--spoiler--
Evdeki kanepede ceset gibi yatıyorum. Zihnim çok yorgun. Karşımdaki televizyonda bir haber bülteni açık. Televizyonun sesine caddeden geçen seçim otobüslerinin şarkılı türkülü gürültüsü de ekleniyor. Kumanda uzakta. Ne kalkıp televizyonu kapatabiliyorum ne de pencereyi örtebiliyorum. Sonra eziyete dönüşen sesler sis gibi dağılmaya, giderek anlamsız bir hal almaya başlıyor. Hissizleşiyorum. Bilincim yavaşça kapanıyor. Uykuyla uyanıklık halindeyim. Halüsinasyon görmeye başlıyorum:
Saray gibi bir yerdeyim... Ortada devasa bir masa ve masanın üstünde devasa bir sandık var. O masanın etrafındaki sandalyelerde de birçok tanınmış ismin oturduğunu fark ediyorum. içerideki herkes kendi aleminde. Varlığımı pek umursamıyorlar. Aralarında öylece dolanırken yakınından geçtiğim kişilerin konuşmalarını parça parça işitiyorum:
(Gülen, Hz. Azraille yan yana oturuyor. Görüntü ürkütücü olduğundan yanlarında fazla duramıyorum.)
GÜLEN: Ben Cebrail (as)ı çok severim; aşık gibi, burnumun kemikleri sızlar. Hiç görmediğim, tanımadığım bir melek bu. O bir parti kursa ben ona diyeceğim ki, sen bir parti kurdun ama ben seni desteklemiyeceğim.
SARIGÜL: Ben şahsen buraya gelmişim, bir Sarıgül olarak gelmişim. Mustafa Sarıgül burada ve siz heyecanlanmıyorsunuz bile!
(Öyle öfkeli ki, yanından geçerken sebepsiz yere alnıma doğru bir yumruk sallıyor. Ama hamdolsun teğet geçiyor.)
SARIGÜL: Teneke gibi durma, ya alkışla ya da kaybol!
(Oradan da uzaklaşıp başbakanın bulunduğu tarafa geçiyorum. Başbakan, arkasını dönmüş ve kısık sesle telefonla konuşuyor. Fakat ahizeyi açık unutmuş. Telefonun diğer ucundaki ses olduğu gibi işitiliyor.)
BAŞBAKAN: Alo Bilal, şeyleri şey yapsana.
BiLAL: Bir daha söyler misin babacığım?
BAŞBAKAN: Şeyleri diyorum, şey ediver.
BiLAL: Ha?!
YAVER: Yorulmuşsunuzdur efendim, biraz dinlenin.
PARALEL OTURANLARDAN BiRi: Yalnız öyle böyle değil, iyi dinledik.
SAĞIR BiR iHTiYAR: insanları dinle mi aldatmışlar?
RiZELi GiBi KONUŞAN BiR AMERiKALI: Biylerr! iğrienç planlarimiz sonüç veriyir. Terslileri devrreye sokarak ne kadar pis adamlerr olduğumuzu gö (Sözünü keserler.)
BiR VATANDAŞ: Ne diyor lan bu?
iKi VATANDAŞ: Senin yüzün neden karanlık dostum? Ağzınla değil de sallayıp durduğun o elindeki yüzüğünle konuşuyor gibisin.
ÜÇ VATANDAŞ: Ya anlasanıza işte, tıpkı kurbağa olayındaki gibi!
BÜLENT ERSOY: Biraz durun, durun biraz!
EMRE USLU: Hahahaha! Hayır.
GÜL: insan gerçekten hayret ediyor.
KILIÇDAROĞLU: Bu şehrin trafik sorununu çözemediler. Ama Sarıgül (Bir müddet düşünür.)
DUYARLI VATANDAŞ: Lütfen ama her kafadan bir ses çıkmasın!
KILIÇDAROĞLU: ... 5 yıl içinde istanbulun trafik sorununu çözecek!
KADiR TOPBAŞ: Anlayamadım?
KAVRAYIŞ AiLESi: Anlayamazsınız.
SEZEN AKSU: Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz.
EROL BÜYÜKBURÇ: Saksı değilim ben!
