hiç kimseye... kendimi hiçbir yere, hiçbir vatana ve hiçbir bayrağa ait hissetmiyorum artık. bir yere varmak değil, sadece gitmek duygusu çekiyor beni. ana avrat dümdüz çekip gitmek bu öldürgen hayattan...
buz üstüne yazılar yazdım. camların buğusuna, denizin kumsalına, alnımı yalayan rüzgara. buz eriyecek, cam silinecek, kumsal yıkanacak ve rüzgar duracak da olsa; buzun ömrü, buğunun direnci, kumsalın büyüsü ve rüzgarın hızı kadar yaşayabilmek içindi. bu yüzden her söze esirgeyen ve bağışlayan aşkın adıyla başladım. belki de bu yüzden hiçbir kadın bağışlamadı beni. hiçbir çocuk babalığımı, hiçbir baba çocukluğumu kabul etmedi.
kendi kendimin kadını, erkeği, çocuğu ve babası olmayı; kendi kendimi doğurup her sabah, ruhumu en yüksek uçurumlardan atmayı öğrendim. kendi ateşimle ısıtmayı kalbimi ve cinayetler gibi susmayı...
kimliksiz dolaşmanın bedelini her şekilde ödedim. hiçbir kimlik kontrolünden geçemedim. oysa benim bedenimden dokuz kalibrelik mermiler geçti. benim ruhumdan yangınlar geçti. aklımdan sorular, sesimden sesler, sözümden sözler geçti. yüzünü yüzümde unuttu hüzün.
rüyalarımda, elleri sopalı bir yığın adam, neresi olduğunu bilmediğim bir şehir meydanında, serçeleri döverdi hep ve acırdı ağzım her ölü kuşa bir isim koymaktan.
belki de bu yüzden ben bütün uykularımdan hep nihavent makamında uyanırdım.
selvi ağaçları gibi yaşlanmaktan bıktım. bir mezarlıktan bir başka mezarlığa taşıdım hayatı ve toprak, yaşamak istediği için linç edilenlerin sesini çürütüyordu.
bütün denizlerde boğuldum. bütün ateşlerde yandım. bütün akıl hastanelerinde yattım. dur durak bilmeyen bir kaşif gibi, uzun yollar boyunca yorgun ve terli, suskun ve bilge, aykırı ve sıradan, ölümcül ve doğurgan; aşkla tutkuyu, sadakatle ihaneti, hayatla ölümü, alçaklıkla erdemi, namusla namussuzluğu, yalanla doğruyu hep bir arada gördüm. işte bu yüzden, ne zaman sevişmek gelse aklıma, içime kan parçaları tükürdüm ve sonunda kendimi çaldım tanrıdan.
çakmak taşları gibi sözcükleri çarpa çarpa, belki yakacağım bu mektubu da...
hangi aynaya baksam, en usta aynacıların döktüğü bütün sırları deliyor suretim ve artık hiçbir şiire inanmıyorum. hiçbir yerden geliyorum ben ve hiçbir yere gidiyorum..."
artık maço, kazak, geleneksel, takım elbiseyi üzerinden çıkarmayan, "kadın su getir" tipi
ya da metroseksüel, efemine, modayı delice takip eden, magazin bilen erkeğin
modası geçmesi hasebiyle gözde olan erkek tipidir..
her insanın kendine has bir karakteri vardır hepsi ayrı iyidir hoştur güzeldir..
ancak şimdi bunlar revaçta.. arda türkmen gibi iyi giyinen, daha bir sokakla hayatla içiçe ama nezaketten de anlayan erkek..
hani 90'ların amerikan filmlerinde desperate housewives tipi sokaklarda yaşayan,
keten pantolon, tek renk gömlek, kollarını boynuna bağladığı bir kazak giyen, genelde gözlüklü
iyi aile babası klişesi adamlar vardır ya..
onların daha bi güncel versiyonu..
yemek yapmak sadece bir özelliğidir bunların..
bulaşığa yardım eder..
