dile getirdiği sözlerin sürekli yanlış anlaşılacağından korkan insanın kapıldığı hastalıktır. bir kelam eder, komiklik yapar lakin hemen akabinde endişeye kapılır, kalp atışları hızlanır, cümlenin yapısına karşısındaki insanın suratsızlığına göre soğuk terleme, kekeleme, titreme görülür ve lüzumsuz gerekçelerle belki de iki kelimeden oluşan cümlesini uzatır ha uzatır garibim.
geçmişte yaşanılan acı tecrübeler tetikleyicisidir.
sebepleri arasında; kişinin, sıçtıktan sonra sifonu çekmek yerine sıvamaya meyilli olması; sosyal ortamlarda lafa girmek için manasız bir telaş içinde olduğundan bir yerden sonra kontrolü kaybediyor olması; sözün dilden dökülüp karşı tarafın kulağında yer ettiği o saniyede muhatabın sergilemiş olduğu mimikten nem kapıyor olması; ağzı iyi laf yaptığı halde karşısına sürekli alıngan, şakadan, ironiden anlamaz nemrut suratlı bir nevi duvara konuşuyormuşsun hissi uyandıran insanların çıkmış olması gösterilebilir.
şimdi aslında ben buraya diyalog yazacaktım. hazırlamıştım da. çok komik olmuştu. bence... ama sonra baktım, dedim şimdi bunu koyarım, az önce biriyle mesajlaştım, ona gönderme oluyor gibi... aslında oluyor mu emin de olamadım. şimdi gidip 40 saat açıklama da yapamam ona. yoksa çok komikti lan. vallaha. neyse sağlık olsun. neticede ağır bi insan kendisi. ezmesin. diyalog o yüzden yok yani. yoksa koyacaktım. neyse...
çalışma ortamında yadırganmanıza sebebiyet verecek eylemdir.
bu hale düşmemek için yapılması gereken o kadar basit ki. hemen iş arkadaşlarınızı sözlüğe üye yapın. şaşırtıcı sonuçlar alacaksınız. tarzları bile sizinki gibi olacak, eminim. hemen uyum sağlıyor ibneler. hatta bakıyorsunuz bazen, "lan bunu ben ne zaman yazdım" diye soruyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki iş arkadaşınızmış. insan tabi beraber zaman geçire geçire birbirine benziyor. normal. hatta sıradan bir arkadaşın yapmayacağı işlere girip düzenli olarak başlıklarınızı canlandırıyorlar ve daha çok sol frame'de kalmanıza, bu vesileyle de daha çok oylanmanıza aracılık etmiş oluyorlar. fake diyene de cevabınız hazır. nerden mi biliyorum? güldürmeyin ulan. ciddi bi şey yazıyoruz.
sırf bu yüzden büromu kapatıp birinin yanında işe girmeyi düşünüyorum. ortağıma diyorum üye ol diye öyle bakıyor bana! "ay ben anlamam, saçmalama, senin egonun oyuncağı mıyım ben?" şeklinde anlamsız yanıtlar alıyorum. böyle işte, hayırsız. en iyisi kapatmak bu büroyu. ortaklık bu değil böyle olmamalı! popüler olmamı sağlamayacak iş arkadaşını napim lan ben?!
sevgi ve bağlılık duyulanın en yakın arkadaşının, tekme ve yumruk atarak canını acıtmak.
şiddet; sonuçları itibariyle kesinlikle tasvip etmediğim, uygulanana ve uygulayana maddi manevi laylay pardon maddi manevi zararlar doğuracak kaba kuvvettir. ancak ve ancak kişinin kendini koruması için başvurması durumunda kabul edilebilir bir hal almaktadır. ben de kendimi korudum. aksi takdirde iç huzurum ebediyen bozulacaktı.
deli doluyuz tabi, yaş 19, kanımız kaynıyor. sağlıklı düşünemiyorsun, akıl hep arka planda. ha şimdi 30 oldun hangi plana aldın dersen, ben sana alık alık bakarım anca. zerre gelişme yok ama o çağlar başkaydı, aşk var sanıyorduk, kapılıp seline delice kaybediyorduk kendimizi.
