söğütlüçeşme-zincirlikuyu metrobüsüyle aynı gün açılmıştır. (3 mart 2009) avcılar murat kölük devlet hastanesinde 56 oda, 94 yatak, 4 ameliyathane, 4 genel yoğun bakım, 4 cerrahi yoğun bakım, 10 yeni doğan bakım ve 4 pediatrik olmak üzere 22 yoğun bakım ünitesi mevcutmuş. 72 poliklinik ve acil servisi varmış ve 11.948.841 TL + kdv ye mal olmuş. vay anasını sayın seyirciler
kabul mektubum geldiğinden beri sanki her şey daha da anlamsız oldu. sanki bir an ayaklarım geri geri gidiyor. bursa'yı bırakamayacak gibi. aslında şehri değil elbet. buradaki verimli toprağı değil. buradaki hayatımı, geride kalanları...
bir şeyler başarmış olmanın azmi yok içimde. olan oldu işte. sevinmeli miyim? emin değilim.
almancı olup yeşil bir mercedes'le dönecek de değilim. 2 sene çabuk geçecek biliyorum. yüksek lisans beni yükseltsin istiyorum.
insanlarımı yanıma alamasam da, insanlığımı alıp da gidiyorum...
hayatın, işe girme sürecine böylesine benzediğini hiç düşünmemiştim bu kadar. birebir aynısı gibi.
kriterler, kriterler...
iyi bir birey, iyi bir eleman olma çabaları. öz geçmiş, özüm geçmiş. kimse sormuyor gerçekten başından neler geçmiş. ama geçmiş işte. önemsiz değil miydi hani? bırakıp gidemez miydik ardımızda?
cv min de benimle beraber dolaşması hakkında ne gibi bir yorum yapabilirsiniz ki? yaşanmış kötü anılarımı anlatamam özgeçmişimde, ya da başarısızlıklarımı, hayatta da iş görüşmesinde de aynıyız işte. tıpkı böyleyiz. kendimize karşı bile iki yüzlü olmayı nasıl becerebiliyoruz, hala anlamış değilim.
kızımız çok güzel temizlik yapar. oğlunuza çok iyi bakacağından eminiz. Peki ya oğlan? oğlan nasıl? siz hiç merak etmeyin oğlanın hayat tecrübesi ve mevkisi kızınızı mutlu etmeye yetecektir. öyleyse pek fazla söze gerek yok. oğlunuzu işe alıyoruz. çok memnun oldum. kız da kabul edilmiştir. bir sürü gülücük, el sıkışmalar, eller önde bağlanmış oturmalar, göz süzüşler, derin incelemeler, kahve fincanındaki leke, işten ayrılma sebebi, kızın burnu biraz büyük mü, tercih sebebi: presentable mı, sorunum ne benim, yoksa hayat bir işe alma mı?
elini sıkarken elin üstte ise liderlik, önderlik.
ne güzel, öyleyse bir kahve daha için. hayır teşekkürler 3 yıldır burada çalışıyorum. yeterli tecrübeniz var ancak eksiklikler de mevcut. ne gibi? hala yastığa kılıf geçiremiyorum.
her an işe alınıyor gibi değil miyiz sizce de? günlük konuşmalarınızı kaydedin. sürekli kendimizi kanıtlama çabası. karşımızdakine kendimizi kabul ettirme dürtüsü. sürekli kriterler, kriterler, kriterler, ve gerçekten kriterler...
evet tam olarak böyle bir yer olmaya başladı bizim toplumumuz. hayır eskiden böylesine keskin değildi sınırlar. güleryüz bu kadar eksik değildi.
öyle ki ramazanda etek giymeye korkar oldum. hele ki başka bir semte yolculuk yapacaksam. mesela yıldırım'da işim var. ki yıldırım bursa'nın hep 3. sayfa haberi olmaya aday tek semti. biz nilüferliler, ki bunu söylerken bile nasıl semt semt bile bölünüldüğümüzün altını çiziyorum, yıldırım'a yaptığımız bir yolculukta ecel terleri döküyor olabiliriz. ki bunu bir çok arkadaşım alenen yaşıyor. kızlarımız etek giyemiyor. amcalar kamyonet bozuntularıyla yanımızdan geçerken üzerlerimize kezzap atacak diye korkuyor. ha yok eteğin kısa olduğu falan da yok. hava sıcak ve üzerimizdeki sadece bir elbise. ama onların tek bir isteği var. görünen et parçasının olmaması. bakın, onların bu davranışa hoşgörülü olabilirim. ama olamıyorum. çünkü artık cidden korkuyorum.
pek namuslu beyefendiler, arabalarla üzerimize sürüyorlar. ve bunu kin ve nefret dolu gözlerle yapıyorlar. pek cici ablalar, bizi dövmekten beter edip, gözleriyle yiyorlar, yüzümüze laf söylüyorlar, kin ve nefretin dibine vurmuş durumdalar. tek suçumuz elbise giymek...
bakın bugün bankaya uğradım ve saygısızlık olmasın diye herkesin içinde su içmek istemedim. bunu düşündüm. ama o pek saygı gösterdiğim birtakım hoşgörü! budalası insanlar dışarıya çıkıp su içmeme de laf ettiler. kötü gözlerle baktılar, beni pek bir kınadılar. halbuki... ahh söylemeye bile gücüm kalmadı artık.
peki bu en ufak gözüme çarpan olaylarla beraber soruyorum size: ne oluyor bize? böyle miydi karşılıklı anlaşmalarımız, değerlerimiz? bu mu oldu sonunda? ben bu yetişkinlerle, nasıl geleceğe daha emin gözlerle bakabilirim ki? sadece tek bir nefret dolu bakıştan bile korkuyorken. ne zamandan beri ikiye, üçe, dörde hatta beşe bölündük? ne zaman ben başka bir insan oldum da, onlar başka bir toplum oldu?
iki kelime kullanarak hava atmaya çalışan, "bakın ben çok culture doluyum, very very muhteşemim" diyerek seken tiplemelerdir. ama gerçek hayatta oturup konuşsanız tek kelime edemeyen daha toefl'ı bile geçemeyen tiplerdir.
bazı türleri de tek bir kelimeye odaklı yazarlar. örnek verirken for example derler. söyleyelim de bu dallamalar için ingilizce sözlük açsınlar.
gözüme çarpan bir kaç örnek:
"falanca bugün dükkanı opened yapmış."
"filanca bugün beach de gözükmüş."
"ulanca bugün pek bir liked mış."
böyle saçma sapan cümlelerle ancak ergen seviyesine ulaştıklarını bilseler, ne kadar da süper olurlardı. super!
sürekli kendisini prensesim diye çağırılmasını isteyen salak, embesil kızların takıntısıdır. muhtemelen kendilerine güvenleri yoktur. ve büyük ihtimalle ailesi tarafından şımartılıyordur. ya da tam tersi aileleri tarafından eziliyorlardır. kendilerini topluma kabul ettirmek için kendilerine prenses denmelerini istiyor olabilirler. genelde bu tiplerin burunları büyüktür. mecazi anlamda değil fiziki anlamda.
ama ne olursa olsun bu saçma sapan yaratıkları anlayamıyorum. prenses olsan ne fark eder ki, eşeğe altın küpe taksan ne değişir ki?
olmadı işte. gitmedi. kaldı orada paketim. hafif esiyormuş bugün alamanya. üşüyor paketim. vallahi bugün yine bekledim. bir haber. bir ses. yok. paketim varamamış yuvasına. yeni yuvasına. yazık ona, ama elbette bana da.