çamaşır makinesini, elektrik süpürgesini kullanmayı bilir ve kullanır da..
yemekten sonra tabağını mutfağa götürür..
ufak tefek tamirat işlerinden anlar..
böyle de olmalıdır kanımca..
bu sınavla geçiş yapılan bölümlerde intibak kalkmıştır..
yani artık 3. sınıftan başlamak diye bir şey olmamaktadır..
hoş önceden de intibak yılının ardından 3 sınıf olunabildiğinden
bir yıl avantaj sağlıyordu.. onu da iki yıl önlisansta harcadığınızdan en erken 5 yılda mezun olabiliyordunuz..
okumak cahilliği alır derler.. pek belli olmuyor maalesef..
bilmediğin konuda bilmiyorum demek neden bu kadar zor anlamıyorum..
kimin ne olduğunu nereden biliyorsun ki?
mat2 imiş fen3485 miş.. hangi şartlarla o sınava girdiğini
önceden senden daha iyi olup olmadığını nereden biliyorsun?
ben meslek lisesi çıkışlıyım ve ea ham puanda 280 aldığım (2007) halde bir önlisans bölümüne ancak girebildim..
koyarsın istatistikleri, dersin ki dikey geçiş yapan öğrenciler filan bölümde
bu kadar başarısız, buna mukabil normal gelenler bu kadar başarılı.. amenna..
ama tutup normalde cayır cayır sövdüğün sınav sistemini savunmaya geçersen o zaman kapışırız..
hangi öğrencinin nereye nasıl yerleştirildiğini,
ne kadar sağlıklı bir seçme sistemimiz, ne kadar sağlıklı bir eğitim sistemimiz olduğunu tartışalım evet..
tüm türkiye'de toplam 50 kontenjanlı bölüm için en az 5000 kişinin yarıştığı,
insanların bu %1'e girip de sonunda gidip afyon'da fizik tedavi
okuyabildiği bir sınav için haklı haksız tartışmayalım..
o sıralamaysa bu da sıralama..
ha türkçe matematik hepsi lan ne konuşuyorsun diyen arkadaşlara da,
"madem bu kadar kolay türkçe matematik, aleste 95 aldığınızda
odtü'de boğaziçi'nde ziyaretinize gelmek isterim."
der saygılarımı sunarım..
fazla realist, ama işte tam da bu yüzden mükemmel nüansları yakalayabilen
ve bunlardan orijinal espriler üretebilen ironi kişisi..
"bana göre hayat korkunç ve sefil olarak ikiye ayrılıyor.
iki kategori.. ölümcül vakalar, körler, topallar ilk kategoriye giriyor..
hayata nasıl dayanıyorlar bilmiyorum gerçekten..
sefalet kategorisine ise geri kalan herkes giriyor.. hepimiz..
hayata dayanabiliyorsan bu sefalete dayanabildiğin için minnettar olmalısın.."
"anne babamızın bize iyi olduğunu söylediği her şey kötüdür.
güneş, süt, kırmızı et ve üniversite.."
neyse ki sadece sözlükte değil gerçek hayatta da var olan insanların bir kısmıdır..
ayak fetişi ya da sado mazo sekse ilgi duyuyor diye
bir adamı linç etmezler (ki etmemeliler zaten)
ama eş cinsel ve hatta eş cinsellere anlayış gösteriyor diye ederler..
türkü dinleyenleri ya da metal müzik dinleyenleri, allah'a veya musa'ya inananları,
komünistleri ya da kapitalistleri, yerli dizi insanlarını olmadı yabancı dizi hayranlarını
kısaca karşı cenahta gördüğü herkesi ve her şeyi
en ufak bir anlama çabası gütmeden aşağılamak;
"hey aşağıdakiler!" diyen herkesin yukarıda olacağı düz mantığı tutmayıp
üslupsuzluğundan dem vurulunca da "anlaşılamadım ben, sanırım çağın ilerisindeyim" geyiklerine kendini bırakmaktır..
sokakta, işte, internet ortamlarında, mecliste, sınıfta...
hatta görmezden gelsek bile aile soframızda da vardır bu insanlardan..
bir adım daha ileri götüreceğim..
sabahları tıraş ettiğimiz ya da makyaj yaptığımız yüz bile
bu kolaycılığa gark olan birinin yüzüdür zaman zaman..
insanın dünyası'na ne kadar yaklaşabileceğimiz,
bu düşüncenin ve bu düşünceleri ısrarla taşıyan insanların popülasyonuna bağlıdır..
