nickless cage
1408 (heykeli dikilesice)
üçüncü nesil yazar 8 takipçi 100.40 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    boşu boşuna sarf edilen kelimeler

    1.
  1. bence hınçla bileniyorlar bir yerlerde. bile bile susuyorlar. bilenlere bıyık altında gülümsüyorlar. masaaltı votka çakıyorlar. sarhoşlanıyorlar. yalpalıyorlar. ama öfkelerini unutmuyorlar. onlar. kimler? o, en olmaz dediklerin işte. onlar. gereksiz yere dışavurulanlar. püskürtülenler, hak etmedikleri güruhlara saçılanlar. yazık edilenler. unutulanlar. aranıp sorulmayanlar. terk edilenler. harcananlar.

    bu kadar gereksiz laf kalabalığının, soytarılığın, pespayeliğin, rezilliğin, gerizekalılığın ve envai çeşit insansal faulün bir cezası olacaktır elbette. olmalı. olsun.
    4 ...
  2. seks yaparken ölmek

    1.
  3. ebediyete, 'o işi' yaparken intikal etmek talihsizliğidir. yoksa tam tersi mi? evet... evet bence tam tersi, talihliliğidir. burada kastım, bildiğin sex yapmak değil; hayvanca sevişmek, sevişmek ve orgazm. sonra da ölmek. hayır. bundan bahsetmiyorum.

    benim kastım aşık olduğum kadınla, aşık olunduğum, aşklaştığımız kadınla, aşk dolu bir sevişme, yani sımsıcak, sonsuz bir aşklanma hissiyatının her bir hücreme dolup, hücrelerimi soluksuz bırakmasıdır.

    eğer illa öleceksem, ki baska çıkar yolu var mı? ve seçme şansım olacakca, ben böyle bir sonlanış, böyle bir soluksuzlanış, böyle bir sonavarış isterim, aşık olduğum kadının kollarındayken, onun içindeyken...

    bencilce bir istek biraz , değil mi? evet... ardımda bırakacağım kadını hiç düşünmeden...
    fakat; peki ya ondan uzaktayken, saçma sapan bir kamyonun altında kalarak ölsem daha mı iyi olur sorarım ona,,, ya da kör bir kurşun gelip beni bulsa ve morgda cansız yüzüme son kez bakarak ağlasa,,, ya da allahın belası bir hastalıktan acı çekerek inleye inleye ölsem!!.. daha az mı üzülür?..

    sanmıyorum... o da istemez bunları.. bencilliğimi anlayabilir belki de... ve anlasın lütfen.
    ve "o kadar severdik, o kadar sevişirdik, o kadar severdi ki beni, sevişirken öldü" der ... belki... desin lütfen...

    öyle bir boşalma olur ki, hayatımın en güzel boşalmasıdır vee hayatımı boşalırım....

    ve ölürüm...sevdiğim kadının kollarındayken...ve ölüm işte o zaman ürkütücü bir kelime olmaktan çıkar...farklı bir anlam kazanır...

    tanrım, bana böyle bir ölüm lütfet...lütfen...
    3 ...
  4. yaşam sevinciyle dolu günler temenni ederiz

    1.
  5. bir yol üstü dinlenme tesisi anonsu.

    "antalya'dan hareketle ısparta, kütahya üzerinden istanbul'a devam etmekte olan kamil koç turizmin sayın yolcuları, mola süreniz dolmuştur, lütfen otobüsteki yerinizi alınız. hedehödö dinlenme tesisleri olarak teşekkür eder, yaşam sevinciyle dolu günler temenni ederiz."

    rüzgarlı bir yaz akşamüstüydü. iç ege püfür püfürdü. ağzım dilim küfür küfürdü. anonsu duyduğu anda bir acayip oldu ruhi bey. sen ruhi bey nasılsın? metni kaleme alan adamı düşündüm. sevgilisinden yeni ayrılmış bir bedbaht olabilirdi. ya da yalnızca bir şakacı. şair olmak isteyip de becerememiş alelade bir dinlenme tesisi çalışanı belki de. yaşam sevinciyle dolu günler temenni etmesinin beni ne kadar mutlu ettiğini şu an telefon açsam ve kendilerine iletsem mi? bana manyak derler mi? "gerçekten her şeyden bıktığım bir andı, anonsunuzu duymak beni yeniden hayata bağladı" desem çok mu abartmış olurdum? yaşam sevinci... bir bulup bir kaybettiğim. bir coşturup bir durdurduğum. bir dokunup bin ah işittiğim...

