sngl
178 (hevesli)
dördüncü nesil yazar 1 takipçi 9.30 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    yasa ve yasat

    2.
  1. dale carnegie'nin dost kazanma kitabında ise bu fikir akımı şöyle pekiştirilir;
    -yapacağın şeyi severek tam manasıyla inanmak
    -içimizdeki heyecanı sürekli telkin etmek
    -heyecanlı insanlarla ilişki kurmak
    -kafamızdaki kyvvet ve heyecan düşünceleri yaratmak.

    bu 4 maddenin belkide anahtarı sayılabilecek son madde klişe mesajlardan lügatımıza giren; kendini değiştirmek istiyorsan, fikirlerinden başlamalısın mantığıyla birebir özdeşleşir gibime geliyor an ve an itibariyle. yalnız burada parmak basılan ya da basıldığına inandığım kavram heyecanın yaşama olan katkısıdır. işin daha özü; yaşayıp yaşatmak isteniliyorsa mutlaka heyecana inanılmalı, içindeki ilahi kuvveti ayyuka çıkarmalıdır kimse...
    2 ...
  2. babayla vakit gecirmek

    1.
  3. başlarken net olarak söyleyebilirim ki kıymeti ya iş işten geçtikten sonra anlanan ya da çok geç farkına varılan bir duygudur. hatta duygudan da öte, evladı evlat, babayı baba yapan en değerli kavramdır.

    bir şeylerin arkasına saklanmayı marifet sananların uydurma bir kuşak farkı teorisiyle büyüdü 90'ların çocukları. neymiş arada 20 ila 30 yaş olunca iletişim eksikliği oluyormuş, biz bilgisayarın efendileri onlar radyonun sultanlarıymış. şimdilerde ise gülüyorum, nasıl doğru olabileceğine ihtimal vermişim zamanında idrak edemiyorum, nasıl benim iyiliğimi istedi diye ona basitçe ve bir o kadar adice "ya, sen bunlardan ne anlarsınki, farklıyız biz" dediğime. çocukluk işte... yumurta dayanınca kapıya mumla arayacağımı bilseydim mahalledeki çocuklarla dokuz aylık oynayıp hamile kalacağıma, tasolarımın hepsini üttüreceğime ah diyorum, vuruyorum kafamı duvarlara. ha, geç mi, geç kalınmış mı, allah bilir...

    oysa ne hayalleri vardı kim bilir yorgun argın biten her haftanın sonunda evladıyla bakın eşini bir kenara bıraktım sadece evlatlarıyla bir şeyler yapabilmek belkide o hafta işlerindeki tüm çıkan aksaklıkların üstünü örtebilecek tek yorgan idi. hadi o zaman ufaktık, fırlamalık mevsiminde savrulan bir yapraktık. ya ergenleşince ? o zaman akıllandık mı? lanet olsun yine hayır. bu seferde sinemaya gidip ilk aşkının elini nasıl tutabilirim diye yollu düşünceler sardı beyinlerimizin içine. ama o zaman daha anlayışlıydı babam. hani sünnette olmuşuz ya. erkek adamın erkek oğlu olur hesabı. yine ses çıkarmıyordu. ama ya içindekiler. ya içinden geçirdikleri ? işte onu anlıyorum simdilerde. ben hep hatalarımı 20li yaşlarda yaptım sanırdım. asıl hatalarımı çocukluğuma inince gördüm. takılmışız lanet olası kuşak kavramı, baba anlamaz, arkadaş iyidir ayağına. şimdi bakıyorum da, facebook olmasa acaba kaç tanesinin sesini duymayı bırakın resmini görebilirdik. ha baba ? o hala yanımda, hatta içeride beni bekliyor. hergele mars olmak istiyormuş, alıcam ifadesini. neyse dağıtmayalım konuyu. heh ne diyorduk. babayla vakit geçirmek. evet. şöyle bir düşünün ki mastercardınızın bile alamayacağı tek sevgiyi. sizi gönülden sevebilen hiçbir amacı olmadan. (bu arada türkiye'de ekonomik problemler yüzünden her yıl kaç çift boşanıyor biliyor musunuz?) işte öyle bir varlıkla vakit geçirmektir. kaç yaşında olursan ol hiç ama hiç farketmez ki. hala onun prensi, hala onun prensesindir. seninle bir dakika geçirmek ya da onunla bir dakika geçirmek değer biçilemeyendir. niye mi? çünkü hayatındaki tüm terini sizin için döken bir insan düşünün. gerisinide boşverin...
    7 ...
  4. gozlerindeki labirentin basindayim

    1.
  5. yolun başındayken, henüz sevda yeni yetme bir çocuk, duygular karmakarışık iken; mantık ile beyin arasındaki nöronların hallaç pamuğu gibi karmakarışık ve bir o kadar kabarık olduğu bir andayken dökülüverir kelimeler, oluşturuverir bu cümleyi.

    zamanını bozuk para gibi harcarken ansızın alabildiğini geçer olmuş bir zamandan. kim bilir belki evvel zaman, kalbur saman. belki garip bir aşk hikayesi, belki birkaç mısra, kötü bir lise şiiriyle geçiştirilebilecek gündelik bir aşk. ama hepsinin başlangıcı aynı değil mi sonuçta. bir iki kelam arkasından gülen belki masum, belki masum görünen gözler. çoğu zaman benzetmede hata olmaz klişesiyle benzetir sevenler; engin denizlere, yemyeşil kırlara sevdiceklerinin gözlerini. ancak cicim aylarının geçmesidir mühim olan. sonra yavaş yavaş gerçek yüzler çıkarken ortaya; alışmanın getireceği bastırılmış duygular çıkarlar yırtık dondan. ikilem arasında kalmamak mümkün değildir. bazen istenilmeyen bir değişme, bazen sıcaklığını yitirmiş gözler bazense kıymeti bilinmeyen yaşlar sembolize farkındalaşmanın. evet, evet farkına varıyorsundur içinde kaybolacağın ve çıkışı oldukça güç bulunacak bitsede ileride bir gün mutlaka tebessüm yaratacak bu hikayenin. belki uğruna yıllarını verecek, kim bilir öğrendiğin her şeyin yalan dolandan ibaret olacak, belki aldatılmış, belkide parçalanmış bir kalp kalacak ve düşüncelerini geç reflekslerini dahi kontrol edecek gücün kalmayacak, nefes almanın zorluğuna varacaksındır. ve yine kim bilir? pembe panjurlu evinde şömine başında ufaklığın mavi patiklerini koklayacaksındır. dedik ya labirent bu? sezgilerin ve iç benliğini aklın tarafından kullanabilirsen ne mutludur sana aksi taktirde vay anam.
    1 ...
  6. zarar vermeyeyim derken seni yasamayi unutmusum

