bir annenin yaşayacağı hayatının en büyük vicdan azabı ve işkencesidir.
siz kapıdan çıkarken, masum gözleriyle gitme der gibi arkanızdan bakması, içinize bardak bardak kezzap dökülmesiyle aynı acıyı verse de, çaresiz bırakıp gitmektir.
haber muhabirlerinin şiveli konuşmaları, düzgün türkçe konuşamamaları.
nedenini bir türlü anlayamadığım durum da diyebilirim.
diksiyonu düzgün, haberleri sunmada gayet başarılı onlarca genç mezun oluyor üniversitelerden bu branşta ama her ne hikmetse gırtlaktan konuşan bi sürü haber muhabirlerini görüyoruz televizyonlarda.
bu kişilerin işleri konuşmak. haberi etkin ve düzgün aktarmak izleyiciye.
ama nerde konuşamayan adam var onları alıp koymuşlar kadrolarına anlamış değilim.
içlerinde konuşabilmek dışında işini iyi yapanlar yok değil elbette ama bence düzgün diksiyon da bu işin olmazsa olmazlarından biri.
yapılacak en büyük hatadır. eski bi şey ne kadar tamir edilse de yeni olmaz "yeni gibi" olur sadece. bir kere ayrılmışsanız zaten ilişkinin büyüsü bozulmuştur. yapılan hatalar, gün gelir yine önünüze çıkar. affetmek diye bir şey yoktur aslında. "affetmiş gibi görünmek vardır" o kadar.
Ahmet inam ın, bir yaşama albümü olarak tanımladığı romanın adı.
filiz nerdesin 1997 de yaşmış olduğu bir kitabıdır.
Akıcı, yormayan ama herkesin kendi hayatına dışardan bakması gerekliliğini hatırlatan, düşündüren ilginç bir kitap.
"beni terk eden erkeğin benden sonra gittiği yer önemli. daha aşağılara gidiyorsa terk etmedi, kaçtı. aynı şey kadın için de doğru."
hergün yayınlanan programında yaptığı plates de, ilk gözüme çarpan yeri.
bildiğim kadarıyla bu kızın çok uzun bir boyu yok, ama ayakları bayağı uzun.
bana mı öyle geliyor yoksa gerçekten ayakları mı çok büyük anlamadım.
bir kadın çizeceksine alternatif başlık. istenilen adam profili de denebilir.
içimde yaşanmayı bekleyen "an" lar, paylaşılmayı bekleyen dev bir sevgi var.
'bir insanı sevmekle başlar herşey' der şair..
evet bir insanı sevmek istiyorum, sevme yetimi elimden alanlara inat "aşık " olmak istiyorum.
tamamen çıkarsız, saf, temiz sadece aşk la geçen yılların beni beklediğini bilmek istiyorum.
ona en mahrem sırlarımı anlatmak, hayallerimden bahsetmek, sevdiğim ağacı göstermek, en sevdiğim şarkıyı dinletmek, her okuduğumda içimde bir yerlere dokunan, göz yaşlarıma engel olamadığım şiiri okumak, sevdiği yemekleri yapmak istiyorum.
ve sarılmak doyasıya, nefesini hissetmek, kalp atışlarını duyacak kadar yakın olmak istiyorum.
bir aşk sipariş ediyorum hayattan ve
bir adam çiziyorum kafamda, var olamayacağını bildiğim ama hayal etmesi bile güzel olan..
Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...
"Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
"Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları,
...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...
En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...
Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş...
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş...
* * *
Böyle bir dostum var benim.
Pek sık görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim.
Kuşağımın en iyisiydi hilafsız...
Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu...
Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu... Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük.
Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk.
Buluştuk geçenlerde...
Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:
"- N'apıyorsun" diye sordum.
"- Seyrediyorum" dedi; "çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum".
Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti.
iyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba?
Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi...
Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi...
Pazarda görsek tezgahından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.
Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik.
Krizde geçmişti bütün gençliğimiz; ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz...
"- işte" diye iç geçirdi kadim dostum, "...bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce..."
* * *
işte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın...
Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri...
"Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız" diyebilmeli...
Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümitvar bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
"Bunu da aşacağız!
imza: Bir dost!.."
bahtiyar vahapzade'nin yazdığı bedirhan gökçenin yorumladığı muhteşem şiir.
"azeri annem" başlığı da kullanılmaktadır.
Ne hız ellerini üzdün dünyadan
Balanı tek koyup nereye gittin?
Nasıl yok oluyormuş bir anda insan
Sanki bu dünyada hiç yok imişsin..