deli gibi sevmişim. gözlerim kararmış, başka bir şey düşünemiyorum, aldığım nefeste adını sayıklıyorum, elini tuttuğumda bedenim uyuşuyor bambaşka bir boyutta geziyorum, dedim ya seviyorum lan deli gibi var mı ötesi? ilk aşk. ilk görüşte ilk aşk.
itin teki de çok yakın arkadaşı. yaş itibariyle pek kalmadı böyleleri etrafımda ama daha genç nesilde eminim hala vardır. 7/24 depresif halde kardeşimiz, anlamsız bir bunalım, kimse beni anlamıyor kafasında yaşıyor serseri, asi, anasına babasına sert, ters. itin teki işte.
daha önce de yavşamış sevgilime. biliyorum. konuşma dedim elli kere, dinletemedim. neymiş sorunları varmış, zamanında o it bizimkine çok destek olmuşmuş da şimdi onu yalnız bırakamazmış da bilmemneymiş. sineye çektim o zaman, tecrübe yok, böyle durumlarda nasıl davranılması gerektiğini bilmiyorum henüz.
arkadaşlarla otururken telefon çaldı. kuzenim arıyor, "seninki o itle elele yürüyor yolda". "tamam" dedim kapattım. beynim durdu o an, hiçbir şey düşünemedim, en ufak bir his belirmedi içimde. hasan şaş'ın brezilya'ya attığı golden sonraki hali gibiyim. donuk bakıyorum. yanımdaki arkadaş "n'oldu lan" diye sordu. o an işte bir titreme geldi, buz gibi oldum. "ben geliyorum" dedim kalktım. kuzenle buluştum, bunları arıyorum sokaklarda. napacağımı hiç bilmiyorum ama. konuşacak mıyım, görünce arkamı dönüp gidecek miyim, ne bok yiyecem hiç bilmiyorum.
ufak şehir, piyasa yerler belli, bir o sokağa bir bu sokağa derken pat diye karşıdan gördüm bunları. yanyana yürüyorlar ama elele değiller. onlar da beni gördü. yanıma geldiler. sordum benimkine:
-bi şey görmüşler az önce, doğru mu?
+ şey... ben...
o sırada işte her yer flu... bi tek o it belirgin yüzünde iğreti bir gülümseme. piç piç sırıtıyor, kafasını da yana eğmiş, ağzında sakız... olayı komple düşününce anlaşılacaktır eminim tüm tahrik unsurları.
kavgaya dair tek hatırladığım savurduğum ilk yumruk ve bir ara çocuğa uçan tekme atışım ki ben sporun s'siyle uğraşmamışım, bildiğin hantalım. artık yüce rabbim nasıl bir kudret bahşediyorsa o an sana... sen düşün gerisini.
gece yarısına kadar karakolda kalışımızı, ailemin perişan oluşunu vs anlatmayacağım. bunlar hep şiddetin kötü yanları. sanki bedenimdeki irini akıtmışım gibi nasıl rahatladığımı hiç anlatmayacağım bunlar da şiddetin iyi yanları.
olmayacağını bile bile seversin ya bazen... istersin onu her şeye rağmen. sonu olmayacağını öngörsen de tüm duyularını kilitleyen o'nu yaşamak ve hissetmek istersin. kıracağını, inciteceğini bilirsin de alıkoyamazsın kendini. hele bir kez de tadına baktıysan ve damağında kaldıysa teni, kokusu, işte o zaman en derinine akıtmış demektir zehrini.
sen bilirsin, kendini kaybedersin, yetmez bir de insanlar konuşur. olmaz derler. ne sana inanırlar ne ona... boktan hayatlarında 7/24 hep mantıklı kararlar alıyorlarmışcasına gelip senin hislerine çomak sokarlar.
