birsürü fark vardır ama en önemlisi kanımca sinemada yani kamera önünde bütün duyguları minimalize ederek yaşamak ve göstermektir. oyuncular, tiyatro oyununda duygulularını abartarak seyirciye aktarmak zorundadırlar.
genellikle sevgiliye ironik bir şekilde söylendiği zaman etkileyici olur, hatta büyük bir haz da alınır. yani nasıl sileceksin bakalım, hayatının her anısında, her tarafında ben varım. beni unutup yaşayabilmen için tekrar doğman gerekir tarzında bir olay.*
küçük yaşlardan beri müziğe düşkünüm. çocukken uzun süre radyonun başında otururum, beni cezbeden her müziği dinlerdim. yavaş yavaş ayırım yapmayı öğrendim ve ailenin geri kalanının nefret ettiği, asla dinlemediği sonradan 'klasik müzik' olarak adlandırıldığı öğrendiğim türden hoşlandığıma karar vermiştim. Büyüdükçe onunla daha çok ilgilendim ve annem beni radyodan orkestra konseri ya da bazı operalar dinlerken kendimden geçmiş görünce gözlerini devirir ve "sen ve senin çılgın müziğin!" diye homurdanırdı.
fakat bir gün üst katta gerçek müziğin güzelliği hakkında bir yazı yazarken, bir şey fark ettim. alt kattaki radyodan gelen sönük nameleri işittim. aniden yataktan fırladım, neredeyse kendimi merdivenlerden aşağı atarak mutfağa daldım. orada oturup transa geçmiş bir halde dinledim. yavaş, asil ve muhteşemdi, kulaklarıma dayanılmaz derecede güzel geliyordu. sanki içime işliyor, ruhumu kendinden geçiriyor, derinlerde bir yerlerde tınlıyordu. Son güzel nameler kaybolana kadar müziğin benim için yarattığı dünyanın içine dalarak oturdum. uzun bir süre sessizce oturdum ve günlük hayata sırtımı döndüğümü fark ettim. bu handel'in 'largo'sunu ilk dinleyişimdi. unutulmaz bir deneyimdi.
müzik bana parlak ve güzel dünyanın kapısını açmıştı, bazen neşeli ve gürültülüydü, fakat çoğunlukla düşünceli ve üzgün bir dünya. radyodan başka bir yerde dinlememiştim, hiç opera görmemiş, hayatımda hiçbir senfoni konserine gitmemiştim. fakat yine de kısa zamanda bütün büyük bestecileri ve eserlerini öğrenmeye başladım. chopin en sevdiğim oldu, fırsatım olsa bütün gün onun piyano müziğini dinleyebilirdim.
oturup müzik dinlerken hayatımın düşündüğüm kadar aptalca ve amaçsız olmadığına dair bir his oluşmuştu.
...
hoş olaydır, yalnızsındır, o sırada hayatını, şimdiğe kadar geldiğin noktayı, sevdiğin insanları ve en önemlisi kendini düşünürsün. gece gece loş ışıkta içmek daha bir hoş oluyor.
bir insanın yaptığı bir işlemden, ürettiği seviyesiz bir fikirden ya da bir hareketten ortaya çıkan ve insana inanılmaz bir rahatsızlık veren iğrenç bir duygu! o sırada mide bulantısına sebep olan insana ne nefret, ne de acıma duygusu hissedersin, sadece miden bulanır. keşke görmeseydim, duymasaydım ve böyle bir şey olmasaydı diye düşünürsun sadece.
çok daha içten ve samimi olmalarıyla dikkat çekereler. türkiye'nin büyük şehirlerinde çok sık görülmeyen müsafir perverlikleriyle insanların gönlünde yer alırlar.
yeşil çayların en doğalıdır. "mate" okunur. türkiye'de halen karşılaşmadığım çaydır. diğer çaylar gibi maitre çayı da demlenerek hazırlanıyor, aynı zamanda kupanın içinde, sıcak suyla da demlenebilir. tam hazır olma aşamasında kokusu güzel değildir, fakat hazır olunca cok değişik ve güzel kokmaya başlar,* kupanın içindeki küçük çay tanecikleri büyük yapraklar haline gelir. şaşırtıcıdır. maitre çayının insanın sağlığına faydalı olmasına üstün bir de insanı hep ayakta tutabilecek vitaminlere sahiptir.**
kesinlikle ve kesinlikle eğlenceli bir olaydır. hele eğer arkadaşınız son derece rengarenk ve heyecan dolu, gerek acısıyla ve sevinciyle değişik bir hayat geçirdiyse, okuma işlemi daha da bir hoş hal alır. her nekadar yakın arkadaşınız olsa bile mutlaka onun hakkında bilmediğiniz, belki çocukluk anıları, belki de olgunluk tecrübeleri vardır. keyif dışında da, arkadaşınızın hayat hikayesini okumak onu biraz daha yakından tanımak anlamına da gelmektedir.
