Soykırım tasarısını kabul eden Almanlara ''Siz Nazi torunusunuz'' diyenler Kürt halkının evlerini yağmalayıp, duvarlara gamalı haç çiziyor. https://galeri.uludagsozluk.com/r/1096723/+
brüksel'deki patlamayı güle oynaya karşılayan ''islamcı'' ve ''milliyetçi'' şerefsizler aynı patlamalar ankara'da olunca ''neden avrupa sessiz kalıyor?'' diye ağlamaya başlayacak.
Taksim istiklal Caddesi’nde 19 Mart saldırısını gerçekleştiren isim olarak anılan, saldırganın gerçek kimliğinin belirlenmesinin ardından aranan “IŞiD canlı bombası” olarak nitelendirilen Savaş Yıldız’ın, YPG’nin elinde olduğu ortaya çıktı. ANHA’da itirafları yayımlanan Savaş Yıldız, Türkiye’deki IŞiD örgütlenmesi ve MiT bağına ilişkin bilgiler verdi. MiT yönlendirmesi ile Adana ve Mersin’de HDP binalarına yönelik bombalı saldırıları kendisinin yaptığını söyledi.
Bu fotoğraf 1987 yılında Tacikistan'da yapılan kitlesel bir Nevruz kutlamasından.
Çiceklerle süslenmiş arabanın üzerindeki beyaz giysili kadın baharın gelişini temsil ediyor.
Gezi'de ''Mustafa Kemal'in Askerleriyiz'' sloganı atıp, gaz gelince en arkalara koşan TGB'li soytarıların gene akp köpekliğini yapmaya devam ediyor.
Siz devrimci olmadığınız gibi korkak ve devlet işbirlikçisi birer soytarısınız bu aklınızdan hiç çıkmasın!
Erdoğan halkın gazını almak ve huzursuzluğu faşizmin genel çıkarlarına yontmak için Türk Ceza Kanununda(TCK) ''terörist tanımının yeniden yapılması gerektiği''nden bahsetmeye başladı. TC'nin ceza kanunları Mussolini italyası'ndan örnekle oluşturulmuş, bazı maddeler birebir kopya edilmiştir. Ama anlaşılan bu bile bizim neo-faşistlere yetmemekte.
Kürtler, Türklerle Eşit Vatandaşlık Haklarına Sahip Olmalarına Rağmen Neden Devlete itaat Etmiyorlar?
Yazının başlığında dile getirilen soru Türkiye’deki herhangi bir tekstil atölyesinde, kahvehanede, kuaförde veya birden fazla kişi ile Kürtler hakkında konuşmaya başladığımız herhangi bir mekânda duyduğumuz ilk sorulardan biridir. Birçok kişi tarafından “Kürtler neden Türkiye’deki Lazlar, Çerkezler, Pomaklar, Araplar, Çingeneler ve diğer etnik gruplar gibi devlete itaat etmeyip sürekli sorun çıkarıyor?” şeklinde dile getirilen bu soru bu kadar sık sorulmasına rağmen Türk televizyonlarında, medyada ve akademilerde yeteri kadar tartışılmadı. Kürtlerin itaatsizliklerinin nedeni çoğu zaman Kürtçenin yasaklanması, Kürtlerin Kürt olduğunun inkâr edilmesi veya doğuya yatırım yapılmaması çerçevesinde tartışıldı. Türk olmayan birçok Müslüman etnik grup Türkiye’de Kürtlerle benzer koşullarda yaşadığı için; Kürtlerin hepsinin değil fakat önemli bir kısmının devlete karşı silahlı ayaklanma yürütmesine, asker ve polis öldüren PKK’ye destek vermesine veya PKK’yi terörist olarak adlandırmayan siyasi partileri desteklemesine anlam verilemiyor. Bu yazı, Kürtlerin devletle kurdukları ilişkinin Türkiye’de yaşayan ve Türk olmayan diğer Müslüman etnik gruplardan neden farklı olduğunu ele alacak.
