a-) armoni, 20yy'da değişim geçirerek günümüze uygun hale getirilmiştir. debussy'nin kullandığı 5'li ve 7'li akorlar, ton içindeki önemini ve görevini yitirmiştir. klasik armonideki akorlar zorlaştırılmış, 11'li ve 13'lü akorların kullanımı artmıştır. 2,4,5 ve 7'li aralıklar, üstüste konularak akorlar elde edilmeye başlanmıştır.
b-) kontrpuan tekniği, günümüzde, tüm ses partilerinin bağımsızlaştığı yeni bir biçim kazanmıştır. bitonal ve politonal yazı biçimleri, çağdaş çok sesliliğin temelini oluşturur. çalgı yapımının gelişmesiyle birlikte orkestrasyon, doruk noktasına ulaşmıştır.
c-) majör ve minör kavramları serbest bırakılmıştır.
- pentatonik gamlar kullanılmıştır.
- ortaçağın kilise ezgileri yeniden kullanılır hale gelmiştir.
- kromatizme önem verilmiştir.
- 12 ses yöntemi kullanılmıştır.
- ezgi ortadan kaldırılmıştır.
d-) ritm, önemli bir anlatım gücü kazanmıştır;
- ölçü çizgileri kaldırılmıştır.
- çapraz ritmler, büyük bir karmaşıklık içinde kullanılmıştır.
- anlatımı bulanıklaştırmak için, her ölçüde, ölçü birimi değişebilir.
- aksak ritmler sık kullanılmıştır.
- cazın da etkisiyle, vurguların yer değiştirmesi önem kazanmıştır.
e-) üç bölmeli lied, rondo, çeşitleme ve sonat gibi form biçimleri, günümüze uyarlanmıştır.
iki tonun aynı anda kullanıldığı müzik tekniğidir. abd'li besteci charles ives bu tekniği sunan isimdir. ravel "su oyunları" eseri ile onu takip eder.
iki tonluluk, bartok ve adnan saygun gibi doğu batı sentezini yapan bestecilerde iki makamlı müzik olarak değişime uğramıştır.
kendisi ya da bir takım arkadaşı çalım yemiş olan futbolcunun, intikam alma sendromudur. olay anından hemen sonra, çalım mağduru futbolcu, çalımı atan futbolcuya arkadan yetişir ve var güçle kayar. hoş değil gerçekten.
kadınların kendilerinde zeka yerine dış görünüşü tercih etmeleridir. erkeklerin, bir kadına baktıklarında dış görünüşten başka bir şey görememesinden kaynaklanır.
özet ve tanım: çekilmezdir. *
kızla henüz yeni sevgili olmuştuk. ne sever ne sevmez, hiçbir fikrim de yoktu. kadıköy'de, tiamo isimli çok güzel pizza yapan bir mekan vardı bir zamanlar. onu buluştuğumuz gibi oraya götürecektim. fikir müthişti. hatta bir an yiyeceği pizzaya aşık olup beni aradan çıkarabilir diye bile düşünmüştüm. aradım, "tok gelme, aç gel" dedim.
boğanın orda buluştuk ve kolundan tuttuğum gibi pizza yemeye götürdüm. oturduk ve siparişimizi verdik. pizzalarımızı beklerken o anlatıyor, ben dinliyordum. dinlediğimi zannederken bir süre sonra söylediklerine odaklanamadığımı farkettim. konuşurken, ağzı ve burnunun o denli ilginç halleri, matematikteki matris sistemini o an vahiy yoluyla çözmeme sağladı. tikiliğin ötesinde bir psikolojik travma yaşıyordu. benden sonra eve döndüğünde, deli gömleğini giyip, bembeyaz bir odada, psikologlarla konuştuğuna kadar hayal ettim.
bu konu oldukça canımı sıkmıştı. konuşup bir şeyler anlatmaya başladığı ana değin hoşlanmıştım ondan. ama yine de bir süre sonra çok abarttığımı düşündüm. birlikte güzel anılarımız olabilir gibi değişik düşüncelere daldım. * derken nihayet pizzalar geldi. benim bütün umut kaynağım bu pizzalardı. açlığımın verdiği enerjiyle karşımdaki pizzayı gördükçe mutlu oluyordum. geri dönüşü olmayan bir öğütme moduna girecektim ki, tam o esnada, o;
"mesela elle yiyomuşsun dimiiieee" dedi ve güldü.
o anki hissettiklerimi anlatmak istesem, kelimeler ağlayarak uzaklaşır sevgili okuyan arkadaş. pizzayı, firizbi gibi camdan dışarı fırlatmak istedim o an.