    ilerleyen yıllarda herhangi bir yol üstü lokantasında şöyle bir anons çıkarsa karşına, sakın şaşırma. o benimdir bebeğim:

    "haydan gelip huya giden dünya turizminin sayın yolcuları... yaşam sevinciyle dolu günler temenni ederim size. sevgilerimle."

    sevgililililerimle.
    4 ...
  6. dediğidir

    1.
  7. "fazla üzerine gelmiş olabilirim bugün
    ama benim de işim bu
    başka şeyler denemedim mi sanıyorsun ha, lanet olsun!
    mutlu muyum ki insanları mutsuz ederken?
    varoluşumun nedeni bu, üzgünüm.
    şimdi o şansonun sesini biraz daha aç
    yüzünü yıka ayağa kalk bir şiir yaz bağıra çağıra oku
    kâinatı senin kollarına bırakıyorum, sahne senin.
    beni affet."

    akşamüstü rüzgârına karışarak beni -şimdilik- terk eden tarifsiz iç sıkıntısının,
    dediğidir.
    1 ...
  8. yirmibirinci yüzyıllının andı

    1.
  9. sabah tutuklanıp akşam salıverildiğim ofishanelerde
    en derinliksiz kelimeler
    en renksiz nefesler
    -bazılarının nefesi renklidir. ben kokladım.
    son model mimiklerle
    ruhumu törpülemekten imtina etmeyeceğime
    sahip olduğum her şey üzerine ant içerim!
    2 ...
  10. mesai bitimi yaz kadınları

    1.
  11. onsekizsıfırsıfır diye bağırınca saatler,
    salıveriliyorlar şehrin sokaklarına ayarlama enstitüsünce.
    onlar ki ruhları -geçici de olsa- azat edilmiş modern köleler,
    onlar ki üzerlerinde çiçekli renkli aldımsenili dekolteli elbiseler...
    odamda oturmuşum, izliyorum dağılışlarını, doğaya yaydıkları kokuları.
    rüzgar ılık tatlı esiyor,
    penceremde mesai bitimi yaz kadınları.
    canlarım benim.
    öperin.
    5 ...
  12. serinlerde bir yerlerde

    1.
  13. saçlarda rüzgâr
    dalga kokusu burunda
    ayaklar özgür, kumlar tepelenmekten kızgın
    mavilimcil-yeşililili bir dünya
    -hey gidinin algleri, nasıl unuturum lan sizi!
    yaşasın renklerin sevişkenliği
    bitmesin buz gibi biranın bosphorus yolculuğu
    ve işte tene tuz ekilen öğle saatleri
    bronzlaştıkça başkalaşıyorum
    kusura bakma ey kendilim, ben başkasını seviyorum
    ray ban bana, yaralanmış güneşler gözüme
    yastıklaştırılmış en sevdiğim solmuş tea-shirt'üm başımın üstüne
    kirlenmiş sakalımın biraz üzerinde konuşlanmış gözlerime değen müstesna ay parçaları
    şerefli güzelliğinize!

    serinlerde bir yerlerdeyim,
    su çok güzel; ağırlıklarını soyun da gel bebeğim.
    1 ...
  14. güneş ve çay

    1.
  15. ısıtır ısıtır ısıtırlar.

    sonbaharın sonunda, kışın ortasında mevsimine küsmüş sıcakkanlı güneylileri köprülerden atlamaktan kurtarırlar. bir ofiste bilgisayar başında oturmanın dayanılmaz ağırlığını biraz da olsa hafifletirler. taş sokaklı bir meydanda, bir taraftan güneşimi bir taraftan çayımı yudumluyormuşum gibi hissettirirler. pencereyi açar, kaçarım sokaklara. zihin benim zihnim, hayallere dalmayıp da ya ne yapacağıdım? taş çatlasa 46 sene daha ömrüm kalmış. benim sokaklara çıkıp, güneş ışınları eşliğinde o kadının his kokulu saçlarına dokunmam lazım. büyük saat'i durdurarak, hayattan çalmam lazım. içip içip sarhoş olup, kaldırımlarda sızmam, dünyanın tüm sokaklarını görmem, keşfetmem lazım. yazılacak şarkılar var, izlenecek filmler, okuncak kitaplar, yakılacak şiirler, dokunulacak kalpler, içine girilecek derin dehlizler... ne işim var lan burada? ne işim var bu rezil modern hapishanelerde?