Bilindiği gibi Türkiye Cumhuriyeti anayasası Türkiye’deki Kürtleri “Türk vatandaşı” olarak kabul etti ve Türklere tanıdığı bütün vatandaşlık haklarını Türkleştikleri oranda Kürtlere, Lazlara, Çerkezlere, Pomaklara, Araplara ve diğer etnik gruplara tanıdı. Türk olmayan bütün Müslüman halkların dilleri ve kültürleri aynı şekilde yok sayıldı. Bununla birlikte Türkiye’de Kürtlerin, Lazların, Çerkezlerin, Pomakların, Arapların ve Arnavutların Türklerin sahip olduğu bütün haklara sahip oldukları öne sürüldü. Örneğin Türkiye’deki bütün etnik gruplar Türkler gibi öğretmen, mühendis, doktor veya müteahhit olabilir ve aynı imkânlardan yararlanabilirdi. Bu görüş, istanbul’da yaşayan Samsunlu Türk bir öğretmen tarafından şu şekilde dile getirilmiştir:
“Mahallede terörizm yanlısı bir arkadaş vardı. Onunla tartışmıştım… O haksızlık yapıldığını düşünüyordu. Ben farklı düşünüyordum. Aynı ekmeği aynı marketten alabiliyoruz. Aynı hastaneyi paylaşabiliyoruz. Hatta devlet hastanesine gittiğimizde aynı odada iki tane yatak var birinde sen yatıyorsun birinde ben. Aynı hizmetleri alıyoruz bir farkımız yok diyordum… Senin altında da aynı araba var benim altımda da aynı araba var. Ya en basitinden sen de aynı kızı sevebilirsin ben de aynı kızı sevebilirim. Hiç bir şekilde farklı değiliz yani. Tenin esmer olmuş tenim beyaz olmuş hiç fark etmez.”
Yukarıdaki alıntı Türkler başta olmak üzere Türkiye’de yaşayan birçok etnik grubun genel görüşünü yansıtır. Türkiye’deki birçok Laz, Çerkez, Arap, Pomak ve farklı etnik gruptan gelen kişi de Türklerle aynı vatandaşlık haklarına sahip oldukları için Türkiye’de hiçbir etnik gruba geçmişte kalan dil yasaklamaları dışında ayrımcılık yapılmadığı, dolayısıyla Kürtlere de ekstra bir ayrımcılık yapılmadığı düşünülür. Kürtlerin yaşadığı topraklarda yoksulluk varsa diğer bölgelerde de yoksulluk vardır. Kürtlerin dili yasaksa diğer etnik grupların da dili yasaklanmıştır. Ama Kürtler neden diğerlerinden farklı olarak bir devlet istemekte, özerklik istemekte ya da özyönetim ilan etmektedirler? Örneğin istanbul’da yaşayan anadili Azerice olan ve kendini Azeri olarak tanımlayan Karslı bir kadın tekstil işçisi şunu dile getirmiştir:
“Kürtlerin ben tek şeyini sevmiyorum. Yani başka ülke istiyoruz demelerini sevmiyorum. Onun dışında fabrika isteselerdi biz onların yanında olurduk. Memleketimize fabrika verin ya da işyeri verin ya da su kanalları verin deselerdi. Eskiden Kürtçe konuşmak yasaktı. Şimdi yasak kalktı her yerde konuşuyorlar. Ben kızmıyorum. Kendi aralarında Kürtçe konuşabilirler. Sadece devlet de benim dilimi kabul etsin demelerine kızıyorum. Her devletin birkaç dili olacak değil. Ona katılmıyorum. Anadilde eğitim de olabilir. Ama mahkemeye gittiklerinde Kürtçe bilen hâkim avukat istemelerini istemiyorum ben.”
istanbul’da yaşayan Makedonya göçmeni erkek bir işçi emeklisi ise şunları dile getirmiştir:
“Kürtler bizde yol yok vs. diyorlar. Herkeste yol yok onlar da mı silaha saldırsınlar? Bunlar üst kimliği kabul etmiyor. Kürtlük alt kimliktir. Ben Arnavutum kardeşim. Ailem içinde de Arnavutça konuşuyorum ama benim üst kimliğim Türk.”
