bir nehir gibi akmaktır zamanı önünde sürükleye sürükleye. gözlerinin feriyle yakmaktır içine bakan ruhları. beti benzi atmış bir çocuğa bir bardak su uzatmaktır nazım hikmet olmak. yarım kalan cümlelerde anlatılamamaktır.
31.08.2009 tarihi itibariyle basına tanıtılan ve lansmanı 15.09.2009 tarihinde Frankfurt otomobil fuarında gerçekleştirilecek, Megane Sedan'ın yerine üretilecek yeni model. Kasım ayında seri hayata geçecek olan modelle birlikte Megane Sedan üretimi de sona erecek.
istatistiklere göre 70 dükkanın olduğu bir şehirlerarası terminalde, yolculuk öncesi evde okumakta olduğun kitabın unutulması üzerinde ihtiyaç duyularak sezilen acınası durum. bir çay içmen için seni çekiştiren çığırtkanları, bakışını her attığın yerde kestane şekeri satan dükkanları, gelmek için bir saat teptiğin yolu, geç kalan otobüsünü bir tarafa bıraktım da bu neyin nesi şimdi. Kitap dediğin şey, hertürlü nevaleyi sattığın mekanda yerlere serdiğin, kimler tarafından bile çevrildiği belli olmayan korsan yayınlar değildir.
müthiş bi heycanla başlıyosun güne, azıcık başağrısı, o günün tatil olması sebebiyle bir gece öncesinden hesapsızca içtiğin şarabın verdiği aptalca gülümseme ile uyanmanı sağlayan bir ağrı ama. eksiksiz bir kahvaltıyla başlıyosun güne, sokakta ordan oraya koşan veletlerin sesleri altında. Sonra salonun ortasında duran o gri aleti açıyosun, pilleri bitmek üzere olan kumandasıyla.
bi kalabalık çıkıyo karşına, detone bi sahne var ortada, birilerinin annesi var orda, ya da kızkardeşi, tanımadıgım için o arkadaşları, bir de kötü söz eklememek için günüme, geçiyorum.
birilerinin uçkuru, diğerinin donuna karışmış, heryerini açığa bırakmışsın tamam da, o yüzündeki maske niye.hiç ağlamadığın kadar spot ışıkları altında ağlıyosun, acıtıyorsun,aynı günün gecesinde bar çıkışında otomobilin arka koltuğunda yanlışlıkla kodaman amcanın kucağına oturuyosun,acele ediyosun. Gözüme gözüme sokuyosun cehaletini.
Beynim uyuşuyor, bi bardak suyla avutuyorum kendimi, devam ediyorum ama.
biri yemek yapıyo, diğeri gelin seçiyo, öbürü az gelişmiş zihniyle tüm özel hayatını anlatan kiralık seyirciye zılgıt atıyo.
öğretmeyin kardeşim hiç bir şey, ona sözüm yok. öyle bir misyonunuz da yok. Ama kirletmeyin beni, kirletmeyin evde sizden başka arkadaşı olmayan milyonlarca kişiyi.
kapatıyorum, tozlanmışmısın biraz ne, ama hakettin bunu sen.
Evindesin bu akşam, sıcak kahveni yudumluyorsun belki de bilgisayarın başında, hayal et yarının gazete manşetlerini. Bunlara malzeme olacak bir cinayet işleniyor belki de iki sokak ötede, işinden evine dönerken arabanın altında kalan cansız bir bedenin üzerine gazete örtüyorlar belki de, küçük bir kız tacize uğruyor, elinde görülen bir kitap yüzünden ölesiye dayak yiyor bir üniversite öğrencisi, bir anne böbreğini satmak için pazarlık yapıyor, kardeşinin şakağına silah dayamış bir abi babasından emir bekliyor, evine haciz gelmiş bir adam intihar ediyor ve yarın şehit düşecek bir asker sevgilisine mektup yazıyor.
Ve belki de bunları okuyacağın gazetenin matbaasında çalışan işçi, geçireği kalp krizi sonrası hastaneler tarafından kabul edilmeyerek öleceğini bilmeden son sigarasını içiyor.
daha 43 yaşındaydı teyzem. aylardır çektiği boyu ağrıları sonucu gittiği tüm doktorların verdiği ortak kararla boyun fıtığı ameliyatına sadece saatler vardı. hiçkimsenin farketmediği ya da şüphelenmediği kan değerleri raporunu izleyen doktorun yeni testler istemesine kadar...
sonuçlar gelmişti, kötüydü.. gırtlak kanseriydi küçük ve güzel teyzem. hayata sımsıkı sarılan, bana daha küçücükken gülmeyi öğreten, büyüdüğüm de aşklarımı dinleyen teyzemdi o benim. sarışın teninden, yeşil gözlerinden hiç görmedim yaş aktağını, o gün de akmadı. sadece ışığı söndü gözlerinin. istemedi kimseyi başında, hesaplaşmak istedi belki de.. ivan ilyiç'te öyle yapmamışmıydı. tedavilere başlandı çabucak, hepsinin adını akılda bile tutamayacağın kadar ilaç verdiler, hastane pencerelerinden izledi teyzem dışarda akıp giden hayatı, biri üniversiteye diğeri lise sınavlarına hazırlanan küçük evlatlarını. kemoterapi seansları başladı sonra, ama güzel saçları hiç dökülmedi teyzemin..
