geçen sene fenerbahçe denizli maçıydı galiba *, devidin topu üst direğe çarpıp kale içine girmiş ama hakem devam kararı ile şok etmişti. bir galatasaraylı olarak bile isyan ettim yani. kaldı ki topla çizgi arasına rakı sofrası kursanız olurdu, o denli *. Allah'tan fener yendi de ülke futbolu şahibe çukurunda debelenmedi o vakit.
neyse...
işte bu olay sonrasında çukur mukur derken daha , futbol camiyasının bunlardan beslendiğini, bu şahibelerle yaşadığı gerçeğini bir kenara koyarak, ahanda bu gece sütü mü içip yatmadan önce bi köşeye projemi girip öyle yatayım dedim *.
projenin asıl adı:
üst direğin iç ceperine çarpıp sahaya dönen topun, kale önünde çizginin içine mi dışına mı düştüğünün, anlık kanıtlanması.
evet, böyle garip bir tanımı var. allah yukarda, bende kendimden tırsmıyor değilim hani, bu tanımla.
durum 1 http://2.bp.blogspot.com/...+mi+ge%C3%A7medi+mi+1.jpg
normal bir top ve kale dizaynıdır.
resimde de görüldüğü üzere, top öte diyarlardan gelip üst direğe çarpar, saha zeminde kafasına göre bir yere temas ettikten sonra içeri girerse goldür,
ammmaaaa!.... dışarı çıkarsa nereye düştüğü önemli olur.
bu koşullarda... http://4.bp.blogspot.com/...+mi+ge%C3%A7medi+mi+2.jpg
bu şeye dönük olarak. şeklide de anlaşılacağı üzere. kale iç zemininin 11.3 cm ileriden (bu topun tamamının geçmesi için gerekli topun yarı çap değeridir) bir gol eşik hattı ile içeri doğru eğilmesi öngörülür. bu durumda üst direkten sekerek gelen topun çizgiyi 'tam olarak' geçtiği her zemin temasında, top içeri yönlenecektir.*
bu kadar. içeri düşerse top fileyi boylar.
kapanış konuşması...
1- yine de futbol şahibeleri sever
2- buna beş, hatta on basan zilyon tane proje vardır, lakin fifa, uefa -artık daha kimler varsa- gıcıklığına umursuz davranmaya devam eder.
.
.
spor haberlerini burada bitirirken...
hava durumu öğrenmek için adana'ya, emmoğluna bağlanıyoruz...
evet, emmoğlu...
yine balkanlar değil mi?...
bayram günü heycanla doldu taştı içim... kıpır kıpırdım. ( bu arada bayramın 1. günü evdeki su boruları patladı her yeri kırdık, bu kıpırtı ordan geliii!...)
istanbuldan çıkamamışlığına sığınarak (nasıl bir sığıntıysa bu) turkcellin de nar kampanyasına baş vuraraktan garanti hesabıyla kontor yükledim. bir yandan da turkcell sayfasından nar nedir diye bakıyorum.
şunu yap... bunu yaz... şuraya gönder. yani zaten 250 kontör yükleyince öyle bir yalaka mesajlar atıyor ki turkcell, sanırsın seni evlatlık alacak. yok şöle kampanya, seni böyle seviyoruz, sen bizim herşeyimizsin falan, fişman. neyse dediklerini yaptık... herkes çakal olmuş.
***
ilkin bizim onur'u aradım. bizim, tüm camiyadaki en yavşaklardandır kendisi. eğlendirir adamı, para versen bulamadığın tiplerdendir hani. bi de konuşma jargonumuz acayip bir şeye dönüştü son zamanlarda. kim havasındaysa hatun rolünü o alıyor. -başım ağrıyor bugün olmaz, ben bilmem benim 'beynim' bilir- tadında geçen cümleler var aramızda sen düşün gerisini, hatta düşünme!!...
'naber peteğim' diye açınca telefonu, hatun rolü ona kaldı.
uzadı sohbet, sevindik... umuyorum ki hatun kişiler üzerine bu onur'sal sohbet alıştırmaları iş görecektir bir zaman (bkz: züğürt tesellisi).