Bilindiği gibi Türk devleti kurulduğunda Fransa’nın modernleşmesini, milliyetçilik politikalarını ve vatandaşlık tanımını kendine örnek aldı. Fransa’da Fransız algısı devlet merkezlidir. Fransız geleneği ulusu kurumsal ve toprak bütünlüğü çerçevesi içinde algılamıştır. Vatandaşlığın cumhuriyetçi tanımı “evrensel”, “laik” ve “üniter”dir. iyi bir Fransız vatandaşı olabilmek için Fransa’da yaşayan azınlıkların ve göçmenlerin Fransızlar gibi yaşaması, Fransızca konuşması ve Fransız kültürünü benimsemeleri gerekmektedir. Fransız devletinin azınlıklara ve göçmenlere yaklaşımı asimilasyoncudur. Bununla birlikte Fransa asimilasyon politikalarını sadece Fransa’da değil sömürgelerinde de uygulamıştır. Asimilasyon politikaları Fransa’nın sömürgeci ideolojisinin temelini oluşturmaktadır. Sömürgelerdeki yerli haklar ancak Fransızların dillerini öğrendiğinde, gelenek ve göreneklerini kabul ettiğinde Fransız vatandaşı olmaya hak kazanmışlardır.
Türkiye’deki kültürel asimilasyon ve dil politikaları Türk devletinin egemenliği altında yaşayan Müslüman ancak Türk olmayan bütün etnik gruplara benzer biçimde uygulandı. Örneğin Lazların, Pomakların, Çerkezlerin ve Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde asimilasyon amaçlı yatılı bölge okulları açıldı. Kürtler gibi Lazlar, Araplar ve diğer etnik gruplar da Türkçe dışında kendi dillerini konuştuklarında okullarda dayak ve şiddete maruz kaldılar. Sadece Kürtlerin değil bütün etnik grupların kamusal alanda Türkçe dışında dil konuşmaları yasaklandı. Fakat bugün bu etnik gruplar arasında devlete politik şiddet bağlamında itaat etmeyen sadece Kürtlerdir.
Kürtleri Türkiye’deki diğer Müslüman etnik gruplardan ayıran en önemli özellik, sadece Kürtçe dilini konuşuyor veya yoksul olmaları değildir. Kürtleri diğer etnik gruplardan ayıran özellikleri, yaşadıkları topraklar üzerindeki toplumsal tarihlerinin ve özellikle de Osmanlı devleti içindeki siyasi ve ekonomik konumlarının diğer etnik gruplardan oldukça farklı olmasıdır. Bu farklılıkla bağlantılı olarak 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti ülkesine diğer etnik gruplardan oldukça farklı biçimde, silahlı yollarla entegre edilmeye çalışılmışlardır. Hatta Kürtlerin ve yaşadıkları bölgenin büyük bir kısmının 1923 yılından 2015 yılına kadar geçen süreçte Türkiye’ye hâlâ entegre edilemediği bugün açıkça ortadadır.
20. yüzyılın başına kadar Kürtlerin siyasi yönetim biçimi aşiretlerin olduğu mirlik/beylik sistemiydi. Dolayısıyla her ne kadar Osmanlı egemenliğinde olsalar da Kürtlerin siyasi yönetim biçimi Anadolu halklarından ve/veya Anadolu’ya sonradan göç ettirilen halkların tarihinden oldukça farklıydı. Osmanlı devleti Kürt hükümetleri olarak adlandırılan Kürt mirliklerinin siyasi özerkliğini uzun yıllar boyunca tanımıştı. Hata çoğu zaman bu farklı siyasal konum Osmanlı devletinin Kürt beyliklerinin iç işlerine müdahalesi oldukça kısıtlı seviyede olduğu için birçok yerde neredeyse bağımsızlık biçiminde yaşanmıştı. Devlet ve mirlikler arasındaki ilişkiler ağırlıklı olarak vergi verme ve savaşlarda ittifak kurma biçiminde gerçekleşmişti. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar devlet belgelerinde Kürtlerin yaşadığı bölgenin Kürdistan olarak adlandırıldığı da görülmektedir. Dolayısıyla Kürdistan, Osmanlı içinde Anadolu’dan farklı bir bölge olarak görülmüş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ardından bu bölge önce “şark” sonra da “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla “Doğu ve Güneydoğu Anadolu” ifadesi tarihsel geçmişi olmayan Osmanlı’nın ardından kurulan modern Türk devletinin yarattığı yeni bir tanımlamadır.