bir çocuğu bütün iştahıyla,
hayatın anlamını ellerinde tutuyormuş,
dünyanın bütün gizemleri, bilgisi, gücü ondaymış gibi
kıpkırmızı bir elmayı ısırırken gördüğünüz andır..
ya da ab-ı hayatmış, içince ölümü, ölümsüzlüğü,
bilcümle hayat kısırlıklarını geride bırakacakmış gibi
baktığı bir bardak limonataya yaşama amacıymışçasına uzanırken..
hani alper canıgüz diyor ya "5 yaş insanın en olgun çağıdır. sonra çürüme başlar." diye..
kıskanıyorum..
iyi ki çocuklar var.. iyi ki elmalar var..
derece yapan herkesin yaptığı gibi çalışarak elde edilen olağan başarıdır..
intibak kalktı.. ancak okulu 3 yılda bitirme şansı hala devam ettiği için "genel" dikey geçişli öğrenciler kasar ve sonraki yıllarda aynı alışkanlıkla devam ederler..
genel dememin özel bir anlamı var çünkü ben üçüncü yılımda son sınıf değil yine üçüncü sınıf okuyacağım..
benim durumumda olan birkaç kişi daha tanıyorum.. onun haricinde tanıdığım insanlar da dört elle okuluna sarılan ve derecelik öğrenciler..
yani bütün "degeseliler" inek olmuyor, olamıyor.. olanları da alınlarından öpüyor ve saygıyla eğiliyorum önlerinde..
çalışıp, hakedip, karşılığını alan bütün insanların bende uyandırdığı saygıyı uyandırdıkları için..
fakültelerde (yine genel konuşuyorum, elbette istisnalar, çok iyi dostluklar, çok sıkıntısız yerler de var) bariz bir önyargı vardır bu insanlara karşı onu da eklemeden geçemeyeceğim..
sanki bütün mesele gelip 4 yıllık bir fakülte kazanmakmış, sen kalkmış "2 yıllık" kazanmış bir eziksin,
hem haketmeden gelmiş üstüne bir de önlisans eğitimi aldığın için bir şeyler de biliyorsun utanmadan..
sen neysen dikey geçişli de o arkadaşım.. sıradan insan..
oraya gelmek de haketmek demektir emin olabilirsin..
basit sayılarla küçük bir örnek vereyim..
fizyoterapi ve rehabilitasyon bölümünün devlet üniversitelerindeki dgs kontenjanı yaklaşık 50'dir.
ftr bölümüne geçiş yapabilen 7 bölüm vardır. bunlardan sadece protez ortez bölümü 6 yerde vardır. (fizik tedavi teknikerliği sanırım 40 yerde falan var) protez ortez bölümünün yılda verdiği toplam mezun sayısı 200 civarı..
geçmiş yıllardaki birikimi, diğer bölümlerin de aynı durumda biriken yüzlerce öğrencisini,
ayrıca her bir 2 yıllık programın geçiş yapabileceği bir iki lisans bölümü olduğunu da hesaba kattığımızda
çok küçük bir pasta için yarışan çok sayıda insan çıkıyor ortaya.. ne kadar tanıdık değil mi?
hamiş: "o kadar çalışkandın neden 2 yıllık kazandın?" diye soranlara, çalışkan ve derece yapıp başarılı olan kişi ben olmasam da cevap vermek isterim..
belki meslek liseliydi kardeşim adam..
senin gibi okulundan 70'li aobp ler alması gerekirken 20'li aobpler alıyordu..
ftr okumayı kafasına koymuştu ve başardı..
ya da sınavda kriz geçirdi stresten.. bütün denemelerinde en kötü eczacılık falan denilen biriydi ama sınavda sıçtı.. dediler böyle yap diye, şuursuzca yaptı o kafayla.. sonrası da geldi..
veya gerçekten zerre miktar çalışmadı, sikinde bile değildi üniversite gibi şeyler
ama ortam yaparım diye ilk önüne gelen bölümü yazdı ve orada böyle bir şansı olduğunu görüp bunu başardı..
kimin hayatında nasıl bir yolu ardında bıraktığını zerre miktar bilmeden atıp tutmak ne kadar kolay..