ÇiLLER: Türkiye gibi bir ülkeyi bu tür halüsinasyan, bu tür hayali girişimlerle halisülolo, halisiyu, halüs ee halüsyo, halisülale bunu söylemekte, Türkçesini ifade etmekte sıkıntı çekiyorum.
(O sırada içeriye kalabalık bir artist grubu girer.)
iLBER ORTAYLI: Görüyorum ki aramıza yeni cahiller katılmış.
(Artist grubundakiler oradaki bütün kalabalığı bastıracak şekilde tek tek oyunculuk sergilemeye başlar.)
DENiZ ÇAKIR: Herkes oy verdi, bir ben kaldım yani?
SELiM BAYRAKTAR: Hangisine vereceksin be canım?
BUĞRA GÜLSOY: Kaç milyon, yetmiş?
iREM SAK: Çok bir şey değişmez öyle.
SELMA ERGEÇ: Bir oyla mı değişecek yani her şey?
MELTEM CUMBUL: Bir oyla mı değişecek her şey?
HARUN TEKiN: Bir oy da eksik oluversin canım!
OKAN ÇABALAR: Bir oy?
CANAN ERGÜDER: Bir oy.
SEDA BAKAN: Bir oy.
KORAY CANDEMiR: Sadece bir oy
GÜVEN KIRAÇ: Minicik bir oy.
CEYDA DÜVENCi: Küçücük bir oy.
DOLUNAY SOYSERT: Oy senin sesin.
KENAN ECE: Oy ver.
RIZA KOCAOĞLU: Oy ver.
SARP AKKAYA: Lütfen oy ver.
MEHMET GÜNSUR: Oy ver... Bir oy, bir oydur.
MUSTAFA TOPALOĞLU: Oy oy Emine; nedir bu güzellikler, nedir bu güzellikler?
Sonra sesler ve görüntüler yavaşça dağılıyor ve kendime gelmeye başlıyorum. Son olarak görebildiğim kadarıyla da uzaylılar oradaki herkesi kaçırıyor. Fakat geride bir tek Mustafa Topaloğlunu bırakıyorlar. Ve o da masadaki sandığı zar zor bir kamyonetin arkasına yükleyerek oradan hızla uzaklaşıyor. Yoldan geçen biriyse yere uzanarak o kamyoneti kafasıyla durdurmaya çalışırken feci şekilde can veriyor.
Yattığım kanepeden doğrulurken belimin tutulduğunu anlıyorum. Pencereyi örtememiştim. Açıkta olan yerlerime soğuk yemiş olmalıyım. Ve aradan uzun bir süre geçmiş ki hava kararmış. Televizyondaki haberler bitmiş, yerine de Şefkat Tepe adındaki dizi başlamış. O an anladım ki, cereyanda kalan yerim aslında beynimmiş. Belim değil, aklım tutulmuş.
DiPNOT: itiraf etmeliyiz ki bu ülke seçim öncesi çok acayip oluyor. Gelişmeleri takip edenler yazdığım diyalogların tamamen hayal ürünü olmadığını görecektir. Aslında ben sadece bir takım alıntılar yaptım ve onları montajladım!
--spoiler--
"özet geç" diyecek olanlar için yazıdan seçtiğim bazı can alıcı noktalar:
--spoiler--
Türkiye yedi bölgeye bölünmüştür. Her bölgenin başında da yine bir imam vardır.
*
imamlar işin para kısmından ve maddi anlamda her şeyden sorumludurlar. Küçük bölgelerin parası büyük bölgenin muhasebecisinde toplanır. Her büyük bölgenin bir muhasebecisi, her eyaletin bir muhasebecisi, her ilin bir muhasebecisi... Yapı yukarı doğru bu şekilde sıralanır. Alt üst ilişkisi askeri bir hiyerarşiden daha sistemlidir. Ayrıca toplanan paralar için hiçbir zaman bir esnafa makbuz verilmez.
*
Bölge imamına ve muhasebecisine sonsuz güven vardır. Bu arada her küçük bölge en az yedi sekiz evden oluşur, kimi bölgelerde on üç, on dört ev bulmaktadır.