yokmuş kimsecikler. kapıları çalmışlar. kimsecikler yokmuş. herkes gitmiş. belki tatildeler. ya da kapatmışlar gitmişler işte. öylece. bekliyor paketim şimdi, eminim ki sıkış tepiş. yanında başka iri paketlerle. bekliyorum bir haber. belki ulaştırırlar yarın diye.
gitmiyor paketim. öylece duruyor. belki biri elinde zıplatıyordur. kıskanıyorum elbet. yarın gitsin, gitsin paketim...
herkes seni böylesine baş tacı ederken, ben sana pek ısınamadım nedense. belki de artık bu ülkenin bir bireye, bir kurtarıcıya bel bağlamasıdır beni rahatsız eden. öylece birini beklemesidir sessiz sessiz. asılacak koyun gibi. seni beklemesidir. öylece beklerken hiç bir şey yapmamasıdır. sadece sana odaklanması, ismini ve cismini oluşturmaya çalışmasıdır belki. beni rahatsız eden. artık millet kavramının bireyselleşmesidir. yani yok ol... ki söylemek istemiyorum.
koyun asılır mı deme. bizim burada asılır. burada her şey asılır. çamaşır, çarşaf, erkek, insan. ne istersen hemde. öylesine bereketlidir ki bu merasimler. büyük bir şenlik büyük bir sevinç. dört bir yanda. bir sebebimde budur belki. bu yüzden istemem gelmeni.
öylesine bağlanırız ki biz hem. neredeyse her şeyi de bağlarız. bahtı, çaputu, gözü, beli. bel bağlarız. el bağlarız. yapacak ve görecek hiç bir şeyin olmaz. göz de bağlarız.
belki de gelmemen en yerinde olandır. nankörlük desen diz boyu. biz hep aşırıyız. deniz aşırıyız, çizmeyi aşarız, sığmayız taşarız.
korkum belki de bu yüzdendir.
sen alıştırırsın bizi kurtarıcı amca. tembelliğe alıştırırsın gene. hiç bir şey yapmadan öylece önümüze konulan yemeği yemek isteriz biz. isteriz bunu. sende önümüze koyarsın diye. sonrasında ansızın neye uğradığımızı şaşırırız. bir hazımsızlık. öylesine iştahla yeriz ki, geriye ne sen kalırsın ne yemek be...
o yüzden sen sen ol. çok sıkışmadan gelme. ben zaten seni beklemiyor olacağım. bırak da biraz ağızları yansın şunların. bırak da onlarla beraber biraz biz yanalım. sonra anlayalım seni. biz sen olalım...
köfteleri kızarttığı gibi önüme yığdı. "sıcak sıcak al ye!" dedi. "çok kibarsın" diyecek gibi oldum ama ilk defa başıma gelen bu olay karşısında ne yapmam gerektiğine karar veremedim, zıttına da gitmek istemedim. peki neden yaptın diyeceksiniz. mecburdum.
yemekleri o hazırlamak istedi. ardından da anlatmaya başladı. "kader öyle garip bir şey ki, öyle karmaşık ki, göle taş atmak gibi..." "kesinlikle dedim, tanrının garip bir mizah anlayışı var" gözlerini kocaman açtı, "eğer bu masada bir kaç saat geçireceksek bu şekilde konuşamazsın!" kendi evimde, kendi masamda ilk defa nasıl konuşmam gerektiği bana söylenmişti. burcu'nun hatrına sustum. o kendini bilmişlik, beğenmişlik beni yoruyordu. "kalk bir bira getir!" dedi. uykulu gözlerim tam kapanacakkan bir füze gibi zihnime düşen bu cümle bütün algılarımı açtı. "nasıl yani?" diye bağırmışım. sonradan o söyledi. "evet" dedi, "böyle olacağını biliyordum." "alkol öyle bir şey ki münafıkları..." cümlesini bitirmeden kalktım. iki bira getirdim. "içtiğini bilmiyordum" dedim. "içmeyeceğim" dedi. ben içtim.
"o bize virüs programını verir. biz çalıştırma kararını alırız. eğer çalıştırmazsak..."
yoğun benzetmeler beni de benzetmişti. "neden bunları anlatıyorsun?" dedim. sonra aklıma freud geldi. "ben burcu'yu arıyorum. artık ne işi varsa bıraksın gelsin seni alsın!" "çok kibarsın" dedi. teşekkür ettim ve yolladım.
bugün yapılacak her şey bitti. ne ödevim var, ne duş almam gerekiyor. ne kilo almak için çikolata yiyeceğim, ne de ağdayı ısıtıp bezle bacaklarımı kıllardan kurtaracağım. artık hiç bir şey çıkmıyor vücudumda. ne kıl, ne sivilce, ne acı veren şişlikler. bugün her şey bitti biliyorum.
ne arayacak kimsem kaldı. ne de gideceğim bir yol. çalışacak gücüm yok. bankada biraz param var. bir süre bana yetecek. ne bir sevgilim var seveceğim. ne de gülecek bir esprim. ne okuyacak kitaplarım var, ne altı çizilecek satırlar. bugün biraz daha iyiyim.
ne iyiymiş böyle olması. tamam biraz sıkıcı gibi gözükebilir. inanın öyle değil.
tv ler aynı diziyi yayınlıyor yine. daha önce de seyretmediğim. böylesi çok daha iyi. mailler geliyor gene forward. okumuyorum bile. hiç okumadığım aynı başlıklar. lütfen okuyun hepsi gerçek! hiç bir şeye inanmıyorum.
bir tek ben varım. "o" da yok. sadece ben varım.
o kadar bir şey yapmıyorum ki pencereden bile havaya bakmıyorum. umrumda değil güneşli ya da bulutlu olması. üstümde hala aynı kıyafet var.
bugün her şey bitti. düşüncelerim bile. akmıyor zihnim. bir ferahlık.
şimdi ne yapacağım diye düşünmüyorum. çünkü ne yapacağımı biliyorum. daha önceden her şeyi tasarladım. bütün plan hazır. ama bugün yapılacak her şey bitti. uyumak bile yok bugün. hayat amacını yitirdi. sadece tek bir şey kaldı. "o"nu tamamiyle geri getirmek. bütün güzelliklerini geri almalıyım onun. herkesin "o"ndan çaldığı bütün güzelliklerimi.
uzun zamandan sonra psikoloğa gitmeye karar verdim.
psikologlardan hoşlanmıyordum. aslında yumuşatarak söyledim daha gerçekçi olarak nefret ediyordum.
onlar hiç birşeyi tarafsız olarak değerlendiremezdi. analiz edeceği şey bendim. ve ben aslında bir nesne değildim. psikanaliz testler taraflı testlerdi. insan eliyle hazırlanmışlardı. insanın dokunduğu her şey taraflıydı.
ruh halimi ve kişiliğimi objektif bir gözle değerlendirmenin mümkün olmadığına körü körüne inanıyordum. ben bir denek değildim ve onlar da bu deneyi asla gerçek manada yapamayacaklardı. sonuçların hepsinin bana göre değişmesi muhtemeldi. verdiğim cevapları onları kafasını karıştırmak için verebilirdim. sonuç hiç bir zaman doğru olmayacaktı. deney objektif olmalıydı.
her şeye rağmen o koltuktaydım.
gerçekte öğrenmek istediği şey ne bilmiyordum. ve bana sorduğu sorulardan oldukça sıkılmıştım. beni bir madde olarak gördüğü apaçıktı.
koltuktan kalktım. oturmamı söyledi. ama oturunca sıkıldığımı belirttim kendisine. ve onun yaptığı gibi bende onun çevresinde dolaşmaya başladım. ortam her an daha da gerginleşti. bir yere ulaşamayacağını anladı. ve sustu. koltuğa onun oturmasını ve bana öyle sorular sormasını istedim.
ve eğer gerçekten bir psikolog sizin "hasta" olduğunuza inanıyorsa her dediğinizi yapmaya hazırdı. önce karşı gelir gibi oldu ama ikna ettim.
koltuk insanı geriyordu. belki oradaki tek sorun oturmaktı. konser ortamı olsa daha çok eğlenbilirdik aslında. bir süre sonra konsantrasyonunu kaybetti ve doğruldu:
-yapamıyorum.