    güneş ve çay, sordular beni: neredesin?
    3 ...
  16. insan hayatının siklenmediği bir ülkede doğmak

    1.
  17. ciğerinizin 5 para etmemesi demektir. hayır, karaktersiz olduğunuz için değil, coğrafyanızda insan ciğeri para etmediği için. öldürüp öldürüp hapse tıkıldıktan sonra salıverilen canilerle aynı ülkede yaşamak demektir. işine geldiği zaman erdal erenlerin yaşını büyütüp asan, işine geldiğinde ogün samast gibilerin yaşını küçülten bir zihniyet tarafından tutsak edilmişsiniz demektir. caddede yürürken kafanıza camlar düşebilir, emniyet şeridinden gitmezseniz enayi sayılırsınız bu ülkede. paranız yoksa hastanelere düşmeyin. polis kızar aman ha parkta öpüşmeyin, karakola da düşmeyin polis tecavüz edebilir. saysak sabah olur be corç.

    türkiye cumhuriyeti topraklarında yaşayan insanlar kadar sorumsuz, işinden kaytaran, laçka, gevşek bir insan topluluğu görmedim. belki de tükanı kapatıp gitme vakti gelmiştir. göçebe milletiz nasıl olsa, dağılalım anasını satiim. her bir yanının vidası gevşemiş... insan hakları sürüm sürüm sürünmekte. yalnız ve gevşek ülke.

    gece gece bana bu öfkeli satırları yazdıran son olay: http://webtv.hurriyet.com...1/kaza-degil-cinayet.aspx

    yemişim böyle ülkeyi.
    4 ...
  18. boş boş konuşmak

    1.
  19. herkesin dönem dönem, zaman zaman yaptığı hatta bazen yapmak zorunda bile kaldığı ya da bilinçsizce gerçekleştirdiği eylem. peki ya bazı insanların hayatının bu eylem üzerine kurulması? işte bu tahammül edilemez. sabahları zaten çekilmez, sevimsiz ve asabi olunur bir de otobüste, asansörde, ofiste böyle tiplerle karşılaşmak... böğrüm deliniyor lan, böğrüm... yapmacık cümleler, şirin olma taklitleri, sormuş olmak için sormak, yaşamış olmak için yaşamak... sabır... sabır çekiyorum. insana rağmen, insanla yaşamayı, sakin sakin öğrenmen lazım nickless efendi. beğenmiyorsan siktir git inzivaya çekil. akıllı ol, akıllı!
    2 ...
  20. günlük güneşlik

    2.
  21. gün, eşsizse; güneş sizsiniz.
    ısıtın dünyayı.
    oh my rabbit, oh my little darling,
    gimme some vitamin d.

    susam susam sustum. günlük güneşlik bir istanbul geç sabahında belki de yapılacak en son şey kötü bir şaka olmalı. sonbahar ortası güneşler çook çook uzun zaman sonra giyilen pantolonun cebinden çıkan 20 milyon gibi biraz da... süprizli. umutlu. güzel. ama işe yaramaz. paradan altı sıfır atılalı çok oldu. tedavülden kalktı yorgun banknotlar. fenerbahçe'ye altı sıfır yenileli de çok oldu. ormanlar kralıyız biz. aslanız. modern şehir hayatı uymuyor bize. kadıköy, adına inat, tam bir metropol. nerden baksan bir kaos. aslanın tabiatına aykırı. bize doğa lazım. o halde hadi, gidelim: into to wild...