"elle yicem zaten." dedim.
"sen elle yee.. ben de kalkıp gidiyim o zaman" dedi ve yine güldü.
beni zaten yeterince canımdan bezdirmişti. açlığımın da verdiği gazla;
"kalk git o zaman." dedim.
"şaka yapıosuuoon" dedi. (ağzını, alnında gördüğümü hatırlıyorum bir an. ağız, burun, göz vs hepsi yer değiştirmişti)
"yapmıyorum elle yiyeceğim. hoşuna gitmediyse kalk git" dedim.
sonunda buna bozuldu;
"ben senin bildiğin kızlar gibi değilimdir. kalkarım bak." dedi.
öyle bir boş baktığımı hatırlıyorum ki o an ona, öküz ve tren ilişkisini bir adım geride bırakmıştım.
"sdgasfasjfgsf!!!" dedi ve kalktı. üstünü başını da yıldırım hızıyla toplayıp gitti.
gittiğine üzülmedim sonuçta. ayrıca pizza, tavuk elle yenir.. yine de hüzünle hatırlarım kendisini. hem yemedi, hem de hesabı ödemeden çekti gitti.
her sabah olduğu gibi, bu sabah da istemedim sana dokunmayı. benden uzak dur, kutunda kapalı kal istedim. güne başlangıç eziyetiydin benim için ne de olsa. yine dinlemedim ve yine hissedemedim bitmek tükenmek bilmeyen büyük tutkunu.
aradan saatler geçti. seni özledim. beni anlat herkese haykırarak, kelimelerim ol istedim. reddedildim. moralimi ve şefkimi kırdın. karşıma hiçbir zaman çıkarmadığın zorluklar çıkardın.
bugüne kadar pes etmedim. senden vazgeçmedim. yarın da senden vazgeçmeyeceğim.
iş yerindeki, okuldaki, otobüs durağındaki, parktaki, marketteki, vapurdaki insandır o.
onunla ilk kez göz göze gelirsiniz. akşam, yatağa girdiğinizde, onu düşünürsünüz. uyku meleklerini beklerken kalbinizin hararet yaptığını hissedersiniz. derin bir iç çeker ve uyursunuz.
ertesi gün onunla tekrar göz göze gelirsiniz. önce şaşırır, akabinde mutlu olur, gülümsersiniz. o da size karşılık verir. bütün çiçekler açar sizin için o an. heidi gibi mutluluk saçarsınız. gece, yatağa girdiğinizde, "çok salaksın. niye konuşmadın?" diye saatlerce kendinizi yer, kendinizi yerken de uyuya kalırsınız.
ertesi gün onunla tekrar göz göze gelirsiniz. aynı saf ve samimi gülümseme gelir karşı taraftan. artık tanışmanın vakti gelmiştir. ancak salak saçma bir muhabbetle yaklaşıp bir çuval inciri berbat etmek istemezsiniz. o çok farklıdır sizin için. konuşmak için cesaret toplarsınız. ama ne söyleyeceğini bilemez, nutkunuz tutulmuş bir halde olduğunuz yerde kalırsınız. gece, yatağa girdiğinizde, "acaba yarın yine gelecek mi? kesin yine aynı saatte orda olmam lazım." gibi düşüncelerle uyursunuz.
ertesi gün onunla tekrar göz göze gelirsiniz. bu sefer daha ciddi bir gülümsemeyle bakar size. nedensiz bir şekilde panik olursunuz. yine düşünmeye dalarsınız. siz, sorulara dalmış, yerdeki kiremitlerin kıvrımlarını incelerken bir "merhaba" sesi duyulur. kafanızı kaldırdığınızda, o, yüzündeki tebessümle karşınızda duruyordur. alelacele "ee.. merhaba" dersiniz. panik olmuşsunuzdur. o kadar kafanızda senaryolar kurduğunuz insan, löp diye karşınızda duruyordur. "gelirim" diye eklersiniz on saat sonra. "oturabilir miyim?" der, yanınıza oturur. kendisiyle ilgili bir şeyler söylüyordur. siz ise, sürekli onay verir halde, kafanızda "ya bir buyrun, oturun bile demedim. ne kadar hödüğüm!" gibi denklemler oluşturmuş, onun yüz hatlarını ve ne kadar güzel konuştuğunu izlemeye dalarsınız. bir süre konuşur, vedalaşırsınız. gece, yatağa girdiğinizde, onun sesini hatırlamaya çalışarak uyursunuz.