-biliyorum.
-istersen 4. seansta tekrar görüşürüz.
-belki...
çıktım odasından. sürekli aynı şeyleri söyleyip durmuştu. "sen aslında, bilmiyorum kendini kaç kişi hissediyorsun?"
ne olduğunu bilsem ona yardım edebilirdim. ama garip olan ben miydim? zaten herkes en az iki kişilikli olmak üzere üç kişilikli değil miydi?
hümanizm bitti dedim. inanmadı. hayır gerçekten bitti. perikles şu an ağlıyor dedim. demokraside bitti.
bu ülkede olduğuma da pişmanım dedim. dinlemiyor gibiydi. "buddha, lütfen cevap ver."
istemedi beni dinlemeyi.
başıboş bıraktım onu. hep aynı sıkıcılıktaydı. onun gibi olamadım. ama hep olmak istediğim biri vardı: uma thurman.
uma dedim "üzerindeki sarı kıyafeti bana verirsen ben de iyi dövüşebileceğime inanıyorum." değiştirdik. buddha'nın bana verdikleri ona olmadı. "kapri sana çok yakışmadı" dedim çıkardı. onunkiler ise bana uzundu. "hümanizm bitti" dedim. sağa sola saldırmaya başladı. adamlar etrafını sarmıştı. korkmuştum bense. kendimi ninjaların arasından çekip çıkardım.
"artık dedim, insanlar yeteri kadar düşünmüyor. kimse gelecektekiler için birşeyler yapmaya hazır değil. hiç kimse iyimser değil." duymadı.
ben: hümanizm yok. rutin öldürüyor onu.
uma: hümanizm yok evet! hayatta kalmak için savaşıyoruz. birbirimizin ayağını kaydırmak için. çünkü başka yolu yok.
nereden sonra böyle oldu hiç bilmiyorum. ama hayatın bir parçası olabilmen için birisi senin sırana geçmeden senin onun sırasını çalman gerekiyordu.
hiç bir hakaret içermediği ve polemik bile yaratmayacak nick altlarını silmesine karşın, bütün gün hakaret küfür ve çeşitli polemiklere girenlere karşı, sol frame den düşmeyen yazarlara karşı yaptırım uygulamamasından anlayacağımız olaydır.
doğru düzgün yazı yazan bir miktar kişiyi de buradan soğutursanız geriye elinizdekilerle yetinmek kalır. he bizim için kalite değil sadece para önemli diyorsanız söyleyin polemiklere girmediği halde çaylak olanlar uğraşmasın. kendi halinde olan bizler çekip gidelim buralardan!
forthelordaeron bir yazarımız için altına sadece sıkıcı yazılar yazan yazar dediği halde çaylak olmuştur.
ama kendisiyle alakam olmamasına rağmen her gün birilerinin nick altında ağıza alınmayacak küfürler dönmektedir.
"bana sevildiğimi söylemeyin!" diye bağırdım o gün.
mezuniyet günü, herkes hüngür hüngür ağlıyor. yüzümde muzip bir ifade. zevk alıyorum ağlamalarında. salakça çünkü. iki yüzlüce. biliyorum çünkü o yüzden ağladıklarını. cici gözükmek için herkese. herkes sarılırken bana "beni çok özleyeceklerini, ve çok sevdiklerini" fısıldıyor. herkesten aynı tepkiyi alınca iğreniyorum insanlıktan. 3 sene lise hayatım boyu bir kere olsun iyi bir şey söylemeyen insanlar neden ayrılırken akıllarına gelen tüm sevgi sözcüklerini fısıldıyorlar. "beni sevdiğinizi öğrenmek istemiyorum bu yüzden. bana faydası olacak bir şey söyleyin. 3 ay sonra aramayacak, sokakta görse selam vermeyecek insanoğulları beni sevdiğini söylüyor. olacak şey değil."
herkes bana pis pis bakıyor.
yalan söylemek her zaman daha kolay geliyor insanlara. çünkü asla doğruyu söyleyemezler böyle durumlarda.
diyemez ki:
"salcaliyumurta biz sana hep gıcık davrandık 3 sene, eteğini kaldırmaya çalıştık yürürken, saçını biz çektik arkadan." diyemezler işte.
çok sevdiklerini söylerler. sevdikleri için olmuştur hepsi. sevdiğine çektirmek adına. yersen tabi.
sevildiğimi öğrenince tiksiniyorum karşımdakinden. "beni sessizce sev" diyorum. ağzına almışsan bir kere o lafı, belli edemiyorsundur sevdiğini. "cümleleri kullanıyorsundur" diyorum. cümleleri kullanma! harcama onları.
neden geçmiyordu geçmiş aklımdan. onun geçmişini ben yaşatıyordum.
sakinleşmemi söyledi. yapamadım. eğer geçmişini öğrenemezsem her ayrıntısına kadar kendimi iyi hissedemiyordum.
her ayrıntıyı sordum. bu yaklaşık 3 sene 5 ay ve 7 güne tekabül edecekti hesaplarıma göre. excel'i açtım. grafikleri hazırladım. yapmadığıma inanmayanlar yanılıyorlar yaptım. "kafeden çıkınca ne yaptın? sağa dönünce kimi gördün? ilk baktığında ne hissettin?" le başladım ilk. masumca. sonra daha derinlere indim. "hislerinin gidişatı ne yöndeydi? böyle olsaydı şöyle yapsaydın ve oradan geçseydi ne olurdu?" farazi olarak rekor bile kırdım. kırmışımdır yani. kendimi psikolog gibi hissediyordum. ama hasta bir psikolog.
geçmişi yaşatmak bir yere kadar zevkliydi. duymak istemediklerimi duydukça kendime acı çektirmek için daha fazla öğrenme merakı sarıyordu içimi.
hastaydım ben. ve tedavim için yapılacak hiç bir şey yoktu.
ne bir ilaç fayda ederdi bu durumda. ne de uyuşturucuya başlamamın faydası dokunurdu. ne de her gün içsem gene unuturdum.
en sonunda karar verdim. bir daha hiç konuşmayacaktım bu konuları.
kararımı vermekte geç kaldım elbet. kalp krizi sonrası anladım yaşamanın ne kadar tatlı olduğunu. kalbimi sevdim becel yemedim.
zeytinyağı yedim.
ve her dakika düşüncelerden kurtulmak için dua ettim. gene bir sancı. sonrasında her dakika kendimi meşgul ettim.
geçenlerde regal reklamına takıldı gözüm. reklam iyi hoş. ehh işte.
ancak konsept canımı sıktı. özellikle çocuk ünlü olduktan sonra camlara vuran kızlardı canımı sıkan. sinirlendim. loser olmak böyle bir şeydi. gerçek hayatta da vardı böyleleri. elinde gitar tutan herkese yavşayan o yavşak karılar. hepinizden nefret etmekle kalmıyorum, ayrıca durumunuza üzülüyorum.