**
sonra mehmeti aradım... naber lan! dememle 'hayırlı bayramlar kardeş' demesi bir oldu. yıkıldım. sanırsın o aramış pezevenk. benim telefonumla artislik yapıyor. (bu arada turkcellin narı geldi aklıma, utandım sildim hafızamdan.)
mehmetin eşide olunca yengeyede selamlar ilettik.
haa!! en illet hislerden biri buymuş. önce hatunsuz biri ile konuşuyorsun sorun yok. karşı tarafın eşi varsa çok problem. insan buruluyor, balım peteğim diye açamıyorsun artık karşı tarafa. oysa öğrencilik yıllarında evine gelmiş, yer yokluğundan aynı yatakta uyuduğun, aynı cd yi izlediğin insan nihayetinde bu adamlar.
cd dediysek,normal film yani...
neyse...
**
sonra birilerini daha aradım... aralarından birine... 'bayramlaşmak için milleti arıyordum senide aradım' diyince. altta kalmadı tabi, araya sıkıştırıldığını hemen anladı.
lan, övünesi mi bilmiyorum ama tüm arkadaşlarının zeki olunca da olmuyor. leb demeden çorum diyor adamlar. turkcellin sponsorluğunda içimi biraz fazla boşaltmış olacam, fazla geyiğe girmedim. zira geri planda nar denen kampanyanın kronometrik kontür hesaplarını yapıyorum, çaktırmadan. ve yine utanarak.
**
sonra bir iki evliyi daha aradım ama anlatmaya deymez. onlar evleneni çok olduğu için tamamen dünyaları değişmiş durumda aynı alfabeyi bile kullanmıyoruz, o derece. ne anlatsak fransız kalıyoruz, bir birimize. (lan bizde şu yeni alfabeye geçemedik ya, ne zaman olacak bu kişisel harf inkilabı bilmiyorum.... du bi onur'u ariyim)
**
sonra herşey su tesisatçısının hilti seslerine karışmaya başladı. kampanyadan kalan kontörleri bakayım dedim.
ama hangi kontörden bahsediyon hacı! meğersem nar kampanyasının ücretlendirmesi benim mevcut tarifemden daha pahalıymış. sonradan öğrendim netten.
kahrolsun kapitalizm diye bağırdım...
fekat! kimse duymadı....
'savaşı, kendi toprakların da, ovan da, hatta kentinde yapıyorsan her koşulda kaybeden sen olursun'
bu bulgunun en büyük örnekleri savaş sanayisinin gelişmesi ile yaşandı. 1. ve 2. dünya savaşında tüm avrupanın savaş meydanına dönüşmesi ile yaşanan yıkım ortada; japonya'nın ise, 2. dünya savaşındaki durumunu hatırlatmama gerek yok sanırım.
bu tezin tam karşısında zıttıyla kanıtı ise abd dir.
abd, hiç bir savaşı kendi topraklarında/coğrafyasında yaşamadığı için sanayisi, tarımı ve teknolojisi hiç bir zaman hasar görmedi. böylece savaş sornası ayakta kalan en büyük güç olarak, istediği gibi dünyayı şekillendirdi.
yeni çağın trendi;
''kendi savaşını başkasının toprağında yapmaktır.''
abd, 1. dünya savaşında, 2. dünya savaşında, vietnam'da, ırak'ta, afganistan'da, kuzey kore'de yaptığı buydu, bu savaş tarzı, ilk kez 11 eylül de kısmen delindi...
ama abd hala bunu yapıyor. bugün bile... (gün itibariyle) yarın bayram olsa bile...
ne acı!!!
(bkz: savaş)
herşeyi kontrol etmeye çalışmayın...
enerjinizi boşa harcamayın....
tüm bu çabanız en nihayetinde herşeyi istediğiniz gibi sonuçlandırmaya yeterli değildir efendim...
siz en sevdiğiniz... en hoşunuza giden ve döndüğünde yaşamınıza değer katan çarklara yoğunlaşın...
hangisi dönünce size ve çevrenize daha yararlıysa o yöne meyledin.
örneğin resimdeki üçgen, kare ve dikdörtgen yalancı olarak bi tur dönerler, onları döndermeye çalışırsanız kaybedersiniz...
hayat son derce adil(?!) ve mantıklı olarak işler; kuralları gözden geçirin, gerçekçi şeyleri isteyin .(dikkat edin hayallerinizi bırakın demiyorum.) ve bazı şeyler yaşamın içinde feda edilmeye mahkumdur; örneğin bu resimdeki kırmızı çark sistemin dönmeye başlaması ile parçalanacaktır.
onu sevmeyin...
dönmesini ummayın...
istemeyin...