19. yüzyılda Osmanlı devletinin merkezileşme politikalarından sonra Kürt mirlikleri ile devlet arasında birçok siyasi ve ekonomik anlaşmazlık ortaya çıkmış ve bu anlaşmazlıklar birçok Kürt mirliğinin silahlı ayaklanmalarına dönüşmüştür. Bugün Türkiye’de Türkçe dışında başka bir dil konuşan ve Müslüman sayılan etnik grupların devletle böyle bir ilişki kurmadığı görülür. Farklı dilleri konuşan etnik grupların büyük bir çoğunluğu bugün yaşadıkları topraklara sonradan yerleşmiş göçmenlerdir. Örneğin tarihçi Kemal Karpat 1850-1940 yılları arasında Anadolu topraklarına yedi milyon Müslümanın göç ettiğini öne sürmüştür. Bu grupların bugün yaşadıkları topraklar üzerinde Kürtler gibi özerklik veya siyasi iktidar geçmişleri yoktur. Kürtler bu göçmenlerden farklı olarak yaşadıkları topraklar üzerinde yüzyıllar boyunca devlet formunda olmasa da belirli düzeyde siyasal iktidar kurmuş bir etnik grup olarak karşımıza çıkmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ise tıpkı öncesinde olduğu gibi Kürdistan coğrafyasının kuzeyinde, yeni Türkiye’nin güneydoğusunda 19. yüzyılda olduğu gibi merkezi iktidara karşı Kürt direnişleri devam etmiştir. 1925 ile 1940 yılları arasında Kuzey Kürdistan’da başta Şeyh Sait ve Ağrı ayaklanmaları olmak üzere devlete karşı birçok silahlı direniş ortaya çıkmıştır. Bütün bu direnişlere katılanlar katliamlardan geçirilmiş ve hayatta kalanların bir kısmı da 1934 iskân Kanunu’nda olduğu gibi Anadolu’nun iç ve batısına sürgün edilmişlerdir. Bu silahlı ayaklanmaların öncelikli nedeni asimilasyon politikaları veya yoksulluk değil, Kürtlerin yaşadıkları topraklar üzerindeki siyasi egemenliklerinin Cumhuriyetin kurulmasıyla beraber tamamen ortadan kaldırılması girişimidir. Dolayısıyla Kürtlerin modern Türk devletiyle kurduğu ilişki Fransa’nın sömürgeleriyle kurduğu ilişkiye benzemektedir. Örneğin devletin Dersim hârekatı olarak adlandırdığı Dersim katliamında on binden fazla kişi hayatını kaybetmiştir.
Kürtlerin yüzyıllara yayılan silahlı direnişleri ve katliamlar hem Osmanlı hem de Türk devletinin hafızasında güçlü bir biçimde yer tutmuştur. Bu hafıza nedeniyle devlete bağlı askeri güçlerin Kürdistan ile kurdukları ilişki her zaman için diğer bölgelerden farklı olmuştur. Kürtler her zaman devlete “ihanet” etme olasılığı yüksek olan bir etnik grup olarak görülmüştür. Kürt yaşlılarının askerlik anılarında askere giden ve yeteri kadar Türkleşmemiş Kürtlere her zaman şüpheyle yaklaşıldığı ve Kürt askerlerin çoğu kez şiddetli biçimde dövüldüğü örneklere bolca rastlanması bundandır. Örneğin 1974 yılında PKK kurulmadan önce askerliğini Erzurum’da yapan Bingöllü bir Kürt esnaf şunları dile getirmiştir:
“Ben askerdeyken benim birliğimde Kürtler vardı. Bize soruyorlardı kaç tane jandarma öldürdünüz? Sizin mağara numaranız kaçtır? Kıro diyorlardı. O dönem askerde bize hep Kıro diyorlardı. O zaman biz bilinçsizdik. Bize söylenen her şeyi yutuyorduk. Bir şey söylesek öldürülebiliriz diye düşünüyorduk. En zor görevlere, en zor işlere Kürtleri veriyorlardı.”