ertesi gün onunla tekrar göz göze gelirsiniz. yine tüm doğallıyla tebessüm eder. bu kez (büyük bir cesaret örneği gösterip!) siz onun yanına gidersiniz. o konuşur, siz onu izlersiniz. onu etkilemeye çalışmak gibi bir çabanız olmaz. çünkü o, size kendinizden bir parçaymış gibi gelir. aynı günün akşamında, arkadaşlarınız sizi bir yere eğlenceye çağırır. orada bir arkadaşınız arkadaşıyla tanışır, muhabbete dalarsınız. size çok sevimli, sempatik gelmiştir. aranızda değişik bir samimiyet hissedersiniz. gece, yatağa girdiğinizde, o tekrar aklınıza gelir. ancak önceki geceler gibi düşünmezsiniz. ona gereksiz yere çok fazla değer verdiğinizi düşünürsünüz. duygularınızı ona karşı çok abartılı yaşadığınızı kabullenirsiniz ve kendinizi salak gibi hissedersiniz. akşam tanıştığınız "sevimli, sempatik" kişiyi düşünerek uyursunuz.
ertesi gün onunla tekrar göz göze gelirsiniz. önceki gece nasıl da reddetmiştiniz duygularınızı oysaki!.. şimdi hissettiklerinizin, gece uyumadan önce kendinize yalan söylediğinizin ispatı olduğunun farkına varırsınız. **
* bu bir açmanın hikayesi sayılabilir. aslında herşey bakırköy kitapçı köprüsünde, arkadaşımla keman çalmamızla başladı. her zamanki gibi ölü bir ruh haliyle çalmaya başlayıp çabucacık moda girdim, kendimi müziğin akışına bıraktım. çalmamız bittiğinde enerji dolu bir haldeydim.
eve dönme vakti gelmişti. aşağı indik ve tren beklemeye başladık. ancak ben yerimde durabilecek gibi değildim. tren raylarına atlayasım geliyordu. o sırada üç tane yurdum genci kız gördüm. birilerinin dedikodusunu yapıp gülüşüyorlardı. konuşmak istedim ama kendi aralarında konuşuyorlardı ve fırsatım olmadı.
tren geldi, trende kızlarla aynı vagona bindik. arka çaprazımıza oturdular. ilginçtirki vagonda, hemen önümüzde, simit tezgahıyla bir simitçi vardı. arkadaşım bir tane açma aldı. onun açma almasıyla da benim aklıma bir fikir geldi. kızlara açma alacaktım. ama nasıl olacaktı? gidip "size açma aldım. alın, yiyin" gibi hödösçe bir yaklaşım sergileyemezdim. karşımda oturan adama danıştım. güldü sadece. ama ben kafaya koymuştum. simitçinin yanına gittim ve bir tane açma istedim. o açmayı kağıda sararken "ama benim için değil" dedim. "şu arkadaki kızlar için, gidip verebilir misiniz rica etsem? yan masadan gönderdiler diyin" dedim. geçtim yerime beklemeye başladım.
simitçi, kızlara doğru hareketlenir gibi oldu ancak simit arabası kayıyordu. önümde oturan adamdan arabayı tutması için rica ettim. simitçi çok panik bir hal aldı. bana, "ben bunu yapamam" gibilerinden mimikler yapmaya başladı. ellerimle "n'olur" şeklinde bir işaret yaptım. bunun üzerine beni kırmadı ve kızların yanına gitti. gittiği gibi de geri döndü. sanırım kızlar olayın çoktan farkına varmışlardı. gizli yürüttüğümüz bu kooperatif operasyon çoktan anlaşılmıştı. hayal kırıklığına uğramıştım.
karşımdaki adama "neden!?" dedim. "bir açmayla olacak iş değil" dedi. bu sırada kızlardan "evlenecek yaşa geldik hala açma alsdahsdh" şeklinde bir ses duyuldu. aynı ses tonuyla "evlerine gidince portakallı ördek yiyen insanlar mı bunlar? simit bizim yiyeceğimiz değil mi?" dedim. yanımdaki arkadaşım da, karşımdaki adam da olayın başından itibaren gülüyordu. kızlardan da kıkırdaşmalar geliyorlardı.
kızlara döndüm "afedersiniz. problem açmayla mı ilgili?" dedim. "yoksa çatalda alabilirdim. çatal alayım isterseniz?" diye ilave ettim.
"hayır, istemiyoruz" dedi en yakın oturan kız suratını asarak.
"siz simitgillerden değilsiniz sanırım?" dedim.
"hayır, problem sizinle ilgili. başlamasın bence hiç." dedi.
şaşırdım. "başlamadan bitsin mi istiyorsunuz?" dedim. duraksadı.