çare aramayın....
üzülmeyin ...
..
ama düşünün...
Genellikle TV izlemiyorum; ortalamam sanırım 20-25 dakika/gün; genelde de bir haber dillere düşünce ya da ofiste bizim ilker Bey ; 'şöyle bir şey olmuş, duydun mu?'; diyince haberim oluyor.
Ama dün farklıydı.
Akşam kardeşimin evine gittim, annemde oradaydı. Hep birlikte iftar yaptık , sohbet şu bu derken; uyku vaktimiz geldi.
Kardeşimin evi bodrum katta ve terasa bir şekilde yağmur ulaşıyordu. Yattım ve gece sahura kaldırıldım. Evi su basmış falan demeyeceğim yazının sonunda. Zaten ne kadar bodrum katta olsa, su baskını pek olası değil o sokak için
Her neyse
Yemek yerken annemin hiç uyumadığı anladık.
'Niye uyumadın' diye sorunca; 'eğer evi su basarsa ansızın yakalanmamalıyız' dedi.
(kelimeyi seçerek söylüyorum)
''DUMUR OLDUM''
Burada bir annenin fedakarlığından , evlatları için her şeyi düşünmesinden bahsetmiyorum ya da bizim için uykusuz kalmasından da. Zaten biz bebekken yeterince yapıyordu, belki hala alışık.
Sabah haberlere baktım özellikle ,ki genelde pek bakmam.
Şimdi söylüyorum işte; her şeyin bir bedeli varsa. Bu ülke de yaşamanın da bir bedeli var!
Ben, zamanı gelince 'adam gibi ölmeyi'hayal ederken
Özellikle istanbul'da
Bir gece ansızın ölebilirim'i fark ettim dün gece; sizde ölebilirsiniz, onlarda ölebilirler.
Çünkü 3. Tekil şahıslardan birileri zaten dün...
ÖLDÜ...
Ne acı !!!...
Satın alma; adı üstünde derler ya, yani bir satın almacı ne yaptığını nasıl anlatırsa anlatsın bu iki kelimeden daha öte bişey anlatamaz. Kendini gizleyemez, işini saklıyamaz, ortamda işinin önemi varmışcasına millete hava atamaz, dünyada önemli bir yeri varmış; dünya onsuz olmazmış triplerine giremez.
Örneğin….
-Ne iş yapıyorsun?
+ pisayadan, mal ve hizmet teklifleri toplayarak, bu teklifler arasında zaman, para, geri verim ve kalite adına karşılaştırmalar yapıp, kendim ve firmam için en ideal ürünü tercih etme hizmeti veriyorum...
-satın almasın yani….
+hee, kurban öle...
özel birşeydir. sanırım hayatta her daim önlemez bir istekle yapmayı arzuladığım şeylerdendir. üniversite yıllarından itibaren bizim grubun her fotoğrafını çekmekle başladı aslında herşey.
para-pul pek olmadı hayatımda. bu sebeple fotoğrafçılıktaki 'film parası' hep boşa ödenmiş bir şey gibiydi benim için, ya para bana gıcıktı ya ben paraya. fazla para bünyeye zarar zaten
neyse...
işte üniversite yılları boyunca mimarlıkta fotoğraf çekmek hayatımızın bir parçası haline dönmüştü. film ve banyo parasına alışmıştık ki; okulun orta yıllarında -2. yıl oluyor kendisi- dijital fotoğraf makinesi ülkeyi adeta etkisi altına almaya başladı. bende milletin makinesini alıp alıp 'beleş' fotoğraf çekmenin hazzını duymaya başladım (bu beleş'te ne iğrenç kelimedir hani).
sonrasında hp bir dijital makine sahibi oldum.
aslında hikaye çok daha uzun ve böylece sürüp gidiyor. ama hikayenin hiç bir yerinde 'sevgili' ya da 'sevgilinin fotoğrafını çekmek' diye bir ibare yok.