amacınız ne? para mı? zevk mi? her konser sonrası oltaya gelip de erkeklerin peşinden gitmek de nedir? kendinizi daha iyi mi hissediyorsunuz? daha önemli biri gibi mi?
ama ne yazık ki değilsiniz.
sümüklü birer mendilsiniz.
siz erkeklerden daha betersiniz.
kadınların paraya, şana, şöhrete daha çok önem verdiğinin de bir kanıtıdır bu. kariyer ve ün merakı sardığından beri bir kadını dünya daha da kötü bir yer oluyor. sahne ışıkları ajdarı bile çekici kılar. ve siz eminim ona bile kanarsınız. *
iletisiz yaşamak istediğimi söyledim arkadaşıma. artık yazma dedim böyle "oo yeaah!" li msn iletileri. sınava çalışıyorsun sınavvvv yazıyorsun. okul başlıyor. okul başladı yazıyorsun. duşa giriyorsun duşşşşş yazıyorsun. amacın ne dedim. okulun başladığını hepimiz biliyoruz dostum. duşa giriyorsan da seni çıplak düşünmek istemeyiz, kardeşimizsin. gel yapma etme. bırak şunları dedim. dinlemedi.
msn deki herkese baktım sırayla. üç çeşit insan buldum orada. biri anını paylaşan pek bir samimi, gizlisi saklısı olmadığını vurgulayan insan. biri pek bir gizemli, şarkı sözleri, atasözleri ile iletisini süsleyen. biri de sırf geyiğine komik şeyler yazdığını sanan. yok ben üçünü de sevmiyorum.
bir gün denedim birini. mini bir araştırma yaptım diyelim. hep şarkı sözü yazıyordu. "lan bir gün de anlıkçılar gibi naptığını yaz." dedim. "yok!" dedi "sadece şarkı sözü yazarım ben." bir de prensip edinmiş bunlar. herkesin ileti prensibi var.
4. grup da alanı boş bırakanlar. evet onlar da prensip sahibi. arada önemli duyuruları yazarlar belki.
ama oraya bir boşluk bıraktıklarına göre vardır bir bildikleri diyorsunuz içten içe. "tabii yazacağız hakkımız!" diyorsunuz. hak veriyorum. vardır herhalde bir bildikleri.
duygularını benimle paylaşmak istiyorsan gel otur konuşalım arkadaşım. msn den üzgün:( yazma güzel kardeşim. ben sallamam onu. okumam o iletini. pencereni açıp "üzgün müsün?" diye sormam. ohhh yazdığında ben neden ohhh çektiğini bilmem. kendini eğliyor derim. hayır kınamıyorum. eğleniyorum aslında. kendimi eğliyorum.
mutfağınızda sıkça karşılaştığınız kişi bilin ki artık misafiriniz değildir. evin yeni üyesidir.
faruk'tan bahsetmek istedim elbet. yeni kardeşim faruk.
aslında daha öncesinde biraz bahsetmiştim. annesinin mesleğinden, yaşadığı küçük travmalardan, garip tikinden.
ama faruk artık o bildiğiniz faruk değil. yani sadece bize misafir olarak gelen küçük faruk, artık annemin yeni oğlu. benim yeni kardeşim. çok mutluyuz birlikte.
annem bir benimsedi ki sormayın. bizden çok onu besliyor, bizden çok onunla konuşuyor.
hayır kıskanıyorum falan sanmayın. ama faruk artık bu evden gitmeli...
geceleri de bizimle uyumasına laf söylüyor değilim. ya da onun yüzünden az yemek yemek bana koyuyor sanmayın. odama girip çıkması da sorun değil. ya da internetimizi paylaşıyor olması. hayır hiçbiri değil.
ama faruk annesini unutuyor sevgili arkadaşlarım. faruk annesini görünce yadırgıyor. faruk artık eve bile gitmiyor. bizde uyumak istiyor. bizimle olmak. bizimle oturmak. biz gönderiyoruz onu okula, akşam gidip biz alıyoruz. derslerini biz yapıyoruz faruk'un. projelerine biz yardım ediyoruz.
yorgun düştüğümden değil arkadaşlarım. faruk annesini özlemez oldu artık. inanın korkuyorum. onu biz büyüteceğiz, biz üniversiteye yollayacağız ya da biz baş göz edeceğiz diye korkuyorum.
yatağıma kız atacak diye korkuyorum.
kanepede ergenliğe girecek diye korkuyorum.
ergen erkeklerden korkuyorum ben bir de, faruk'tan bağımsız.
faruk evden gitmeli. bizi, anne sevgisine tercih etmemeli...
gerçeklerden sıkılıp kendine "o" dünyayı kurmaktır.
antreden gelen garip sesler duyuyordum uyurken. hani sesleri duyarsınız rüyalarınızdaki sahneler ona göre çekilir ya, işte öyle. uyandığımda odamın kapısının açık olduğunu gördüm. usulca çıktım. sesler çekilmez hal almaya başlamıştı. her adımımda yaklaşıyordum seslere. "bu ne?" diye sordum. her sabah gördüğüm anneme. ancak annem? annem üzerinde gri parlak bir balıkla duruyordu. bir an evin garip atmosferini önemsemeden anneme takıldım kaldım. tepetaklak havada asılıydı. "korkma zombi kardeşin geldi." ütü yapar gibi elindeki aleti sallıyordu. gözleri garipti. elindeki gömleği yere düşürdü. ütü olduğundan emin olamadığım o aletten alevler çıkıyordu. "yanacaksın!" diye bağırdım. "henüz cehennemde değiliz." dedi. bu kadar rahat olmaları beni geriyordu. zombi kardeşte ne idi? mübalağa mı etmişti? annem niye tersti?
oturma odasına doğru ilerlediğimde onu gördüm. gerçek bir zombi. "gel otur" diye seslendi. o kulak tırmalayan sesi ben gidince kesilmişti. homurtusuydu herhalde diye geçirdim içimden. severdi beni. uyanmamı ister, uyanana kadar da homurdanırdı. gülümsemeye çalıştı. beceremedi. çenesi boynuna değiyordu neredeyse. sustum. oturdum. saatlerce bana dünkü maçı anlatıp durdu. 90 dakikayı 7 saate yaymıştı. susmuyordu. topun kimin ayağına, hangi dakikada, kimin pasıyla nasıl geçtiğini, o sırada yanında kimlerin koştuğunu, hangi seyircinin ne diye bağırdığını, maçtaki hangi kızların daha güzel olduğunu tek tek anlattı. ve burada daha sayamayacağım bir çok belaltı şeyleri.
zombi benim kardeşimdi.
gece çok içtim diye düşünüp tekrar yatağıma yattım. ellerimden tutup beni yatağa götürdü. korkumu gizlemeye çalıştım. başardım da sanırım. annem bu sefer de duvarlarda yürüyordu.
"anne bir ara bana da öğret şu işi." diye belli belirsiz söylendim. ve uyudum.
uyandığımda her şey daha normaldi. annem real'e gidiyordu. ya da ben öyle sanmıştım. şu terminalin ordakine hani.
-beraber gidelim anne. tek başına yorulursun.
-gitmeye gerek yok. ben real'i aldım. sen sürersin bunu.
diyerek, elini arkaya doğru uzattı bir şey ararcasına.
-real'i mi süreyim anne?
-benzini az ama. idare edersin artık...
ve annem arkasından devasal o real alışveriş merkezini çıkardı. artık şaşırmadım. nasıl taşıdığını, onun orada nasıl durduğunu sorgulamamalıydım.
