geçen gün tv'de denk geldi. malumunuz; haberlerin izlenecek bir tarafı kalmadı, zaten izleyecek doğru dürüst kanal da kalmadı ya, neyse, kaptırdım izledim filmi. çocukluğumdan bu yana 3-5 defa izlemişimdir ama bu son izleyişimde garip bir şey hissettim. adına samimiyet mi, huzur mu, adalete tekrar inanabilmek mi, yoksa hepsi birden mi desem bilemiyorum ama derinden garip bir his yumağı kapladı içimi.
samimiyet, huzur, adalet... bu kavramlara o kadar yabancılaşmışız ki yıllardır; insanlardan o kadar soğumuşuz, o kadar çok ümidi kesmişiz ki herkesten, her şeyden. filmin fantastikliği de işte tam orda başlıyor. kötülüğe karşı saf iyilik, küfürsüz, hakaretsiz, bıkmadan usanmadan iyilik. prensin rüyasında gördüğü bir kıza aşık olması ve ondan başkasıyla iyi olamayacağını düşünmesi, birbirine adanmış masum hayatlar. ve tabii ki adaletin tecellisi. bunlar artık fantastik. (bir de gerçek hayata bakıyorsun; bel altından üste çıkamayan muhabbetler, kadını salt seks objesi olarak gören skor sayacına dönüşmüş zavallı yığınlar...)
güzel mi güzel bazı şeyler kaybedilmiş, unutulmuş. bazı eski filmleri izleyip, kitapları okuyunca çok acıyorum şimdiki insanlığa, düştüğü zavallı seviyeden dolayı.
farkında olmadan bir zamanlar elimizden kayıp giden bir şansı tekrar yakaladığımızda, ona sıkı sıkı sarılmamızı tavsiye eden camel şarkısı. bu defa göz ardı etme, kaybettiğin şansı tekrar yakaladın bak ve bu sefer bırakma onu, boşlukları doldur. yaşımız büyüdü artık, aldığımız dersler sayesinde daha bilge insanlarız, öyle olmalıyız, aynı kalamayız. eğer çok geç kalırsan parmaklarının arasından kayıp gider yine, her şey senin elinde, tereddüt edersen kaybedersin. fingertipsten sonra gelen missing bu uyarıyı tekrar yapıyor. haydi kendine gel, daha burada mısın?, bak yine gidiyor. der gibi. oldu da bu uyarıyı da dikkate almadığımızda yüzleşeceğimiz hüznü bir sonraki şarkı anlatıyor, after words. sözün bittiği yer gibi. öylesine hüzünlü fakat pişmanlığa tahammülü yok bu sefer. sen böyle istedin diyor gibi, şimdi hayatına devam et bildiğin gibi. ve bir daha uyarmıyor çünkü bir daha sana şans sunmuyor.
ben bu defa fingertipste kalmayı seçtim, onu dinliyorum. uyarıları her zaman dikkate alarak, pişmanlığa mahal vermeden.
andrew latimer ve susan hoover bu şarkıyı yazarken tam olarak neler hissettiler, hangi hisler üzerine böyle bir eser ortaya çıkardılar bilinmez ama bende uyandırdığı hissiyat bu şekilde velhâsıl. şarkının yer aldığı stationary traveller, konsept bir albüm. odak noktası, almanyanın doğu ve batı olarak parçalanmasının ardından iki bölge arasına inşa edilen berlin duvarı ve doğudan batıya geçmek isteyen insanların bu duvarı aşma mücadeleleri. albüm üzerine söylenecek o kadar çok şey var ki, başyapıt demek bile az geliyor. stationary traveller yayınlandıktan 5 yıl sonra berlin duvarının yıkıldığı bilgisini de ekleyip sahneden iniyorum.
sol frame'deki başlıkların ezici bir çoğunluğunu saçma buluyorum. saçma kelimesi durumu tam olarak açıklayamıyor elbette. sapıkça, iğrenç, seksist, faşist ve daha bir sürü kelime gerekir durumu açıklamaya. ahlaki çöküş son 12 yılda mı bu kadar çok arttı yoksa daha önce de böyle miydi bilemiyorum fakat manzara epey mide bulandırıcı.