işte sözlük, binlerce fotoğraf çektim ; tamam, hiç birisi profesyonel değildi, ama yinede bu işi sevdiğimin göstergesiydi; bu binlerce foto.
ama bunlardan 'neredeyse' hiç biri doyasıya çekilmiş bir sevgili fotoğrafı değildi. insanın gözlerinin içine bakarak gülümseyen, sen istedin diye saçını havalandıran, öylece boş bakan, sırf sen istedin diye elini beline götüren ya da artistlik bir poz veren sevgili değildi.
onun mutluluğunun pozu ya da 'bak hatırladın mı bunu, o gün sınavdan çok kötü bir not almıştın'ın pozu değildi, hiç bir resim.
sevdiklerim oldu ama hiç biri ile o kadarda 'sevgili' olamadım.
her neyse...
sevgili özeldir sözlük...
sevgilinin resmi daha da özeldir. tarihe düşülen bir not gibidir. bir pozda gülümser sana, sen hep gülüyor bilirsin.
hayat adil midir? sorusunun cevabıdır ...
kader denen şey tecelli ederken hayallere ve amaçlarımıza bakmıyor sözlük.
hayat bazen yeterince adil, bazen hiçte öyle değildir. gerçi bakma, ben adil olduğunu söylüyorum ama çok kişi böyle düşünmüyor. hayatı acımasız buluyorlar.
onlarda haklı
bir dağ köyünde yoklularla doğan bir bebekle, en pahalı hastanede, yerleri pırıl pırıl granitle kaplı doğum ünitesinde, donanımlı bir küvözün içinde hayata gözlerini açan bebek bir olmuyor elbet.
ama ne bilim, yinede adil bence hayat. şöyle düşündüm ömür boyu
- evet biz herşeye sahip olamayız ...
ama bu iyi bişey mi, kötü bişey miydi sözlük. yani sende olmayanın hesabı sorulmayacaktır ya. ha işte, öyle bişey değil mi bu dediğim.
o bebek mesele, pahalı bir küvözde doğmuş olmanın 'ezikliğini' hiç yaşamayacak mı sence. onun hesabını vere bilecek mi? yada o dağ köyünde doğan bebek yarın beş yaşına girince en güzel kuzularla oynaşırken, şehirli bir çocuğun hayatına 'beş' basar bir halde eğlenmeyecek mi?
hayat bu sözlük, inan bana çok zaman adildir... ister inan ister inanma.
şimdi diyeceksin bana, daha doğru dürüst yürümeden, hatta yürümeyi bırak emekleyemeden ölen bebecikler var hayatta.
evet, onlarda var sözlük.. onlar hep varlar şimdi sen ölümden sonra ki hesap gününe ne kadar inanın bilmiyorum ama; o, bebecikler ki hiç bir şey yaşamadıkları için hiç bir şeyin hesabını vermeyecekler. yaşayan bizlersek her sorgu bize yüklenilecek,
ne kadar yaşarsan o kadar sorgulanırsın....
ne kadar sahipsen o kadar harcarsın...
ne kadar bilgi sahibi isen o kadar o bilginin hakkını sorarlar adama...
hayat adildir sözlük...
inana bana adildir.
şimdi sende dene ...bunun böyle olduğunu çokca söylersen.
''bu yalana sen bile inanırsın!''...
iyi bişeydir. son katıldığım, erkek arkadaşımın düğününde gördüğüm durumdur.
yengemizi görünce ard arda 'maşallah' çekmemiz gerekmiştir. bir anda diğer dostlarla, neden gelinlerin/bayanların, damatlardan/baylardan daha iyi oynadığını sormaya başladık bir birimize...
bunun elle tutulur bir yanı yoktur. bayanlar çok daha kolay, ortama ayak uydurabilmekte. yarın birgün ben evlenirken de muhtemelen benim hanım benden çok iyi oynayacaktır. zira bende hiç bir numara yok. elimi iki yana tavuk gibi açıp hareket ettirmekten bile acizim yani... bak böyle diyince bir hoş oldum. hayali bile ne kadar uzak sözlük bilemezsin, bu evlilik kavramının... ama derler ki, her kör satıcının bir kör alıcısı varmış.
neyse ne diyorduk.