*
Ve Zaman Gazetesi Her büyük bölgenin bir gazete mesulü bulunmaktadır. Mesulün görevi, mütevelli esnaflar üzerinden gazeteye abone bulmak ve abonelerin takibini yapmaktır. Her mütevellinin gazete hedefi vardır. Tiraj önemli olduğu için okunsun, okunmasın birinin gazeteye abone olması için okuryazar olmasına da gerek yoktur. Söz konusu tirajsa gerisi teferruattır. Abonelikler yıllık yapılır, çoklukla kredi kartıyla yapılan bu abonelikleri iptal etmek de mümkün değildir. Bazı dönemlerde bir esnaf yirmi otuz abone hedefi alır ve bunu gerçekleştirir. Öğrenci evlerinde ev imamları evde kalan her öğrenciyi abone yapmakla mükelleftirler.
*
Yetiştirilen öğrencilerin en az iki üç yıl hizmet geçmişinin olması gerekmektedir. Tam beşlik şakirt olmadan öğrenci bu sınavları kazanamaz. Herhangi bir zaafiyet gösterirse süreç içerisinde elenir, kendisiyle ilgilenilmiş gibi gösterilir ancak sınav aşamasında ve sonrasında herhangi bir şey yapılmaz. Daha önce Fetih okutulurdu (Fetih okutmak demek: Sınavda çıkacak soruların öğrencilere okutulup ezberletilmesi demektir) Kopya skandallarından sonra Fetih okutma işlemi ÖSYM'de bulunan Bilgi-işlem birimindeki paralel devlet elemanları tarafından bir yol bulunarak (kodlama şeması gibi) sınavlarda öğrencilerin yüksek puan alması sağlandı. Sınavlardan sonra mülakat aşamasında çok büyük torpil bulamayanlar dışında, kişi cemaate mensub değilse bu sınavları kazanamaz ve askeri okullarda okuyamaz.
*
Öğrenci ile abi arasında müthiş bir bağ kurulmaya çalışılır. ilk öğretim öğrencisi için abisi onun her şeyi olmalıdır, hatta anne babasına abi diye seslenen çocuklar olmuştur. Bir abinin dört ya da en fazla beş öğrencisi olur. En az iki üç yıl bu çocuklarla ilgilenilir.
*
imamın altında gurup mesulleri ve 5a'lar vardır. Adliyede uçan kuştan bile bu 5a'ların haberi olur. 5a bu birimin en önemli mekanizmasıdır. Adliyedeki çalışan 4 ve 5 dereceli kişilerden adliye çalışanları hakkında yazılı istihbarat toplarlar, önemli davaların dökümünü alıp merkeze götürürler. Hakim ve savcılar sürekli takip altındadır. 5a gözetim mekanizması sürekli çalışmaktadır.
*
Danıştay ve Yargıtay'da yapılan sınavlarda Fetih okutma işlemi yapılırken Adliyelerde bu mümkün değildir. Bir önceki Danıştay ve Yargıtay sınavlarında adaylara boş kağıtlar imzalatıldı ve sınav komisyonu tarafından hazırlanan yazılması imkansız metinler boş kağıtlara paralel uzantılar tarafından dolduruldu ve kendi istedikleri kişilerin yerleştirilmesi sağlandı. Bağımsız bir denetleme kurulu devreye girip bundan önceki yapılan sınavları tekrarlatırsa şimdi Yargıtay ve Danıştay'da çalışan personelin hiçbirinin kendilerine verilen metinleri yazamayacakları görülecektir. Bu sınavların şaibeli olduğu bu şekilde pekala ispatlanabilir.
*
Üç mesullüğün görev alanında olan öğrencinin annesinin başı Anadolu usulü kapalıysa sorun yoktur, ancak türban şeklinde bağlıysa ya açtırılıp, ya da Anadolu usulü kapatılıp fotoğraf çektirilir ve TC kimliği çekilen fotoğrafla değiştirilir.