çekici kılan da bu değil mi zaten? aşkı aşk yapan; olmayacağını bilmek, acıtacağını anlamak, herkese ve her şeye karşı çıkmak, sadece anı yaşama arzusu değil mi?
sen dokunsan bitecek ama yaşamış olacaksın, uzak dursan o hep yaşayacak ama hiç dokunamamış olacaksın. iki ucu boklu değnek.
bir halil sezai paracıkoğlu parçası. bir kelebekle aşk olmaz. sözlerini yazmıyorum ki tam olmasın. tam olmasın ki aşk olsun.
hırsızın gündüz vakti, kendini sağlama almak için gözüne kestirdiği dairenin kapısını çalmak suretiyle evde kimsenin olup olmadığını kontrol etmek üzere gerçekleştirdiği eylemdir.
artık böyle bir yol bulmuş mına koduğumun orospu çocukları. önceden de duyuyordum ama insanın başına gelince bir tuhaf oluyor tabi.
evde tek olduğum zamanlar kapı çaldığında normalde kıçımı kaldırıp açıp bakmam. evdekilerin anahtarı olur, arkadaşlarım da eve habersiz gelmezler. hatta hiç gelmezler. evlendi hepsi ibnelerin. ben gidiyorum onlara artık. neyse cuma günü işten erken döndüm eve, biraz kestiriyorum. zil sesine uyandım. öyle bir basıyor ki pezevenk sanki alacaklı dayandı kapıya ya da polis falan geldi. lan zaten çatır sıcak, klimayı da açmadan sızmışım, dilim damağıma yapışmış, bir de o iğrenç kuş ötmeli zil sesiyle uyanmışım... gündüz uykusu bölündü mü insan dayak yemiş gibi oluyor amk. o sinirle kalktım, kapıyı açmadan "kim o" diye bağırdım, bir şeyler mırıldandı karşı taraf, anlamadım. "kimsin" diye sordum, "mehmet bilmemkim orda mı" dedi, "yok öyle biri" dedim. bekledim biraz, ses kesildi, asansör sesi de gelmiyor. delikten baktım çocuk aşağı iniyor merdivenlerden. bizim ev de 6. kat. kuşkulandım birden. zilde adımız yazıyor, oraya kadar çıkmış asansörle inmiyor, bir de suçlu profiline alışığım meslekten dolayı. balkona çıktım bekledim biraz, apartmandan çıkan olacak mı diye, yok anasını satim. geri döndüm, kapıya kulak verdim, aşağıdan pat pat pat sesler geliyor. kapıcıyı aradım o diafon mudur ne zıkkımdır ondan. "apartmanda biri var bak aşağıdan sesler geliyor" dedim. inmeye götüm yemedi. bi süre bekledim, kapıcı çıktı 5. kata, bi konuşmalar döndü anlamadım. sonra yukarı bizim eve çıktı adam. bakmış iki kişiler kapının önünde, "napıyorsunuz siz burda" diye sormuş bizim kapıcı, bunlar da "hiiiç" demişler merdivenlerden koşarak kaçmışlar. ibnenin evlatları meğer kapının kilidini kırmaya çalışıyorlarmış.
üşensem kalkmasam, bizim kapıya dadanacaklardı evde kimse yok diye, ondan sonra seyret filmi.
kapı çaldığında en kötü "kim o" diye sormak gerekiyor demek ki. yoksa elin adamı açıp dibinizde bitebilir. evlerden uzak!
kaç yazar usta bir kaptan olsan, üç yıldız dalıcı ya da tecrübeli bir sörfçü? gecenin kuytusunda yitip gidersin dalgalı saçların hırçınlığında. pardon? saçma ve imkansız mı geldi size? o halde hiç boğulmadınız uyurken ve ona sarılmışken ağzınıza yüzünüze dolanan ve kokusuyla sersemleten saçların dalgasında, kurtulmak dahi istemeden... boğulmadınız öyle mi? o halde aşık olmadınız siz. üzgünüm. yo sizin adınıza değil, defalarca boğulup kaybolduğum için kendi adıma üzgünüm.
aklının başından gitmiş olduğunun göstergesi bir adet eylem, baş döndüren.
ülkemizde sık sık görüldüğü üzere, toplumu sarsacak nitelikte geniş çaplı bir soruşturma meydana geldiğinde gizliliğin ihlali ilkesi ayaklar altına alınıyor. teknik takibe konu edilmiş telefon kayıtları, çekilmiş fotoğraflar vb deliller basına sızdırılıyor. bunu sadece bazı kişilerin çıkar amaçlı olarak gerçekleştirdiği eylemler bütünü olarak görmüyorum.
ses getirecek nitelikteki soruşturmalar genellikle halkı ikiye bölen, bir tarafın körü körüne çamur atıldığına inandığı, diğer tarafın ise kayıtsız şartsız desteklediği tipte oluyor. ergenekon ve son dönemdeki şike olayları bunların en çarpıcı örneği.