gelinlerin iyi oynaması;
oynuyorlar efendim.. hani tebrikte ediyorum, zira o da damat gibi dursa düğüne geldiğine geleceğine pişman olacaksın, o derece yani.
belki de damatlar olarak biz o anda başka alemlere göcüyordur beynimiz. hani daha erotik kavramlara dalacağımız gibi (töbe töbe) 'evleniyoz ama nasıl olacak lan!' 'nasıl geçineceğiz' diye de insan içinden geçiriyor olabilir.
amannn!!!!!
ne diyecem sözlük, takma sen bunları.. senin böyle şeyleri düşünmen olası değil. gerçi sende birgün itü sözlükle... ne bileyim, ekşi sözlükle bir yastıkta kocaya bilirsiniz belki. kapitalist dünya, şirket evliliklerini benimsiyor. birgün site evlilikleride gündeme gelebilir.
kader! sözlük...
kader...
her hangi bir düğüne gitmek gibidir.
lakin sen istanbulda olupta düğün ıspartada olunca işler biraz karışır. gitmemek olmaz ama, aynı zamanda gitmekde bir o kadar çetrefillidir.
herşey bir anda ceryan eder... aslında sözlük 'ceryan' kelimeside bir gariptir ya neyse.
4 arkadaş özel otoyla gitmeyi daha uygun bulmamıza karşın ancak 'tüplü' araba bizi paklayacaktı ki, çok şükür onuda bulduk...
yol yordam bilmek diye bir tabir vardır ya... ha işte 'co plot' dedikleri odur ki elinde haritayla iz sürmenize yardımcı olur. sağını solunu bilen adam koyun co plotluk görevine , derim.
yol öylece akıp giderken ...yolun en güzel kısmı dağ bayır gezen keçileri izlemek, gök yüzünü izlemek, meyve ağaçlarını izlemek, daha önemlisi ise ufku izlemekti diye bilirim. ama yol bu, süprizlerle dolu... arda arda 10 traktörün bir köyden diğer köye çeyiz taşıdığınıda görmek bunlardan sadece biriydi. malüm istanbulun orta yerinde böyle bir görüntüyü sanırım bir ömür beklesen nafile. vel hasıl resmetmeye değerdi.
böylece gitmedi yolculuk. yol,daha çok damada nasıl daha falza maddi hasar veririz diye düşünmekle geçti. özellikle arkadaş birinci derece samimi olduğumuz bir eleman olunca illa bir gıcıklık yapası geliyor insanın, çünkü ne yapsan alınmıyorlar, bu da güzel tabi, bi yerde.
ben mesela, damadın aynasına bağlanan havluyu 'yürütmem' havlu bedeli kadar kara geçmemede sebep olmuştur. lakin ne yapsanız ıspartaya gitme sırasındaki harcadığınız 'tüp' parasını amorti edemiyor sözlük... birde damada takılan çeyrek altınlar var tabi. hani, o kadarda yemek yedik sırf zarar olsun diye ama nafile.
öğretmen evinde kaldığımız gecenin parasınıda damada yıkmamız biraz olsun içimizi rahatlattı aslında.
hep paradan bahseder gibi oldum sözlük, sende beni yanlış tanıyacaksın.
neyse işte...
sonra döndük. mutluyduk aslına...
mutluluk bazen uzaktadır sözlük, gidip alınasıdır.
kpss 2009 açıklanmış. ösym yine hiç hatırlamayacağım bir sırala numarası vermiş bizlere.
bu sıralama işi çok ilginiçtir. kaderdir desem yeri yani sevgili sözlük.
lisedeki, üniversitedeki sıra arkadaşını hayal et mesela. yan yanasınızdır. yer içer gezersin. bildiğin gibi değildir. herşeyi paylaşırsın onunla. o senin yanındadır.
ama birde muhtelif ösym sınavında sıralamada yanına düşen insanlar vardır. tanımazsın onları, belki görsen tiksinirsin birlikte olmaktan. ama 'bilgili sayar' seni saymış 36136 gibi bir sıraya koymuş ve seni 130 ve 140 li bir grubun içine dahil etmiştir.
düşün sözlük; otobüste yanına oturmasını hayal ettiğin kız/erkek belki ordadır. hayatının ruh ikizin bile olabilir. ya da dövmek isteyipte bulamadığın o çocukla aynı abaküs satırındasındır.. belki bu bir işarettir sözlük..