*
Öğrenci kazandıktan sonra ailesi sıkıntı yaparsa ailesinden gizli görüşülür ve öğrenci kazandıktan sonra kendisini hazırlayan abisi ya da başka bir abi belirlenerek takip edilir. TSK ya da Polis Akademisinde okuyan öğrenciyle her hafta görüşülür. Öğrenci başka bir şehirdeyse ilgili abisi her hafta ya da iki haftada bir öğrenicinin olduğu şehre gidip önceden belirlenmiş esnaf evinde altı yedi saat manevi bir programla vakit geçirir. Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri özellikle izmir, Balıkesir, istanbul ve Ankara seferleri yapan otobüslere bakın, kot ya da keten pantolon giyen, spor giyimli gözcü şakirt abilerle mutlaka karşılaşırsınız. Şehir dışına çıkan abinin bütün yol masrafı ve diğer giderleri öğrenciyi hazırlayan bölge tarafından karşılanır. Okul bitene kadar bu işlem böyle devam eder.
*
Öğrenci ibadetini ima ile yapar. Okurken de göreve başladığında da ima yoluyla ibadet eder. Abdest teyemmüm ile alınır, toprak yoksa duvar kullanılarak teyemmüm yapılır. Namaz için üç nokta seçilir ve üç noktaya bakarak kılınır. Uyurken, derste otururken ya da kitap okurken kıbleye dönmüş şekilde üç ayrı nokta seçer ve ibadetini bu şekilde noktaları takip ederek kıyam, rüku ve secde şeklinde gerçekleştirmiş olur.
*
Öğrenci okulu bitirdikten sonra yeterli donanıma sahip değilse birim tarafından kabul edilmez. Bu kişi kendisini gönderen bölge ve abileri tarafından aynı şekilde takip edilir, ta ki birim kendisini kabul edene kadar. Birimin kabul etmediği kişi artık arızadır ve ümit ismiyle kodlandırılır.
*
Hizmet ya da paralel devlet dediğimiz yapılanma içerisinde bölgesinden birimlerine kadar herkes müstear isim kullanır. Herkesin bir kod ismi vardır. Kod isim kullanan her abinin kendi üstüne kayıtlı olmayan bir telefonu vardır.Ülkemin tertemiz insanları adınıza kayıtlı kullanılan başka hat var mı yok mu bunu mutlaka sorgulayınız.
*
Her üniversite mesulünün elinde bütün üniversite listesi bulunur. isim isim kiminle ilgilenilebilir kiminle ilgilenilemez, her boyutuyla araştırılması yapılır. Kim ülkücüdür, kim solcudur, kim Ak Partilidir, kim hangi cemaate mensuptur. Havuzda toplanan bu bilgileri Milli istihbarat Teşkilatı bile toplayamaz. Karşımızdaki olağanüstü bir sistemle oluşturulmuş devasa bir örgüt bulunmaktadır.
--spoiler--
samanyolu haber'in dershaneler için mikrofon uzattığı bitmek bilmeyen haberlerindeki kişilerden duymamızın an meselesi olduğu cümledir.
dershaneler için küçük edayı ağlattılar, dershaneler olmasa kızlar genç yaşta evlenmek zorunda kalırdı dediler, dershaneler olmasa inşaatta çalışırdım diyen çıktı: http://www.youtube.com/wa...mbedded&v=GCxIwl61c9Q
görünen o ki, olaylar uzatılacak ve bu nedenle başka sonuçlar da doğabilir. ama genel bir sonuç var ki o da, Herkesin fabrika ayarlarına geri dönmüş olmasıdır. Liberal olup islamcı görünenler, islamcı olup solcu görünenler vs herkes ortaya çıkmıştır. Herkes özüne dönmüştür.
Hayatları tamamen fevri ve nefsanî hareketler üzerine kurulmuş çapulcularımız kibrit gibidirler. Nasıl ki kibrit ufak bir sürtüşmede dahi hemen alevlenirse onlar da öyledirler. Çözüm, uzlaşı, tartışmak nedir bilmezler. Anlaşmazlığa dünden razıdırlar. Ve nasıl ki bir araya gelen kibritlerden biri alev aldığında diğerleri de anında tutuşursa onlar da bu şekilde birbirlerinin çabucak etkisi altında kalırlar. Bu milletin ağırbaşlı çoğunluğuysa çakmağa benzer. Küçücük bir kıvılcımdan etkilenmezler. Ancak yanıbaşlarında ateşle oynamayı inatla uzatan, o ateşin şiddetini çoğaltan olursa çok ısınan bir çakmak gibi patlarlar. Nitekim bu da, yandıktan sonra kömüre dönen kibritten çok daha büyük bir etkiye sahiptir, hayli zarar vericidir. işte ateş olsa cirmi kadar yer yakacak olanların hâlâ tehditkâr tavırlarını, şımarıklıklarını sürdürmelerinin sebebi de bu patlamayı istemeleri olabilir. Ancak buna rağmen, şu günlerde ellerindeki bayraklarla Taksim'i gök mavisine boyayacak, çapulcuları ara sokaklara kaçıracak büyük bir kalabalığa imza atan bir milliyetçi hareket tahayyül ediyorum. Doğu Türkistan'a ve Türkmenlere gök maviye boyanan bir Taksim görüntüsüyle, dünya gündemine oturacak şekilde sahip çıkan bir Türkiye tahayyül ediyorum!