    1.
  7. aşk ile alışkanlık arasında gel-gitler ile sıkı bir mekik dokumuş bünyenin, kimi zaman gözü gibi baktığı, sevdiceğinin parmağına batan bir kıymığın kalbine saplanan bir hançere eş koşmuş zatların, zaman zaman depremden bile koruyamam mantığıyla 5.dereceden deprem kuşağına yaptırdığı sözüm ona pembe panjurlu evinden kafasını çıkarıp dışarı samanyolunu izlerken ansızın farkına varır. onla yaşamak mı güzeldir, onu yaşamak mı güzeldir farkına varamaz, ve içine atarak patlayacağı güne kadar biriktirirsin usulca. henüz desibelleri keşfedilememiş çığlıklar, bir türlü doldurulamamış ve dolduralamayacak ukdeler kaplar içini. öyle ki koruma iç güdüsü öyle bir hal içine girmiştirki; kıskançlığa dönüşmüştür. nefes almadan önce dahi sana haber vermesini beklersin, salaklık işte sanki bilebileceksin havanın o anda içindeki virüsleri, ama gel görelimki söz geçiremezsindir yüreğine. ne de olsa hayat bozuktur, düzen kötüdür. herkes potansiyel katildir ona yaklaşan yahut sapık. zarar vermesinler istersin çünkü gözbebeğindir. ancak bir gün dank eder kafana; hep koruyayım derken, gözlerindeki gülüşe dahi zarar vereceğini düşündüğünden olsa gerek gülen gözlerin sıcaklığını yaşamayı unutmuşsundur. yüzündeki eşsiz tebessümü yaratan sanki sımsıcak dudaklar senin sevdiceğinin değildir. ulan sanki kor yakacak seni dersin. pişman olursun, ha faidesi olur mu? çoğu zaman iş işten geçmiştir, bir beyaz mendil kalır elinde sana ya salya sümük sileceksindir, ya da uğurlar olsun diyip güneşe doğru sallarken ipek olduğunu farkedeceksindir.

    edit: başlık 50 karakter sınırına toslamış olup orjinali işbu şekildedir,
    (bkz: sana zarar vermeyeyim derken seni yaşamayı unutmuşum ben)
    5 ...
  8. uzun entry girmeyi bir halt sanmak

    1.
  9. sevgili pek muhterem dindar aborjin kardeşlerim; sözlerime başlamadan önce müsadenizle ajdar dayıma ve nihat amcama selam etmek isterim der ve ukalalığı bırakırım. şimdi efendiler; sözlük oluşumlarında ne yazık ki öyle kendini bilmezler, öyle densizler vardır ki; uzun entry girerek gözlerimizin bozulmasına yol açtığı gibi boşu boşuna okumaya uğraştırırlar adama. hadi okumasan olmaz, adamın yanlışlıklarını düzeltmen lazımdır filan falan. kısacası çok lüzumsuzdur, özelliklede uzun entry girdikten sonra kendisini edebiyat profesörü olarak görüp, omuzlarında birkaç santim kayma saptanan bu kasıntı belirirki bu tipitiplerde hiç sormayınız.işin daha da özüne indiğimizde eziklik ve büzüklüklerini uzun entry girerek kapatmaya çalıştıkları gözlenebilir; böylelerini aslında taksim de asmak gerekir, vatana milleti arkadan bıçaklarlar ne mi lazım.

    peşin edit; ne aborjinin ne demek olduğunu ne dindarın ne işe yaradığını bilir gözlerinizden öperim.*
    4 ...
  10. gunden gune eriyen idealizm

    1.
  11. özellikle genç kuşak olarak tabir edilen 20 ila 40 yaşlar arası kesimin, toplumun çarklarına çomak sokacak hareketleriyle paralel olarak kamuya açık alanlarda göreceğimiz riyakarlıklar ile başgösteren işbu sebeplede insanı korkutan ve şüpheye sürükleyen, kendi olma, amaç uğruna yaşama fikrinin günden güne çürümesidir.

    evvel zaman kalbur saman içinde var olan dedelerimizden duymuştuk biz en son idealizmi. teker teker seçilmişti vekillerim yurdumun dört bir yanından. meclisi kurup; turgut özakman'ın güzel üslubunda anlattığı çılgın türkler'deki gibi kaderimizi çizeceklerdi baştan. oralarda kalmıştı boyun eğmezliğimiz. gizlice yapılan antlaşmalarda lehimizi olmasına rağmen kabul etmemeyi öğrenmiş idik biz. ne ziya gökalpler korktu istanbul'a rağmen ankaraya gelmeye ne halide edip hanımlar.

    şimdilerde ise kafaların her kaldırıldığını türlü dolambaçları görüyoruz, kültürparklara kurulu olmuş hayatımız dönme dolap misali. yok efendiler yok. idealizm artık yok. çok net giriş oldu aslında sonda söyleyecektim ben bunu ama dayamadım...

    okullarda, hastanelerde en kutsal meslek olarak tabir ettiğimiz öğretmenlerimiz doktorlarımız bile gencecik fidanlar eğitecekken yahut hayat kurtaracakken bile parayı seçer olmuş. hangi firma hangi kitabı seç der komisyon verilirse o yardımcı kaynak seçilir, hangi ilaç firması promosyonlu ilaç verip, komisyonunu arttırırsa o hastaya verilir olmuş. kısacası etik davranışlara hançer misali saplanır olmuş bünyelerdeki para hırsı.