özellikle son şike olayında, ortada sonuçlanmamış bir soruşturma ve açılacak kamu davası söz konusu. bunun yanında dava sonuçlanmadan, toplanan deliller ışığında milyonları ilgilendirecek değerde bir karar vermesi gereken federasyon var. fakat güven yok. açıklamalara inanç yok. burada bugün fenerbahçe değil x bir takım da olsa aynı durum söz konusu olacaktı. elbette bazı insanlar çıkıp yine gereği neyse yapılsın duruşunu sergileyecek öte yandan büyük bir kesim ise tam tersini düşünecekti.
gizliliğin ihlal edilmesinin salt çıkar edinimi için değil fakat bazı kurumlara olan inançsızlığın giderilmesi için gerçekleştirildiğini düşünüyorum. ne yazık ki bu ülkede hukuka ve devletin organlarına karşı bir güvensizlik söz konusu. elbette haklı tarafları var ancak bu son derece üzücü bir durum. bir soruşturma kapsamında tutuklamanın söz konusu olması şüphelinin suçlu olduğunu göstermeyecektir fakat dosya kapsamında kuvvetli şüphenin varlığına delalettir. halkın gözünde tutuklamanın varlığı, yetkililerin soyut açıklamaları yeterli etkiyi yaratmıyor. sürekli bir komplo teorisi, paranoya havası hakim. bunun sorumluları doğru düzgün işlemeyen idari birimlerdir. ancak etkinliğini artırmak için farklı yollara başvurması gerekirken sırf halk üzerinde etkili olsun diye delillerin alenen basına sızdırılması hukukun temel ilkelerini sarstığı gibi güven sağlamak yerine aslında daha fazla endişe yaratmaktadır.
kurumlara olan inancı sağlamak için bir takım yazılı kuralları çiğniyor olmak, hukuksuzluğun ve bozuk düzenin bir başka göstergesidir. güven, yasayı çiğnemek suretiyle elde edilebilecek bir olgu değildir. güven; ancak hukukun ilkelerini ihlal etmeksizin, tüm yasaları etkin ve amacına uygun bir şekilde kullanmakla sağlanabilir.
ıssız adam'ın lüzumsuz halet-i ruhiyesini içselleştirip gecenin bir yarısı sevgiliyi yatakta öylece bırakmak suretiyle sokaklarda sürtmek, gidecek başka kadın olmadığından mal gibi sokağın diğer ucuna kadar yürüyüp sigara içmek... boş yere götünün donması... eve dönünce de ıssız adam triplerine karnı tok olan sevgilinin ağzına sıçması eşliğinde geceyi kanepede geçirmenle sonuçlanacak eylemdir.
vize ve finallerde sıklıkla başa gelen durumdur. özellikle son geceye bıraktığında, tüm kitabı yutman imkansızdır. "sana göre" çıkmaz dediğin yeri, "lan acaba çıkar mı" soruları eşliğinde atlarsın. içinde bir vicdan azabı hasıl olur, aklın hep orda kalır da dönüp bir kez bile okumazsın. her seferinde de çıkar arkadaş o atladığın yerden. soruyu gördüğün anda, kitaptaki yerini hatırlarsın. tam olarak sayfanın neresinde yer aldığını, kaç paragraftan oluştuğunu, hatta satır sayısını bile hatırlarsın ama cümleler fludur ve her şey için çok geçtir. görsel hafızada yer alan bu imaj asla yazıya dökecek kadar yeterli değildir. ondan sonra kızarsın kendine, sıkarsın yumruğunu, zaten doğru düzgün çalışmamışsın... ha bir de tribe girersin, sanki orayı okusan geçecekmişsin gibi.