Güneş gurup etti... oda karardı...
Bir anda yok oldun sen heyanki.
Şimdi düşünürüm senden ne kaldı..
Gönlünde hatıran kara hal gibi...
Meni boya başa getirdin anne
Bize borçlu bildik her zaman seni
Sen meni dünyaya getirdin anne
Mense yola saldım, dünyadan seni...
Sen meni beşiktenmi çalmışsan
Ninni çalsam sana ben de mi?
Senin şirin şirin ninnilerini
Sana gaytarayım cenazende mi?
Uykun şirin olsun' diyerdin bana
Uykun şirin olsun' deyimmis
Gerek ben başına dönüm dolanım,
Beni hayat için hep uyutanım,
Söyle ölümçün
Nasıl uyutayım seni ben bugün?
Bu nasıl dünyadır anlayamam ben,
Cilvesi cürbecür, rengi cürbecür
Dün öz nefesiyle seni insiden
Bugün buza dönüp, tasa dönüptür
Bu nasıl dünyadır...
insanoğlunun
Hayali göktedir kendi yerdedir...
Sağken omuzunda hayatın yükü
Ölende ceseti çiğinlerdedir...
Bu nice dünyadır. Bu nice dünya
Ölüm hakikat hayatın rüya
Derdimin gamımın ortagı sendin
Niye yüz çevirdin ya niye menden? ...
'Derdin bana gelsin' hani diyerdin
Niye dert ekledin derdime ya sen
Annem, kimse seni darıltamamıstır,
Men seni darıltan kadar.
Şimdi kime açsam derdimi bir bir
Kim benim derdime yanar sen kadar?
Evin her küncünde görülür yerin
Gözüm ahtarcıdır anne ey anne
'Ninem' 'hani' diyor küçük azerim
Ne cevap verem ey anne
Bilmem bilmem bilmem bu ölüm nedir
Ha sen hayatta iken
Nefesin ey annem hala evdedir
Kendin yer altinda taşa dönmüşsün
Bugün yedin oldu annem...
Yedi gün bizimle ağlar odalar
Sene yalnız sene demek için
Gönlümde ne kadar bilsen sözüm var...
Kimleri çağırak bugün yedi diye
Halalar bacılar soruyor mene
Anneme soralım o bilir diye
Ben yüz tüz tutuyorum, senin o diye
Annem, Annem ısmarlandın anne topraga
Bu ölüm sineme çekti dağ benim
Sen benim arkamda benzerdin dağa
Sanki de arkamdan uçtu dağ benim...
Kızımın adıdır senin öz adın
Buda göz dağıdır bana bu günde
Son defa sen mene bakıp ağladın
Suretin mezara gitti gözümde
Ömrü başa vurdun altmış yaşında
Altmışın üstünde durup yaşında
Artık senin için durduğu zaman
Benim beni için dolaşır
Gün olur akşam...
Vakit geçer sen benden uzaklaşirsin
Men sana gün begün yakınlaşirım...
Annem öz ismini kızıma verdi.
Annem torununu çok istiyerdi.
Küçük torununu koyup yerine,
Annem tam sakince dünyadan gitti
Kızımın meyilli nazarlarında
Annemi görüyrem
Annem şimdi,
Torun nenesine benziyor aynı
Büyüyor yüzeliyor yılba yıldızım
Yeniden büyüyor annem yeniden
Annemin özüdür tam sanki kızım
Hayat sanki garip sulardan
Bize renkli renkli muciz gösterir
Kızımı ismiyle çağırmıyrem men
Ey anam diyiyrem
Oda hayır diyir
O menem annemdir.
O menem annem.
Ancak bir farkı var bunu yansımakta
Bir vakit annem mene cannn cannn diyerdi
Şimdi men anneme cann cann diyiyrem
Bir vakit annem meni çok istiyerdi
Şimdi men annemi çok istiyrem
Men annemi çok istiyrem.
salondayım, yalnız;
bilmem kaçıncı pembe dizinin bilmem kaçıncı bölümünü izliyorum.
sen her zamanki gibi diğer oda da, b.sayarın başındasın.
aynı evin içinde 2 yabancıyız çoktandır da, buna alışamıyorum bir türlü.
akşam eve gelmelerini heyecanla bekliyorum yine de. en sevdiğin yemekleri yapıyorum, en güzel kıyafetlerimi giyiniyorum, en sevdiğin kokuyu sürüyorum, saçımı da kestirdim istediğin gibi; ama ne yaptığım yemeği yiyorsun, ne kestirdiğim saçı farkediyorsun, en acısı da ben yok-muşum gibi davranıyorsun çoktandır.
son çırpınışlar bunlar farkındayım, tek taraflı da düzeltilmiyor ki bişeyler..
tuzu konmamış yemek lezzetinde ilişkimiz çoktandır.
zoraki ağızdan çıkan ve cevabını bile dinlemediğin bir kaç soru sadece senle aramızdaki muhabbet.
