manchester üniversitesinde politika, türk siyaseti, kürt sorunu, çatışma çözümlemeleri gibi çalışmalar yapan sevimli tatlı akademisyen... van ve civar doğu şehirlerinde yaptığı mülakatları kürt sorunu üzerine yaptığı çalışmalarda kullanmıştır... ara ara türkiyeye gelir...sosyal iktidar ve türk devleti kitabı vardır... detayla http://www.hcri.ac.uk/abo...aff_profile/tim/index.htm
istanbuldan yaklasık 50-60 km uzaklıkta olan izmit in gebze ilcesine baglı bir köy olan eskihisar dan baslayıp yaklasık 45 dakika süren, arabanızla veyahutta otobusle gittiginize bakmaksızın bulunduğunuz araçtan cıkıp ilk once feribotun kalkısını arabalarla feribotun sag ve sol yanında bulunan kenarları arasındaki koridorda izledikten sonra ust kata cıkıp feribotun yukarısındaki kafe tarzı mekanda cayınızı yudumlayısınızın ardından, onceden ücretli ancak su anda bedava olan kapılarının arkasında neredeyse yer kalmayacak sekilde yazı yazılmıs olan tuvaletlerde def-i hacetinizi giderdikten sonra aracınıza geri dondugunuz, bir yolculuktan sonra karsı kıyıdaki yalova ya 25 km civarında olan sizi meshur seyyar satıcılarının elma, portakal, ekmek, gazete ve mevsimine gore diger meyve sebze ve yiyecek turleri ile karsıladıkları topcular adlı iskeleye varılması ile son bulan sürectir.
istanbul bursa (ve istanbulun dogusuna dogru giden neredeyse tum otobusler) arasında sefer yapan tüm otobüsler bu seferi kullanmaktadırlar. cunku bu sefer onların izmit tarafından dolasarak 1.5 saat kaybetmelerine mani olmakta ve biz yolcuları daha kısa sürede hedefimize vardırmaktadır.
günün birinde bir arkadaşımla kiraladığımız 2008 Model Volkswagen Golf'ü sabah otoparktan alıp 10 dakika falan gittikten sonra 'what the fuck is wrong with this car' diyerek dışavurduğum tepkimin ardından yanımdaki yabancı arkadaşımın 'whats wrong?' diyerek bana hayıflanmasına, 'my ass is getting warmer' diyerek bir bayana verilebilecek en talihsiz cevabı vermeme neden olan ve ardından da sürüş halinde iken yanımdaki arkadaşımın elini 'ass' imin altına dogru ittirmesi ile kahkahaya boğulmasının bir olduğu, ve bu sayede arabanın şöför kısmındaki koltukta bulunduğunu farkettiğimiz ve ardından 'what the fuck' dedikten sonra ilerdeki benzinlikte durup 5 dakika kapatmak için uğraştığımız ve başardığımız, genellikle yeni arabalarda bulunan şöförün konforlu ve sıcak sıcak bir yolculuk yapmasını sağlayan, tıpkı araba kliması gibi farklı derecelerde kullanılabilen, kışın çok işe yarayan ama yazın bir boka yaramayan fonksiyon.
genellikle üçgen külot tercih eden beylerde özellikle de dar bir pantolon tercih edilmişse, uzun geçen yoğun bir günün, sıcak bir ortamda uzun süre aynı şekil üzre oturmanın, veya gerek otobüste gerekse de araba da yapılan seyahatlerin ardından eve gelindiğinde pantolonun çıkarılması ile farkedilebilen, hafiften sperm kokusunu biraz da koltuk altı kokusunu andıran, ancak orjinal bir koku olduğu muhakkak olan, özellikle külodun kenar bölgelerine sinen ve külot kirliler sepetinde 4 gün de beklese yıkayana kadar da çıkmayan, eğer gece çok sıcak bir mekanda uyunmuşsa ve terlenilmişse ve üçgen külot kişinin üzerinde ise sabah kalktığında kişiye acaba kamyonu mu devirdim hissi uyandıran ve gusül abdesti alıp almama arasında tereddüte sokan, en kuvvetli biçimini halı sahada veya herhangi bir yerde maç edilmeden önce şortun altında üçgen külotun giyilmesinin tercih edilmesinden sonra alan ve şort çıkarıldığında ortaya çıkan fragnance ile bu durumu kanıtlayan, test eden, hipotezi doğrulayan, ve bunu pozitif bilim anlamında da kabul etmemizi sağlayan, kokudur.