"hocam, 276. sayfada, üstten 4. paragrafla 8. paragraf arasında toplam 54 satır olmak üzere bu konu kitabınızda ayrıntılı bir şekilde izah edilmektedir. en azından tarif yolundan puan ver allahsız."
marketten aldığınız kraker, çerez, cips, çikolata, çokoprens, top kek, gofret, dondurma vb çeşit çeşit ve birbirinden alakasız tatlara sahip abur cuburu stoklayıp günlere yaymak yerine sanki bir mecburiyetmiş, sanki başınıza silah dayanmış gibi aynı gün içinde bitirme, mideniz bulanana kadar abanma arzusu, şehveti, hırsıdır. o poşet mutfakta durdukça yenilen her ürünün ardından diğerleri adeta dile gelir, koro halinde seni mutfağa çağırırlar, içinde uçuşan kelebeklerin eşliğinde hipnotize olmuş gibi süzülürsün abur cubur deryasına. yarına yetiştirmen gereken bi işin olsa yarım kaldı diye bu kadar huzursuz olmazsın inan.
"sana bir kız bulalım, böyle nereye kadar" sözlerinin geçici çözümler olduğunu bilen ve başkalarına bağımlı yaşamak yerine kendi çabasıyla hayata tutunmak isteyen erkektir. elbette ki çok yalnızdır. canına tak etmiştir.
tez canlılıktır. uygun zamanda anlatılmazsa adamı bitirir bu istek.
- abi yağmur yağıyor, şemsiyeni unutma.
+ hehehe. bu şeye benzedi ya. şimdi bi adam varmış, elinde taşla bekliyormuş, arkadaşı "hayırdır ne bekliyorsun" diye sormuş, adam da "ben buraya şeftali çekirdeği ektim, çekirdek filizlenecek, boy verecek, büyüyecek, ağaç olacak, dalları uzayacak, meyve verecek, sonra o şeftalilere kuş dadanacak, ben de o kuşu bekliyorum işte, bu taşla o kuşu vuracağım!" demiş. heheheh
- abi ama ne alaka ya?
+ tamam şunu dinle, sen bana ördek dedin. ehehe.
- ne?!
+ yağmur yağıyor dedin, her tarafı su basacak, sel olacak, sen de ördek gibi yüzeceksin demek istedin bana. bu nasıl? tam oturdu bence. evet.
- ...
+ ama yağmur yağıyor, bulut var. buluttan nem kapmak. olmadı mı?
olmadı kardeş. olmadı. gözünü seveyim, gel sen öğrendiğin anda anlat. doğru anı kollama. direkt anlat. ben seni öyle daha çok seviyorum. diğerini beceremiyorsun çünkü...
not: ben de bu vesileyle yeni öğrendiğim iki ibretlik öyküyü anlatmış oldum. imkan bulamıyorsan, yaratacaksın! olduğu kadar artık. *
kendini öldürmek isteyen ancak götü yemeyen bireyin başvuracağı en etkili yöntemdir. arabayı uçurumdan yuvarlasan, yüksek bir yerden atlasan, kafana sıkmaya kalksan sakat kalıp kurtulma şansın var ki ömür boyu ızdırap yaşatırsın. aşırı dozda hap içsen erken müdahale etseler soluğu hastanede alırsın, mideni falan yıkarlar o da ayrı sıkıntı. inancın varsa intihar etmenin cezası da büyük. zaten bu kadar düşünüyorsan az önce de yazdığım gibi ani ölüme götün yemiyor demektir. korkuyorsundur. ayrıca intihar etmek geride bıraktığın insanlarda asla unutulmaz ve onarılmaz acılara neden olur. en iyisi hissettirmeden kimseye, çaktırmadan bu yola başvurmak. o halde en iyisi sigara içmek. gittikçe sayıyı artırmak, abartmak. yavaş yavaş, önce 1 pakete, sonra 2 pakete derken bokunu çıkararak artırmak... önce tat alma yetini yitirirsin, meyvenin sebzenin gerçek tadını unutursun, sonra koku yetini yitirirsin sevdiceğinin kokusu bile sıradanlaşır, sonra kesilirsin merdivende, yokuşta, sevişirken... en iyisi bu evet. hem yaşarken eziyet hem de ölüm tarihini öne almak... hem kimse de vay canına nasıl kıydı demez, çok sigara içiyordu rahmetli belliydi derler, bir süre sonra da unuturlar.
