılarını biçimlendirmiştir.
medeniyetin temelleri bir anlamda şehirleşmeyle atılıyor. insanlar, ürettiği arta kalan tarım ürünlerini satmak için ticaret yapıyor, ulaşım ağları kuruyor ve tüm bu organizasyonun düzgün bir şekilde işlemesi için şehir devletleri kuruluyor. din toplum hayatında gittikçe önem kazanıyor ve bireysellikten çıkıyor. ilk mimari eserler bir tanrıya adanıyor. ilk bilim gökteki bir tanrının suretini kavrayabilmek için yapılıyor. ilk şiir bir tanrıya yazılıyor. ilk eğlence bir tanrıyı memnun etmek için düzenleniyor. ilk resim, tanrıların; insanların bilinçlerindeki şekillerini yansıtıyor. ilk destanlar, aşk hikayeleri, savaşlar hep tanrıları anlatıyor. bugün bile insanların aklına romantik bir akşam yemeği denince mum ışığı ve şarap gibi ürünler gelir. bu iki ürün de her daim bir dini ritüelin parçası olarak kullanılmıştır.
bir gruptaki herkesin konuştuğu ama kimsenin birbirini dinlemediği durum. bütün toplumda karşılığını bulabilirsiniz bunun.
özellikle tartışma programlarında görülür. kişi düşüncesini açıklar bir de sıradaki kişiyi kendi konuşmasının doğruluğuna ikna etmeye çalışır. Allah'tan sunucu tarafından 'evet o ayrı bir programın konusu' şeklinde kurtarılmaya çalışılır.
çok konuşursan sadece bildiklerini tekrar ediyorsun. amacın sadece düşünceni ifade etmek olsa neyse. asıl istediğin 'haklıyım di mi lan?' ı onaylama isteğin.
evrenin tamamını açıklamak için tek bir teori aranıyor. bu teori öyle bir şey olmalı ki bütün sistemlere tam anlamıyla uygulanabilsin. peki neden aranıyor?
günümüzdeki determinizm anlayışının çoğunluğu newton'un kütle çekim yasasına dayanıyor. bu gördüğümüz dünya için geçerli. görünmeyen dünyada da malum kuantum belirsizliği/kuralsızlığı hakim. işte bu makro ve mikro evrenin uyumlaştırılması için gerekli bu teori.
bunların maslow ile ne ilgisi var. maslow'un çekicine göre, elinde çekiç olan birisi her şeyi çakılacak bir çivi olarak görür. yani bizim elimizde nedensellik gibi bir çekiç var ve biz bu kavramı gördüğümüz her yere uygulamaya çalışıyoruz; nedenselliğin kendisi tam olarak kavranamamışken.
bu şuna benziyor, bebeklere üzerinde geometrik şekillerin boşlukları olan, kutu verilir ve bebekten bunları içinden geçirmesi istenir. yaptığımız şey de, yuvarlak cismi üçgenden geçirmeye benziyor ama hala ısrar ediyoruz.
amatör olarak gökyüzü gözlemiyle de ilgileniyorsanız, ortaya çıkması kaçınılmaz durumdur.
inançlı veya inançsız olun, bu fark etmez. bu iki alternatif sadece duyduğunuz hayranlığı ve azameti,nereye kanalize ettiğinizin tanımlamasıdır. bir nevi gözleminizin ana temasıdır. yazarın yukarıdaki parçada ne anlatmak istediğidir.
insan beyninin farkındalığını ölçmek için kullanılan varsayımdır.
beyninizi bir kavanoza koysak ve beyninize elektrotlar bağlayıp, bu elektrotlar yardımıyla, sanal bir şekilde yürüdüğünüzü, yemek yediğinizi,renk ve kokuları simüle etsek, gerçeklik algınız ile normal bir bireyin gerçeklik algısı aynı mı olurdu? dış dünyanız acaba basit elektriksel iletimlerden mi ibaret yoksa farkındalığınızın dozajı daha mı yoğun?
insan zihnini diğer canlılardan üstün kılan en önemli şeylerden birisi de ölümün farkında olabilmesidir. herhangi bir hayvan, yakınında birisi öldüğünde bir şeylerin ters gittiğinin farkındadır ve bir nevi kendince yas tutar ama zihni olanları kavrayamaz ve kendisinin de aynı duruma düşeceğinin bilincine varamaz. insanın zihindeki bu "son" tezahürü bedenin dışına çıkar ve canlı, cansız her şeyde kendine yer bulur. kullandığı eşyanın, gezdiği yerlerin de bir süre sonra, kendisiyle aynı kaderi paylaşacağını düşünür.