"bu daha başlangıç mücadeleye devam" sloganları atarak aradan 1 ay geçmesine rağmen hâlâ bilerek veya bilmeyerek vatan hainliğine hizmete devam edenlere karşı söylemdir.
polis müdahalesinin yanında, millet tarafından kendilerine inecek tokadın devamının da habercisidir.
not: az önce ürettim.
edit: bir anlık heyecanla buraya yazdıktan sonra benden önce düşünen olmuş mu diye gogıl'a danıştığımda ekşi sözlük'te aynı başlığın açıldığını gördüm.
camimize küfürler ve tehditler savurarak ayakkabılarıyla dalan, orada içki içen, camiyi 100 bin liraya yakın hasara uğratan ve hatta o camiyi yakmaya bile kalkanların olduğu müslüman bir devlette yaşıyoruz. görüntü kayıtları dahi ortada olan bu mevzuyu da "iftira" diye yedirmeye çalışan soysuzlarla bir arada yaşıyoruz. o yüzden, aramızda elbette bu kutlu mevzuyu anlamayacak olanlar da boy gösterecektir. bayılırlar çünkü bu tip konularda çıkıp bik bik ötmeteye. tohumunuzu değil, insanlığınızı sorguluyoruz ve insaniyet namına tek kırıntı bulamıyoruz...
bu topraklar için en hayırlı olanı burayı 1964 yılında müze haline getiren kafa değil, ecdad bilmiş ve uygulamıştır. nokta.
gezi parkı olaylarında vandallarca saldırıya uğrayan Dolmabahçe Bezm-i Alem Valide Sultan Camii müezzininin istanbul Terörle Mücadele Şubesine verdiği ifadenin tamamıdır. günlerce bu ifadeden cımbızla seçilen, "Camide içki içildiğini görmedim." cümlesiyle oyalanıp durmuştuk.
dün üsküdar gençlik merkezi'nde konferansı ve imza günü yapılan ebubekir kurban'ın yeni kitabıdır. türkiye'yi sevmedikleri her halinden belli olanların ülkemizi karıştırmaya çalıştığı şu günlere isabet etmesi çok manidar olmuştur.
bu bir dua kitabıdır. ve bir isabet de benim bu kitaba amin demek için başladığım günün, duaların en kabul olunduğu berat kandiline denk gelmesidir.
kendilerinden olmayanları sürekli kömür, makarna ve para aldıkları edebiyatıyla itham eden halkın, bu çabasının milleti de kendileri gibi onursuz ve gurursuz zannetmesinden kaynaklandığının göstergesidir.
"Esnaf, Gezi eylemleri sırasında '200 TL'lik banknot bozmaya yetişemiyoruz' demişti. Çoğu lise ve üniversite öğrencisi olan gençlere paranın yurt dışı kaynaklı NED, yani 'Demokrasi için Ulusal Bağış Örgütü'nce gönderildiği öne sürüldü."
Memet Ali Alabora'nın "Mesele Gezi Parkı değil arkadaş, sen hala anlamadın mı? Hadi gel." tweet'inin şu sıralar imf'yle borcunu sıfırladıktan sonra karışan bir diğer ülke olan brezilya'daki versiyonudur. insanlar brezilya'da otobüs zammı sonrası sokaklara dökülüp etrafı yakıp yıktı diye biliyorduk ama mesele o değilmiş meğer. buyrun: https://galeri.uludagsozluk.com/r/463700/+
avusturya eyalet meclisi yeşiller partisi'nin haysiyetsiz milletvekili.