    peki ya nedenler ? başlıca idealizmi eriten kaptilazimdir ey ahali. yeşilin rengi namusun şerefin yerini çoktan ele geçirmiş; miras uğruna anaları evlatları ayırır olmuş. polisimin içindeki çatlak yumurtular hırsız liderlerinin sus paylarıyla kapamış çenelerini, askerimin içine dahi bölücüler girmiş iken, idealizmden bihaber yetişen üniversite gençliğiyle boğuşurken elbet nedenleri bilsekte elimizden bir şey gelmiyor diyeceğimi düşünsenizde yanılgıya varacaksınız. zira biz öyle bir tembel toplum olmaya alışmışız ki her şeye bahane bulup, x elden gidiyor derken, bizi anlayacak yok derken daha da bir kabuğumuza çekilip meydanı boş bıraktığımızdan bu nedenlere köstek yerine destek olmaktayız.
    ancak bir titreyip kendimize gelsek, özümüze dönsek, ah işte o zaman avrupa birliği, asya birliği ne olaki. biz bize yeter artarız bile.

    seviyorum sizi.
    2 ...
  12. odak merkezini kontrol altinda tutmak

    1.
  13. bir nevi başarının anahtarı sayılabilecek bu ilke, kişinin yapacağı işe konsantresini dolayısıyla verimini yükseltir. bunun için öncelikli olarak kişinin nefsi ile iyi geçinmesi akabinde gücün kendisinde olduğunu anlamasıdır. örneğin ders çalışmak yahut kitap okumakla bu işin antremanları yapıldığı gibi ilgi duyulan bir şey üzerinde de denemeler sonuç vermektedir. çevre faktörü göz önüne alınıp farz-ı misal cep telefonunun sesi kısılmalıdır.
    0 ...
  14. bugün bir kez daha sevmeyi öğrendim

    1.
  15. kimi zaman kuşluk vaktinde aynaya baktığında çoğu kez bir şeyler görmek istemişimdir. ancak genellikle karşıma bir iki göz torbası kalmıştır elde. alabildiğince uykuya muhtaç bir o kadar da uykular ona haram. işte böyle vakitte düşüncelerle kenetlenip bir vücut olmuşken insan; yüreğine saplanır..

    saplanan bir o kadar güzel ve bir o kadar derinden etkileyen ve duyguların her ne kadar aya düşsede en asil olanı, en doyulmazıdır. sevdadır, sevgidir. üzerine ne yiğitler dünyalarından olmuş ne hatunlar sırma saçlarıyla yalnızlığa hapsolmuşlardır. tüm bunları düşününce ürkmemek her ne kadar elde olmasada, ya bismillah.

    bazen bir bakış başlangıcı olur, bazen sıcak bir tebessüm. heyecanı farklıdır genel tabiriyle cicim aylarıdır, bir sevdanın olmazsa olmazı. her şey o kadar güzeldir, iki tarafta yenilikten olsa gerek birbirine saygı sevgi ve önemlisi heyecanlarını koruyarak yaklaşır. yeri gelir göz kaçırmalar bile hoşnutluk verir bünyede. ama ansızın ve tadına doyamadan geçer zaman. alışkanlık ile sevgi arasındaki ince çizgiyi iyi çizilmemiş olmasından kaynaklansa gerek yahut, insan vucudunun tüm biyolojik zorluklara 40 günde alışabilmesi gerçeğiyle düz mantıkla hareket ederek vardığım beyninde alışma probleminde olsa çabuk biter. yerini kavgalara, heyecansız süprizlere, on dakika sonra atılacak mesajı tahmin etmelere kadar götürür. işbu sebeple ilişkinin tüm renkleri yavaş yavaş siyahlaşmaya bir o kadar da sıradanlaşmaya başlar. işte burada başlar yeniden sevmeyi sevebilmeyi öğrenmek. burada aslolan karşı taraftaki kişideki ortak noktaları gün yüzüne çıkartmak ve biraz daha kendinden bir şeyler bulabilmektedir. kimsenin inkar etmesine gerek olmayan kişisel egolar vardır her insanın hayatında ve mutlak suretle dürtülmesi gerekir. her ne kadar benim egolarım yok derse kişi o kadar çamura batmış ve bir o kadar da kendini kandırır olmuştur. egoyla bunun ne alakası var diyecek olursanız, ortak nokta bulma aşamasında kendi tarafında ağır basan duyguları buldukça, karşı tarafın ellerinde yetiştiğini görecek ve "ona yaşamayı dahi ben öğrettim" şeklindeki mecazi kavramlarla tatmin olacak ve bunun getirdiği daha çok bağlanma ile şevk ile dolacaksınız.

    aslında lafı fazlada dallandırıp budaklandırmaya gerek yoktur. ufak çaplı gerek fiziksel gerek fikirsel değişimler reksizleşen ilişkiyi canlandırıp her geçen gün aynı kişiye tekrar aşık olma gibi bir muhteşem duyguyu sizlere hediye edeceklerdir. ha ben fiziksel değişimden ziyade fikirsel gelişime daha çok önem veriyorum dersem bunu diyen herkes gibi yalan söylemiş olur muyum ? sonuna kadar... ortasını bulup, kıvamını tutturmalısınız.

    zorunlu tanım; ilişkisinin boyutu alışkanlık düzeyine gelmiş kimsenin sevdiğine tekrar aşık olması ve bu durumu keşfedip gün içinde yeniden filizlenen sevgi damlacıklarını ilan etmesidir.
    3 ...
  16. zarli santranc

    1.
  17. bilen bilir efsanesi vardır, türlü türlü rivayetleri satranç ve tavlayla ilgili. akılda kalan bir kubleyi paylaşasım var sevgili ütopyalılar ile. şimdi efenim iki padişah var göz koymuşlar birbirlerinin topraklarına, ama ortada racon var şimdiki gibi değil işler, mesajlar filan gitmeli, laflar kondurulmalı, herkes haddini bilmeli. işbu doğrultuda x ülkesinin şanlı padişahı toplar etrafına tüm alimlerini bilginlerini ve buyurur. ey yaverler bana öyle bir oyun yapacaksınızki işgal edeceğim hergeleye gönderdiğimde ona hayatı ve geleceğini anlatıp, topraklarının benim olacağını bildireceğim der. yoksa kafanız tez vurula. tabi ortada kafa vardır. düşünülür edilir. hayatın düşünme neticesinde doğru hamle yapma ve şahla oyunu bitirmesiyle sonuca ulaşan santrancı keşfederler. mesaj güzeldir yerine ulaşır. gel gelelim bizim y hükümdarı kalır mı altta, ordusu daha güçlü, şanı daha büyüktür. o da buyurur buna karşılık öyle bir oyun yapın ki şans faktörünü unutan beylerbeyinin aklı başına gelsin der. ve tavlayı yaptırır, ki burada tavlamızda şansla gelen doğru zar ve doğru hamleyi birleştirir ve başarıya götürür...

