hiç bilmediğim, tanışmadığım bir tarafımla karşılaşmama sebep olan, ruhsal açıdan halen neden toparlanamadığıma anlam veremediğim olay. belki gazeteden belki eş dosttan belki de lanet bir fıkradan bildiğimiz down sendromu, nam-ı diğer mongolizm bahsettiğim şey. hayatımızın ne de uzak köşelerinde değil mi aramızda böyle biri yoksa; gözümüzün önünde değilse bir down sendromlu birey... sadece market alışverişindeydim kafamda kendi problemlerim, sorunlarım... ne lazımsa aldım etrafın farkına bile varmadan. kasaya gittiğimde biraz uzun bir sıra vardı diğer kasiyerlerin nerde olduğuysa hala şüpheli, elimdeki market sepeti rahatsız etmeye başlamıştı. hemen önümde çocuklu orta yaşlı bir çift dikkat bile etmedim, önümdeki o çocuk babasının elinden kurtulup bacaklarıma sarılana değin. tanımadığım insanlarla temastan nefret ederim ki bu yüzden uflayıp puflayıp eğildim çocuktan ve üç beş yaşlarında görünmesine rağmen şaşırtıcı kuvvetinden kurtulayım diye işte o andı tam da o an göz göze geldiğimiz bana gülümsediği ve beni ruhen altüst ettiği an -yüz yapısından belliydi bir sorun olduğu zaten tüm down sendromlu bireylerde belirgin bir çene ve ağız tipi olur bunu kaçırmak mümkün değildir- donup kaldım, tek kelime edemedim sebebini bilemeden bir parçam olağandışı bir sevgi gösterirken bu bireye bir parçam üzülüyordu. babası elinden daha sıkı tuttu bu sefer ve götürdü bana da kusura bakma dercesine acı bir tebessümle baktı ama ben zaten orda değildim o an hiç bir şey umurumda değildi o çocuğa daha sıkı sarılmak ve onu her şeyden korumak istiyordum sebebini bilemeden. eve zor attım kendimi ama düşünceleri bir türlü atamıyordum aklımdan. karşı koymayı kestim, onu ve alilesini düşündüm. geç yaşta bir çocuğa sahip olmak, o çocuğun dünya tatlısı olsa da hiç bir suçu olmadan sırf 21. kromozomu 3 tane diye yaşamında sürekli bir ilgiye muhtaç olması, eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinin yetersizliği bunlar azmış gibi senin tek çocuğuna, kıymetline tedirgin gözlerle; acıyan gözlerle bakan acaba hastalık bulaşır mı diye kendi çocuklarına "oynama onunla" diye emir vermekten çekinmeyen, mongolizmi aşağılayan kişisel bir düşüklük olarak gören fıkralara kahkalarla gülen bir toplumda yaşamak, en acısı da bir çok down sendromlu bireyin genç yaşlarda hayatını kaybettiğini bilmek... bunlardı beni çocuk gibi ağlatan çaresizlikten duvarları yumruklatan. ama şimdi daha iyi anlayabiliyorum: eğer ordaysan bizi izliyor, anlıyorsan ve illaki birileri bunu yaşamalıysa bununla yaşaması gerekiyorsa, ben hazırım elimi taşın altına koymaktan çekinmiyorum bunun anlamını biliyorum ve bu her gün içimi parçalayacak, onunla sürekli her şey normalmiş gibi ilgilenmeme sebep olacak olsa da, kendi sorunlarım isteklerim hep ikinci planda kalacak olsa da, arkadaşlarım torunlarını kucaklarına alırken ben büyük bir acının pençesinde olacağım bunu biliyorum ve sende senden ne kadar az şey istediğimi biliyorsun. duy beni...
Adı da fürtüktür, çeşitli maceraları mevcuttur. manav çırağıdır ama bazen bakkalın da işlerini yapar çünkü hulusi amcası ona leblebi tozu veriyordur. geçenlerde uludağ sözlükte yazar olmuştur aklına hiç bir şey gelmeyince rastgele bir başlığa girer ve üstteki entry'ye bir kelime katarak -o kelime ya "şeklinde" ya da "tarzında düşündüğüm" kelimesidir- yazar, hayal gücü gelişmiştir aslında ama o günki maçın sonucu zihnini daha çok yorduğundan yaratıcı şeyler sunamaz. bazen troll abilerine özenir iplenmek için başlık açar napsındır kimse onun hayat hakkındaki görüşlerini ve harikulade çözümlemelerini iplemiyordur. her şeyi anlamıştır ama insanların "farklıyım amına koyim bunu göstermek için kulak kepçelerimi oynatmak dışında daha napıyım" yaklaşımına akıl erdirememiştir, sonuçta o bir goblindir ve sadece sıradan olmak için doğmuştur safa katılmalıdır fark yaratmak ona göre değildir istemez de zaten. günü gelince yüksek hayalgücüne sahip olan bir senarist veyahut yazarın yarattığı hayali bir kahraman tarafından kafası uçurulacaktır fakat bunu bilse de hayat güzeldir ve hayatı takıyordur yoksa neden manav hayri amcanın yanında çalışsın. o insanlara göre hilkat karibesidir yaşaması yersizdir bunu bilen fürtük için hepsi birbirinden farklı, özel ve kutsal olan insanlara karşı istekle ve hırsla yaşamak ben burdayım işte haketmesem de burdayım ölümüm bir şeyi değiştirmese de yaşıyorum demek asıl olaydır işin belki en eğlenceli kısmıdır. böyledir işte bu goblinin felsefesi, yersizce bir kahraman tarafından öldürülmezse belki hakkında daha fazla şey öğrenebiliriz.
2002 yılında bir new yorklu gazeteci tarafından ortaya atılıp, sonradan j. r. r. tolkien derneği komitesi tarafından onaylanan tek yüzüğün yok edildiği gün olan 25 mart'a ithafen en azından bir saat tolkien okumayı gerektiren "belirli gün ve haftalar" derlemesine girmesi umulan gündür. silmarillion'dan, "luthién ve beren'e dair" okunursa aynı zamanda büyük üstadı anmış olursunuz.