körler ülkesinde tek gözlüler kral olur ya da daha iyisi
adamın olmadığı yerde keçiye abdurrahman çelebi derler deyimlerini duymamışlar için,
içi "aman kaçın"larla doldurulan başlık...
varan, topçam, vangölü, metro, ben ve hakiki ile başlayan seyahat firmalarının tamamı..
iyili kötülü doğulu batılı bu saydıklarımdan başka üçbinkesizyüzelliyedi(!) firma sayarım size
"nilüfer pamukkale kamil koç" ile kıyaslanamayacak kadar kötü..
hepsinde saydığınız sıkıntılar fazlasıyla vardır..
ve inanın bu firmalarda bunlar daha az..
güzergah ve "yazaağne" farkı da ayrı elbette..
ama temel sebep elbette güzel memleketimin insana değer vermeme huyu..
hatalıların ceza almaları için elimizden geleni de yapmayız pek,
"elalemin ekmeğiyle oynamayalım yazıktır" mantığıyla..
"etsek/ettik ne olacak sanki, he hü der savarlar başlarından"
dediğinizi duyar gibiyim..
e haklısınız buna verecek bir cevabım yok..
bir kol saati aldığım, müşteri hizmetleri konusunda hizmet aldığım (tt, turkcell, hepsiburada vb.) bütün şirketlere üç boy fark atan online alışveriş sitesi.
arayıp böyle böyle olmuş "bize bir gün daha müsaade eder misiniz?" dediler. kaldım öyle.
siz böyle "müsaade" diyerek gönlümü alın yeterki...
nezakete ne kadar ihtiyacım varmış ya...
ben güneşin doğduğu yerlerin en serin dağlarından kopup çağıldardım günbatımına doğru.
eflatun şafaklar yakamozlanırdı üzerimde. titrerdim
her renkten bin renk doğurup yansıtırdım yine size.
sabahları gecelere, geceleri sabahlara kavuşturup, şarkılar taşırdım dört dilde dört bir yanıma; hani o dudaklarınıza takılan, düğünlerde söylediğiniz
ben, geçtiğim her yerinizi, dokunduğum her toprağınızı, ıslattığım her yüreğinizi bereketimle kutsardım.
her yaştan, her dinden, her renkten çocuğunuz benimle yıkanmadı mı yüzyıllardır?
ağularınızı bende arıtmadınız mı, günahlarınızı bende temizlemediniz mi?
siz batıya giden yolları benden sorardınız. yıldızlarınız saçlarını benim şarkımda tarar, hayatın ilk damlasını bende tadardı göbeği yeni kesilmiş kızlarınız.
bilgeleriniz kıyılarıma oturup kıyısızlığı konuşurlardı sabahlara kadar. nice çaresizin gözyaşı karıştı tuzuma, ve kellesine ferman çıkarılmış nice yiğidin kanı
ben, önüme örülen her duvarı yerle yeksan eder, yönümü değiştirmeye yeltenen her gafili denize dökerdim.
ben, çatlamış dudaklar için akardım; kurumuş yürekler ve tomurcuğa durmuş tohumlar için
benim adımın geçmediği tek bir tarih kitabı bulamazsınız. çünkü bir kıyımda ölülerinizi yıkardınız, öbür kıyımda kılıçlarınızı; bir kıyımda köleliğinizi ağlardınız, öbür kıyımda isyanlarınızı; bir kıyımda hayatı döllerdiniz, öbür kıyımda ölümü
bütün sırlarını bana kusardı yüreği alazlanmış genç kızlarınız; ve cepheden bir mektup bekleyen analarınız, gelip bana yanardı hasretlerini.
ben, tepeden tırnağa susku kesilip dinlerdim
benimde ağladığım olmuştur elbet. ama ben, kimseler görmesin diye, yağmurlarda ağlardım hep. vakur ve onurluydum. yağmurlarda yıkanır dolar dolar boşalırdım. nasıl da armağanlar taşırdım size. nasıl da hoş görürdüm sizi, bir uçtan bir uca kıpkızıl kan kesilmişken bile
zengindim. çeşit çeşit kayalıklar, en cilvelisinden yosunlar, birbirinden parlak taşlar, ve artık asla göremeyeceğiniz bin çiçekli kökler büyütürdüm içimde. rengarenk balıklarım vardı.