    şimdi gelelim şu saatte kafaya mıh gibi çakılan zarlı santrança ikisi aslında öz olarak, anlam olarak birleşse hayattır bana göre. hemde hayatın tüm gerçekleri. gerçeklerinden öte başarısının sırrı. düşünelim hele nelerde gizli ; santrançtan gelen doğru düşünme yetisi tavladan (zardan) gelen şansla sentezleyiverelim birde ortak olan doğru hamleyi koydukma ahanda işte bize başarı. çokta uzaklarda değilmiş aslında değil mi ? klavyede parmağımın bastığı bir kaç harfle ahkam kesmeside pek kolay oluyormuş sevmedim değil hani.

    aslında hayat bu kadar basit ve bir o kadar da zor sayın seyirciler. kimine göre basit bir oyundan ibaret kimine göre bilmediği, öğrenmek istemediği bir oyundan. ama sonuç olarak hayat sadece oyundan ibaret. ama onu oynatanın kişinin kendisinin olduğunu öğrendiği anda tüm kozların az biraz şans faktörüyle birleşince bizde olacağını bilmek, aralık kapılardan içeri girmektir. korkmamak ve çekinmemek, biraz daha güven ve doğru düşünülüp fevri olmayan mantıklı hamleler. elbet hayat hamlenizi görecek ve sizden bir kaç kale götürecektir, ancak elimizde bir piyon kaldığında dahi onu vezir yapmak elimizdeyken, bu umutsuzluk, hele bu saatte olmuyor, yakışmıyor gençliğe.

    (bkz: hadi kib öptm bye)
    (bkz: sevgili günlük)
    3 ...
  18. bu ne boyle

    1.
  19. genelde beğenilmemiş, yapılandan memnun kalınmamış durum ve olaylar karşısında zaman zaman aşağılamaya karşılık gelen soru.

    ne yazık ki dillere pelesenk olmuştur. gündelik hayatta aklımıza gelen, beğenmediğimiz her şeye karşı söyleriz, ardını düşünmeden. söyleriz ancak onun bile yapıldığına ne inanan şükreder ne inanmayan teşekkür eder. ortada geçen emek? bize ne ki? biz mi vakit harcadıkta onu kötü yaptık? cevap hayırsa devamını okumayın zatenki hayatınızdaki tüm hayırlarınız gibi basite şimdiden kaçın. eğer evet ise ya bismillah, parmaklarımıza kuvvet;

    emek nedir? günümüzde ne yazık ki ideolojiler uğruna erimiş bitmiş, belli partilerin iyi ya da kötü sembolleri olmuş işbu sebeplede gereğinden fazla ve gereğinden fazla şekilde boş kullanıldığı için, aynı günde yüzlerce kez seni seviyorum denilen bir ilişkideki sevgi sözcüklerine dönmüştür. özünde iyi, bizlerde itici. ama aslolan işin özüne indiğinde insanoğlunun her davranışında bir emek olduğu gerçeğidir, aynı her gün değerini yitirmiş olsada hissettiğiniz sevgi gibi...

    kimi zaman okumaktır emek, kimi zaman yazmak. kimi zaman evindeki çocuğuna ekmek götürmek için alnından ter akıtmak, kimi zaman okumak için efor sarfetmek. sonuçlar farklı olsada amaç aynıdır; yaşam mücadelesine karşı atılan bir kurşun. evet en özü bu olsa gerek, her gün yaşama attığımız bir kaç mermidir emeklerimiz. ancak kişi bir bakınca; gerek anlamının yitirilmiş olmasından gerekse kapitalizmin bencilliği had safhalara ulaştırdığından olsa gerek bir vurdumduymazlık vardır. yaşamın zorlukları öyle bir şekillenmiştir ki kafalarda, sanırsın robocop olmuş, kurşun işlemiyor. evet ortadaki büyük yanlışlık budur, emek harcamamak ve harcanan emeklerin kıymetini bilememek.

    hepimizin gerek aileleri gerek çevrelerinin yaptıkları en büyük hatalardandır, kıyaslama. "benim çocuğum burs kazandı , yaa naber seninkinin verdi eline." "benim babam senin babanı döver" az duymadık ve kurmadık bu cümleleri herbirimiz. ama yazık olan kimeydi? yine bizeydi. kıyaslananın derin çöküşü aldığı kapanmayacak yaralar ve cevap veremediği yüksek beklentiler. halbuki oda yani bizde emek harcadık vakti zamanında, ee sonuçta haytalıkta bir emek değil midir? ancak kafalarda ki tabular yıkılmak bilmedi, hep en iyisi istendi. mutlka suretle en iyisini istemek haktır, hukuktur. ancak istemesinide bilemedik ? önce taktir etmedik ki sonra teşekkür edebilelim. hep açgözlülüğün kurbanı olduk.

    ne diyorduk biraz dağıttık? " bu ne böyle!" . evet her zaman ki gibi bu ne böyle ! isyanlar hakim vucutlarda. ya emeklerin karşılıkları? ya kuru bir kaç gülücüğümüz nerede. birisi çıkar hükümete isyan eder birisi çıkar muhalefete? peki hiç sordunuz mu kendinize, birbirimize? bu isyanlardan başka kendimizi nerelerde temsil ettik, kişisel gelişim akabinde doğan toplumsal uygarlık için neler yaptık. başkaları kötüde olsa bir iş için harcadıkları emekleri hor görüp tiye almasını yine bilen bizler acep ne zaman göreceğiz ya da öğreneceğiz taktir ve teşekkür etme yetilerini...