tüm benliğinizle odaklanmışken, karşı tarafın sizi sınamak için attığı bir yem gibidir. hararetli hararetli anlattığı sözlerine nokta koyarken, "hmmmfff" diye nefes verdiği o an burnunun ucunda tomurcuklanan sümük hafif hafif şişer... şişer... ve minik bir balon haline gelmesiyle birlikte aniden patlar. oysa uçan balon sevdalısı siz; o sümüğün patlamadığını, burundan ayrılarak yavaş yavaş havaya doğru yükseldiğini ve gökyüzüne doğru süzüldüğünü hayal edersiniz. ya da köpüklü balona yaptığınız gibi üfleyerek patlattığınızı...
balonlu sümük sahibi ve sizin için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.
gönül kaptırılan dilberin sokağında, 3-5 bira şişesi ve yüksek sesli müzik eşliğinde, 10 km hızla seyrederek gerçekleştirilen eylemdir. ağır abimiz ipleri salmış, bir kolu dışarda, elinde sigarası... tam evin altındayken eşlik ediyor çalan parçaya haykırarak; "kararlıyım bu gece senin olmaya geldim!!". bunu duyan kız tarafının erkekleri davete icabet ederse eğer "neye niyet neye kısmet" sözü can bulmaz da ne yapar? sorarım size.
survivor adlı yarışmaya katılan ünlü ve gönüllülerinin zaman içerisinde birbirlerine hallenmesidir.
nadir de olsa izliyorum bu yarışmayı ama daha çok sözlükten takip ediyorum desem daha doğru olur. sizin yüzünüzden ortalama bir izleyiciden daha çok şey biliyorum yarışma hakkında. büyük bir eksikliğim tamamlandı sayenizde, eksik olmayın. hepinizi bu vesileyle öpüyorum en güzel yerlerinizden.
anladığım kadarıyla ebru destan, derya büyükuncu'ya; taçmin, taner'e; taner, özge ulusoy'a; tefik, nihat doğan'a, ekranları başındaki erkekler ebru destan ın çamurlu memelerine niyetleniyor. bu halet-i ruhiye ve dışa yansıyan tavırlar ise pek çok izleyici tarafından eleştiriliyor. vay efendim derya evliymiş, vay efendim taçmin önce yüz vermemiş şimdi taktik şey ediyormuş vs vs.
yav insan 2 hafta seks yapmasın kafayı duvarlara vuracak kadar kendinden geçer ki bir insanı bir adaya kapattığınızda, binbir stres ve gerilim içerisinde bıraktığınızda, devamlı kameralarla takip ettiğinizde olabilecekleri düşünün. doğal bir takım ihtiyaçlardan insanların gözünün dönmesi kadar normal bir şey olabilir mi? ben 2 ay seks yapmasam duvara tırmanmaya çalışıyorum. ve emin olun çok ilerlettim bu konuda kendimi. şu an neredeyse tavana ulaşmış vaziyettim. bu yazıyı da ben söylüyorum, arkadaşım yazıyor. ve emin olun aklımda tek bir şey var; ebru destan ın çamurları memeleri.
14 şubat sevgililer günü, geç saatlere kadar büroda boş boş oturdum. işim olmamasına rağmen bilerek çıkmadım çünkü elinde çiçekle ve heyecanlı bir halde sevdiğine doğru yol alanları görmeye tahammülüm yoktu, hele sokaklarda sarmaş dolaş gezen çiftlerle karşılaşırsam acılarımın katmerleneceğini düşünüyordum. içimdeki buhranı bastırmak ve geçmiş muhasebesine dalıp iyice yüreğimi karartmamak için saatlerce büroda oyun oynayarak sokakların tenhalaşmasını bekledim. etkisi geçmiş haldeyken şimdi düşününce ne kadar manasız geliyor girmiş olduğum tripler. neyse...
hafif yağmurun altında, hızlı adımlarla ve başım önde durağa gittim. kimseyle göz teması kurmak istemiyordum, o nedenle damlaların dövdüğü su birikintisine odaklanmıştım. o esnada hemen sağımdaki kırmızılığı fark ettim. iki adet gül. ikisi de ayrı ayrı süslenmiş. ne deniyorsa artık ona, aranjman mı her ne zıkkımsa. ne kadar uğraşsam da o günün büyüsünü yaşayan birini görmüştüm işte. anlamsız mücadelem son bulmuştu.