"ben, açmayı bir karşılık beklemeden almıştım. o bir hediyeydi." diye ekledim.
bu sefer işi prensip meselesine dönüştürüp "sizin yerinizde başka biri olsaydı da almayacaktık o açmayı." dedi, üçü birlikte feminist kadın bakışları attılar ve sırtlarını döndüler.
arkadaşım ve karşımdaki adam birkaç durak geçmeden indiler. kucağımda açmayla kalakaldım. yazıktır dedim ama ancak yarısını yiyebildim. öteki yarısını ise eve getirdim. onu da yarın sabah yerim artık.
teniste bir kural. biraz çetrefilli bir kural.
servis atışında, topu, servis karesine düşürmek için iki şans verilir. bu iki şanstan da değerlenilemezse çift hata olur. ancak, eğerki top fileye temas edipte* fileyi geçerek servis karesine düşerse* atış tekrarı yapılır. hata sayılmaz. bu şekilde sonsuza dek atış tekrarı yapılabilir.
"neden gelmiştir? niye gitmez?" gibi soruları beraberinde getirir. sürekli bağırıyor olmasını bir tek sizin hor görüyor olmanız ise kaçınılmaz bir durum.
* bonomo için, daha birinci belli değilken, olasılık üzerinden "illuminati yaptı bu kesin birinci olucak" demektir. illuminati olsa bile bunun müzikle bir alakası yoktur. müziğin rengi, dili yoktur. müzikte ırkçılıkta olmaz başka şeylerde. kimse izlemek zorunda değil. bu kadar rahatsız olunuyorsa kanal değiştirmek serbest.
ayrıca emek her zaman saygı ister. bonomo'ya istediğiniz kadar küfredin. ama emeğine saygı gösterin.
enstruman yapımcısı ve bakımcısı.
kemanla ilgili lüthierlerin hepsi oldukça para düşkünü. bir tanesi var "200 lira bunun ücreti ama sana bir indirim yaparım" deyip, ertesi gün ödemeye gittiğinizde size net şekilde "200 lira" der. bir tanesi var size "normalde avrupa'da bunun fiyatı 10.000 dolar ama ben 2.000 dolara satıyorum" der. pek hoş değil.
yine de uğraştıkları meslek saygı duymayı gerektiriyor. zor iş.
keman teli takmaya niyetli iseniz şimdiden geçmiş olsun. bunları dikkate alırsanız siz de tel takabilirsiniz. here we go;
https://galeri.uludagsozluk.com/r/269374/+
- öncelikle tellerin hepsini hafifçe gevşetin. çıt sesi gelse yeterli.
- teller saylangozdaki sırasına göre yukarıdan aşağıya yani "la-re-mi-sol" şeklinde sırayla takılır.
- kemanda teller takılıysa işin eziyete dönüşmemesi için bu arkadaşları tek tek çıkarıp takmak lazım gelir. zira, bu şekilde köprü yerinden oynamamış olur.
- kulakların genellikle bir tarafındaki delik ötekinden daha büyüktür. o yüzden tel önce büyük olan delikten geçirilmelidir.
- la ve mi telleri saat yönünde, re ve sol telleri tam tersi yönde çevrilmelidir.
- tel, kulakta birbirinin üzerine gelmeyecek şekilde yan yana dizilmelidir. bunu yaparken de bir elle teli gergin tutmak gerekir. tel gergin olmazsa kemanın akordunun tutması zaman alır ve eğerki tel kulakta üstüste gelirse akortta bozulmalar olur, teller zamanla kırılabilir vs. çok kötü şeyler olur. *
bütün bunları yaptıysanız sakin olun ve elinizdeki kemanı yavaşça kutuya bırakın.. başardınız, hade geçmiş ossun.
pirastro yapımı en kaliteli keman teli markasıdır. 200 liraya yakın ücreti olduğu ve birkaç haftada kolayca çürüdüğü söylendiği için deneme fırsatım olmadı ne yazıkki. *
zamanı durduramazsınız. gözlerinizin önünde akıp gider. yine de ironik bir şekilde hiçbir zaman ne geçtir ne de erken.
geçmiş, üzüntüler ve sevinçlerle doludur daima. üzüntüler daha ön plandadır. kolay unutulmaz. bazılarında sadece pişmanlık olarak kalır hafızada, onlara yapışır ve hayatlarının sonuna kadar eşlik eder. bazılarıysa ders çıkarıp geçmişte bırakır onları.
her şeye rağmen nostalji güzeldir.
umutsuzluk yok olmak demektir. umut ise geleceğin kelime anlamıdır.