mike leigh'in yönettiği, timothy spall ve brenda bethyn baş rolleri paylaştığı muhteşem bir ingilis filmi. filmde insanın sinirini bozacak boyutta duygusallık işlenmektedir. müziği ise ayrı bir hava katmıştır filme. en hüzünlü yerlerinde viyolonsel sesi yavaş yavaş yüksemektedir. brenda bethyn'ın oyunculuğu resmen göz kamaştırır. aktris seyirciye "acaba bunları gerçekten yaşadı mı" izlenimini burakır. bir annenin çektiği duygusal çatışmayı, dışlanmakla birlikte ortaya çıkan ezikliğini ve sanki bunlar yetmiyormuş gibi bir de maddi sıkıntılarını konu alan bir film.
ne yazık bu tür insanlardan etrafta çok vardır. kendini bir şey zannedip başkalarını, hareketleriyle ve davranışlarıyla ezmeye çalışanlardır. çünkü, kendileri hakkında çook yüksel düşüncelere sahiplerdir. bilgi konusunda ise kimse yanlarına yaklaşamaz,* oysa kontrol edilse orta okul bilgilerine sahiptirler. * bu tür insanlar dünyada en az gelişmeye açık varlıklardır.
böyle yazarlar ne yazık ki gerek sözlükte gerek her yerde bulunmaktadırlar. mesela cümleye başlayıp paragraf sonunda nokta koymak, bitirmek. gerçekten zor...zor oluyor anlamak. herhalde çok akıllı olduklarını sanıyorlar. tamam akıllılar diyelim ama coğunda da mantık bozukluğu ve cümle hataları bulunmaktadır, bunu da unutmayalım.
dünyada olabilecek en saçma olaydır. arkadaşınızı sevebilirsiniz ama bu onun yaptığı şeyleri yapmak, onun sevdiği insanları sevmek, sevmediklerini de sevmemek anlamına gelmez. herkesin kendi düşüncesi olmalıdır. arkadaşınızın sevmediği insan düşünce ve davranış olarak ona uymaya bilir, ama bu size uymaz anlamına gelmez. arkadaşınızın sevemediği insanları sizin de sevmemeniz tam anlamıyla bir önyargıdır.
bach'ın org için bestelediği 6 tane prelud fuglerinden biridir. bunlar la minor, do major, do minor, do major, mi minor ve si minor diye sıralanır. bu eserleri daha sonra f.liszt almış ve piyanoya uyarlamıştır.*işin içine liszt de girdiği için bach'ın diğer prelud fuglerinden farkı cok daha ihtıraslı ve dramatik olmalarıdır. en popüler ve en çalınan olanı (bkz: bach liszt la minor prelud fug)dur. * ne yazık ki do minor prelud fug pek tanınmamıştı.* do minor prelud fug geniş oktavlarıyla ve cesur modülasyon atlamalarıyla dikkat çeker. hem barok hem de romantik dönem eseri diyebiliriz. süresi toplam 15 dakikadır.
1 ci dünya savaşı görmüş alman klasik yazarı. gerçek soyadı kramer'dir fakat kramer ismiyle ilk yayınlanmiş olduğu romanı pek bir ilgi görememiştir. sonraki romanlarını soyadını tersten çevirerekten yayınlamıştır. kitapları acı dolu, hep karamsaldır. hayatın gerçek yüzünü yansıtmaya çalışmıştır kendisi. insanların göçmenliklten, kaçak olarak yaşamalarından ve hastalıktan çektiği acıları konu alır. genel olarak bütün kahramanları kendi ülkeleri almanya'dan nefret ederler, çünkü onları bu hale almanya getirmiştir. cok güzel bir yazar tekniği olduğu için okuyucuyu resmen sürükler ve bir romanını bitirdikten sonra hemen yeni romanına başlamak istersiniz. yazarın dili çok sadedir, ne kadar iç karartıcı olsa da onun romanlarını okumak keyif verir.
turgut özakman' ın yazdığı inanılmaz ve baştan sona bir nefeste izlenilen eğlenceli bir oyun. bu hafta konya devlet tiyatrosu ankara'da oyununu başarılı bir şekilde sergilemiştir.