fayda vermedi, ve yemek borusunu delmek zorunda kaldılar. artık hiçbir şey yiyemiyordu. sadece hastalar için hazırlanmış özel besinler. gizli saklı yedik yemeklerimizi biz de. konuşamıyordu artık esksi gibi, ama gözleri öyle şeyler söylüyordu ki yüreğimizi ağırlaştırıyordu.
yazdığı iki cümle vardı o günlerde; çileğin tadını unuttum / hayatımda istediğim tek şey evlatlarım, kazandıkları okula giderken onların valizini hazırlamaktı, yapamadım ve sanırım yapamayacağım.
kocaman valizleri olsun istedim kuzenlerimin, teyzem özenle hazırlayıp göndersin istedim yavrularını. bunun için dua ettim, onun dökmediği gözyaşlarını akıttım gecenin an yalnız köşesine, teyzem duymasın diye.
boyun ağrıları artmıştı son günlerde yine, evet kanserin yanında boyun fıtığı da vardı ve ameliyat olmalıydı. artık yürüyemiyordu çünkü. oldu da. yürüyebiliyor, daha anlaşılır cümleler kurabiliyor, kuru olmayan gıdaları tüketebiliyordu. yeniden doğan bebeklere duyulan sevinç vardı evin her köşesinde.
ama bir sabah ananemizin feryatları duyuldu odadan. kızını kaybediyordu. yüreği ağlıyordu.değil kulaklara kılcal damarlara kadar hiseetiğimiz haykırışlar yayıldı odadan. son bakışı odanın kapısındaydı teyzmin. son bir kez hayata bize bakabilmek, evlatlarına sizleri seviyorum diyebilmek için.
Ruhun şad olsun teyze. seni çok sevdik, çok seviyoruz ve çok özleyeceğiz.
gecenin herhangi bir vaktinde geldin. belki de kendince gelmemeliydin. acelen vardı, yüzündeki eşşiz telaş ifadesi, gözlerindeki gülümsemeyi emanet bıraktın, utangaç tarafını yanına aldın. perdelerini kaldırdın, güneşe ozlemini anlattın. nazım'ı sevdin, asaf'a ağladın, yalnızken ıslatan yağmura isyan ettin. ve sonra ansızın gittin.
arkandan tükenen sigara tanelerini, tamamlanmamış cümleleri, anlatılmamış hikayeleri hic bilmedin ve belki de hic bilmeyeceksin. sen gidince yarım kaldım.
her ne kadar atlas tadında ve cografya konusunda bilgilendirmeyi amaçlayan bir misyona sahip olduğu iddia edilse de elime geçen bir sayısında doğu illerinden kürdistan diye bahseden, bunu kendince destekleyen haritalar yayınlayan ve ayağı yere basmayan yargılarda bulunan ve araç ne olursa olsun soylemek istediklerini iletmenin bir cok yolu olabileceğinin en büyük kanıtlarından biri olan fransızca dergidir.
evimin kapısında üzerinde kişiye ozel yazan bir zarf bulup içinden adayın sahsını ve yap(amay)acağı icraatlerin yazılı olduğu kuşe kağıt tanıtım broşürünü reddetme, sokakları geri isteme halidir, kulakların ses duyma özgürlüğüne tecavüz edilmeme durumuna arzudur. insanların kafalarının gereksiz mevzuatlarla doldurulup sadece isimlerin değişeceği bir düzenin bilincine varılma durumudur.
Bu bir akli depresyon ve intihar eğilimleri sendromudur, öyleki bu durumda hasta herşeyini kaybetmiş olmaktan şikayet eder; tutkularını, vücuduun bir kısmını yada tamamını, genellikle öldüğünü ve yürüyen bir ceset olduğunu düşünür. Bu hayal genellikle hastanın kendi çürümüş etlerinin kokusunu alması ve teninde kurtların gezindiğini iddia etme derecesine kadar uzar. Sonraki fenomen kronik bir şekilde insanları uykudan mahrum eden yada amfetamin/kokayin psikoz acısı veren tekrar layan bir deneyimdir. Çelişkili olarak, ölü olmak sık sık ölümsüz olma ulusuna hasta verir.
sağır ve dilsiz insanların sessiz bir hayatı nasıl bu kadar anlamlı hale getirdiklerinin farkına varılarak, onlar ve bağlılıkları karşısında ezilmektir.
uzun yıllar şehrin çeşitli yerlerinde hizmet vermiş, sonunda şehrin en uzak bölgelerinden birinde, dağın başında eğitim vermeye başlayan ve hala devam eden eğitim ve öğretim yuvası.
Şehir Pisidyalılarla’ca M.Ö.3.yy. da kurulmuştur.Burdur’a bağlı Gölhisar ilçesine 2 km uzaklıkta kurulmuş önemli bir kenttir. kentte o dönemlerde Lydia , Pisidia , Solomai ve Greek’çe olmak üzere 4 dilin konuşulduğu söylenir.Kibirya şehir büyümeye devam ederken M.S. 23 yılında meydana gelen büyük bir depremle yıkılmıştır. Şimdiki binalar o zaman yapılmıştır.Kibirya şehrinde tiyatro,stadyum,odeon,hamam gibi birçok sanatsal yapının yanında büyükçe bir mezarlık alanı bulunmaktadır