"iyi ver süreyim" dedim. altındaki tekerleklere bakarak.
arkamdan biri bağırdı caddeye çıktığımda.
-sürreal'iist'e kadar.
-ist?
-istanbul dostum.
sokakta bana bağırılmasından hiç hoşlanmazdım. bildiğin laf atmaydı bu. terbiyesizlikti.
-tamam sürerim. ama bil ki cehenneme kadar yolun var!
-senin de sürrealist'e kadar.
-bana kelime oyunu yapma!
-görürsün sen pislik! şimdi!
bir anda kendimi salvador dali'nin yanında buldum. gerisi çok uzun bir ara anlatırım.
en son ne moda, neler trend diye baktığım mecmuada gördüm onu ilk. neler hissedeceğimi bilmiyordum. çeviremedim sayfayı. uzunca baktım. karşımda bütün görkemiyle "o" duruyordu. kocasını döven kadın...
nasıl olur diye soruşturmak daha fazla ayrıntı öğrenmek için göz attım uzunca yazıya. biz kadınlar olarak ayrıntılara bayılırdık her zaman. kocasının fotoğrafını görünce anladım ki dövmekte haklıymış kadıncağız. biz kadınlar olarak, hep feminist olmaya yatkındık.
gel zaman git zaman üniversitenin "kadına yönelik şiddete son!" sloganlı topluluğundaki bir erkeğe rastladım. tanımamazlığa gelecektim ki yanıma geldi. sordum "dostum nedir olayın neden bu topluluktasın? işin mi yok gücün mü yok?" dedi, "ben şiddetin her türlüsüne karşıyım." dedim, "şiddetin türlüsü mü varmış getir de yiyelim." kızdı bana, çekti gitti. giderken bağırdım peşinden, "hemcinslerini koruyacağına sen karı kız peşindesin!" haklıydım. ama nedense biz kadınlar erkek arkadaşımızı döverken bile hep şiddete karşıydık. bize aykırıydı.
elbette şiddet yanlıştı. elbette olmamalıydı. ama kendimize hakim olamıyorduk. biri bize el kaldırdığında çıngar çıkarıyor, biz yaptığımızda ise her zaman haklı oluyorduk. hemde, her zaman.
çünkü bildiğimiz şey, erkeklerin canı acımaz, onlara "bişeycicik" olmaz olduğu idi. "peki ya duyguları? onlar incinir mi? ya gururları?" şeklinde sorsalar, sallamaz "koca adamın duygusu mu olurmuş pehhh..." diye geçiştirirdik. biz kadınlar bazen fesat ve bencil olabilirdik.
savunmuyorum kendimizi.
tv kumandasını vermemelerinden, yatakta hep uca yatmak istemelerinden, müziğin sesini çok açmalarından, ilgisiz tavırlarından, cimrivari davranışlarından, başka kadınlarla daha çok konuşmalarından, msn'de uzunca vakit geçirmelerinden, facebook açmak istemelerinden, ünlü olma arzularından, ego dolu konuşmalarından, üzerimizdekilerini beğenmemelerinden, yemeklerimize laf söylemelerinden, güzel şeyleri görmeyip kötü şeylere odaklanmalarından, aşırı kıskançlıklarından, koydukları yasaklardan, göz kaymalarından, uçan kuştan, üzerlerine konan sinekten, tuvaletteki sidikli klozetten, lavaboya konulmuş kirli kulak pamuklarından, kıl dolu banyodan, ters çevrilmiş olarak yatağa fırlatılmış kazaklardan, tuzdan, boktan ve püsürden her şeyden kavga çıkarabiliriz biz. itiraf ediyorum. ettim.
meteoroloji uçaklarının bulutları toz gibi saçıldı etrafa. önce düzgün bir çizgi gibiydi halbuki. düzen yavaşça bozuldu. bir süre sonra gözden kayboldular. kaos başladı.
23 sene öncesine götürdü bulutlar beni. edward ile oturuyoruz. murphy. önümüzde beyaz porselen fincan takımları. garip bir sarsıntı var. havadayız. uçuyoruz ama uçakla değil. bulutların üstünde oturur vaziyetteyiz. masamız ise bulut. korkuyorum. nasıl oluyor da düşmüyoruz anlamıyorum. "kuralları bozdum" diyor. hala deli dolu bakan gözleriyle çevreyi süzüyor. "eğer söylediğim her şey doğru olsaydı hiç yanlış yapmazdım." "haklısın" diyorum. "ancak neden buradayız?" "neden burada olduğumu bilseydim asla burada olamazdım." murphy ile iletişim kurmayı beceremediğimi düşünüp hüzünleniyorum. "hiç kuş yok havada" diyorum. "burada kuşlar yaşasaydı ağaçların yapraklarını göremezdik." muhabbet etmek için atılıyorum hemen. "tıpkı dev sekoyalar gibi öyle değil mi?" cevabını bekleme sürecinde yüzüme muzip bir bilgiçlik ifadesi yerleştiriyorum. ama murphy her şeyde olduğu gibi hiç bir şeye katılmak istemiyor. kendi kurallarını koyuyor. "dev sekoyalar yeteri kadar dev değil. onların yapraklarını görüyoruz."
bana alışmış olacak ki gitgide koyulaşıyor muhabbet. anılarını anlattırıyorum. espriler yapıyor, gülüyor. yüzünde hep çocuksu bir ifade.
-artık sana söylemek istediklerimi söylemek istiyorum sevgili murphy.
-söylemek istediklerini ne zaman söylemek istesen hep gürültü olur.
-hayır bu sefer olmayacak!
-gör bak.
ve yanı başımızdan bir uçak geçiyor ağzımı açtığım anda. sinir oluyorum. asla yılmamalıyım, "bu bir tesadüftü" diyorum kendi kendime. murphy'e yanıldığını söylemem gerekiyor. o ise pis pis sırıtıyor. cümlelerimi özenle seçmeye çalışıyorum.
-dinle murphy. kurallarının asılsız olduğunu iddia ediyorum.
-iddia ettiğin her şey sadece önyargılarındır.
-murphy! sana hayatımı anlatacağım. çok yaşamadım belki ama, bir kaç bir şey biliyorum beni dinle...
ve ona bütün bildiklerimi anlatıyorum.
-ne yani şimdi bana aslında düzenin kaosa baskın geleceğini mi iddia ediyorsun?
-evet murphy. sen sadece kaos kısmını yaşamışsın.
-peki araban var mı?
-yok.
-öyleyse söyle bana neden yok?
-çünkü henüz bunun için param yok.
-ve çalışıyorsun öyle değil mi?
-hem de çok.
-ama hiç çalışmayanların bile bir arabası var bu nasıl oluyor peki?
-babaları zengindir.
-ve sen hala çalışıyorsun... (bu böyle sürüp giderken başka bir yerden vurmaya çalışıyor murphy. bu sefer daha başarısız oluyor.)
-ne zaman otobüs beklemesen otobüs geldi geçti, ne zaman beklesen ve acelen olsa otobüs 20 dk gelmedi öyle değil mi? inkar etme!
sinirden çılgına dönmüştü murphy.
-hayır murphy ne zaman kendime otobüsün geleceğini koşullasam hep otobüs geldi.
-bir şeye ulaşmak istediğinde ve ulaşamayıp umudunu kestiğin anda, bir yerden bir şekilde sana gelir. umudunu kestiğin anda gelmiştir otobüs.
-hayır ben geleceğinden umutlu olduğum için geldi. çok istediğim ve umutla baktığım her şey gerçekleşti.
