öncelikle ufak bir kin kusmak istiyorum. o bir tane, o yaratması gereken etkiyi bile yaratamamış bir tane sahne için bize bir buçuk saat o iğrenç çizgilerle bütün karakterleri "gözlüklü mü lan o" diye düşündürmeye utanmıyor musunuz ya. kaldı ki ne yaratmak istediği etkiyi ne de başka bir şeyi yaratabildi. ne bir bulantı, ne bir bunalım gördüm. öyle başladı bitti. hadi son kırk beş dakika yine daha iyiydi de ilk kırk beş dakika tam bir mehti. bütün beklentilerim havada kaldı. hüzünlüyüm.
leopold von sacher-masoch'un la venus a la fourrure kitabından etkilenen david ives'in aynı adlı oyunundan etkilenen roman polanski'nin sinemaya uyarladığı, başrollerini emmanuelle seigner ve mathieu amalric'in paylaştığı 2013 filmi.
--spoiler--
filmin tamamı bir tiyatro sahnesinde geçiyor. bir yönetmen ve bir oyuncu adayının çalışmasını ve diyaloglarını izliyoruz. film bu kadar kısıtlı bir mekanda geçmesine rağmen polanski 96 dakika boyunca bizi hiç bunaltıp sıkmamayı başarıyor. filmin sonlarına doğru sorgulamaların arttığını ve post-modernizmin doruklarına ulaştığımızı görüyoruz. filmdeki gizemi ve şüpheyi yaratmada ve seyirciye bu kadar başarılı aktarmada polanski'nin yanı sıra oyuncuların etkisi yadsınamayacak kadar büyük.
--spoiler--
her anlatışımda insanlardan deliymişim gibi bakışlar yediğim itirafımdır. aslında dünyalıların da uzaylı olduğunu düşünürsek bu kadar da şaşılmaması gerekir.
clausius'luyum. clausius ayın güney batısında bulunan bir krater. annem doğma büyüme clausius'lu, babam ise bir dünyalı. annemin en büyük hayali kpss'ye girmek ve dünyada bir beyaz yakalı olmakmış. işe başladıktan bir süre sonra babamla tanışmışlar ve akabinde ben dünyaya gelmişim. dış görünüş olarak insanlardan farklı olmasam da zihnim ve iç organlarım daima kendini ele veriyor. dünya'daki karmaşadan çok yoruldum. hayalim bir gün gezegenime gidip orada yaşamak.
üniversiteye ilk girdiğim seneydi. küçük şehirden gelmiş bi arkadaşımız vardı, kadir. biraz içine kapanık bi çocuktu. kadir'in okulun ilk haftalarından beri aşık olduğu bi kız vardı aleyna diye. zamanla kız da arkadaşımız oldu. çocuk pek etliye sütlüye karışmayan sessiz sakin bi tip olduğundan ortamda sürekli dalga geçilirdi, aleyna'ya bi türlü açılamadığı için de senelerce dalga geçildi. son sene artık dalga geçilmekten ve kızın başka erkeklerle takılmasından usanıp bi gazla kıza açıldı. sevgili oldular. sene sonunda bi gece kadir memleketine döneceği için hep beraber eğlendik. aleyna'nın kadir'e doğum günü için ördüğü beyaz bi kazak vardı, o gece de o üstündeydi. eğlendikten sonra evlerimize dağıldık, aleyna da kadir'i yolculamaya aşti'ye gitti. bi saat sonra gelen haberle hepimiz şok olduk.
emek tarafındaki yokuşta vedalaşıp sarıldıktan sonra kadir'e karşıya geçerken araba çarpmış. hastaneye gittiğimizde yoğun bakımdaydı. ertesi gün de dayanamayıp hayatını kaybetti. kadir'in ölümünden sonra aleyna'yı toparlayamadık, doktorlardan yalvar yakar kadir'e ördüğü kazağı istedi.
hastanedeki görevliler kazağı kan içinde aleyna'ya vermek istememişler, başhekimle konuşmuşlar. başhekim yıkayıp vermelerini söylemiş ama kazak beyaz olduğu için kan lekelerinin çıkmadığını söylemişler.
sonra başhekim de dönüp "ariel omo matik'i denediniz mi?" demiş.
şu hayatta en sığ bulduğum ama yine de en çok güldüğüm şakadır. yozgatlı şakasını takiben kayserili, konyalı ve zonguldaklı şakası gelir. onlar da komiktir.
christopher marlowe'un 1593 yılında sahte bir ölümle yaşadığını gizlediğini ve william shakespeare kimliğiyle yazarlık hayatına devam ettiğini savunan teori. portrelerinin benzerliğinden yaşamlarında kesişen noktalara değin bu teoriyi destekleyecek birçok şey vardır.