her biri ayrı huylu, her biri ayrı dilden, her biri ayrı güzel.
içimdeki her bir mercanın kıblesi bir diğerinden farklıydı. ama hepsi benim içimde, hepsi birbiriyle barışık, hepsi birbirine dosttu. çünkü onlar için benim dışımda hayat yoktu
dört yön, yedi iklim, on altı rüzgar; ne zamanki konuşur oldu bu zenginliğimi, işte o zaman herkes gibi siz de içime baktınız, içimdeki bütün bu zenginliğin en ücra köşelerine kadar baktınız
ve bir gün, bütün ağlarını alıp, bütün zıpkınlarınızı getirip, bütün zehirlerinizi buharlayarak geldiniz kıyılarıma.
baktınız..
içime baktınız.
aylarca baktınız.
yıllarca, yüzyıllarca
sonra öle bir daldınız ki içime, zıpkınlarınızla öyle bir daldınız ki içime, allak bullak ettiniz beni. nereye akacağımı, nasıl akacağımı şaşırdım
çığlık çığlığa karıştı bütün balıklarım. ayaklarınıza dolanan yosunlarımı kılıçlarınızla böldünüz. peşine düştüğünüz balıklarımın ardından gerip gerip boşalttığınız zıpkınlarınız mercan kayalıklarımda kırıldı. ama tek bir damla kanamadım
sonra tekrar geldiniz. bu kez sadece oltalarınızla geldiniz, ve hiç gitmediniz
zıpkınlarınızın nişanlayamadığı, ağlarınızın dolayamadığı, kılıçlarınızın kesemediği her bir zenginliğimi, oltalarınızla tek tek avladınız
oysa bir su, sadece ıslak bir şey olmasının ötesindedir. bu yüzden hep içi merak edilir ya; dibi, kaya aralıkları, yosunlarının arkası, ve en ücra karanlıkları
avlayabildiğiniz her balığımın ardından diğerleri birbirine düştü. öyle ki; renklerinin, yüzgeçlerinin, gözlerinin farklı olması bile birbirlerini kızdırmaya yetti. oysa sizden önce onlar, bütün bu farklılıklarıyla inanılmaz bir zenginlik yarattıklarını biliyorlardı. sizin avlamayı başaramadıklarınız zaten birbirlerini yedi. her gün biraz daha fakirleştim. her sabah biraz daha çaresizleştim.
yalnızlaştım..
duruldum..
tek bir damla kalana kadar kuruttunuz beni
ama benim adım su! ...
yorgunum. güneşin ve yıldızların pek de parlatmadığı bir kayanın dibinde, artık tek bir damlayım. yağmurları bekliyorum, yeniden birikmek için, kırılmış ve yaralanmış bir toprağı yeniden çiçeklendirmek için, yeniden çağıldayabilmek için, güneşin doğduğu yerlerin en serin dağlarından kopup günbatımına doğru
dostlukların son kullanma tarihi bazen iki taraftan birinin kendini ötekine denk görmemesiyle başlar.
hayata birlikte başlamışlardır.
biri yerinde sayarken öteki allah'ın -yürü ya kulum- emrini duyabilmek için her an hazır ol bir duruşla beklemiştir.
emri duyar duymaz koşmaya başlamıştır.. koşmuştur, koşmuştur.
koşarken kendisini, geldiği yeri, ait olduğu her şeyi her köşe başında ata ata hafifleyip, daha hızlı koşma kapasitesine kavuşurken bir de dönüp bakmıştır ki; yolun başındadır beraber adım attığı.
kendi hayatını aynen muhafaza ettiği yetmezmiş gibi bir zamanlar kendisinin de tam orada o noktada durduğunu hatırlatmanın mesaisini yapmaya başlamıştır.
bu arkadaş terkedilir.
kim olursa olsun.
yürüyerek değil koşarak ve üstelik koşarken önüne çıkan her şeyi devire devire.
ideallerine doğru, doludizgin yol alanlar, dostlukların son kullanma tarihi bile beklemez.