şu röportajdan da anlaşılacağı üzere, dağılma durumunun olmadığı grup. http://www.radikal.com.tr...deki_yoko_ono_kim-1213681
5 kişilik gruptan 2 kişi ayrılmış, geriye 3 kişi kalmıştır, durum budur. * bir de 2+2=5 var ama şu aralar hiç radiohead dinleyesim olmadığından o konuya girmiyorum, zaten konumuzla alakası da yok.
grupların bir nevî kaderidir eleman değişiklikleri. biri gruptan ayrılır, yerine başkası gelir. bazen birkaç kişi ayrılır, yerlerini yeni elemanlara bırakırlar. müziği yakından ya da az çok takip eden bir dinleyici bile bilir bunu, müzisyenler bir kenara. yukarıda kaynak olarak gösterdiğim açıklamada ise ters olan bir durum var. yani, biz yoksak redd diye bir şey yoktur, bu dörtlünün/beşlinin dışındaki isimlerle redd adı altında devam edilmemelidir, gibi bir yaklaşım mevcut. bunun grubun mirasından nemalanmaya çalışmak ve dinleyiciyi yanıltmaktan öteye geçemeyeceğini biliyoruz cümlesi can alıcı. zira duru kardeşler "nemalanmaya çalışmak" gibi bir yakıştırmayı hak etmiyorlar bence. dinleyiciyi yanıltmak gibi saçma sapan bir şey yapacaklarını da sanmıyorum duruların. tamam, duru kardeşler gerçekten zor adamlar; okuduğum, izlediğim kadarıyla böyle. ama ortada 4 kişinin kurduğu kalbur üstü bir grup var, vardı, redd. ve bu insanlar 1996dan bu güne kadar bir şekilde bir arada kalabilmiş ve harika eserler üretmişler. sırf bunların hatrına bile bu tarz tabirleri kendilerine saklamalıydı bu açıklamayı yazanlar. iki kişinin gruptan ayrılmış olması, redd öldürülmelidir sonucunu çıkaramaz benim fikrimce. başka bir isim altında devam edilsin deniyor. patentini mi aldınız ismin? neyin muhafazakarlığı bu? ya da iktidar mücadelesi? hatipoğlu kardeşlere soruyorum. ayrıca doğan ve güneş'ten henüz bir açıklama gelmemiş olması da garip.
kadrosunda doğan duru ve güneş duru oldukça redd benim için redddir. berke ve ilkenin grupta yer alması (ki ikisini de müzisyen kimlikleriyle beğeniyor ve takdir ediyorum) ya da yerlerini başkalarının alması çok fazla önem arz etmiyor benim için.
iki tarafı da birbirlerinden bağımsız olarak müzik piyasasında görmeye ve dinlemeye devam edeceğiz belki. sonuçta kim kendini nasıl iyi ve verimli hissediyorsa öyle yapmalıdır, burada problem yok. problem; yol ayrımında sarf edilen tamiri zor, belki de imkansız, yıkıcı cümleler ve yapılan eylemlerde oluyor genellikle.
çoğumuzun bildiği gibi; güzel şeyleri var etmek genellikle zor iken, yok etmek son derece kolaydır.
soru sormayı seven sosyal medya şeysi. "nerelere seyahat ettin?, bandırma ve bursa dışında başka nerede yaşadın?" şeklinde sorular sordu az önce,"sana ne dostum" dedim içimden. "nassın? iyi misin? iyisin iyisin, gene dipçik gibisin" dese şaşırmam.
şuursuzluğunu twitter'da müthiş derecede sergileyen belediye başkanı. belediye başkanı!? hmmm.. error.. doğru dürüst okuma yazma bilmediğini düşünüyorum.
3 gündür final bölümün (everyone's waiting) etkisinden kurtulamadığım dizi. başka bir diziye başlayayım diyorum, olmuyor. belki de daha zamanı var. parenthood'u denedim, the river'ı denedim, olmadı. açıp yine finalin son 10 dakikasını izliyorum. kafamda hâlâ "sia-breathe me" çalarken başka bir diziye konsantre olmam çok zor. help, i've done it again.
her zamanki gibi boş bir konuşmadır. cahil deyince kızıyorlar bi de, o boş kalabalık nedir arkadaş? öfke kusan bir kalabalık, ilkel tezahüratlar, hep sömürü.
"eskiden", "sarı" ve "kırık bir aşk hikayesi" ni art arda dinledim az önce. "gözyaşlarına boğulmak" deyimini yaşıyorum şu an. sebepsizce. ruhu olan şarkıların bende yarattığı güçlü etkiyle..
suede'in 10 yıl aradan sonra çıkardığı yeni albümün adı, çıkış tarihi mart 2013. 10 şarkıdan oluşuyor albüm ve zannımca boş şarkı barındırmıyor. şarkı atlamadan rahatlıkla dinliyorum, akıp gidiyor albüm. ilk olarak "sabotage" bir adım öne geçti, sonra bir "always" geldi ki, aldı götürdü beni sanki ait olduğum ama henüz bilmediğim bir yere, tanışmadığım ama çok sevdiğim insanların yanına. kolay kolay ağlamayan şu bünyeyi daha ilk saniyelerde sarstı ve gözyaşlarım yer çekimine yenildi, yeniliyor. ah brett, sevgili brett, sanki bana haykırıyorsun "i will always be near" diye. şarkıların hepsine yorum yapmaya kalkarsam sabaha kadar yazmak zorunda kalacağım sanırım, kısacası hepsi güzel, dinlenmeli.