    peşin edit: emek kavramı etik çerçeveler içinde ele alınmıştır. yoksa benim vatanıma, benim mehmedime sıkan kurşunların açılımı emek değil olsa olsa sövmek olur.
    0 ...
  20. yeni bir yilin getirebilecekleri

    1.
  21. ramak kaldı; saatler, dakikalar 2008 için geçiyor. herkeste bir umut, ümit. temenniler, iyi dilekler had safhada. iyi niyetler at koşturuyor gülen gözlerde. peki ya gerçekler ?

    iyisiyle kötüsüyle geçen bir 2007 yılı. duyar gibi oluyurum iyisiyle derken ? evet, evet aslında pek iyi değildi. bir çok kötü anı, istenilmeyen hatıralar bıraktı toplum üzerinde. serseri kurşunlar daha bir adres bilmez oldu bu sene. analarımız gözyaşlarını kattılar neredeyse son üç,dört aydır her ölen şehidimizin anasına. küller kaldı, tekrar alevlenmeyi bekleyen. şanlı ordumuz kuzey ırak'ta. hava soğuk, sigara içerken balkon kapısını açamıyorken, yaşıtlarım savaşın içinde. ama geride kaldı yeni bir yıl geliyor değil mi ? tamamen bakış açısı aslında. tam ortada yollu bir düşünce. yeni bir yıl geçen yıla göre iyi mi olacak, kötü mü olacak ? hemen soruyoruz, noel dayıya ? nasıl girersen öyle olur diyor, es geçiyor bizi hadi bakalım ya sabır, başlayalım.

    klasik mesajlarımız vardır; kimimiz huzur kimimiz para kimimiz şan şöhret kimisi ise sağlık ister. ben mutluluk isteyenlerdenim, ve tabi beraberinde getirdiklerinden. ama şöyle bir kafamı kaldırıp, bakmaktan ziyade gerçekleri görmeye odaklanınca doğal olarak istekler değişmesede "istek"ten ziyade "hayal"e kayıyor, her geçen saniye.

    bir umutsuzluk hakim, aslında hak olan bir umutsuzluk, alt tarafı tarih değişecek. 7 yerine 8 koyacağız. ama öyle değil aslında. tamamen kafada biten ya da başlayan güzel bir tarih. kişinin kendini şartlaması, öğrenilmiş çaresizliklerini bir kenara bırakması... sigarayı bırakma dernekleri; sigarayı yavaş yavaş bırakmaktan ziyade özel bir günde özel bir tarihte bir anda bırakmayı tavsiye ederler. işte öyle bir tarih ve yeni bir başlangıç fırsatı.

    öncelikli olarak toplum için isteyecekleri kişinin kendine indirgemesi gerek, düz mantık ile kendin değişirsen toplumda değişir ya da değiştirirsin. işbu sebeple yeni yılın getirebileceklerini savaştır, ekonomik krizdir düşünmek yerine; biraz daha bencil olmayı öğrenip, kendi eğitim, iş, ve özel hayat problemlerini düşünecek bunları nasıl sıfırlarım diye radikal kararlar alacaksın. sen alacaksın ki etrafta seni gören ve mutlak suretle seni örnek alabileceklere yol göstereceksin. peki ne isteyebilirsin ki yeni yıldan ? şöminenin altına kırmızı çorap koymak gibi ecnebi adetlerimiz yok allah'tan yoksa, yurdum insanı -ben dahil- cüzdandan başka bir şey koymayız noel dayıya yön göstermek için. ama bunu es geçmeyi istemeliyiz ilk ve mutlak suretle. yetecek kadar paraya odaklanmalı insan, daha fazlasını çoluk çocuğu için istemeli, eşi için bir şeyler yapmalı. kendisi bir dilim ekmek yerken cocuğuna en kral yerlerde pasta yiyecek parayı verebilmeli. ama az istemeli, dozunu aşmamalı yani. öncelikli olarak paradan ziyade ailesini düşünmeli ve gelebilecek mutluluğu. annesinin, babasının ya da anne ya da babaysa çocuğunun gülen gözlerini görebilmeyi öğrenmeli, para kazanmadan para istemeden önce. zaten bu gelişimi tamamlarsa, yani mutlu olmayı becerebilirse hayat daha kolay olacaktır. beraber oldukları güç verecek, hayattan her çelmeyi yediğinde uzanan eller onu daha güçlü kılacaktır. düşünün herkesin böyle olduğunu, sürekli düştüğünde bir elin ona uzandığını. hangi birimiz arıyoruz ki o eli, parayı aradığımız kadar ?

    kendimiz için isteyecekleri aslında tek isteği istedikten sonra topluma geçmeli insan. ee ne de olsa vatandaş olmanın getirdikleri var! hepimiz bir isyanlarda almışız gidiyoruz başımızı, kimse bilemez olmuş sövmek yerine dur diyebilmeyi. böyle oldukçada içimize girmiş şerefsizler bir sağdan bir soldan çarpar, kendimize gelemez yapmış bizi. ama bunu hala yeni bir yılda değiştirmek kolay. aslında hep kolay olmuş idi; sadece bir yürek olma başarısını göstermek gerek. alabildiğince yüzüne sert sert vuran rüzgara küfür etmek yerine rüzgarı durduramayacağını ama ondan kaçıp o elbet durduğunda yoluna devam edeceğini görmek.. daha özü umut gerek topluma, kişinin kendi mutluluğundan da bir parça. ekmeğini yediği, suyunu içtiği, havasını soluduğu vatanına kalbinde ki dört odacıktan birini verebilmek. o seni sevmese bile elbet seveceğini kabullenmek.

    işte bunlar yapılır, ya da yapılmaya çalışırsa tarih değişmesinden dolayı özel olan bu günde, kişi radikal kararlar alıp kendini kendi gelişimine adayıp görevlerinin farkında olur ise, yeni yılın getirebilecekleri; tarif edebileceklerimizden çok daha fazla ve alabildiğine güzel olacaktır. verin el ele... yeni yılda daha kuvvetli bir benlik ve yitirimemiş benliklerle daha güçlü bir türkiye. kulağa cidden hoş geliyor değil mi ?

    zorunlu tanım ; yeni bir yıla girmek üzereyken o yılda olma ihtimali olan ya da olması istenen temenniler.
    0 ...
  22. bir gecede aynı dişiye dört posta kaymak