anlıyor musun ...
belki!... belki bu bir kaderdir ...
ama öyle olmaz 36136 iken sen, diğeri 36137 dir... ya da 36138 ama sen hayata ıskaladığın gibi belki buda öylece avuçlarından akıp gider.
dün kpss açıklanmış. bilmem kaç kez yaptığı gibi ösym yine beni tanımadığım insanlara muhatap ediyor sözlük. merakda ediyorum hani, kim bunlar acaba diye. hayalleri ne , ne yer, ne içerler, neleri severler ... belkide bizim karşı bakkalın oğludur 36138 ya da bizim deyzeoğludur. kim bilir sözlük.
bu merak huyumdan da tedirginim hani...
çarşıda pazarda her an potansiyel bir çıkışma, serzeniş ve tepki gösterme eğilimi olması...
örneğin bu domates kaç para sorusuna... pazarcının 75 kuruş demesi üzerine (ki normal bir düzey olmasına rağmen)...
sanki adamı dövecek gibi sorgulamak... geçen haftaki domates, patlıcan ve biber fiyatlarını öne sürerek bu hatfaki domates fiyatlarını pahalı bulmak...
hatta hava koşullarının iyi olduğunu söyleyip fiyatların daha düşük seyretmesi gerektiğini pazarcıya anlatmaya çalışmak... anlamıyorsa bağırmak ...
gibi ... gibi...
itü maslak kampüsünden bahsediyorum. burada kpss, öss, ales vb gibi sınavlara girmek tam bir zulmdür... koca kampüste ara ki bulasın serpiştirilmiş fakülteleri sabah sabah... zaten zaman azdır en az yirmi dakka sadece binanızı aramakla geçer. o da eğer doğru olarak gitmişseniz. birde yanlış bir sapaktan falan döndüyseniz işiniz zor. ..nefes nefese kalırsınız sınav öncesi... yaz aylarındaysanız terlersiniz ..teriniz soğuyana kadar da sınavın yarısı olur ..dikkat mikkat kalmaz yani. birde kampüste aradığınız yeri sorduğunuz kişilere dikkat etmelisiniz... gemi inşaat fakültesi ile inşaat fakültesi araasındaki farkı biliyor olması gerekir bu kişilerin.... bilmiyorsa da bunun sizin tarafınızdan keşfedilmesi gerekir... gerçi koca kampüste km2 ye o kadar az adam düşer ki bazen soracak adamda bulamazsınız....yani zordur dikkat gerektirir... sınavdan önce resmen elemeye tabi olursunuz vesselam...
hali hazırda olmayan ama olmasını istediğimiz,olsun diye can attığımız, eksikliğini hissettiğimiz her türlü şey...
bir chiple ingilizceyi anadilin gibi konuşmak mesela...
çok sıkılınca yanı başında biten bir dost, ama bir anda.....
ışınlanmayı icad edecek dahinin artık anasının karnından soğmuş olması...
patronun kendi kendine her dönem zam yapması ama hesap makinesine mahkum olmadan...
beynimize entegre bir arama çubuğu mesela... zira unutmak kötü
monotonluğun kırılgan bişey olması cam gibi yani ...bir anda kırıla bilmesi
mikroplarla anlaşma yapa bilmek en olmadık zamanda hasta olmayı engellemek... tatilde örneğin...
zamanı geri sara bilmek... ya da ''o an'a '' gerçekten döne bilmek... bir kez en azından. bu da bişey...
savaşaları gerçekten durduracak bir formül... çıkarları olanları umursamadan...
.
.
ya da daha basitleri bir çikolata mesela... tam da şimdi...
.
.
olsa yani bu tip şeyler... ne iyi olurdu...
terk eden sevgili....