ruhen ve bedenen "devşirme" olduğu için avusturya'da düzenlenecek olan "erdoğan'a destek" mitingine katılması beklenen 5 bin türk için "5 bin tek gidiş bileti alalım, kimse arkalarından ağlamaz" demiştir. bu skandalın ardından aldığı sosyal medyadaki eleştirilerin yanı sıra kendi partisinden de tepki görmüştür. parti yetkililerinden stefan wallner, facebook'tan verdiği cevapta "dönmez'in söyledikleri yeşiller'in duruşuyla örtüşmüyor" demiştir.
m. kemal'in bütün insanlığın türklerden geldiğini ispat etmesini istediği ordinaryüs profesördür. bu istek üzerine 16 dişini çektirip kendini konuşamaz hale getirmiştir. zira kafatasçı paşamız olumsuz cevap verilemeyecek kadar 'sert' biridir.
"tayyib'i" protesto etmek için akşam yemeklerini yedikten sonra tenceresini tavasını kapıp sokaklara çıkarak gürültü yapmayı eğlence haline getirmiş olanlardan günlerdir onlara sabırla tahammül edenlerin intikam alacağı bir eylemdir. gürültücü komşuların kapılarının önlerinde ramazan'da 1 ay boyunca davullar çalınacak, maniler söylenecektir.
"Gezi Parkı üzerinden başlayan gerilimin ilk gününde gidişatı, ne olduğunu, neler oluyor olabileceğini anlamaya çalışırken Başbakan herhalde bıktı ve siyaseten intihar ediyor diye düşündüğüm bir an oldu. Silkinip Erdoğanın gemileri yakmasının altında farklı bir neden olabileceğini düşünmek biraz zamanımı aldı. iki neden olabilirdi; Başbakan ya delirmişti ya da bir yol haritası üzerinde yürüyor olmalıydı. ilkinin olma ihtimalinin çok düşük olduğuna bugün itibarıyla eminim. Erdoğanın bugün üstüste yaptıği ve harareti gitgide artırdığı konuşmalarından sonra vardığım sonuç, bazı yerlere çok sert bir mesaj gönderdiği, hatta alenen tehdit ettiğiydi. Ek olarak bu yerlerin, iç siyasetten beklentimiz ana muhalefet CHP olmadığı kesindi.
Bu hafta uzun zamandır ilk defa politize olan kesim bilmese de diğerleri Başbakanın stratejik ve taktik söylemlerini de riskli hamlelerini de iyi bilir. Bu şekilde masayı kaldırıp fırlatması çok büyük bir hamle ve bu restin kime olduğunu doğru okumak gerekiyor.
Son ABD ziyareti sonrası, bu gezinin sonuçlarının birkaç hafta sonra alınabileceğini biliyorduk. Bilindiği gibi Başbakan ve heyeti, ABDye no fly zone isteyerek gitti, Cenevre dayatmasıyla döndü. Cenevreye hiç de hevesli olmayan Erdoğan, döndüğünde de Cenevreye hevesli görünmedi. Tamam, gideriz, bölge ülkeleriyle de görüşürüz cümleleri hep yarım ağızlıydı. Hatta ABnin Suriyeli muhaliflere silah ambargosunu devam ettirmeme kararı bile yüksek sesle olumlanmadı.
Birkaç gün sonra istanbulda toplanan Suriye Ulusal Koalisyonu hararetli tartışmaların ardından önemli kararlar aldı. ilk haber Teksas menşeili Gassan Hitonun geçici hükümet başkanlığıyla devam edilip edilemeyeceğinin tartışılmasıydı. Daha sonra açıklandığı üzere, geçici başkanlık seçimi bir sonraki toplantıya ertelendi. Malum, Muaz-el Hatipin istifasının ve geri dönüşünden sonraki sert çıkışlarının, muhaliflere pasif destek veren bazı ülkelerin Hito dayatmasına karşı olduğu tahmin ediliyordu.
Koalisyon toplantısının sonunda yapılan açıklamaya göre, sosyalist geçmişe sahip Michel Kilonun listesinden ve sahada savaşan liderlerden hatırı sayïlır oranda isim koalisyona katıldı. Suriye Ulusal Koalisyonu büyüyerek ve genişleyerek güç kazandı. Cenevre Konferansına katılmak için mutlak çözüm şartı getirildi. Bu Batının dayattığı Cenevre Konferansına verilen en net cevaptı.