PKK kurulduktan sonra da devlete karşı silah kullanmayan Kürtler de asker ve jandarma öldürme olasılığı yüksek kişiler olarak görülmüştür. 2002 yılında askerliğini Ardahan’da yapan Siirtli bir Kürt mermer işçisi de askerde yaşadıklarını şu şekilde dile getirmiştir:
“Askerde çok başarılı oldum. Atışta, silahta, bombada çok başarılı olunca bu sefer terörist damgası yedik. Sen terörist misin? Bugüne kadar kaç tane asker öldürdün? Sen dağdan mı geldin? Sen nerden geldin, sen nesin? Bunu komutanlar söylüyor. Biz silahın söküp takılması eğitimine gitmiştik. Tabi ben kendim söktüm taktım koydum oraya. Elazığlı bir çavuştu bana dedi ki sen terörist misin? Sen bugüne kadar kaç tane asker öldürdün?”
Sadece askere giden Kürtler değil, sivil Kürtler de çoğu zaman devlet tarafından “terörist” veya “potansiyel terörist” olarak değerlendirilmiştir. Bu durum Kürtlerin devletle kurduğu ilişkiyi önemli oranda etkilemiştir. Kürtler ve devlet arasında PKK öncesine dayanan ve PKK’nin kurulması sonrasında derinleşen askeri çatışmaların tarihi bugünkü ilişkilere de önemli oranda yön vermektedir.
Son süreçte Kürt ilçelerinde Kürtler tarafından seçilmiş belediye başkanları tarafından gerçekleştirilen özyönetim ilanları, Kuzey Kürtlerinin önemli bir kısmının siyasi özyönetim talebinin hâlâ çok canlı olduğunu ortaya sermektedir. Türkiye’de Türkçe dışında farklı dilleri konuşan bazı etnik gruplar içinse ancak son yıllarda kültürel talepler alanında kısıtlı bir etkileşimin olduğu söylenebilir. Özyönetim arzusunun ve merkezi devlet karşıtlığının yüzyıllardır Kürdistan coğrafyasında varlığını koruması ve bu arzunun nesilden nesile bir miras gibi aktarılması, Kürtlerin bugünkü konumlarını Türkiye’deki diğer Müslüman etnik gruplardan ayırmaktadır. Bugün Kürtlerin özyönetim ve özerklik taleplerinin bölücülük veya ihanet olarak değerlendirilerek suçlulaştırılması Kürtlerin bu topraklardaki tarihini unutmak veya görmezden gelmek anlamına gelmektedir. Kürtlerin tarihlerinin unutulması, görmezden gelinmesi veya küçümsenmesi ise son yüzyıla yayılan ve son otuz yıldır kesintilerle devam eden savaşın sona ermesini engellemektedir.
Not: Yazıdaki alıntılar istanbul’da doktora tezi araştırmam sırasında gerçekleştirdiğim derinlemesine mülakatlara dayanmaktadır.
Devletimiz patlama olacağını bilmesine rağmen patlamayı engellemiyor çünkü ilerleyen dönemlerde yaşanacak daha büyük patlamalarda daha fazla canımız yanmasın diye bizi alıştırmaya çalışıyor.
Vatandaşını bu kadar düşünen bir devlet daha varolmamıştır.
5 Haziran'daki Diyarbakır Katliamı'ndan, 21 Temmuz'daki Suruç Katliamı'ndan, 10 Ekim'deki Ankara Katliamı'ndan hesap sorulsaydı bugün başka şeyler konuşuyor olurduk.
