üye olup da akabinde üyeliğimi iptal ettirmeyi başarabildiğim ve bunu yapabilen ender bireylerden biri olduğumu anlamamı sağlayan, boyner bünyesinde bir kurum, kuruluş. birkaç ay öncesinde geçen olay örgüsü şu şekilde gerçekleşmiştir;
günlerden bir gün sokaktayken telefon çalar ve firmanın çağrı merkezi çalışanlarından biriyle muhabbete başlanır. çalışan, o kadar ustalıkla sorular sormaktadır ki, iyi niyetli bir insanın bu görüşmeyi, bu hizmeti istemediğini belirterek sonlandırması neredeyse imkansızdır. ya telefonu suratına kapatmalıdır ya da sesini yükseltip üste çıkmalıdır. zira çağrı merkezi çalışanı zaman zaman kibar olup, kimi zaman ise sinirlenebilmektedir, ne kadar düşüncesizce davranıyor olduğunuzdan ve bu hizmeti almamakla aptallık yapıyor olduğunuzdan dolayı. ayda 30 lira nedir ki, bal nedir ki, şeker nedir ki? siz de iyi niyetli bir insan olduğunuzdan dolayı, yaklaşık yarım saatlik bir konuşmadan sonra normalde hiçbir zaman yapmamanız gereken şeyi yapar ve telefondan üye olarak kredi kartı bilgilerinizi verirsiniz *. telefonu kapattıktan sonra ise içinizi bir kurt kaplar ki sorma gitsin. "ben ne ettim, kimdir nedir bilmeden ne bilgiler verdim, az biraz andavallıyım sanırsam" türü düşünceler eşliğinde korku senaryoları yazılır, herkesin sizi işaret ederek "ba ba ba gerizekalı" dediği hayal edilir. bu helecan kasırgalarıyla soluk evde alınıp internete acil giriş yapılır. ve beklenen sonun işte bu olduğu anlaşılır; sözlüğe bakılır, internetin diğer olanakları kullanılır. şikayet mesajlarının ardı arkası kesilmemektedir.
siz, ne yapsak da ne etsek diye düşünmektesinizdir. sonunda "neyse canım, belki de iyi birşeydir" diyerek gelecek olan dr back-up kargosunu beklemeye başlarsınız. birkaç gün sonra kargo gelir, yanında sözleşmeyle birlikte. sözleşme üzerinde 7 gün içinde cayma hakkı olduğu yazmaktadır. sözleşme imzalanır. kargo görevlisi gider. hemen sözleşmenin ayrıntılarına odaklanılır. fakat birşey dikkati çeker; kargonun içinden bir sözleşme daha çıkmıştır. ve bu sözleşmenin üzerinde "bu sözleşme geçersizdir, asıl imzaladığınız sözleşme geçerlidir" anlamında bir yazı yazmaktadır. dikkatsiz bir şekilde bakıldığında iki sözleşme de aynı gibi görünmesine rağmen çok dikkatli bakıldığında sözleşmelerin en can alıcı noktalarında bariz farklar olduğu anlaşılır. kargodan çıkan ve "geçersizdir" yazan sözleşmede, müşterinin herhangi bir hizmetten kısmen/tamamen yararlanamamış olması koşuluyla 15 gün içinde cayma hakkının bulunduğu yazmaktadır. asıl imzalanan ve geçerliliği olan sözleşmede ise, cayma hakkının 7 gün olduğu ve bu süre içinde de müşteri şayet bir hizmet istemeye başlamışsa bu cayma hakkının geçersizliğini yitireceği yazmaktadır. yani tam zıttı şeyler yazmaktadır ikisinde de, en önemli yerlerinde. kazara geçersiz olan sözleşmeyi okuyup herhangi bir hizmet isteyip ondan yararlanamadığınızı anladığınızda "yararlanamadım, o halde iptal edeyim" derseniz edemezsiniz, çünkü asıl geçerli olan ve imzaladığınız sözleşmeye göre iptal etmek için hiçbir hizmetten yararlanmaya başlamış olamazsınız, henüz birşey istememiş olmalısınız. bu çakallığı gören siz iyice dellenirsiniz ve iptal ettirmek için nelerin gerekli olduğuna bakarsınız imzaladığınız sözleşmede. yapılması gereken şudur: gelen kargo aynı şekilde eksiksiz yazılı adrese