-sana öyle gelmiştir... (gellerle gitlerle sürdü bu konuşma. yaklaşık 1 sene.)
yüz ifadesi değişmiş. hüzünlü bir hal almıştı sonunda: "eve dönmek istiyorum" diyebildi.
"murphy'nin 4. kuralı: bir şeyin olma olasılığı, istenme olasılığı ile ters orantılıdır, değil mi murphy?" dedim.
bana uzunca baktı. o anda korktuğunu hissettim. "kurallarımdan nefret ediyorum!" diye bağırdı.
yaklaşık 2 sene bir bulut üstünde çay içerek konuştuk onunla. ve bir anda altındaki bulut yok oldu murphy'nin korktuğu anda. çığlık attı. "ölmek istemiyorum" diye bağırdı. "sus" dedim. dinlemedi. ne zaman bir şeyi istemese hep başına geldi...
üzerinde namus ölçer yazılı makineyi aldım elime. kardeşimin çalışma masasında duruyordu. ilgimi çekti. bir ibre, rakamlar ve bazı sözcüklerden oluşuyordu. düğmesine bastım bir genç kızın heyecan ve merakıyla. kendimden emindim. gülümsedim. orta namus 69 yazılı bir ekran çıktı karşıma. nasıl yani diye düşünürken kardeşim girdi içeri.
-bu ne yahu?
-namus ölçer. (makineye bakar) orta namus çıkmışsın!
-niye gülüyorsun ya? nasıl çalışıyor bu?
-senden aldığı elektriksel namus iletilerini algılayıp ölçüm yapıyor.
-ne namus iletisi? ne saçmalıyorsun?
-kimyasal bir olay bu. sinirsel iletim işte. nasıl olduğunu sorma. bu benim buluşum. yarın tanıtıma gideceğim...
ilgimi hak eden alete hayranlıkla baktım. bir yandan kızgındım ona. orta namus neydi? ben nasıl bir insandım öyle? "anneme yapalım bunu." dedim. "ikna et beni!"
büyük bir heyecanla o garip tuşa bastırdık annemin elini. "dur!" dedi kardeşim, "temas etme eline, senden de etkilenir." çektim hızla elimi. annem yüksek namus 180 çıktı.
ertesi gün kapı acı acı çaldı. suratı asıktı. halbuki onun buluşu, bir çağı kapatıp yeni birini açacaktı. artık kimse kimsenin hakkında ileri geri konuşamayacak, mini giyiyor diye her kıza kaşar gözüyle bakılmayacak, kafasını örten her kız namus timsali görülmeyecek, yere bakarak yürüyen erkeklerden düğmeye basması istenecek, dünya çok daha iyi bir yer olacak, önyargılar yıkılacak, herkeste birer cep namus ölçer olacaktı.
gözden kaçırdığımız nokta ise bazı öğretmenlerin de insan olmalarından ötürü namussuz 3 yazılı ekranla karşı karşıya kalabilecekleriydi. bu onların asla kaldıramayacağı bir sonuçtu. (kardeşim bunu engellemeliydi. onlara farklı bir program yapmalıydı. farklı bir ölçüm. ama olmadı.)
-noldu neden suratın asık?
-abla, öğretmen beğenmedi makineyi.
-nasıl olur? çığır açtın sen, salla öğretmeni! o zaten bi boku beğense kafamı kesecem.
-abla...
-efendim?
-öğretmen komisyon önünde namussuz çıktı.
-?!!
bu beklenmedik olay karşısında bir yandan makinenin kudretine saygısızlık yapmamaya çalışırken, bir yandan öğretmenin yerine koymaya çalışıyordum kendimi.
"üzülme bence. bağlantı kablolarında bir sorun olmuştur." diyebildim. makine kutsaldı hala. bir yandan da öğretmeni için "vay demek öyleymiş namussuz!" demek istedim. diyemedim.
namusa kantitatif yaklaşım örneği sunan elimizdeki ilk ve son prototipte dün öğlen saatlerinde parçalanmış olarak bulundu. kapıdaki kediden şüpheleniyoruz. namusun ölçülemediğini bir kere daha kabullenmiş olarak yazıma son veriyorum.
birbirlerini ittirip durdular günlerce. kimi küvete düştü, kimi lavaboya, kimi masanın üstüne devrildi. ama evde sadece tek bir kişi ayakta kalabilirdi. herkese hükmedecek olan kişi. bir diktatör.
"bir tek onun dedikleri olurdu. "bizim evde demokrasi var" derdik. o konuşunca rejim değişirdi. o hep son sözü söylerdi. "su getir" dediğinde getirir. tv yi kapat dediğinde kapatır, üstümü ört dediğinde örter. masaj yap deyince yapardık. neden dr. oetker "masaj yap" çıkarmadı hala anlayamadık. iyi işitmem ben. sürekli bağırırdı bize. sanki kendini tatmin ediyor gibiydi. "oraya gitme, şunu yapma" derken adeta zevk alıyordu. benim annem bir diktatördü. ve bunun önüne geçmek için hiçbir şey yapamıyorduk.
çok saçma istekleri vardı. bir keresinde asla erkek arkadaşın olmayacak demişti. yere bakarak yürümemi söylüyordu ve asla makyaj yapma hakkım yoktu. bazen beni kıskandığını düşünürdüm. kapanmaya zorlardı beni. durumumuz iyi olduğu halde yeni giysiler giymeye hakkım yoktu. hep faturalardan bahsetti durdu.
babamı bile alt ederdi. iri vücuduyla adeta hulk gibiydi. kimisi onu türkan şoray'ın sultan karakterine benzetirdi. haklıydılar. bizi korkuturdu. zaten tek hatamız buydu. korkmak. biz direnmeyi denemedik. halbuki 2 ya da 3 kişi karşısına dikilsek onu kolayca devirebilirdik. bizi sevmiyor gibiydi. ne kardeşimi ne beni ne de babamı. mükemmel olmamızı öylesine çok istiyordu ki okuldan kötü haberlerle dönme şansımız yoktu. çoğu zaman da dönemezdik. tipex hilelerine biz de başvurduk. o bunu hiç bilmedi. yerleri bana sildirirdi. sürekli yorgun olduğunu söylerdi. yemekleri ablam yapardı. bütün gün dışardaydı ve biz ne yaptığını hiç bilmezdik. arada eve arkadaşları gelir, onlar için kahve yaptırırdı bize. ne var bunda diyeceksiniz? bildiğiniz gibi değil işte. bize kötü davranırdı. bir şeyi yapmasak ya da biraz eve geciksek cezamız 3 gün mahvolmaktı. şiddet kelimelerine başvurmak istemiyorum. anneden çok evin müdürü gibiydi. biz ise işçiydik. ve öyle kalmaya devam ettik.