"nasılsın; günün nasıl geçti?"
sahi ne zaman geldik biz bu duruma böyle?
sık sık geçmişi düşünürken buluyorum kendimi artık. geçmişte mutlu, şimdi mutsuz insanların kaderi midir bu?
beni sadece 10 dk görmek için 8 saatlik yolu gelen, benimle olabilmek için saatlerce uykusuzluğu göze alan adam mı şu anda içerde oturan?
ne oldu da değişti bu kadar herşey?
annem demişti bi keresinde ; "zaman eskitir herşeyi kızım" diye, zamanı bilemem de, biz eskidik anne.
yine hiç bir şeyden habersiz "zaman" nın üzerine atıp kurtulalım mı herşeyi.
çaresizlik içinde tek çare; söyleyelim de kurtulalım;
zaman eskitiyor herşeyi...
adiceydi yaptığım biliyordum, bilincinde olarak yapmaksa daha da acıydı.
7 yıllık bir aşkı 7 dk da bitirmeye çalışıyordum telefonda. yüzüm yoktu karşısına çıkmaya; "ben aşık oldum" denmesini anlamasını mı bekliyordum ki, kim anlayabilirdi ki böyle bir şeyi? dürüstlük müydü ki şimdi bu?
kızıyordum kendime hem de kimsenin kızamayacağı kadar. ama o kadar acizdim ki aşkın karşısında, kimseyi görmüyordu gözüm. oysa ona da okadar aşık olmamış mıydım 7 yıl önce?
bağırsın, hatta hakaret etsin istiyordum biraz olsun vicdanımı rahatlatmak için. ama o, haklılığın verdiği ezici üstünlüğünü kullanmıyordu her zamanki gibi kıyamıyordu bana o kadar isterken hem de.
sadece "neden?" diye sorabildi çoktan kabullenmiş bir sesle. 7 yıldır ilk defa ayrılıktan bahsediyorduk biliyordu geri dönüşü yoktu.
diyemedim başkasına aşığım diyemedim, proust'un dediği gibi " ayrılırken şefkatle konuşan taraf, aşık olmayan taraftır" vicdanımın sesinden sağır olan kulaklarımı dindirebilmek için, şefkatinde ötesinde konuşuyordum, ağlayan yine ben. "bilmiyorum, ama bişeyler tükendi bende" diyebildim güçlükle. o an yanımda olsa var gücümle sarılırdım ona biliyorum. o artık benim için aşık olduğum adam olmasa da, deli gibi sevdiğim bi dostumdu ve benim yüzümden üzülüyordu. bu nasıl zor bi durumdur ancak yaşayan bilebilir.
"benden kaynaklı bir durumsa herşeyi yapmaya hazırım ama aşkında bir zorlama hissediyorsan kendini azat et bu aşktan, aşk zorlamayla olacak bir şey değildir" dedi.
tam 7 dk sürdü veda konuşmamız. ve bugün 7 yıl oldu ayrılığın üzerinden geçen zaman.
tek tesellim evliymiş ve bir de kızı varmış şimdi.
pişman mıyım diye soruyorum 7 yıl sonra kendime;
evet çok pişmanım..
aslında şu saatte açılan başlıklara bakıldığında daha çok; (bkz: 07 ekim 2008 sözlüğün erkek yazarların eline geçmesi) diye yazılsa daha doğru olacağını düşündüğüm başlık. bayan yazarların yazdığı yazılar arada kaynıyor yok fenerbahçe, yok galatasaray maçlarının arasında.
serdar ortaç'ın piyasa müziği yapmasından dolayı açık açık dinliyorum demekten utanmak. genel anlamda evet çok da kaliteli müzik yaptığını savunmak yanlış olur ama birden, moreliniz tam da bozukken birden radyoda çıkan şarkı tam da sizi anlatmaktadır kabul etmek istemesenizde
"sana değmez, bu sitemler sana değmez
kalbime bir hançer sapla, vur gitsin
beni aldattın, bunu bile bile kahrettin
sana kızmıyorum sana son sözüm, unut gitsin".