gönderilecektir, "yazılı" bir şekilde bu hizmetin istenmediği, iptal edilmek istendiği, istenirse gerekçeleriyle birlikte ifade edilecektir. gerekçe belirtmek zorunda değilsiniz, zira sözleşmede gerekçe belirtme zorunluluğu olmaksızın 7 günde cayma hakkı olduğu yazmaktadır. siz de aynı bu şekilde yapar, aynı gün içinde kargoyu tekrar toparlar, yazılı olarak isteğinizi belirtir, bu yazıyı da hem sizi arayan kişinin mail adresine, hem firmanın mail adresine gönderir, hem de kargonun içine koyarsınız. çok gecikmeden bunu kargoya verirsiniz ve akşamına da sizi ilk arayan kişiyi tekrar arayıp bu yaptığınızı söylersiniz. iptal isteği için yaptığınız herşeyin kurallara uygun olduğunu, iptal etmek durumunda olduklarını söylersiniz. kararlı bir ses tonuyla da konuşursanız isteğinize ulaşırsınız. devamında da iptalin gerçekleştiğini, ilk anda sizden kestikleri parayı da iade ettiklerini farkedersiniz ve amacınıza ulaştığınız için mutlu olursunuz. keşke bu kadar uğraştırmasaydı, bu kadar ucuz çakallık peşinde olmasalardı.
tatildeyken hatırlanmadığı sürece sorun edilmeyecek durumdur, ta ki eve dönüp de bu korkutucu vaziyeti görene kadar. ütü, iki gün sonra takılı halde bulunduğu vakit bir an durulur, beynin buna bir anlam vermesi beklenir. beyin yavaş yavaş kendine gelmeye başladığında çevik bir hamleyle ütü ele alınır ve nar gibi kızarmış bir halde olduğu farkedilir. soğukkanlı bir şekilde prizden çekilir ve apartmanın yanmamış olmasından dolayı sevinç duyulur. sevinç duyulmasının hemen akabinde ütünün dehşet elektrik yakan bir edevat olduğu ve iki gün boyunca yanması neticesinde çoluk çocuğun rızkının elektrik faturasına yatırılacağına kanaat getirilir ve büyük üzüntü yaşanır, kendi kendine tokat atılır. dahası, evden çıkarken ocağın yanıyor halde unutulup da son anda kapıdan çıkarken hatırlandığı ve "ulan, ulan!" nidalarıyla söndürüldüğü de akla geliverince kişi, unutkanlığı giderici bitkisel karışımlar edinmek üzere dr. ömer coşkun'un kapısına gitmeye karar verir. *
(bkz: o hikayedeki mal benim)
adından da anlaşılabileceği üzere biri eski biri yeni iki şehrin karşılaştırmasıdır. nevşehir'in adının farsça "yeni" anlamına gelen "nev" sözcüğünden türediği söylenir. lakin göründüğünün aksine, eskişehir daha bir yeni durmaktadır. bu da bir paradoks yaratmaktadır.
saklambaç, körebe, yağ satarım bal satarım tarzı sokakta oynanan çocuk oyunlarının gelecek nesillere nasıl olup da hiç hata payı olmadan aktarıldığı konusundaki merak faktörünü ortaya seren düşünce.
türkiye'nin her ilinde ve her yöresinde -günümüzde dahi- bu oyunlar, çocuklar tarafından zevkle oynanmış ve oynanmaktadır (ve oynanacaktır da). lakin merak uyandıran husus, bu oyunların nasıl olup da sonraki nesillere de sağlıklı bir biçimde aktarıldığıdır. bu çocuklar büyüdüklerinde kendi çocuklarına, "bak yavrum, saklambaç şöyle bir oyundur, böyle böyle oynanır, kuralları şudur" mu demektedirler? sanmamakla beraber kimsenin bu şekilde bir öğretmenlik yaptığına da şahit olmamışımdır, şahit olan birinin olduğunu da sanmamaktayımdır. o halde bu küçük yavrucaklara vahiy mi inmektedir de bu oyunları yıllar geçse de ve farklı farklı yerlerde olsalar da aynı şekilde oynamaktadırlar?
not: bu yazı, gün içerisinde pencereden duyulan "yağ satarım bal satarım" sözlerinin akabinde beyinde oluşan düşünceler ışığında yazılmıştır.