sadık bir dinleyici olarak şu noktada üzülüyorum; ticari başarısızlıklar güzelim grupların dağılmasına neden oluyor. haklı sebepleri var elbette ki ama işte iflah olmayan müziksever şu bünye ticari açıdan bakmak istemiyor müziğe. neyse ki suede uzun bir aradan sonra su gibi bir albümle tekrar bizimle, olması gereken yerlerde.
yaşamı ertelemektir. "ama işte öyle değil, sebeplerim var" diyenler çoktur. biliyorum. hatta zaman zaman ben de bu duruma katılıyorum. yalnız tahammül sınırlarımı zorlayan bir kesim var ki; sırf cool olucam diye söylemeyen tipler, karşıdan bekleyenler. sevgiyi bile güç gösterisine alet etmek acizliktir. fazla mı yazmışım? neyse siz bildiğiniz gibi devam edin.
13 ve 14 şubat'ta istanbul babylon'da konser verecek olan kişi. (bkz: interpol). bugün ve yarın oluyor, evet. gidip izlemek, dinlemek, eriyip bitmek sonra da eve dönememek lazım.
antics albümündeki gözü yaşlı interpol şarkısı. precipitate ep'sinde de var bir karmaşık versiyonu. ağlıyor bu şarkı, hele ki müziği hüngür hüngür bildiğin. yine boğazımı düğümledi işte. çok lazımdı şimdi sanki.
dinlemekten artık helak olduğum, bende bağımlılık yapan sağlam grup. dinlemekten hiç mi bıkılmaz bu kadar ben anlamadım. dinlemediğim zamanlarda da şarkılar beynimde dönüp duruyor. mevcut 4 albümleri de çok çok iyi bence. (ep'lerinin de hastasıyım). kendi adlarını taşıyan son albümleri geniş kitleler tarafından fazla beğenilmese de, bence albümde bir devamlılık var, şarkılar birbirine bağlı gibi ve dinledikçe kendilerini sevdiriyorlar.
5. stüdyo albümleri için henüz erken fakat merak etmekteyim. zira carlos dengler* 'sız bir albüm olacak. * kendine has çalış tarzı epey etkileyici, yeni albümde eksikliği mutlaka hissedilecektir. yakın zamanlarda grubun konserlerine gidenler bu konuda az çok fikir sahibidirler fakat ben henüz onları canlı izleme fırsatı bulamadığım için durumu tam kestiremiyorum.
bu arada, sevenlerine duyurulur: try it on * remixes isimli bir ep'leri mevcut yeni ürün adına. her ne kadar genel anlamda remix'lerden hoşlanmasam da interpol melodileri duymak iyi hissettiriyor.
stres çeşitlerinin içinde en eğlenceli olanlarından biridir. sanki onlarca alternatif varmış gibi ne alacağınıza bir türlü karar veremezsiniz, "çay mı alsam? yok ben çay sevmiyorum. meşrubat falan, ı-ıh oda soğuktur şimdi, en iyisi kahve alayım" diye kara kara düşünüp dururken muavin yanınıza gelip ne istediğinizi sorduğunda "teşekkürler, ben almayayım" cevabınıza kendiniz de dumur olursunuz.
bu arada yandaki teyzenin "kızım niye bişey almadın bak limonata çok güzel" şeklindeki yorumları da cabasıdır.
uyan albümünün kartonetinde uyku'yu, hayat albümünde de hayat'ı harikulade tanımlayan pamuk sesli güzel kadın.
" ... yani işte budur hayat! bu kadar çokken, oturulur mu bir taburede? daha yazılacak onca şeye gebe. bir çağrışım, renkli ibrişim. kaç kez "ben" diyebileceksen kendine, o kadar işte. ben kere." (bkz: hayat)
facebook hesabı olan insan kadar normal bir insandır. hayatını internet bağlantısıyla sürdürmeyen, iletime yorum yapılmış mı, aman fotoğraflarımı kimler beğenmiş, kimsecikler yorum yapmamış beğenmemiş allah'ım ne kadar da yalnızım, ağlıyciğimlerle, o öyleymiş bu böyleymişlerle boşa vakit harcamayan insandır daha da güzel tabirle. facebook hesabı olmasın demiyorum, olsun, fakat bütün gün facebookta yaşamaya gerek yok ki. arada girip bakarsın ne var ne yok ahalide diye o kadar, değil mi ama arkadaşım?..
çiçekler ve ışıklar wilhelm'ın kör, ıslak gözlerinde esriyerek eriyordu; ağır, denizimsi müzik kulaklarına kadar geliyordu. müzik, bir kalabalığın merkezinde, gözyaşlarının büyük ve mutlu unutuşuyla kendini sakladığı yerden ona doğru akıyordu. onu duyuyordu ve müzik kederden de derin batıyordu, kalbinin en büyük ihtiyacını giderecek, kopan iç çekişler ve feryatlarla.