aynı dolmuşa bindik. aksi gibi hemen yanıma oturdu. mutluluğunu gözüme sokmaya hakkı yoktu oysa. içimden okkalı bir küfür savurdum. başımı çevirdim. parasını uzatırken sesini duydum. boğuk, hırıldayan bir sesti. dayanamadım, döndüm baktım. 50-55 yaşlarında, yüzünde sayısız çizgi olan, kır saçlı, üzeri kir pas içerisinde bir amca vardı yanımda. bir elinde 2 ayrı gül, diğer elinde ise siyah bir poşet.
tutamadım kendimi.
- hayırdır amca? 2 tane sevgilin var galiba? heheh
kaşları kalkık, yüzünde huzurlu bir gülümseyle bana doğru döndü. yüzündeki onca yıla ait yorgunluğun, yıpranmışlığın yanı sıra gözlerinin içi parlıyordu.
+ evet! 2 tane sevgilim var.
- yahu biz birini bulamıyoruz, bulduğumuzu elimizde tutamıyoruz sen...
+ ben de tutamadım elimde bulduğumu, hanımı kaybettik yıllar evvel. bana iki tane hediye bıraktı arkasında. iki tane dünya güzeli kız. onları elimde tutmaya çalışıyorum. onlar benim iki sevgilim, iki sebebim yaşamak için.
yutkundum. gözlerim doldu ama doymadım. kaşınmaya devam ettim. hani kontrol edemezsin bazen kendini, inatla saçmalamaya devam edersin ya tam da öyle işte.
- poşet... peki amca? poşet ne? yani kusuruma...
+ hıı. et aldım. ufak olanı pek sever. büyüğü de çok hamarattır ha! hem bugün usta da fazla para verdi. ben de işte bari bugün iyi bir şeyler...
- sen... ben iniyorum amca. kal sağlıcakla!
"inecek var" diye nasıl seslendim, nasıl indim bilmiyorum. böyle anlarda bana destek olan tek dostumu aradım cebimde. neyse ki yine oradaydı. yaktım bir sigara, sırtımı dayadım bir duvarın soğukluğuna... kuramadığım cümlemi tamamladım. "sen... o eve götürdüğün en güzel şeysin zaten! varlığın başlı başına bir güzellik!"
iki sevgilisine gül götüren amca; isimsiz bir kahraman, yürek dağlayan.
ortamdaki diğer erkeklerin kabusu, kızların kollayıcısıdır. yüzündeki iğreti ve sahte bilinçli ifadeyle boy gösterir. her daim dudaklar büzüşük ve kaşlar kalkık...
bütün amacı şu iki imajı yedirmeye çalışmak; "benden asla zarar gelmez", "kadın ruhundan anlarım".
sen sigara içersin, melis ellerini yelpaze gibi sallayarak dumanı savuşturmaya çalışır. bu denyo hemen tepki verir; "abi melis rahatsız oluyor, diğer tarafa tut istersen sigaranı". -melis'in ağzı yok mu it?-
x bar'a gidelim dersin. bu lavuk yine araya girer. "abi x bar'da çok sap oluyor, melisler eğlenemez, y bar'a gidelim". -sen de ne sapların olduğu bara gitmek istiyorsun? al işte adama koz verdin.-
espri yaparsın, kızdan çok bu rahatsız olur. -oğlum ilk günden belden aşağı vurmayacaktın... azıcık seviyeli ol lan.-
kızların bacağına bakarsın, onlardan çok bu huylanır. -eşek kadar oldun hala frikik peşindesin ha. hadi bakıyorsun bari belli etme.-
durmak nedir bilmez ibne. -sende de kabahat var gerçi ama dur bakalım-
bu eylemlerini yaparken de daima tonlamalarına dikkat eder, melis'in duyacağı şekilde vurgulu konuşur. hatta yandan yandan keser kızı, acaba fark ediyor mu bu üstün mücadelesini diye. öyle bir keser ki gözü yerinden fırlayıp şakağına yerleşecek gibi olur.