çevrede görülen, herkes tarafından tanınmasa ve ünlü olmasa dahi kendi içinde büyük bir potansiyel taşıyan ve kendisi hakkında "keşke ünlü olsaydı, negzel olurdu" denilen yaşayan ünsüz bireylerdir.
fotoğraf çekilme esnasında gülümsemenin yeterli olacağını düşünen, yanısıra içinden gelmediği halde ağzını açıp dişlerini göstererek gülmenin yapmacık olacağını düşünen, dahası bu düşüncesinde de çoğu zaman haklı çıkan insan davranışıdır. Öte yandan kendisi öyle olsa bile diğer bazı kişilere, hem doğal bir gülüş yakalayan hem de dişlerini gösterebilenlere de saygı duymaktadır.
1953 moskova doğumlu parlak kariyere sahip, son derece başarılı orkestra şefi. yönetirken çalanlardan daha çok yorulduğu ve ter içinde kaldığı gözlenebilir. asıl o değil de bu adam orkestrayı kürdanla yönetiyor yahu. sanırım elinde büyük birşey olsun istemiyor ama hiç olmasın da istemiyor, sonunda da bunda karar kılıyor.
ruhsal durumu uçlarda olan kişidir. genelde morali sık sık bozulmuyor olsa da kendi değerlerine ters düşen bir durum olduğu zaman bir anda morali yerlere inen ve kolay kolay da çıkmayan bir yapıya sahiptir. az önceki neşeli ve konuşkan insan gitmiş, yerine bir anda ağzını bıçak açmayan ve sinirli olduğu her halinden belli olan bir insan gelmiştir. bu durumunu çevresindekilere açıklayabiliyorsa biraz rahatlayabilir fakat içine atıyor ve paylaşmıyorsa işte o zaman moralinin tekrar yukarı çıkması epey bir süre alacaktır. yanındakiler onunla ilgilensin, derdini tasasını sorsunlar istiyordur, sormazlarsa da inadından söylemeyip kendi kendini yiyip bitirecektir. olmaz ki ama böyle genç.
yazımı benzeşen sözcüklere "yahu bir harf için yaptığınız şeye bak, ayıptır günahtır" mantığıyla bakarak bu türden sözcüklerin tamamen aynı biçimde olmasını isteyen, hafiften ruh dengesi bozulmuş olsa da türkçeye olan ilgisi ve sevgisinden taviz vermeyecek olan bireylerin içten içe yapmak ve yaptırmak istedikleri eylem.
kılın kime ait olduğuna göre farklı tavırlar geliştirileceği durumunu yaratan obje. lakin yükleme "kim" sorusunu sorup özneyi bulduktan sonra bir de "ne" sorusu sormak gerekiyor ki, işte o vakit ortam şenleniyor.
kişiyi farklı ortamlarda değişik değişik karakterlere sokacak durumdur. kişi, o ya da bu sebepten, okulda yeterli eğitimi görmediğinden ve/veya kendini bu alanda geliştirmediğinden dolayı yabancı dil konusunda oldukça eksik kalmış olmasına rağmen türkçeye karşı çocukluktan başlayarak büyük bir duyarlılık ve özen göstermesinden dolayı türkçe yazılı ve sözlü ifadede oldukça iyi bir konumda olabilir. kendi arkadaşlarıyla anadilinde rahatlıkla kurallara uygun bir biçimde konuşup sözlü ve yazılı diyalog kurabilirken, yabancı ülkelerden olan insanlarla -iş gereği ya da değil- aynı ortama girdiğinde dut yemiş bülbüle dönüşebilir. bu durumda ne yapmalıdır? ya tarzancayı geliştirecek ya da bir an önce tembellikten vazgeçip yabancı dil öğrenmek için kendi kendine itici güç olacaktır.
iki samimi insan arasında kullanılan, "az dur da ben bir düşüneyim, sen iyi diyorsun da, iyi birşey gibi de gözüküyor zaten ama ya düşündüğüm gibi çıkmazsa, o zaman hesabını sen mi verecen ulan ayı" anlamındaki bir sözdür.