kenopsia bununla alakalı bir durum. sözlük anlamı,terkedilmiş bir yerin içine girildiğinde hissedilen ürkütücü hal. içinde bulunduğu mekanın, günlük hayatın işlediği sıradan bir mekandan, şu an ki metruk haline geldiğini görüp, kıyas yaptığında hissettiği, değişimi ve sonu hissetmenin verdiği garip duygu. tıpkı insan gibi. diğeri için; (bkz: ubi sunt)
kirkayak'in birisi bir gün ormanda yürüyormuş. yolda maymunla karşılaşmış. maymun, kirkayak'a " yürüyüşûne dikkat ettim de önce 3.ayağını sonra 15. ve 17. ayağını atıyorsun ve hep aynı ahenkle yürüyorsun" demiş. kirkayak da, " öyle mi hiç farkında değilim" diye cevaplamis.
daha sonra yürürken hangi adımını önce attığına dikkat etmeye başlayan kirkayak yürüyemeyip yere düşmüş.
insanlarin, gündelik hayatta uğraştığı, bilinçli olarak ayrımını yaptığıni düşündüğü ve gerçeklik algisini oluşturduguna inandığı tüm süreç kirkayak' in rutine binmiş algisina benziyor. bilincin ve yaptığı eylemin mahiyetinin farkındaligina dikkat etmeye başladıktan sonra huzuru bozulan kirkayak gibi eylemlerin özünü kavramaya çalışan kişiler düzen bozucu olarak gösteriliyor.
road runner'i kovalayan coyote'nin uçurumun ötesinde boşlukta koşmasına ragmen, boşlukta olduğunu anlamayana kadar aşağı dusmemesine benziyor. bir şeyleri fark etmeye başladığı zaman eski halinden eser kalmayacaginin farkında.
insan belirli bir tarihsel dilimin içine doğar. onu var eden temel şeyler bu tarihsel dilimin ürünüdür. giydiği kıyafetten, konuştuğu dile, yediği yemeğe kadar.
aynı topluma doğmuş olsan, aynı zihinsel yapıya sahip olsan bile birkaç farklı zaman diliminde doğdugun zaman her defasında farkli insan olurdun. iz bırakmış tarihsel figürlerin iz bırakmasının sebebi de bulundukları tarihsel dilimden kurtulmaya cabalamalaridir ve dünya tarihine yaptığı katkılarla farklı bir çağda dogmalaridir. bu tarz kişilerin özgür olarak addedilmelerinin bir sebebi de bu olabilir.
gelecek yüzyılın insanı tarihsel dilimde yaratılmış robotlardan farklı olmayacak. aynı kıyafet tarzlarını giyip moda olarak adlandiracak, aynı yerlere gidip seyyah olacak, aynı yorumları yapıp eleştirmen olacak, aynı düşünüp aydın olacak. git gide kapana kısılacak. ufak bir şekilde döngüyü kırmış olabilenler bir nevi ideal insan prototipi olmaktan kurtulacak.
bir prens olduğunuzu düşünün. çok fazla yoruluyorsunuz ve uykuya dalıyorsunuz. uykudan uyandığınızda bedeniniz, tacınız, kıyafetleriniz, yüzünüz her şeyiniz eskisi gibi. hala bir prens gibi görünüyorsunuz. fakat prens olarak önceki anılara sahip değilsiniz. bir ayakkabı tamircisinin anılarına sahipsiniz. uykudan uyanan siz prens misiniz yoksa ayakkabı tamircisi mi? uykuya dalarken ile uykudan uyanan aynı kişi mi?
bu hikaye (bkz: john locke)'a ait. locke'a göre insanı insan yapan şey sahip olduğu fiziksel bedeni değil anılarıdır. kişi anılarını ne kadar iyi muhafaza edebilmişse kendi kimliğini o kadar koruyabilmiştir. yani prens asla eski prens değildir.
sistemin çarkında küçük bir dişliyken bu çarkı hareket ettiren voltaj nidalarında dolaşmayı kim istemez? sürüden ayrımı fiilen gerçekleştiremeyen insan, düşünsel anlamda yapabileceği bu ayrımı nasıl hayata geçirir? olayları artık sizin gördüğünüz gibi görmez. çünkü, doğru veya yanlış okuduğu her şeyi onu her daim sürüden ayıran bir araç olarak görmeye başlar. olaylara "düz"(aslında bazen olması gerek salt gerçeklik) açıdan bakamaz çünkü çok fazla okumuştur.