her şeyi günübirlik tüketirler. son kullanma tarihini beklemeden...
kullanır ve atarlar.
sanırım ali çolak'ın bir kitabında okumuştum. umutsuzluk hissini çok iyi tanımladığını düşünüyorum.
tevfik fikret'in süleyman nazif'e yolladığı mektuplardan birinde şöyle geçer;
"umutsuzluk... umutsuzluk.. umutsuzluk!.. umutsuzum kardeşim; korkunç bir kızgınlık bunalımı içindeyim, sönüyorum. bu biraz daha sürerse eyvah!...
nedenini söyleyeyim mi? fakat bu o kadar tuhaf ki, gülersiniz diye kendi halime gülüyorum.
koca bir dünya içinde yalnızım, nazif! en yakın arkadaşlarımın arasında sokağa çıplak çıkmış bir adam duygusuyla titriyorum; herkesin vicdanı kapalı, örtülü; yalnız ben çıplak! herkes hiç olmazsa üniformalarla -ne diyeyim- mayasını örtüyor, herkes alçaklık süslerine bürünebiliyor; herkes namuslu geçinerek alçak yaşamamanın kolayını buluyor; herkes bu rezalet havasında nefes alabilmek için bir kolaylığa, bir çareye, bir büyüye sahip.
umutsuzluğumun derecesini düşünemezsin; kardeşim, kendimi taşlara çarpacağım geliyor. fakat hani benim yurtsever kanımla kirlenecek temiz bir taş!"
halka, ker(h)ane, sarı burma adlandırmalarının dışında benim en çok duyduğum ismi "kıvrım tatlı (çukurova şivesiyle gıvrım datlı)" olan tatlıdır.
şekerli şeyleri afrodizyak kabul eden milletimiz için genelev önlerinde tatlı satılması,
ucuzluğu hasebiyle de sarı burma (çok gerçekçi ve net ben bu ismi seviyorum),
tulumba ve lokma tatlı tarzı şerbetli hamur tatlıları satılması kaçınılmazdır..
ha bu canım sarı burmanın olayda en ufak bir sponsorluğu bulunmamasına rağmen
mekana adını vermesi de ayrıca enteresandır..
televizyonculuğu birileri tarafından eleştirilse de yine televizyonculuğuyla izlenen, bahsedilen, konuşulan, bilinen; bence edebiyatla uğraşsa daha makbul bir yer edineceğini düşündüğüm show kişisi..
"bana sorarsanız hakkımı helal etmedim hiçbir sevdiğime. sevmeyi şiir kitaplarında okuyup, şairlerin kadınlarına âşık olan umarsız, bir hayli de arsız bütün edebi sakinler gibi. hiçbir kadın o dizelerdeki gibi durmadı benim aynamda. yüzleri yoktu ölümsüz aşk vaatlerinde bulunurken. aslında ne yaptımsa kendime yaptım biraz, aslında bütün haksızlıkların kontratlarında sol alt köşedeydi adım. tango'nun en münasebetsiz yeridir, kadının burkulan dizi üzerine abanması adımın, gözlerdeki ateşe acıyla su verilir, kadının kendinden geçmesiyle ritmin değil, adamın ve adımın alakası vardır anlayacağınız. yürek acısı da böyledir biraz. en münasebetsiz yerinde hayatınız acıtır canınızı, yandığınızı zannederken üşütürsünüz. işte benim gibi. sonrası mı zamanın içinden geçen ırmağa doğru çıkılır yola..."
şimdi tekrar alıntıladım ama madem bu yukarıdaki paragrafı yazabiliyorsun, televizyonla ne uğraşıyorsun abi.
pek kasvetli, karamsar bir kitaptı "ölüler kitabı" hatırladığıma göre ama çok beğenmiştim gerçekten..
hayat şeysi kitaplarından çok senin denemelerini okumak isterdim ben..
istediklerimize eriştiğimizde gönül rahatlığıyla bir sevinç duyamıyorsak
hiç bir şey kazanılmamış, her şey yitirilmiş demektir..
yıkıp yok ederek yaşamaya çalışmaktansa,
yok ettiğimiz şey olmak daha rahat olurdu..
alabulus ya da asker traşı tabir edilen,
aralarında ne fark olduğunu 30'a merdiven dayadığım halde hala anlayamadığım,
bildiğin 3 numaraya vurulmuş saç modeli..