..
evet ... sevgili bazen yapar. gider bi gün. olur bu. gariptir ama yapar. hatta hepimiz yaparız
bunun kız olmakla yada erkek olmakla alakası yoktur.. belki adicedir.. belki başkası için ...belki bir tehdit bile olabilir eski bir türk filmiyse bu ... hatta filmse para bile teklif edilmiş olabilir...
ama zaten anlarsın gideceğini... kötüdür, durduramazsın.. istersin ama nafiledir. genelde son evre enteresandır. yıkıcı hatta acıdır. sevgili giderken hani kuyruğunu atan bir kertenkeleye benzer.
yo yooo !!
salakça gelmesin bu benzetme. öyledir..
adice biraz.. yalancadır... kötüdür belki .
kendinden bir parçayı bırakır sende ..'vah vah tüh tühh' dersin ... onun canı yanmaz ama ...
yani tamam çokda insafsız olmayayım belki biraz yanar .... ama kuyruk bu, iyileşir..
hani varya Barbaros Hayrettin Abimizin lafı....kesilen sakal uzar ama kesilen kol çıkmaz diye...
işte öyledir.. o kuyruk çıkar...
son anda olandır bu... acınası gözükür....
bir öncesinde ise ağlar sevgili, bu hapisteki birinin bırakılması için göz yaşı dökmesine benzer :(... bırakılsın ister .. soyunur ...
çırıl çıplak olur adeta.... sen vücundaki benleri ..doğum lekelerini görürsün mesela.. normalde yapılmaz pek ama işte gidiyordur ya... niye gittiğini anlatma telaşına düşer...
soyunur ... ruhende soyunur.... ağlar sızlar ... anlatır...
sende salak gibi bakarsın (lafım meclisten dışarı) sanırsın ki sen onu çok iyi anlıyorsudur ... o gitmelidirin gerekçelerini sana verdirir hatta...
''aaa seni anlıyorum sevgilim... madem olmuyor ...ağlama artık'' denecek kadar garip bir duruma bile düşülür... çünkü buna mecbur bırakılırsın... timsah göz yaşlarıdır bu... zaten bir kertenkeleninde timsahla olan akrabalığıda tartışılmamalıdır...
velhasıl çırıl çıplak olur o kişi artık gider ayak ... o kişinin çocukluğunda topunun tellere takılıp patladığındaki sızısını bile duyarsın benliğinde.. yada kafası kopan o oyuncak bebeği için niye ağladığını ... tüm bunlar ''sana nedir'' ama, duyarsın ... hatta önemsersin... aslen gereksiz sayılacak bu şey, olur... tüm çıplaklığınla görürsün sevgilini... ama an gelir..
bi anda...
gider...
onu aklama çaban olur... milyon tane gerekçe sunarsın neden terk edildiğine... artık bir kişilik değil.. sanki beş kişiye.. hatta on kişiye yetecek kadar gerekçen olur bi süre sonra...
işte o... gider...
kuyruğunu atar kendiliğinden ... haa atmasada olurdur ama acı çekiyormuş izlenimi için bu gerekir genelde... o kuyruk senin önünde cansızdır. ruhsuzdur. ama durmadan hareket eder ... bir sağ bir sola kıvrılır .. sanki o hala orda gibi... ''orda işte'' dersin hareket ediyor...
onunla oynarsın...o kuyrukla oynaşırsın.... ama sonra kuyruğunda bir süre sonra enerjisi biter.. artık kertenkele kim bilir ne kadar uzaktadır... fiziksel olarak değil haaa.....
ruhen ne kadar uzaktadır kim bilir...
sen ise kuyruğun başında her anı ile yas tutarsın ... onun gidişi bile yastır artık... son bakış bile dürülüp yastık altına konur....
kuyruk hareketini tamamen yitirir....ve durur...
sen hala beklersin bir umutla... :(....ama öyle olmaz ... nalet olsun ki olmaz....:/...
şimdi söyle bana
sen kaç kertenkele tanıyorsun ki kuyruğunu almaya gelmiş.... :(
.
.
nerden biliyorsun dersen... biliyorum işte......
vardır böyle bir kötü yan... ilaç gibi yani... illa bir yan etkisi vardır siz fark edin etmeyin...
sanırım en kötü yanı.... bir olay yada konuyu en dibine kadar görmemizi sağlayan diğer yazarlardır ki... bazen sevgiliden... bazen patrondan... bazen insanlardan... ya da işinizden soğursunuz... bazende daha iyiyi arama eğilimi artar zira çok iyi şeyleride yine burda okuruz... bu da yaşamın sorgulanmasına neden olabilir...
dikkat edilmesi gereken durumdur; yazmak/yazar olmak ...