Başbakanın Fatih Altaylıya verdiği röportajda Beşar, o adam diyerek ne kadar öfkeli olduğunu belli ettiği Esad için direkt olarak gidecek demesi, Suriye rejiminin Esad 2014e kadar hükümetin başında. 2014te tekrar aday olabilir açıklamasına yanıt olduğu belliydi. Ancak Başbakan, Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla misali Esad üzerinden ABD ve Rusyaya ağır bir mesaj gönderdi. Mesaj kısaca şuydu: Bana öyle el-Kaideyle falan bir şeyler dayatma. Bu ülkeyi gerekirse Orta Doğu batağïna bir anda sokarım. Benim dünyadaki her ülkeyle ticaretim var, burada her ikinizin de kıyamet kadar yatırımı var. Ben yanarsam herkes yanar.
Bu tehditin lafta kalmaması için de Orta Doğudan bir parça ateşin Türkiyede yakılmasını göze aldığına neredeyse emin olduğum Başbakan, Altaylı röportajında bu ana mesajın yanında bir taşla başka kuşlar da vurdu:
1. El Kaideden Hizbullaha Hamastan Müslüman Kardeşlerine yoğunlukla müslüman olan tüm Orta Doğu aktörlerine Ben müslümanım. Laik değilim. mesajını verdi.
2. Tüm dünyaya Arap Baharı başladığından beri bana hakem muamelesi çektiniz. Faul yapana ses çıkarmayıp, meydanı boş bulanların bana saldırmasına müsaade ettiniz. Hadi bakalım. dedi.
3. irana Yıllardır ben her yerde seni savunurken sen beni Tarafını seç diyerek sıkıştırdın ve Ya benden yanasın ya ABDden diyerek tehdit ettin, şimdi de vuruyorsun. Ne sendenim ne ABDden dedi.
4. Bu hamleyi cok büyük ihtimalle sadece 2-3 kişiyle paylaştı. Bu sayede yıllardır ve muhtemelen bürokratlarından, son zamanlarda daha da fazla yaşadığı irana ve israile sızdırmaların önünü aldı. Bu, ofisini dahi dinleyen içeridekilere de Oyununuzu bozarım mesajıydı.
5. Baas rejimine artık gizleme gereği bile duymadan aleni şekilde çalışanlara ve Reyhanlı patlamasında parmağı olduğu ortaya çıkanlara Aniden bir karışıklık çıkabilir. Kimbilir bir gece ansızın sizi de Silivride misafir ederim dedi.
6. Ülke içinde konformistlikleri nedeniyle savaş karşıtı olan hemen herkesi direnişçi yapıp iç savaş naraları attırarak fake savaş karşıtlığını deşifre etti. Ayrıca herkesi istediği zaman psikolojik olarak savaşa hazırlayabileceğini yedi düvele gösterdi.
Burada özellikle, Suriyede devrimin bu hale gelmesinde başrolü oynayan gizli özne irana özellikle değinmekte yarar var. iran açık alanda belirgin söylevlerle savaşmıyor ama odadaki görünmeyen fil misali her yerde var ve bu savaşı o yönetiyor. iranın Suriyedeki pozisyonunun Baas rejimini savunmakla bir alakası yok. iran, Suriyeyi, en güçlü rakibi olarak gördüğü El Kaideyi yok etmek için bir sıçrama tahtası olarak görüyor. Neden düşmanı değil de rakibi diyorum: Mehdinin geldiği fikri, Türkiyelilere fantastik gelse de, Şii inancında çok önemli bir yer tutuyor. Öyle ki, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken yüzü yeşil bir örtüyle kapatılmış erkek fotoğrafları, Mehdi yakında yüzünü gösterecek cümleleriyle iran medyasında yer buluyor. Kral Abdullahın ölümünü son alamet olarak yorumlayan Şia, Sünniler arasında kısmen yer bulan Mehdi Afganistandan çıkacak düşüncesini yok etmek istiyor. Mezhepler Mehdi gelene kadar vardır inancı, iran için bu rekabeti kazananın mezhep savaşını da kazanması anlamına geliyor. istanbuldaki üçüncü köprüye Şah ismaille savaşan Yavuz isminin verilmesinin de, bizim medyada Türkiyeli Alevilerin hassasiyetleri açısından alınıp farklı algılansa da, irana bir gözdağı olarak yorumlanıyor.