umut etmek ile aynı anlama gelen sözdür esasen lakin sanki "ümit etmek"te diğerinde olmayan bir anlam var gibidir. olmayacağını bile bile beklemek gibi, yalvarır gibi, bir acz içerisindeymiş gibi. daha çok hayal dünyasında yaşayanların arkasına saklandığı bir şeydir ümit etmek. (bkz: gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var)
bir zamanların zibidi moda laflarından olan "falan dermişim"in evrim geçirmiş hali olup yine aynı derecede zibidi bir laftır. cümle sonlarında kullanılır, komiklikler şakalar amaçlanır.
otobüs ve midibüsten küçük, otomobilden büyük, arada kalan toplu taşıma araçlarına verilen, şehirlere ve yaşam farklılıklarına göre değişen isimlerin karşılaştırmasıdır. mesela istanbul insanının bakış açısına göre dolmuş, nispeten daha kısa mesafelerde çalışan (taksim-beşiktaş) ve azami 8 kişilik olan araçların adıdır. minibüs ise, daha uzun mesafelerde çalışan ve asgari 16 kişinin, azami ise 160 kişinin binebildiği araçların adıdır *. Fakat bir ankaralı içinse, bu araçların tek adı vardır, dolmuş.
kısa anlarında ufak heyecanlar, çocuksu eğlenceler yaşamak isteyen kişilerin eylemi olabilir pekala. kişi, özellikle saatler boyunca camış gibi sıvı içip hiç tuvalete gitme imkanı bulamamışsa şayet, işeme esnasında saniye ya da dakika hesabı yapabilir, bu süreleri, geçmiş sürelerle kıyaslayabilir, kendisiyle malca bir yarışa girmiş olabilir. o da bir insan.
muhtemelen sevgiliye söylenen, içinde biraz kırgınlık, biraz da hayal kırıklığı barındıran bir söz. karşıdaki kişinin, yalanı iyi veya kötü niyetle söylemesi tepkinin şiddetini de belli ölçüde değiştirebilir.
dil konusunda hassas kişilerin yapmakta beis görmeyecekleri hareketler bütünü. ha, söz konusu "diyen", mütevazi sözcüğünü de doğru anlamında kullanıyorsa, o vakit bu kişiye karşı daha da büyük bir aşk ve heyecan duymak kaçınılmazdır.
kişinin, artık belli bir yaşa ve olgunluğa ulaştığını kavradığı ve bunun sonucunda bir yuva kurma isteğinin geldiğini anladığı ana tekabül eder. özellikle; çalıştığı işte, arkadaş ortamındaki kişilerin birer ikişer evlenmeye başlaması, bu isteği tetikleyebilir. dışarıda gördüğü ve akran tahmin ettiği insanların çekirdek aile kıvamındaki sevimli halleri, minicik ve datlı datlı çocukları, birbirleriyle olan güzel diyalogları, kişinin "ben de isterem" tarzı bir ruh haline bürünmesine aracılık edebilir. bu anlar çeşitlendirilebilir. kişi için artık geleceği adına sağlıklı ve yararlı kararlar vermesi gereken anlar karşısına çıkagelmiştir, bu fırsatı iyi analiz etmeli ve vereceği doğru kararlar için emin adımlarla yürümelidir.
sınırlarını aşmak isteyen, kendinde bu potansiyeli gören ve tabii ki de fizyolojisi buna imkan verecek olan kimi bireylerin yaptıkları, henüz yapamasalar da üzerinde azimle çalıştıkları eylem.
bir anda bir şeye, bir kimseye aşırı derecede sinirlenmek, öfke patlaması yaşayacak duruma gelmek. tehlikelidir, zira sinirleri hoplayan kişi bu öfkesini patlatacağı bir yer ya da bir kişi arar, sonuçlarını düşünmeksizin. kendine zarar vermese bari.
yüksek hızlı trenlerde bulunan televizyonlarda gösterilen yüksek hızlı tren reklamlarında kafa kadar fontla yazılmış en bi muhteşem slogan. ayrıca bu görüntülerde trenin sadece business class bölümünün yer alması da ayrı bir komiklik ve güya çakallıktır.