90'larla birlikte okula başladığım düşünülürse şimdiki zamandan hayli korkunç görünüyor o yıllar..
hayır çocuk zihniyle hatırlanan anıları kastetmiyorum..
daha çok oluşturulan askeri eğitim kampı havası benim söylediğim..
görevlendirilmiş öğrencilerin (trafik kolu, sınıf başkanı gibi) kolluk takması,
herhangi bir yetki(!) verilmiş çocuğun katıksız zalimliği ve görev bilinci (ayrıca incelenmesi gereken bir konudur kanımca)
3 numara traş, sabah ve öğle içtiması, nöbetçi öğrencilik...
örnekleri çoğaltmak mümkün..
koyun sürüsü olmayı körpe beyinlere o zamandan enjekte ediyorlarmış
hissinden asla kurtulamayacağım sanırım..
hamiş: şimdi durumlar nasıl pek bilmiyorum.. merak da etmiyorum açıkçası..
zira üniversitelerdeki durumu gördükten sonra
"hala yapılacak bir şeyler olmalı/olabilir" düşüncesine yer kalmıyor bünyede..
karacaoğlan'ın, sezai karakoç'un, nazım'ın, necip fazıl'ın enstrümanı olmuş bir dil için
kadük kalmaya mahkum söz öbeğidir.
tanpınar'dan "macide yumuşak ve taze çimen rüyası sesiyle cevap verdi:.." cümlesini okuduysanız
size de türkçe'nin zengin olmayan bir dil olduğu iddiası pek bir şey ifade etmez.
dil sayabildiğiniz sözcükler değil kurabildiğiniz anlam bağlantılarıdır.
bir sözcüğü fazla yerde kullanmak zorunda oluşunuz
dilin spesifik adlandırma yeteneğinin zayıf oluşunu gösterir yalnızca.
ama aslolan anlamdır.
"lambada titreyen alev üşüyor." diyebiliyorsanız bu sizin dilinizin zenginliğini göstermek için yeterlidir.
başka dillerden sözcük devşirerek oluyor bütün bunlar derseniz kabuldür elbette.
içinde arapça, farsça, ingilizce, hatta bir dönem epeyce etkisinde kaldığımız fransızca dillerinden biri geçmeyen cümle kurulamaz dersiniz.
büyük oranda da anlatmaya çalıştığınızda haklısınızdır.
ancak bunu fakirlik, ölüme beş kalalık, en hafif tabirle
bir olumsuzluk olarak addetmek biraz aşırıdır.
zengin diller statüsünde pek popüler olan ingilizceyi ele alalım örneğin.
latince ve fransızcayı geçtim, portekizce'nin istilasına uğramıştır.
çoğumuzun elinde olan redhouse sözlüklerden birini açıp bakarsanız ne anlatmaya çalıştığımı anlarsınız. birlikte yaşamanın doğal sonucudur bu da zaten.
konuştuğumuz dilleri adıyla müsemma, insanlar konuşur. bu dil insana özgüdür.
bunların birbirinin içine geçmesi kaçınılmazdır ve bence çok da güzeldir.
esas zenginlik buradan doğar.
sözgelimi portekizli bir dağköylüsü bir ispanyolun söylediklerini kısmen de olsa anlayabilmektedir.
aralarındaki alışveriş o kadar fazladır ki neredeyse farkları söyleyiş farklılıkları seviyesindedir. (bkz: wikipedia)
o halde dilimizin fakir bir dil olduğuna kanıt olarak
başka dillerle bu kadar içiçe geçmiş olmasını sunmak tüm dillerin birbirini etkilediğini yok saymak demektir.
şimdi meseleye bir de başka bir taraftan bakalım.
bu düşünceyi savunanların en büyük dayanağı sözcük sayısıdır.
ingilizcedeki (yanılıyorsam düzeltin lütfen) yaklaşık 400.000 sözcüğü, türkçe'nin 88'deki tdk sözlüğünde olan yaklaşık 60.000 sözcükle karşılaştırıp acziyet tablosu çizilir kısmen de haklı olarak.