böyle mi anlıyorsun lan kadın ruhundan. senden mi zarar gelmez? en tehlikeli tür sensin mına koyim. yakalasan ne yapacağını ikimiz de iyi biliyoruz. üzgünüm ama sana kötü bir haberim var. bu tip hareketlerle ben bir kızın da sana ve türevlerine yanaştığını görmedim. melis'in seninle işi olmaz. onun gönlü, ortamda melis'i sallamaz tavırlarıyla kendi bildiğini okuyan çocukta. gölge etme lütfen.
gecenin kör karanlığındasınız. sonsuz bir huzur hakim ortamda. gürültü yok. sessizliği bozan tek şey birbiri için atan iki kalbin ritmi... burun burunasınız. nefesinin sıcaklığı vuruyor yüzüne. kenetlenmişsiniz, hiç ayrılmayacak gibi. türkan şoray gibi titriyor dudakları, yarı isterik yarı utangaç, heyecanlı. bir temas belli belirsiz, küçük bir öpücük, uykuya yol almanın son deminde. hissiyatın derinliğinde zaman-mekan kavramı tarumar... alt dudak-üst dudak, üst dudak-alt dudak labirent bulmaca misali. bitmesin bu gece. bitmese keşke! ama nafile... derken gün ışığı dolduruyor odayı, hafifçe çekiyorsun kendini, güzelliğine doyulmamış sevgilinin yüzündeki masum tebessüm, sanki bir lütuf gökyüzünden.
yıllar sonra bir gece yarısı...
gecenin kör karanlığındasınız. sonsuz bir huzursuzluk hakim ortamda. içinin gürültüsü dinmiyor. bu kez dudaklarda sigarayla sabahlama zamanıdır. "o"nun yokluğunda, kıymeti sonradan vuran bu eylemin anısı eşliğinde... bu kez... yalnızsınız.
kendiyle barışık, biraz karışık, esprili, güler yüzlü... üçgen vücudunu sergilemekle yetinmeyip bir de bu tişörtü giyenden daha samimi. gerçek kahraman!
belki kısa, belki çok uzun sürecek, geçilmesi zor, bağımlılık yaratan süreç.
benim gibi internet efsanelerini sözlükten öğrenmiş yeni bünyeler için çok daha sıkıntılı bir süreç olacağı muhakkak. bir süre önüne gelen başlığa "sakin ol şampiyon, beyin bedava, çok da iyi güzel oldu tamam mı, kafan çok güzelmiş canım güle güle kullan" vb bakınızlarla ayar vermeye çalışacaktır.
bundan bıkan eski nesil yazar arkadaşlar var. kızıyor, eleştiriyorlar da. ama adam yeni öğrendi yahu. bir heves, bir tezcanlılıkla kullanmak istiyor. sen aşmışsın, süper yazar olmuşsun, kendi bakınızını kendin yaratıyorsun. ama bi müsade et, çocuk da oynasın, hevesini alsın. sen zamanında ayar verecem diye 40 takla atmadın mı? sonra zamanla kendi tarzını yakaladın. e bırak yeni yavrucak da gönlünce eğlensin. yerli yersiz kullansın. zamanla öğrenecek o da yerinde ve etkili kullanmayı.
bayatladı diye bana göre eğlenceli gelen bir şeyi kullanmayacak mıyım? çatır çatır da kullanacağım.
herhangi bir yazının sonunda çok bilindik bir kalıp kullandığımda, "klişe bitirmişsin, daha özgün olmalıydı" diye eleştiren arkadaşa sesleniyorum. klişe sensin, özgünlük de bana girsin.
sanki dünya onun götünün etrafında dönüyor. kimseye yok saygısı. empati nedir bilmez. karşı tarafın bir şeyi istememeye, hayır demeye hakkı yok ona göre.
mına koduğumun beyinsizi; benim canım bir şeyi yapmak istemeyebilir, seninle her yere gelmek zorunda değilim, yalnız kalmak istiyor olabilirim, havam yok belki ya da param yok diyemiyorum.
neden hemen uyuz diyorsun ki?
hayır demeyi bilmek gerek bazen. ben mutsuz olacaksam, kasılacaksam, sırf sizin gönlünüz olsun diye her boka evet demek zorunda mıyım?
reddedilmeyi kabullenmek lazım bazen. saygı göstermek gerek.