hatıra defterimden sildim seni istanbul
ama unutamadığım çok şeyin var yinede
çocukluğum buruk bir acıdır
sevinci, hüzne boğan
hele gençliğim, deli gençliğim
aşklarım, günahlarım
ilk göz yaşlarım
ben seni sildimde hatıra defterimden
sen beni silme istanbul
senin sokaklarını çiğnedim
aşını, ekmeğini, acını gördüm,
sevgililerim oldu benim de adını unuttuğum,
unutma beni, silme defterinden
bari adım kalsın sende semalarında
biz eski sevgiliyiz seninle
ayrılamayız ama,
kaçtım senden istanbul
dayanamadım, doyamadım bu hüzne
kimbilir belki bir gün karşılaşırız seninle
elele bir gemi güvertesinde...
insanın yalnızlığını yüzüne yüzüne vuran şarkının ilk dizeleri.
yağmurlu bir günde, yine evde tek başınıza otururken, çalmayan telefonunuz yine dekor görevi görürken, birden içiniz sıkılır, çekip gitme isteğiniz depreşir iyiden iyiye ama bilirsiniz kendinizden firar edemediğiniz sürece gitmek hiç bir işe yaramayacaktır.
tam da bu esnada radyodan çalan şarkı sizi anlatır adeta;
sorum yok soranım yok
yolum yok yordamım yok
bir çıkmaz sevdadayım
çekip vuranım yok
günüm yok güneşim yok
uykum yok düşlerim yok...
çektiğim acıların demindeyim bu akşam
pişman desen değilim
bir harmanım bu akşam..
nerdeyse 20 önceki reklamlardır.
reklamın orjinal müziğini robin beck söyler. "first time, first love"
türçe kimin söylediğini bilemiyorum ama çok iyi söylüyordu;
il kez, ilk aşk
ne güzel bir duygu
ardından gelen ilk öpüşün tutkusu
bulutların üstündesin bu coşkuyla...
diye devam eder.
görüntüde gençler, kıpır kıpır, içim açılırdı her seyrettiğimde. youtube'tan bazen o günlere gitmek için seyrederim hala.
Yönetmen: Diane English
Oyuncular: Eva Mendes, Jada Pinkett Smith, Meg Ryan, Annette Bening, Carrie Fisher, Candice Bergen, Debi Mazar, Lynn Whitfield, Bette Midler
Senaryo: Diane English
Tür: Dram, Komedi
Dil: Altyazılı
Süre: dk.
Vizyon Tarihi: 12.09.2008
Özet: Mary Haines’in mutlu evliliği, kocasının onu tezgahtar bir kız ile aldattığını öğrenince bozulur. Bu durum günlerini kuaför salonlarında geçiren sosyetik kadınların dedikodu konusu olmuştur. Mary hem gururunu hem de kocasını geri kazanmak için zorlu bir mücadele içine girer.
Tipik bir duygusal bir film olmasına rağmen içerisinde gerçekten de kadına dair bir çok ayrıntıyı yakalayabileceğiniz bir film. bu tarz filmleri aslında erkeklerin izlemesi gerektiğini düşünüyorum ki bu sayede biraz da olsa, "kadınlar anlaşılmaz varlıklardır" kolaylığından sıyrılabilsinler.
burak aydos'un "beni verme ellere" şarkısından bir dize.
bazen kelimeler kifayetsiz kalır, sevdiğim kişiye , sevdiğimi nasıl söyleyeceğimi şaşırır, içimde kabaran coşkuyu bir şekilde ifade etmeye çalışır ama ben çalıştıkça olmazdı bir türlü. böyle durumlarda daha önce başkaları tarafından söylenmiş süslü cümleler çok samimiyetsiz gelirdi bana. her aşk başkadır ve başka bir insanın, yine başka bir insan için söylediği sevgi sözcükleri benim söylemek istediklerime benzerdi belki ama tam yansıtmazdı beni. başkasından ödünç aldığınız kıyafetin üzerinizde eğreti durması gibi, o süslü laflarda dilimde eğreti dururdu. 'seni okadar çok seviyorum ki..' derdim arkası gelmezdi bir türlü, aşktan gözlerim dolardı yine diyemezdim birşey. bu çırpınışlarımın farkında olan koca yürekli adam, bana sadece birşey demişti. 'sadece sarıl bana ve lütfen biraz öyle kal, ben hissederim'. bu kadar basitti işte, söze gerek kalmaz bazen. dokunmak herşeyi anlatır.
alpay ın muhteşem şarkısı. 18 yıllık bir bekleyişin hikayesi.