    1.
  23. yılların abazalığını tek gecede bitirmeye çalışan er kişi uygulamasıdır. ertesi güne büyük bir yorgunluk ile başlanması muhtemeldir.
    *
    1 ...
  24. pesimist bakış

    1.
  25. pesimist bakış; bardağın daimi olarak boş tarafını görmek olarak tanımlarsak; mutlu olamama, başarısızlık, hayata küskünlük, bıkkınlık gibi uçurumların dibinde buluveririz kendimizi. yani hayatta bir amaçtan sapma, dolayısıyla etik değerleri unutma söz konusudur.

    ne hikmet bilmem aklıma; şirinler geliyor pesimist bakış diyince; huysuz şirin. güzel olan her şeye gölge düşürmekte üstüne olmayan, sürenli mırın kırın eden bir tipi tip. o kadar sevgi pıtırcıklarının içinde hala sırf huysuzluk yapabilmek için kılı tüyü beğenmeyen ya da beğenmemiş gibi yapan karakter.

    ufak bir anımsamadan sonra dönelim konumuza; bu bakış açısını muhtemel kuvvetle savunacak ve tartışacak insanlar, hayattan çok çekmiş, ağlara takılmış ve büyük balıkların yemi olmuş insanlardır. kimi erken yaşta ailesini kaybetmiş, kimi yıllarca emek verip okuyup devlet kapısında yıllarca beklemiş, kimi kaderin kurbanı olmuş istem dışı olaylara karışmış vesaire... içlerinde umut dolayısıyla bir beklentisi kalmamıştır. ancak asıl onları dışlanmaya iten sebep budur. tamam toplumun büyük çoğunluğu atıyorum hapisten çıkmış birisine iş vermek istemeyebilir, ama mutlaka bir yerlerde kalbini temizlemişse; onun rızkı vardır . ama sen daha bir kaç kapıya gidip, önyargılarını yıkamazsan, daha özü kendin kendini affedemezken başkasının seni affetmesini bekleyip bununda bir anda olduğunu göremezsen, hapise düştüğün yollara tekrar düşmen içten bile değildir. tekrar kapkaç yapman, cana kıyman, çoluk çocuğunun rızkıyla uyuşturucu kullanman gibi...

    ancak hiç bir şey için geç olmadı mantalitesini benimseyen kişi; yaşlı anne babasının yakın bir zamanda öleceği için üzülmek yerine, o zamana kadar geçen tüm süreyi daha iyi kullanmak ister. gelin geç kalmamışken tüm karamsarlıkları beraber silelim, gelin öğrendiğimiz gibi yaslayalım omuzları birbirine ve yine gelin tutalım elimizi, gerelim göğsümüzü, koruyalım benliğimizi tüm kötülüklere...
    0 ...
  26. ben seni degil ugruna hayal kurabilmeyi ozlemistim

    1.
  27. ilk bakışta göze platonik gelsede, sanılanın aksini içeren durumlar bütünü. durumdan ziyade dumur daha iyi anlatacak olsa gerek.

    taptaze bir aşk, ilk görüşte gözlere yansıyan kalbin dudaklarla vecizelere dönüşmesi... bir adım daha yakın olabilmenin vermiş olduğu heyecan ve alabildiğince saflıkla yıkanmış bir hikaye. her güzel şeyin tanımı yapılamadığı gibi; yoktur sevdanın, aşkın tarifi. vakit kimi zaman hızlı kimi zamansa artık yeter dedirtecek kadar yavaş yavaş işler. gözlerindeki nemler usulca esen sıcak bir meltemle kurur, kimi zaman yağız fırtınalarla dolu olur gider. ansızın çıkacak iki cümle kimi zaman mermi, kimi zamansa pahabiçilemez bir mücevher...

    ancak kontrol edilemez duygular kervanına sevginin yavaş yavaş değerini yitirip, alışkanlık olmasıyla beraber farklı bir boyuta ulaşıverir insan kimi zaman. sevdiğin için ne yapıyorsun, bunu nasıl belli ediyorsun dediğinde; kafan dik olarak sivri bir okun uçu kadar keskin ve ailenin tüm onur ve gururuyla beraber dimdik başınla gözlerinin içine bakarsın soranın... ben sevdiğime sevdiğimi söylemekten ziyade; onunla birlikte olabilmek için zamanın şartlarında kendimi geliştiriyorum, dersin. belki karşı taraf idrak edemez bu durumu ne de olsa görecelidir sevgi, kim bilir belki hiç yaşamamıştır aşkı, değişiktir yani... yinede anlatmaya çalışırsın, bir hevesle. ben sevdiğim için geleceğimiz için, evlendiğimde, anlık sinir kurbanı ve düşünülmeden çıkan farzı misal "ben babamın evinde bir şey isteyince o saniye oluyordu" sözünü duymamak için kendimi geliştiriyorum dersin. ben ingilizceyi öğrendim, hatırlar mısın beraber lotodan kazandığımız parayla sen sevgiline yüzük aldığında ben o parayla italyanca kursuna başlamıştım, sen demiştin ki insan sevdiğini düşünür, aslında sevdiğini düşünen ben idim. ben senin aldığın o yüzükleri alın terimle kazanabilmek için sırf düzene inat ancak onun getirdikleri doğrultusunda yön verdim hayatıma dersin. dersinde dersin, uzarda uzar...

    oysa ki bunları heves ile anlatırdım; "vay be" derdi, vaybe anlattıklarım. "ne aşk ama ?"...