Öte yandan, 3 yıldır Arap Baharını, 2 yıldır Occupy Wall Streeti yakından izleyen biri olarak, dezenformasyonun bu kadar hızlı yayıldığına şahit olmamıştım. Bu durum, yurt dışından bu olayları takip eden uzmanların gözünde, yaşananların kurgu olması ihtimalini güçlendirdi. Özellikle polis bir direnişçiyi öldürüp kalbini yediye varacak kadar saçma haberler, Nazi Almanyası benzetmeleri, kimyasal silah asparagasları bu tür olayların gerçekleşme biçimlerini bilimsel olarak ele alanlar tarafından farklı yorumlamalara yol açtı. Olayların kopuş biçimi değil ancak dezenformasyonun geometrik artış hızı bu farklı yorumları artırdı.
Başbakanın içki ve çevrecilik gibi, etnik unsur, rejim değişikliği gibi ciddi özellikler barındıran diğer ayaklanmalara oranla masum ve hatta PR bile sayılabilecek bir konuyla protesto ediliyor olması, bu yazıda bahsettiğim teoriyi güçlendiren bir durummuş gibi duruyor. Böyle ortaları bekleyen, Bu başka, gelinciler de Erdoğanı hiç yanıltmıyor.
Kısacası son iki haftada siyasi dilini sertleştiren, muhafazakar düzenlemeleri hiç yapmadığı kadar yüksek doja çıkaran Başbakan, kontrolü dışına çıkacak olayları göze almış olsa da burjuvanın sokağa çıkmasına bilerek ve isteyerek izin vermiş görünüyor. Ağaç deyince aklına darağacı gelenlerin devrinin geçtiğini bilse de, ufak da olsa var olan bu riski bile göze almış olduğu anlaşılıyor. Cemaat gazetecilerinden ve polis görünümlü sosyal medya hesaplarından gelen yorumlara dikkat etmek ama fazla kulak asmamak lazım. Onlar bir yıl önce oyun dışı kaldilar, şu anda standart bir muhalefet yaparak rol kapabilir miyim düşüncesindeler.
Sonuç itibarıyla, CNNInternational, BBC, RT, Anonymous Erdoğanı ne kadar çok eleştirirse onun için işler o kadar yolunda görünüyor. Her uluslararası yayın, dev sermayedarların kendi hükümetlerini sıkıştırıp Noluyor? Orada benim yatırımım, şubem, çalışanım, nakitim, taşınacak malım var diyerek sıkıştırmasına sebep oluyor.
Yüzbinlerce insanın öldüğü, milyonlarca insanın sığınmacı olduğu, kaybolduğu, işkence ve tecavüze uğradığı olaylara kayıtsız kalan, hatta bu insanlara fiziksel görünümlerinden ötürü terörist diyebilen insanların alkol, çevre gibi faktörler yüzünden şehir terörüne başvurması ve bunu insan hakları ihlaline dayandırması hayatın bir ironisi gibi. Polis şiddetini kınıyorum gibi resmi cümleler yazmıyorum. Orayı aştık. Erdoğan haklı mı haksız mı tartışmasına girmiyorum. Keyifli bir yol değil ama eğer düşündüğüm gibiyse yanındayım. Yanıbaşımızdakiler katlediliyorken evim huzurlu olsun diyememenin kahramanca bir güzelliği var. Savaşlar kirlidir, tek lekesi bu olsun. Bunu ulusal bir vaka olarak görmek varolduğun coğrafyadan da dünyadan da bihaber olmak demek. Ben de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını umuyorum. Hayırlısı neyse o olsun."
araf suresinin 143. ayetinde geçen, "beni göremezsin" manası taşıyan kelamdır.
o ayetin tamamı şu şekildedir: "musa, belirlediğimiz yere (Tûra) gelip Rabbi de ona konuşunca, Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım dedi. Allah da, Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin. dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Musa da baygın düştü. Ayılınca, Seni eksikliklerden uzak tutarım Allahım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim dedi."