Almanya'nın Hanover sehrine yakın bir kasaba olan Hodenhagen'de Dilan adlı 12 yaşında bir Türk kızının başına gelen talihsiz olduğu kadar ilginç olan vaka.
almanya'nın bremen şehrinde erasmus öğrencileri tarafından mabet olarak kullanılan, biranın 2 euro suyun ise 2.20 euro olduğu yani dolayısıyla biranın sudan ucuz olabileceğinin kanıtlandığı mekandır. gün, vakit, mevsim farkı gözetmeksizin içerisine ne zaman girerseniz girin en az 10 farklı milliyetten insanı bulabileceğiniz, sanki birleşmiş milletler gibi ortak bir dili olan -ki bu ingilizce'dir- ve çarşamba akşamları eğlencenin tavan yaptığı, boş girenin dolu çıkamazsa kendisinde bir sorun olduğunu düşündürmesine neden olan bar.
Başkaları ne der korkusuyla...
Davranışlarımızı, tutumlarımızı, yaşantımızı bir kurt gibi kemiren, bazılarımıza hayatı zehir eden soru nedir?
Bildiniz!
"Başkaları ne der?" sorusudur.
En özgürlük sarhoşumuzu bile bir köşeye kıstırır ve işini oracıkta bitirir bu soru.
Kulaklarımız bu uyarıyla çınlar durur:
"Aman sakın! Başkaları ne diyecek hiç düşündün mü?"
Ve böyle böyle...
içten içe solar gideriz.
Basit bir mesele değildir bu.
Başkaları ne der, korkusuyla aşklarını öldürmüş insanlar tanırım.
Bu endişeyi çoluğunun çocuğunun hapishanesi haline getirmiş, kendi üzerine deli gömleği gibi giyinmiş ne çok insan vardır!
***
Peki bu sorunun bizi bu kadar etkisi altına almasının altında ne yatar?
Bu dünyada tek başımıza değil de bir toplum içinde yaşadığımız gerçeği mi?
Edep, ölçü ve toplumsal ahlaka olan ihtiyacımız mı?
Terbiye deseniz...
Edep deseniz...
Özünde bunlar " sokak çocuğu " değillerdir ki! Asıl güçlerini çok daha derin ve nakışlı içsel kaynaklardan alırlar.
O halde...
Nasıl oluyor da "başkaları ne der?" korkusu bir büyük gözaltı na dönüşüyor?
işte orada durmak ve " içimize " bakmak gerekiyor.
***
Kişiliğimiz sürgit ham kalmışsa...
Kimliğimiz kazanılmış değil alınmış kimliklerdense...
Dünyaya ve kendimize ezbere bakıyorsak...
içsel dayanaklarımızı inşa edememişiz demektir.
O zaman başkalarının değer yargısı tutunacak dal olur bize.
Başkalarının hakkımızda ne düşündüğü önem kazanır, bizim ne düşündüğümüz değerini kaybeder.
Ve gün gelir..
Mercimek kafalı bir komşumuzun veya kıskanç ruhunu mantık şalıyla örten bir çalışma arkadaşımızın hayatımızı zindana çevirdiğini fark ettiğimizde çok geç olur.
Oysa...
Önce bizim kendimize "dediğimiz" bir şeyler olmalı...
Başkalarının ne dediği ondan sonra gelmeli...
***
Şimdi gelin kadim bir hikâyeyi hatırlayalım.
Tam yeri çünkü...
Pazara gidip ürünlerini satan köylüyle oğlu kazandıklarıyla da bir eşek alıp köye dönüş yoluna düşmüş.
Baba eşeğin üzerindeymiş, oğlu da yularından tutmuş gidiyorlarmış.
Yolda karşılaştıkları kişiler adamı ayıplayıp "Bre tembel adam, küçücük çocuğu bu sıcakta kızgın kumlarda yürütmeye utanmıyor musun" demişler.
Baba hiç düşünmeden hak vermiş adamlara, oğlunu eşeğe bindirmiş.
Ama bu kez de yolda karşılaştıkları yaşlı bir kadın oğlana çok öfkelenmiş:
"Seni velet seni.. Sen binmişsin baban yürüyor, ayıp ayıp" diye azarlamış çocuğu.
Oğul hemen inmiş. ikisi de yürümeye başlamış.
Bu kez de insanlar dalga geçmişler: "Ne aptal adamlarsınız yahu... Eşeğiniz var, siz bu sıcakta, çıplak ayak yürüyorsunuz!"
gazetelerin internet versiyonlarına girdiğimizde haber okumakla geçirdiğimiz vaktin en az 1/5'ini kendilerinden kurtulmak için harcadığımız sayfa üzerinde gezerken ordan burdan fırlayıveren ve beni de verem eden tanıtım faaliyerleri.
ana dili ingilizce olarak yazdığı makaleleri anlamak için makaleyi koreli yönetmen kim ki duk'un filmlerinde yaptığımız gibi bir kaç kere üzerinden geçmemiz gereken, liberal hükümetlerarasıcılık teorisinin fikir babası.
princeton'da hocadır kendileri.