    ancak uzun gözüksede su misali akan zaman yıpratmış olsa gerek bizi. bak bir itiraf; bayramda memlekete gittiğinde, sana seni özlediğimi söylemeni isterdinde ben yapamazdım ya hani. sende utanıyorum ondan söylemiyorum zannederdin, karizma çizilmesin misali.. aslında öyle değildi; ben seni özlemiyordum ki ben senin gözlerine bakıp uğruna hayal kurabilmeyi özlüyordum. öyle öğrenmiştim yıllardır izlediğim türk filmelerinden öyle göstermişlerdi aşkı bana, pembe panjur olacaktı evimizde, birde sıcak şömine. şömineye gerekte yoktu aslında sobada kestane pişirmek yeterdi, hatta artardı. ama dedim ya zaman. çok şey öğrendim seninle, ama son öğrenilen oldukça acı oldu, kalp oldu durdu, nefes oldu soğudu... oysa ben ıssız gecelerde aya bakarak düşünüyordum seni, absürd olacak orada bile seninle nasıl elele tutuşup bu dünyada uçuyorsak oradada yerçekimsiz uçacaktık. şaka gibi... ama öğrendiğim en son şey yaşamı birlikte öğrendiğim insanla olan her şeyin yanlış olması, hata olması olunca, hayalperestliktende vazgeçtim. canın sağolsun, benide hayallerden vazgeçirdin ya büyükmüşsün be!
    1 ...
  28. ikiz kuleler

    1.
  29. kimine göre amerika'nın kendi yarattığı, usame bin ladin gibi bir düşman tarafından 11 eylül 2001 tarihinde yapılan saldırıda yıkılan kulelerdir. çok sağlam yapılar olmasına karşı, ince hesaplarla ağırlık merkezine giren bir uçak tarafından yıkılmıştır, yani saldırı sağlam temellerine değil, çürük katlarına yapılmıştır.
    2 ...
  30. hindistan egitim sistemi

    1.
  31. sömürgecilik zihniyeti sebebiyle gen olarak kanıtlanmış bir üstün zekalılık bulunan hint ırkına karşı yapılan dayatmalar sonucu hindistanda uygulanan eğitim sistemidir. basit bir örnekle; ilkokul 4-5 seviyelerinde olan bir çocuğa trigonometri cetvelini öğretilen zihniyete sahip eğitim sistemidir.
    0 ...
  32. yorgunum dostlarim yorgunum artik

    1.
  33. --spoiler--

    yalnızım dostlarım
    yalnızım artık

    --spoiler--

    feleğin alevli çemberinden atlayan bir aslan misali * bir anlık sendelemeyle yelesi yanma ve köşeye geçip hayata tavır takınma durumudur. er kişinin, yürüdüğü yolda yeteri kadar sağlam bastığı adımlarla deli dolu ilerlerken akreple yelkovan arasına örülen ağları görememe ve onlara takılarak artık pes etme sürecine girmesidir. nefes alamama alsa bile aldığı nefesten haz almamaktır.

    örnekleyecek olursak daha hemen hemen yolun başında olan bir gencin çarpık bir eğtitim sistemiyle hayatının ve tüm etik değerlerini okuma üzerine kurması, yarış atı sendromuna derinden kapılması başlıcasıdır. ilk okulda açı bulmayı öğrenir geometride, lisede o açının sinüsünü formülle hesaplamasını öğrenir. üniversiteye geldiğinde ise bunu onun için yapacak hesap makinasının varlığını keşfeder. oysa sin 75i hesaplamak için, hesaplanmasını öğrenmek için yıllarını vermiştir ancak çok fonksiyonel bir makinanın saniyenin onda birinde bu işlemi yapabildiğini görmektedir. aslında gördüğü başlı başına bu değildir, kapitalist düzende türlü türlü galeyana getirilen, en güzel dönemlerde, beynini körpecikken kullanması gereken yaşlarda uğraştığı boş işleri farketmektir. tek öğrenebildiği vatan sevgisidir, oda atalardan öğrenilegelmişlik ve ailenin eğitimiyle gerçekleşmektedir. [ilgili çağrışım (bkz: devlet ile vatan arasındaki ince çizgi). işbu sebeplede yaşı ilerlese bile tek kalan şey bu güçlü bağdır. ancak vatanının hal ve tutumu, yani " gaflet ve dalalet" mesuplarının oyunları; hindistanda olduğu kadar olmasada, boş bilgilerle dolu bir sistemde, biraz daha yüksek not alarak kendini geriştirmeden ziyade ezberci eğitime katkıda bulunmak... sanırım bunu yazması hatta ve hatta okuması bile yeterince yormaktadır.

    nedir ezberci eğitim; ezberci eğitim açık ve net olarak geri kalmış ülkelerde, sözde bir ilerleme ve medeniyete adım adım yaklaşabilme gayesiyle avutulan körpecik bedenlere, dünyanın temel çarkları tarafından uygulanan diş kırma yöntemi, ağacı yaşken çürütme biçimidir. daha başka bir deyişle yurdum gençliğini bitirmek ve gereksiz bilgilerle, medeniyet altında sunulan geriletici fikirleri empoze etmektir.

    peki neden yorar bu eğitim; bu eğitimin yorma sebebi aslında çok açıktır ispatıda şöyledir; 21 yaşında bir genç düşünüyoruz üniversitede eğitim hayatına devam ediyor. kaç yaşında başlamış eğitime 7, kaç yaşında 21.. 21-7= 14 yıl yapar... 14 yılın, 8 yılı ilk öğretim, 4 yılı orta öğretim ve, şimdilik 2 yılı üniversite olduğunu baz alırsak, 12 yılda öğrendiği absürd bilgileri 2 yıllık kavrama becerisiyle çürütmüş ve değiştirmiştir. basit bir denklemle 14'e yüzde yüz dersek bunun 12 yılı yüzde 85 yaparki bu ürküten bir rakamdır. ancak tabiki bu 12 yıllık eğitimde oluşan eğitim ve öğrenim temeli boşa geçmemiştir, ancak üzerine çıkılan katlar temelin sağlamlığını gölge düşürmüş ve binayı komple yıkılma tehlikesi altına almıştır. (bkz: ikiz kuleler)...