Dünkü saldırıyı kim gerçekleştirmiş olursa olsun; solculara, Kürtlere ya da muhalif diğer kesimlere yönelen her katliamın ardından sevinç çığlıkları atan, saygı duruşlarını ıslıklayan, ''Aşk bodrumda yaşanır güzelim'' diyen Türk ırkçıları ve islamcılar bu katliamın asıl sorumlularından biridirler. Çünkü onlar iktidardaki faşist çetenin gerek iç gerekse dış politikasını canı gönülden desteklemiş, sokak ortasında çocuklar ölürken alkış tutmuş, oluşturulmaya çalışılan savaş ortamını körüklemiş, ''barış'' diyenleri terörist ilan etmiştir.
Şu anda birkaç büyük kentte tepki niteliğinde gösteriler düzenlemek bence kritik önemde. Bazı illerden küçük gruplar halinde ''oturma eylemleri'' yapıldığıyla ilgili haberler geliyor. Başka biçimlerle, etkin boykot, işgal, hatta grev gibi mücadele yöntemleriyle bu eylemlerin gelişmesine çabalamalıyız. Faşistlere, gericilere meydan bırakmamak gerekir. Ayrıca şu anda devrimci sosyalistler öncülüğünde hazırlanacak gösteri ve grevler öfkeyi ve acıyı birleştirmek ve faşizme yönlendirmek için, sorumlunun faşizm olduğunu, korku ve sinikliğin faşizmi cesaretlendireceğini, faşizm sürdükçe bu katliamların sonu gelmeyeceğini, korunaklı saray ve evlerde rahat ve lüks içinde yaşayanların sorunlara çözüm olamayacağını ve devrimin tek yol olduğunu bütün emekçi ve ezilen halka göstermek için anlamlı olacak, gidişattan hoşnutsuz olan sınıf ve kesimlerin ortak bir hedef doğrultusunda mücadelesine ivme olacaktır.
Demirtaş cuma namazına çağırırsa Davutoğlu durur mu hiç. iran gezisini alelacele iptal edip Şırnak Silopi'ye cuma namazına gitmiş. ''Yahu'' demiş, ''politik çıkarlarımız için şu dinsel duyguları kullanma taktiğinin uzmanı biziz, bu alanı Demirtaşlara falan bırakmayalım'' demiş. Peki gittiği yerde halka ne demiş? ''Evinizi barkınızı yıktık, ananızı, bacınızı, kardeşinizi, komşunuzu, arkadaşınızı yaş farkı ayırt etmeden öldürdük ama üzülmeyin, inşaat şirketlerine, emlak krallarına ''kentsel dönüşüm'' müjdesini buradan duyuruyoruz, kan ve kemiklerinizin üzerine cennet inşa edeceğiz'' demiş. Alkış yok mu alkış?!...
işçiler(ya da onların bir kesimi) henüz ''terörist değil emekçiyiz biz'' sloganını kendi lehlerine meşruluk sağlayıcı olarak görseler de, kapitalistlerin ve devletinin gözünde ekmek, özgürlük, barış gibi taleplerle mücadele eden herkes teröristtir. Kaldı ki burjuvazinin işçilerin karşısına barışçıl bir gösteride dahi polis dikmek için herhangi bir terörizmin varolmasına değil, belirli bir terörizmin, devlet aygıtının ve faşizmin varlığına gerek vardır. Devlet, kapitalist sınıfın sermayesini ve özel mülkiyeti altında tuttuğu üretim araçlarını muhafaza etmek adına bir terör aracı, ve sömürülen, ezilen sınıf ve halkları baskı altında, yönetimleri altında tutmak için kapitalistlerin siyasal iktidarıdır.
Çanakkale'de bulabileceğiniz güzel aksesuarları bulunan nadide dükkanlardan birisi. Müşteriye güleryüz onlara artı puan katarken, bilekliklerindeki tasarımları ise harika. işlerinin ehliler kısacası.