çok sonraları öğrendim, kendisi öldükten sonra. babası tarafından hırpalanmış zamanında. ama öyle böyle değil. dişleri kırılana dek. sevgili annem. bunun ona ne gibi bir etkisi oldu hiç bilmiyorum. hiç anlayamıyorum. ama eğer faşist biri tarafından yönetildiyseniz en azından diktatör olabilirsiniz.
insanı çocukken yaşadığı travmalar yönlendiriyormuş. psikoloğumla konuştum geçen. haklıydı. şu an böyle olmamın bir çok sebebi vardı. çok pısırıktım ve insanlardan nefret ediyordum. annemi inan bazen hiç düşünmüyorum. o hayatımda hiç olmamış gibi, beni leylekler getirmiş gibi yaşamak istiyorum. bir şekilde üzerimdeki bu rehavetten kurtulmalıyım. çocuklarım olursa onlara kötü davranmamalıyım. ama nasıl?"
bu benim hayatım değil belki ama günümüzde hala bir çok ev diktatörlükle yönetiliyor. ister piç bir baba olsun, isterse çocuklarına bir başına bakmak zorunda kalan bir anne, isterse zengin bir babaanne ya da serseri bir çocuk... birisi bu görevi üstleniyor. sessiz kalanlar, tarafsız olanlar dört duvar arasında ve bir çatı altında olsa da eziliyor. ve çoğu diktatörün geçmişi hep karanlık. hep ezilmişliklerle dolu, yapamadıklarının hırsını alır gibi, insanlardan nefret eder gibi.
asla söz hakkı yok. "yaşama" şansı yok. sadece itaat var...
bir takım çulsuzların kıskançlık ve hasetlerinden sebep kaynaklanır.
nasıl gerçekleşir? bir anda bütün değer yargıları yitirilir, arkadaş bir hedef olarak seçilir. düşman olarak benimsenir. kendine yeni yardakçılar bularak yola devam edilir. arada artık ex olmuş arkadaşa saldırılır.
dış görünüşümü eleştiren "bu kızın kafası niye beş renk?" diyen çok arkadaşım oldu. hepsini çok seviyorum. neden mi? yaratıcılığımı arttırıyorlar.
şimdi olabildiğine kıro olarak * biraz laflayalım sözlük. ukalalık yaptığımı düşünmeleri umrumda değil. bu zamana kadar saygımdan yapmadım. artık hiç bir saygım kalmadı onlara. işte daha önce hiç söylemediklerim:
öncelikle eve 10.000 tl maaş+ emekli maaşı+ annemin emekli maaşı giriyorsa bu benim suçum değil sevgili kıskanç dostlarım. bazen istemeseniz de elinize çok para geçebilir. önemli olan bunu nasıl harcadığınızdır. kimi dış görünüşüne harcar. ki ben bunu çok nadir yaparım. pazardan bile giyinirim. hiç utanmam hem de. önemli olan yakıştırabilmektir.
daha önce de yazdığım üzere bir çizmeye 600 tl vermem. prensiplerim var. girişimci olma hayallerim yüzümden para biriktiriyorsam ve buna rağmen hala cebimde param oluyor ve üstüme başıma bir şeyler alabiliyorsam bu da benim suçum değil. mert olan yüzüme söyler bunları. der "olmamış bu giydiğin." ben de derim "sanane, anam mısın babam mısın?" konu biter. ha pardon söyleyemez aslında, çünkü babamın adamları var. kıro mod devam:
şimdi efendim bir mevzu var: ortamlarda nasıl giyinilir? kimler şık kimler rüküş?
bu paparazzi kılıklı arkadaş bozuntuları hep eleştirirler milleti tiplerine göre, tıpkı birer karı gibi. halbuki nasıl mutlu oluyorsa öyle giyinir insan. arkandan konuşur hasedinden. kulağına gelir bir şekilde. halbuki ben, onun yüzünde çil var, dip boyası gelmiş, dişleri yamuk ya da münasip yerlerinde kıl var diye onu hiç suçlamıyorum. ya da üstündeki beş para etmez kıyafetleri yüzünden eleştiriyor muyum? bunu afişe ediyor muyum? ettim mi? etmedim. onun sözde metalci tavırların ardında, içten içe arabeskçi kimliğini insanlarla paylaşıyor muyum? şimdi gelip beni nasıl giydiğimle eleştirecek bu kendini bilmez çulsuz herifler diye düşünüyorum? g.tündeki boku silmeyi öğrensin önce, öyle gülümsesin dünyaya diye düşünüyorum. hiç içerlemiyorum. çünkü onun yaşadığı sene kadar girdim ben elegant ortamlara. hiç yüzüne vurmadım ama. nedense kıskanılmak hoşuma gidiyor. egomu besledikleri için ayrıca teşekkürü bir borç biliyorum. yapamadıklarınızı yaptığımı görünce çıldırıyorsunuz. biliyorum:
insanların gazına gelip de sağda solda söz söylemek kolay kabul ediyorum. ama onu da suçlayamıyorum. bazı insanlar cidden iyi gaza getiriyor. kendi ufak hesapları uğruna, arkadaşımız dediğimiz insanlar arkamızdan laf çeviriyor. arka-daş kelimesini yanlış anladıklarından olsa gerek. tarafsız olabilseydi o insancık, dedikodudan daha çok şey öğrenmiş olacaktı hayattan. belki ertesi gün çiçekli böcekli entry girecekti sözlüğe mutluluktan. eleştirmek ya da tanımadan yorum yapmak için değil. ama gene de kimseyi suçlamıyorum. o çok iyiliğimi düşünen arkadaşların da ne kadar iyi olduğunu şimdi anlıyorum.
kıro mod bitti.
sonuç: körler ve sağırlar siz birbirinizi ağırlayın.
yeşil bursa'da yeşil metro vagonlarına binerken, bazı kesimden insanlar, metro problemlerini çözemediği için büyük sıkıntı içerisindeler efenim.
metro problemi derken belediye boyutunda değil. bakınız:
1) normali: istasyonda sarı çizgi geçilmez. bursa halkı: ama sevgili bursa halkı itişir kakışır bir şekilde sarı çizgiyi geçer, ya da ucunda danseder.
2) normali: metro durduktan sonra önce içerisindekiler iner. bursa halkı: ama güzel bursa halkım canım benim, biz inmeden üstümüze atlarlar. ki biz inemeyelim içerde kalalım. metro da hareket etsin, işimize geç kalalım diye. niye? çünkü bizi çok severler. biz kimiz? biz de geçici bursa halkıyız.
3) normali: istasyonda merdivenin sağ tarafları kullanılarak çıkış ve inişler yapılır. bursa halkı: ama cicim bursa halkı burada da siz iniyorsanız karşınızda belirir. çarpışmayı çok sever. zaten lunaparkta çarpışan arabalar hep dolu olur. çıkıyorsanız üstünüze düşerler.
bursa halkı canım benim seni ben pek çok severim...
yaşlılara yer vermekten falan bahsetmiyorum. hamileleri ayakta durdurmaya özen gösterir. cevap olarak da "spor olsun bebeğe iyi gelir" derler.
not: izmirli metroya binmeyi biliyor merve sana bir sözüm yok.
sevgiler...
kadının bana gülümsemesiyle... birisi size gülümsedi mi hayatınızın o anda iyi olduğunu düşünürsünüz öyle değil mi? ben düşünemedim ama. çünkü elinde tuttuğu çizme 650 tl likti. "neden gülümsüyorsun be kadın?" dedim. demedim sananlar yanılıyorlar, dedim. "size çok yakıştı" dedi. diğer tekini de uzattı. "hayır! yakışmadı! burnu çok kalkık bunun!" dedim. asabiydim ve fazlasıyla belli ediyordum. hemen annemin kolundan tutup çıkardım oradan. iyi akşamlar bile demedim. teşekkür bile etmedim.
-neden çekiştiriyorsun kızım? noldu?
-anne görmedin mi resmen alamayız diye dalga geçti!
-...