    işte tüm bu gerçekler karşısında; ülkesindeki gençliği görüp; en cahilinden en alimine kadar gözlemyebilme yetisine sahip herkesin göreceği bu farkında olmadan üzerimize uygulanan kapitalizmin getirdiği emparyalist akım, ülkemin taze beyinlerine gün ve gün çelme çakmaktadır. şu ana kadar yıkılmamasının tek sebebi bir yürek olabilme başarısı olsa dahi, artık bu oyunlara yenik düşmek üzere olan bireyin sarfettiği cümledir. ve direkt olarak dostuna söyler, çünkü bu oyunlar karşısında tek yürek olabilmek istemekte, herkesin bilinçlenmesini kendine düstur etmektedir.yorgunum dostlarım yorgunum artık

    meraklısına ;
    (bkz: hindistan eğitim sistemi)
    (bkz: kapitalizm)
    (bkz: emperyalizm)
    (bkz: ikiz kuleler)
    (bkz: bir yürek olabilme başarısı)

    ayarlısına ;
    (bkz: ben örnekledim canım kardeşim)
    (bkz: sizin gibi gençleri örnekleri çözerken görmek isteriz)

    self ayar sevenine;
    (bkz: klavye kahramanı)
    4 ...
  34. bilgi çağında obezite sorunu

    1.
  35. özellikle fast food kültürünün popülerleşmesi sebebiyle günümüz kuşaklarını tehdit eden çağın en büyük sorunlarındandır, obezite. beraberinde birçok hastalığı getirmesi, had safhada ölümcül tehlikelere yol açması sebebiyle, bu hastalığa yakalanmış ya da yolun başında olanların acilen doktora gitmesi ve beslenmelerine dikkat etmesi sorunun en büyük çözümleri arasında yer almaktadır.
    2 ...
  36. cumhuriyet yürüyüşleri

    1.
  37. birçok ilde gerek belediyeler gerek sivil toplum kuruluşları tarafından organize edilen ve herhangi bir siyasi sembol içermeyen, halkın tek yürek olduğunu, cumhuriyetine sahip çıktığını, 7'den 77'ye bayrağını alan herkesin katıldığı ve sağduyunun hakim olduğu yurdumun dört bir yanından atılan sloganların duyulduğu yürüyüşler.
    bunlardan bazıları ise;

    (bkz: ne mutlu türküm diyene)
    (bkz: şehitler ölmez vatan bölünmez)
    (bkz: türkiye uyuma vatanına sahip çık)
    (bkz: tayyip oğlunu askere gönder)
    (bkz: onuncu yıl marşı marşı)
    4 ...
  38. cok degerli asit

    ?.
  39. asit baz tepkimelerinde molekül başına, birden fazla elektron verebilen asit. elektron sıra ile verilir ve ilk elektron en kolay verilir.
    0 ...
  40. 22 ekim 2007 terore tepki yuruyusu

    ?.
  41. sferometre

    1.
  42. küresel yüzeye sahip iç-dış bükey cisimlerin eğrilik yarıçaplarını ölçmeye yarayan alet.
    0 ...
  43. verniyeli kompas

    1.
  44. 1\10mm ya da 1\20mm arasında hassas ölçüm yapmak amacıyla kullanılır. şekil olarak; milimetre ölçekli bir t cetveli ile bunun üzerinde kaydırılabilen ölçekli sürgüden oluşur.
    1 ...
  45. tersinir sarkac deneyi

    1.
  46. hemen hemen her üniversitenin fen fakültelerinde fizik laboratuvar dersinde yapılan deneydir.
    amacı; tersinir sarkaç yardımı ile yerçekimi ivmesini tayin etmektir.
    yapılışı; üzerinde delikler bulunan bir metre uzunluğundaki cetvele farklı açılardan salınım verilerek kronometreyle periyotu bulunur, buradan formulden yerine konularak yerçekimi ivmesi tespit edilir. eğer düzeneğe elle açı veriliyorsa hata payı oldukça yüksektir.
    0 ...
  47. kurutma

    1.
  48. laboratuvar koşullarında deneylerde kullanılan kimyasal maddeler üzerinde yüzeye tutunmuş,adsorblanma, ya da molekül yapısına bağlanmış, absorblanma, olarak su içerebilirler. bu maddelerin kullanılacağı deneyler yüksek hassasiyet gerektiriyorsa bu maddelerin ısıtılarak uzaklaştırılmasına kurutma denir.
    1 ...
  49. absorblanma

    1.
  50. kimyasal maddelerin içinde bulunan su moleküllerinin molekül yapısına bağlı olmasıdır.
    (bkz: kurutma)
    1 ...
  51. adsorblanma

    ?.
  52. kimyasal maddelerin içinde bulunan su moleküllerinin yüzeye tutunmuş şeklidir.
    (bkz: kurutma)
    0 ...
  53. sozlukten bugunu cikaralim kampanyasi

    ?.
  54. 19.ekim.2007 tarihinde gelen hack olayı sebebiyle bir sürü ders almamıza rağmen * * unutmamız için, hatırlamamız için sözlükten çıkarılması gereken gün. hatta her yıl yas ilan edilsin bugün. nede olsa girilen entrylerin tamamı hackle ilgili kaybedeğimiz pek bir şey olmaz.

    ayrıca;
    (bkz: hatalarını unutabilirsin ama nedenlerini asla)
    0 ...
  55. laboratuvar ortaminda cam maddenin temizlenmesi

    ?.
  56. laboratuvar koşullarında deney yapıldıtkan sonra cam maddelerin tekrar kullanılabilmesi ve tehlike oluşturmaması için yapılan temizleme işlemidir.

    bazıları;
    (bkz: kromik asit çözeltisi)
    (bkz: bazik permanganalt çözeltisi)
    (bkz: kral suyu)
    (bkz: derişil hidroflorik asit çözeltisi)
    (bkz: asit banyoları)
    (bkz: organik çözücüler)
    0 ...
  57. hepimiz komando hepimiz mehmetcigiz

    1.
  58. bolusporlu futbolcular tarafından maç öncesi açtıkları pankarttır. aslında fazlada söze gerek yoktur, açık ve ortadır. bir insan ölünce yollara dökülen hepimiz ermeniyiz diyenler aslanlar gibi 15 vatanımızın evladını kaybettiğinde çok üzüldüklerinden olsa gerek pek bir susmaktadırlar.

    alayına inat hepimiz komando hepimiz mehmetçiğiz.

    edit: eğer ülkemin insanı kendi insanının şehit düşmesine gerektiği kadar hassas olamıyor; misal taksimde bir yürüyüş bile yapamıyorsa ya da yapmıyorsa, bu uçurum arasında art niyet aranır ve hepimiz ermeniyiz sloganından yola çıkılır.
    9 ...
  59. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2025 uludağ sözlük