eski çağlarda egzoterizm ve ezoterizm denen iki ayrım vardı. egzoterik bilgi sıradan halka aktarılan bilgiydi, herkes anlayabilirdi. ezoterik bilgi için ise belirli inisiyasyonlardan gerekliydi. ayrıcalıklı kişilere aktarılırdı. işte günümüzde bu ezoterik bilginin yerini alan şey ise komplo teorileri. sıradan halk anlayamaz ama "o" bunu kavramıştır. sistemin çarkına çomak sokmuştur. kendini sürüden ayırmıştır. bir şeylere uyanmıştır. hem bir açıdan eğlencedir hem gerçeklikten kopuş.
toplum mühendisliğinin yegane kuralıdır. sizin takipçiniz veya size karşı nötr olan kişileri manipule etmek için olmazsa olmazdır. insan tembeldir. kurduğu düzen bozulsun istemez. çünkü kuracağı yeni düzene harcayacağı çabanın her daim şu an ki durumunda elde ettiği huzurdan daha fazla olacağını düşünür. insan acelecidir. yapılan bir deneyde, deneklere "şimdi 50 lira mı almak istersiniz yoksa 1 ay sonra 100 lira mı almak istersiniz" sorusuna denekler 50 lira şeklinde cevap vermiştir.
manipulasyonlar da temelini insanın bu zaaflarından alır. kişi ne kadar çok bilgiye maruz bırakılırsa, doğasının esiri olmuş insan hiçbirini işlemek için zaman harcamaz ve her daim ilk aklına yatanı kabullenme telaşı içine girer. en basitinden bir ekonomi kanalını açtığınızda maruz kaldığınızın bilginin haddi hesabı yoktur. renkli ve her daim azalış-artış gösteren rakamlar, terimler... düzen gerçekten bu kadar karmaşık mıdır yoksa amaçlanan şey tembel bireyin "sıradan bir insan olarak verileri işleyip yorumlamak gerçekten zor" yanılgısına kapılmasını mı sağlamaktır. sihirbazların yaptığı gibi her alanda beyin enformasyon yağmuruna tutulur fakat el hareketlerini kaçırmamak gerekir. bütün bu anlatılanlardan, sabredenler ve çalışanlar müstesna.
zihin her daim nedensellik ilişkisini arayarak var olur. olaylar, kişiler, mekanlar her zaman geriye götürebildigi kadar götürülür.tıpkı bir inşaatın temelinin bilinmesinin daha sonra gelecek katmanlara sağladığı fayda gibidir bu durum. nedensellik fitili patladı mi, sonuç meydana çıktı mi, başlangıç ateşini bulma merakı sarar insanı. bu döngüye alışan, her olayı geriye götürerek cevabını bulabileceğini sanan insan, nedenselligin tıkandığı kader noktasını kabullenmekte zorlanır. hayatının her anını kontrol edebilme, yaşamının tek hâkimi olabilme düşüncesi nedenselligin kopmasıyla suya düşmüştür.
hz.isa'dan sonra 5.yy'ın ortalarında antik teriminin karşılığı olarak kullanılmaya başlayan modern kelimesi, arkasında dini bir dünya görüşünü de barındırıyor. latince, modo(son zamanlar) kelimesinden türeyen bu sözcük, ortaçağ'da yaşayan hristiyanlar tarafından türetilmiş. kelime antik dünyayla karşıtlığı simgeliyordu çünkü eski dünya pagandı.
mesih ile anlam kazanan yeni dönemin, yeni modern dönemin aksine eski dünya karanlığın içine hapsolmuş pagan inanışlara sahipti.zaman ve geçmiş-gelecek algısı bir düzlemden kurtulup arkasına dini bir dünyaya dayamıştı. doğum, yaşam, ölüm, mevsimler vb. gibi her türlü döngüsel yaşam mesih'in gelişiyle yeni bir boyut kazanmıştı.
batı dünyasında modern kelimesi dini bir noktadan hareket edip kendine zihinlerde yer bulsa da, kelime artık günümüzde tam tersi bir anlamda kullanılıyor. hristiyanlığın geçirdiği reformun sebebi belki de, modernliğin layık olduğu konuma getirilmesiydi.
amerikalı filozof thomas nagel'in bilincin yorumlanması, nesnel ve öznel bilincin ayriminin yapılması uzerine verdiği örnek.
istediğimiz kadar bilimsel çalışma yapalım,istediğimiz kadar bilgiye sahip olalım,yarasalar hakkında öğrenilebilecek her şeyi öğrenelim fakat "yarasa olmak nasil bir seydir, yarasa sonar sistemini kullanırken neler hisseder?" hiçbir zaman öğrenemeyiz. bütün bilimsel tanımlara sahip olun, bilinçli deneyimlerin öznel kavrayışlarini belirleyemezsiniz.