eylülde gel demiştim sana gelmedin
kaç eylül geçti aradan dönmedin
on sekiz yıldır okul yolu sensiz
ıssız sokaklarda ağlarım sessiz
orada kal, orada kal, artık çok geç sevgilim
orada kal, orada kal, orada kal sevgilim
on sekiz eylül önce dönmeliydin sen bana, bana sevgilim
on sekiz eylül önce dönmeliydin sen bana, bana, aman
gelmedin...
yapraklar solarken adını anarken, gelmedin
gelmek zamanı çok bekledim, dönmedin
öksüz kaldı dökülen yapraklar
yıllardır ağlıyor bomboş sokaklar
orada kal, orada kal, artık çok geç sevgilim
orada kal, orada kal, orada kal sevgilim
on sekiz eylül önce dönmeliydin sen bana, bana sevgilim
on sekiz eylül önce dönmeliydin sen bana, bana, aman
gelmedin...
elini çenene koyup dinlerdin hep sinirli olduğunda yaptığın gibi ve bir kaş havada.
saçma nedenlerle tartışır, burnumuzdan kıl aldırmadan devam ederken birden öperdin beni
dudaklarımdan, erirdim.
aynıydık bütünüyle aynı.
aynı şeylerden zevk alıyor, aynı kitpları okuyor, aynı yemeklerden hoşlanıyor, aynı filmlerde
gülüyor, aynı olaylar karşısında ağlıyorduk. sen bir şiir okumaya başlayınca ben tamamlıyor,
ben bir kitaptan bahsedince sen sonunu söylüyordun.
sadece tek bir şeyimiz farklıydı, oda sevgimizi gösteriş biçimlerimiz.
ben haşin sever, bazen öpücüklere boğar, hırpalardım seni.
sense, kırılacak bir biblo gibi davranırdın bana. bir bebeği incitmekten korkar gibi,
tüy hafifliğinde dokunurdun yanaklarıma. uzun uzun durup beni seyrederken,
gözlerindeki aşkı görmek için kör olmamak yeterliydi.
sadece bana sarılırken sımsıkı sarardın, anne karnındaki güveni hissederdim. kokunu içime çekerken,
nefesini hissederdim ensemde, ve bu anın hiç bitmemesi için dua ederdim.
güllerden nefret ettiğimi anlamış olmalıydın ki, en başından beri kucak dolusu papatyalar
alırdın hep bana. bahar gibi güzel yüzünde yine baharı yaşardım.
"biliyor musun, en sevdiğim mevsim bahar" deyince beni elimden tutup b.sayarın başına oturtmuş
hadi arayalım her zaman baharı yaşayayan bir ülke var mı diye, varsa gidelim demiştin gözlerin bir
çocuğunki kadar parlayarak. biliyordum bunu laf olsun diye söylemediğini. bana olan sevgin karşısında
çocuklar gibi ağlamaktan başka bi şey yapamadım o an.
hasta olunca geceleri tetikte uyur, yönümü değiştirmek için döndüğümde bile, panikler
iyi misin diye sorardın. gece elimi tutar, yarı uykulu sayıklamalarını duyardım, 'beni bırakma'
vicdanının sesiymiş sonradan anladım.
6 ay askerliğin süresince sensiz nasıl kalıcağımın derdini çekerken, bilemezdim bir ömür boyu
seni göremeyeceğimi.
çok sonraları öğrendim birinin olduğunu hayatında. dediler inanmadım, sormadım bile sana taki
gözlerimle görene kadar.
hiçbir şey demeden çekip gittim o evden beni bir daha asla bulamayacağın bir yere, her mevsim
baharı yaşayan ülkeye.
haberlerini alıyorum hala. pişmanmışsın, perişanım diyormuşsun,
olmaz bal gözlüm olmaz artık, büyü bitti..
iyi ol, sağ ol, uzak ol, ama bir daha görme beni.
richard s. westfall'ın yazdığı çevirisiniyse, ismail hakkı duru'nun yaptığı v yayınlarından çıkan kitap.
17.yy bilim tarihine giriş olan bu kitapta, "bilimsel devrim" iki temel düşünce arasındaki etkileşim açısından incelenmiştir. cosmos'u matematiksel bir düzen olarak kabul eden plato- pisagor okulu, doğayı geometri bilgisi ile anlamayı amaçlar. buna karşı olarak, doğayı büyük bir makine şeklinde algılayan felsefe, olayların ardındaki bilinmeyen mekanizmayı anlama çabasındadır.