geri dönüşü olmayan bir pişmanlık yoluna girmek demektir. erkekteki bu duygunun ağırlığını kaldırabilecek kız, ülkemizde henüz bulunmadığından bu cümleyi hiç kullanmamak daha iyidir. kız "oh be! kazandım" hissine girer, şımarır. erkek onun gözünde küçük düşmüştür artık. kız onu kabul etse bile artık onu sadece ego tatmini olarak kullanacaktır. ama aşkı ego yarışı olarak gören bu kızlar bilmezlerki onlar birer duygusuz odundurlar.
kalıplaşmış bir söz. genellikle absürt bir şey söylemiş ya da yapmış olan insanlara söylenir.
misal;
sen, ya hiç dayak yemedin ya da nasıl entry girileceğini bilmiyorsun.
yürümek kesinlikle küçümsenecek, basit bir eylem değildir. hele ki istanbul gibi nefes almanın bile zor olduğu derece kalabalık bir şehirde yaşıyorsanız yetenek gerektiren bir olay olduğunu siz de bilirsiniz. ben de oturdum, düşündüm, birkaç teknik buldum, bir süre denedim ve onayladım.
1-) yavaş yürümek;
oldukça basit. hızlı ve aceleci yürüyen insan, sabırlı ve yavaş yürüyen insana daima yol verir.
2-) yürürken sağa sola bakmak;
karşınızdan gelen insanın size bakması durumunda, sizin onu görmediğinizi anlayıp kesinlikle yol verecektir. ancak bu riskli bir durum. eğer o da sizin gibi telefona, sağa sola bakıyorsa sağlam bir çarpışma yakındır.
3-) dar bir koridorda kıvrılmadan geçmek;
bu en çok özen isteyen teknik aslında. iki kişinin elini kolunu sallayarak geçemeyeceği bir koridordasınız. birinin mutlaka ezilip büzülüp yol vermesi gerekiyor. karşınızdan pos bıyıklı, haşin suratlı bir amca geldiğini düşünün.* paniğe kapılmıyorsunuz. yapılacak şey şu. yolu tam ortalayıp amcaya yaklaşmaya başlayacaksınız ve gözünüz sürekli onda olacak. bu amcanın kafasında "sağdan mı geçim soldan mı" sorusunu oluşturacak. mesafe azaldıkça hızınızı düşüreceksiniz. amca iyice paniğe kapılacak. hazırlıksız yakalanmış olacağı için sizin hareketinizi bekleyecek. amcaya iyice yaklaştığınızda hızı olabildiğince düşürerek hafifçe sağa kayacaksınız. bunu geçmek için fırsat gören amca kalan ufak boşluktan geçmek için olabildiğince kıvrılacaktır. gerekirse duvarla bile bütünleşebilir.
4-) kız arkadaşla yürümek;
kız arkadaşınızla kol kola yürümek yeterli olacaktır. ülkemizde insanlar saygı gösteriyor.
5-) anlık tepkiler;
dalgın dalgın yürüyorsunuz. biriyle kafa kafaya gelmek üzeresiniz. sağdan mı soldan mı kararsız kaldınız. hemen sağ ya da sol elinizle karşınızdakinin geçeceği yeri * işaret edip yolunuza sorunsuz devam edebilirsiniz. bunu uygulamak ilk başlarda gerçekten çok zor. ama bir süre sonra refleks oluyor ve uygulandığında çok büyük keyif veriyor.
* upgrade sistemli bir oyun. bu oyunla birlikte toss kategorisi altında bir sürü bu tarzda oyun çıktı. daha iyileri de var. ama öncü oyun bu.
oyunun amacı*; karakterinizi ateşleme yaparak en uzak mesafeye ulaştırmak. her elde edilen mesafe sonunda, mesafenin uzunluğuna göre bir para kazanılıyor ve bu parayla karakter upgrade edilip daha uzak mesafeye yollanıyor.
street fighter tarzı bir dövüş oyunu. oyunu bilmiyorum, oynamadım. ama müzikleri gerçekten çok iyi. rock-metal müzikten keyif alanlara mutlak öneriyorum. suck a sage adlı parçası en favorim. ben böyle sololar duymadım... ve üşenmedim, oturdum, notalarını çıkardım.
bugün aynen yaşanmış olay. otobüste oturmaktan belliki sıkılmış, temiz hava almaya çıkmış, o sırada da bir direğe sarılarak vakit geçiren otobüs şöförüdür. ancak bir bacağını direğe dolamış olması pek hoş bir görüntü değildir.
"ne zaman kalkıyor?" sorusunu da cevapsız bırakmıştır kendisi.