-alsak bile almamalıyız anne. çok pahalı! ayağımda 1000 tl ye yakın ponponlu şeylerle dolaşmak istememeliyim. böyle olmamalı!
nefret ediyordum pahalı olan her şeyden. concon karılardan da nefret ediyordum. eğer bir şey mantıksızsa mantıksızdır. sıradan bir çizmeye sırf ismi var diye 650 tl vermek öküzlüktür. parayı pohpohlamaktır. maliyeti 50 lira bile değilken, birilerini zengin etmeye kalkışmaktır. sonra da s.kilmeye razı olmaktır. gelecek sene 750 lira vermektir. senelerce kredi kartı borcu ödemektir. zengin kocaların neslinin tükenmesidir 650 tl lik bir çizme.
kısaca bir hesap yaptım. 4 çizme alınır. 4 güzel insan kışın ayakcıklarını koruyabilir soğuktan.
suç alanlarda ya da parası olanlarda değildi aslında.
neden güzel ülkemde bu kadar uçurumlar vardı insanlar arasında?
artık kaldıramıyordum bunu ve arsızca ağladım telefonda...
celebrity tanımıyla başlayalım.
celebrity: ün, tanınmış kimse, ünlü kimse.
sözlük celebrity lerini ele alalım.
popüleritesi olan insanlar. kimi beğenilir, kimi beğenilmez. orası ayrı.
bülent ersoy da celebrity dir. ama... neyse ama sını karıştırmayalım.
celebrity ile aşk yaşamak ise celebrity sine göre değişmekle beraber, temelinde zor bir eylemdir. bu arada celebrity demekten nefret ettiğimi belirtmeliyim sanırım.
bir sürü mesaj trafiğinin arasında size zaman ayırması gereken insandır celebrity. ayırmazsa gönderin. siz onun için en önemli listesinde bir numara olmalısınız. alt değerleri kabul etmeyin. erkekse bir sürü bayan hayranı, bayansa bir sürü erkek hayranı ile yüzleşmek, onları önemsememek zorundasınızdır. unutmayın. "o kim? bu kim?" diye sormaya, ekranda nickleri işaret parmağınızla göstermeye başlarsanız, günün sonunu getirmeniz muhtemeldir.
özünde iyi bir insan faktörünü de ekleyelim şimdi celebrity e...
elimizde bir celebrity var. özünde iyi. düzgün bir insan.
o zaman mutlu olmanız muhtemeldir. ama burada celebrity faktörünün hiçbir getirisi olmadığını belirtmeliyim. aksine kafanızı ağrıtmaktan başka bir işe yaramaz. o zirve senin bu zırva benim. "yok ben zirvelere katılmam" diyorsa mevzu bahis şahıs, o zaman da tanışmak mı isteyenler dersiniz, ":)))))" dolu mesajlar mı dersiniz, bir sürü karı kız mı dersiniz? "off anam off" mu dersiniz?
yok canım hep kızlar mesaj atmaz. erkekler de atar. erkeklerde ağlar...
celebrity de insan oluşumlu olduğu için olsa gerek, bu ünvanının hiç bir faydasını görmeden hayatınıza devam edersiniz onunla.
diğer taraftan siz mutlu ve huzurlu aşkınızı yaşarken birileri sizin tartışmanızı yapar, birileri sizi çekiştirir. bu en fantastik bölümdür. ilişkiyi daha da eğlenceli hale getiren, fantezilerinize destek veren en eğlenceli kısım. ne diyim eğlenmenize bakın...
öncelikli olarak; her genç kızın yaşaması gereken süreçtir.
konuyu farklı bir açıdan ele alalım...
"sevgili sevgilimin eski sevgilileri,
bugün öylesine rahat ve huzurluyum ki size nasıl anlatsam, nereden başlasam bilemiyorum. gördüğüm ve tiksindiğim, o size ait olan bütün s.kimsonik eşyalarınız var ya... bugün... bugün hepsini çöpe attım. beni tanımazsınız belki ama evet ben attım. görmeliydiniz nasıl uçuştuğunu o çok sevdiğiniz eşyaların havada, nasıl da buruşturulduğunu en sevdiğiniz kitapların. çöplerle beraber yakılmaya gittiğini görmeliydiniz. ayaklarınızı soktuğunuz, burnunuzu sildiğiniz her şey yok oldu şimdi. babydollarınıza kıyamadım ben giydim. çok yakıştı. gerçekten çok üzgünüm. anılarınızı attım ben bugün çöpe. umarım kızmazsınız bana. zaten hakkınız da yok. sizden geriye ne kaldıysa hepsini yok edeceğim. kin ve nefret duygularıma hakim olamadığım için de üzgünüm. bir yazı mı bıraktınız geriye? hemen karalayacağım. bir resim mi? kalın kaş ve bıyık çizeceğim. bir fotoğraf mı? yakıp küllerini birama katacağım. sonra da gidip sıçacağım. öylesine huzurluyum ki bugün. siz bile buna engel olamazsınız. elinizden hiç bir şey gelmeyecek artık. tükettiklerinizi bile geri alacağım. üretim yapamayacak hale gelmeniz için duacıyım. büyük ihtimalle de salaksınız zaten. benden de güzel sayılmazsınız. evet ben bugün huzurdan çok nefret doluyum. zihnimden silinmeniz için her şeyi yapacağım. koltuğu sen mi seçmiştin küçük sıçan? o zaman o koltuğu da atacağım. kumandaya sen mi basıyordun? onun da tuşlarını çıkaracağım. elini değdik hiç bir şey bırakmayacağım ortada. gerekirse sevgilimi bile atarım çöpe. yeter ki siz olmayın düşüncemde. kıskanmayın sonra sizden daha mutluyum diye. birer madde olarak yer almayın gıcık olduklarım çizelgesinde. öylesine yok olun ki, bakir bir erkeği bozma duygusunu yaşayayım zihnimde."
"kel olsa herkes
ayrımcılık bitse dünyada
saçların hepsi yakılsa
bir daha hiç kıl çıkmasa
saçlar durun dalgalanmayın!
sizsiz daha güzel dünya
bir kadın görsem saçı uzun
hepsini yolarım
yeter ki bitsin saçlı nesil
hepsi birer embesil!
kel oldum ben çok düşünmekten
bırakıyorum düşüncelerimi
saçlarımla beraberken..."
kel insanlara bakın çevrede. hepsi sanki hayat müzesinden fırlamış gibi. inanıyorum hepsi saçlarıyla beraber bir çok şeyi bırakmışlar geride. şimdi genetiği falan karıştırmayın. saçlar nasıl yaşadığının bir göstergesi aslında. neleri başarıp neleri başaramadığının.
kel insanlara bakın. sabahları duş alırken saçlarını kurutmak zorunda değiller. bakın onlara. onlarda çok şey saklı. onlar gizemliler. size asla vermedikleri sırları var onların. onlar saçlarını taramak ya da fön çektirmek zorunda değiller. alınları hep açık onların.
kel insanlara bakın. geçmişlerini inceleyin. çoğu bir zamanların çılgın uzun saçlı asi çocuğu. inceleyin onları.
babam... senelerce uzun saçlarıyla bir çok kızın kalbini çaldı. şimdi annem var... ve babam kel. ama hala kafasını kurutuyor. kel olduğunu belli etmemeye çalışıyor.
kel insanlara bakın. onları gerçekten seven birileri mutlaka vardır. ya da olacaktır.
eğer kelseniz sevgilinizin kafanızı okşaması daha etkili olacaktır. aynada daha parlak görünür, gecelerin aranan adamı olabilirsiniz. olgunluğun kellere yakıştığı hakkında da uzun düşüncelerim var.
kellere bakın. çoğu aslında sadece kelleden ibarettir. zekadan...
`
kel ve karizmatik` opsiyonundan da faydalanabilirsiniz.
kel insanlara bakın. çoğu kıskançtır. sahiplenicidir. egoları tavandır. saç kremine para vermezler. onun yerine size waffle ısmarlayabilirler.