ideolojilerin birey üzerindeki damgasıdır barkodlar. savunduğunuz görüşü dünya görüşünüzle yeniden şekillendirmediğiniz ve ona yeni anlam katmadığınız bütün düşünceler birer barkoddur. savunulan kişi yüzlerce km öteden tanınır. çünkü görüşün fabrikadan çıkış hali bellidir. fabrikadaki halini alıp işlemeden kullanan insan, birey olmaktan çok üzerine etiket yapıştırılan bir maddeden fazlası değildir.
iki benzer yapı. insan dışındaki bütün canlılar, sürü halinde dolaştığında, tek başına takılmaktan daha çok verim elde ederler. insan ise istisnadır. bireysel karar alma mekanizmasına sahiptir ve sürü halinde takılması daha zordur. çünkü kendince bir yeterliliği bulunur. dağınık veya düzenli gruplardaki bireyler bu karar alma mekanizmasına güvenip bir süre sonra sürüden ayrılır.
kendine yeterliliğin dayanak noktası olan bilinçte bu yapıya benzer. milyarlarca beyin hücresi bulunur insanda. fakat öyle bir koordinasyon vardır ki bu hücrelerde hepsi birbirine muhtaçtır. fakat hiçbiri bireysel hareket edemez. bir nevi doğadaki diğer canlıların sistemine benziyor. farklılığı sağlayan şey ise, bütün bu hücrelerden gelen bilgiyi tek olarak birleştiren ve farklı benlik algılarının oluşmasını engelleyen, duyu, tat, öfke, dil gibi her şeyi tek bir merkezde toplayan ve insanı birey yapan bilinç. tıpkı devlet gibi. toplumdaki insanları var olan bir beyin hücresi olarak düşünürsek bütün bu koordinasyonu sağlayan mekanizmaya da devlet diyebiliriz. bir nevi devlet var olan hücrelerin, "bizim her birimizin özel görevleri var fakat bir yere kadar. ben bir koku alma hücresi olarak, tat alma işlemini yapamam" diyerek yönetimi devrettiğini organdır. sistemin düzgün işlemesi lazım. bütün erklerin birbirinden ayrılması lazım. yoksa, bir şeyi kokladığınızda tat alır. başka bir şeyi duyduğunuzda da kokusunu alırsınız. sistem çöker. (bkz: sinestezi)
toplumlar da dağılmaya ve her daim bozulmaya müsait bir yapidadir. bir düdüklü tencerenin içindeki su buhari gibi oldukça baski altına alınmış bir ortam varsa entropi yüksektir. tencereyi açıp olayı akisina birakirsiniz ama toplumlar bu kadar pasif sonuçlar vermez. artan entropi her daim daha büyük yıkım getirir.toplumda yasak olan seyin entropisi bu yüzden yüksektir. çünkü baskı altindadir. siyasi veya dini hangi ideoloji toplumda baskinsa ve bu baskı git gide artıyorsa,ya yavaş yavaş karşıt ideolojisini doğurur ya da tencere patlar.
beyine atfettiginiz tanıma ve aktarma işlemini nasil anlamlandırdığınıza göre cevabı değişken olabilecek sorudur.
beyni tamamen mekaniksel bir yapı olarak ve neden-sonuç ilişkisine göre hareket etmekten başka bir şansı olmayan bir madde yığını olarak tanımlarsaniz, böyle bir aktarım gayet tabii olur.
ikinci seçenekte de beyni sadece bir verici olarak algılayıp, asıl gerçekliğin ve bilinç dediğimiz kavramın frekanslarını cozumleyen bir frekans çözücü ve de neden-sonuç ilişkisinin tamamına sahip olmaktansa sadece zincirin son halkası olduğunu düşünürseniz böyle bir ihtimal zor görünüyor.
aktarırsiniz ama aktardığıniz mekanizma aktarılan bilinç ile aynı farkindaliga sahip olur mu?
varlık evrende dağınık haldedir. her var olan şey belirli bir üst kumenin alt kümesi şeklinde kendini gösterir.
insan zihninin varlığı kavrama süreci de tanımlamalarla olur. yapılan her tanım o varlığı üst kume olmaktan çıkarıp daha belirgin hale getirir. zihin,tanımlamalari ne kadar çok yaparsa, varlığı ve varlığın zihinde oluşturdugu kavramsal resmi daha tahayyül eder. bu amaçla kullanılan isimler ise ışte bu süreci kolaylaştırır. varlığı ve gösterilmek istenen seyi daha kolay kavrariz.