çok da önemli değil sayıların miktarı. hatta biz abartalım; 1 milyona - 25bin gibi bir uçurum koyalım araya misal daha ortada olsun.
bu milyonluk dil ingilizce'nin içinde bilimsel,
teknolojik terimlerin çok büyük yer tuttuğunu gözardı edebilir miyiz?
abartma diyorsanız phone sözcüğünü çekip alın bakalım ingilizceden neler oluyor...
peki bizim bilim dilimiz nedir? türkçe mi?
türkçe makale yazıp herhangi bir a sınıfı makale dergisinde yayınlatma şansı olduğunu düşünen var mıdır?
üretkenliğimizin sınırlı oluşundan bahsetmiyorum.
o bizim apayrı handikapımızdır.
ben bilimsel araştırmalarınızı, keşif ve buluşlarınızı
dünya ile ingilizce paylaşmanızdan bahsediyorum.
bilim dilimizde ingilizce zorunluluğu olması dünya ile entegrasyonumuzu sağlarken dilimize de bir sınır çizmektedir.
biz bile ingilizce için sözcük üretmekteyiz diğer bir deyişle.
farklısını yapabilir miyiz ya da yapmalı mıyız ayrı bir yerin konusu..
ama yine örnek vermeden geçmek istemiyorum.
sağlık kaynaklarında almanya önemli bir yerdedir ve garip gelecek ama kaynakları "almanca"dır.
ingilizce çevirisi olan kaynak sayısı ise sınırlıdır.
mesela ortez - protez alanındaki kaynakları araştırmak istiyorsanız
ingilizce kaynaktan çok almanca kaynak bulursunuz.
özetle dilimizin sınırlarını daraltan en büyük etkenlerden biri de bilim dilimizin ingilizce temelli oluşudur.
ve bu yalnızca bizde değil birçok ülkede böyledir.
haliyle ingilizce'nin çağıldıyor oluşunun sebeplerinden biri de budur.
dünyanın her yerinde anlaşma aracı olarak kullanılan, bilimsel yayınlarda tek dil olan, hasılı ortak dil kabul edilmiş ingilizce'nin bu kadar katkı alıyor oluşu olağandır. ancak bu bütün o sözcüklerin "ingiliz" olduğunu göstermez..
şu ingilizce'nin nasıl genişliyor olduğunu daha iyi ifade eder kanımca;
cambridge international dictionary of english, 1995te 100 bin sözcükten bahseder, şimdi ise yüzbinlerce sözcükten..
ha bir de işin şöyle bir tarafı var; türkçe'nin dil varlığı hangi araştırmada ne kadar gerçekçi bir biçimde ortaya konmuştur?
tek sorun sayılarsa, tdk'nın internet sitesindeki büyük türkçe sözlükte, söz, deyim, terim ve ad olmak üzere toplam 616.767 söz varlığı bulunmaktadır..
geçiniz..
çok da uzattım aslında..
şöyle ifade edeyim son olarak:
cemal süreya varsa türkçe fakir değildir...
senin geçmişindir..
çünkü sen de diğer sevgili rolünü oynamaktasın kuzum.
bu yüzden çok sorgulamak, ayrıntıları didiklemek pek iyi olmayabilir..
sağlıklı da değil.. geçmiş çöplüktür, köpekler karıştırır...
hem ne yapacaksın sevgilinin geçmişini?
işe mi alacaksın biyografisini mi yazacaksın?
sartre abiye göre başkalarıymış.. ölümüne uzaksan başkalarından, böyle oluyormuş..
shakespeare nam bir zat da "beklemek" demiş cehennem için..
thomas fuller de bunu tarif ederken akıllılar için aptalların cennetidir diyormuş..
biri de acı çektiğimiz yer değildir demiş burası için, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.. hallac-ı mansurmuş adı..
ruhun cehennemiymiş güzel bir kadın, fontenelle diye birine göre..
"yokluğun" demiş ahmet arif içinde cehennem geçen bir isim cümlesi kurarken..
cemil meriç için ise ne kadar haykıramamak, ağlayamamak ise o kadar görememekmiş..
ha bir de sevgilisine yazdığı bir mektupta şey demiş cehennem için;
sen..