    89'lu formalarımı özledim. prekazileri, cüneytleri.. sonra 90'lı galatasarayımı... kalli, tugay, ilie... ve efsane 2000 ruhu. ah ah! hepsini birer birer siktir ettik takımdan. koskoca bülent korkmaz'ı bile jübilesiz postaladık. şaşlar, şükürler, ergünler filan... asıl üzücü olan bu işte. leş bir camia olduk çıktık. fenerbahçe her maçta tokmuş.. tokarsa toksun... içimizdeki kirlandalılar asıl tokanlar... neyse... günlük güneşlik havalar böyle işte. insanı daha da dağınık yapıyor, zihnini dağıtıyor. ne diyorduk, nerelere geldik? yine de bu coşkun sabahların bir anlamı olmalı.
    1 ...
  22. keşke hep yağmur yağsa

    1.
  23. dilektir. kokusu biraz çilektir. belki de uzaktan kuzenidir. yıkar, durular, tertemiz yapar. durdurur, susturur, huzurlu yapar. bir anda gelir. hesapsızdır. bir anda yakalar. zamansızdır. kafasına göre takılır. kimseyi umursamaz. ister eser ister gürler. isterse çisil çisil atıştırır. ağaçla oynaşır, çimenle yiyişir, çiçekleri sular, göğün yüzünden öper, toprakla sevişir. yağar ve murar. yağmur, şu hayatta yaşa kaşa başa düşebilecek en güzel şeylerdendir. işte bu yüzdendir.

    keşke hep yağmur yağsa... ah romantizmalarım!
    3 ...
  24. el libro de arena

    1.
  25. jorge luis borges öykü kitabı, türkçesi ile kum kitabı. başıma bir şey gelmeyecekse, öykülerin çoğunu beğenmedim. altını çizebildiğim birkaç satır var sadece.

    yorgun bir adamın düşülkesi'nden:

    "insan türünü çoğaltmak doğru olmaz. kimileri insanı, tanrının evrenin bilincine varmayı sağlayan bir organı olduğunu düşünürler, fakat hiç kimse böyle bir tanrının var olduğunu kesin olarak bilmiyor. şimdi sanırım, yeryüzündeki bütün insanların tek tek ya da aynı anda intihar etmesinin iyi ve kötü yanları tartışılıyor."
    1 ...
  26. senmova

    1.
  27. Tuğçe şen'in yazıp yönettiği başrolünde saadet ışıl aksoy'un oynadığı Esperanto dilinde çekilmiş kısa film. deneysel bir çalışma. Tuğçe şen'den yepyeni deneyler bekliyorum. ileride çok şahane işler yapmasını da...
    1 ...
  28. so the wind won t blow it all away

    4.
  29. "Yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek" adıyla türkçe'ye çevrilmiş, richard brautigan'ın sakin bir rüzgâr gibi esen eseri... kırılgan, dokunaklı, okunaklı, ağdasız, ironiperver ve hüzünbaz...

    ...

    yani rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek, mi?

    Öncelikle rüzgârdan alınıp götürülenlere bir bakalım. rüzgarın, şekil a'daki gibi, şapkasını almaya yeltenenlere kızalım. ısrarla bağırmak lazım burudercan: rüzgâr ulan, rüzgâr!

    Kim ne derse desin, o şapkayı kimse alıp götüremeyecek.

    Şimdi gelelim rüzgarın götürdüklerine, götüremediklerine, götürmek istemediklerine, kıyamadıklarına, özenle sakladıklarına, bilinçsizce ardında bıraktıklarına... Bir örnekle açıklayıp sonra rüzgâr gibi geçelim bu en3'den:

    "Her şeyden biraz kalır" demiş üstat. Üstat kimdi, hangi kitabında bunu söylemişti, edebiyatçı mıydı, filozof muydu, avare miydi ya da sarhoş bir şair miydi... Hiçbirini bilmiyorum. Ama "her şeyden biraz kalır" cümlesini, Turgut uyar hatırlatması ile, unutmayacağımı biliyorum. demem şu ki:

    rüzgâr her şeyi alıp götürmeyecek yani...
    0 ...
  30. o conto da ilha desconhecida

    1.
  31. "bilinmeyen adanın öyküsü" jose saramago'dan. çağdaş bir masal. masallara karnım toktur. susarım ama, bazen. işte o zaman iyi gelebilir. zira imaj hiçbir şeydir. yalan. en büyük yalanlardan biri de bu slogandır. yalanlara karnım toktur. susarım ama, bazen.

    -bilinmeyen adayı bulmak istiyorum, o adaya ayak bastığımda kim olduğumu öğrenmek istiyorum!
    +bilmiyor musun ki?
    -kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin.
    1 ...
  32. konkur nasıl kazanılır

    1.
  33. mediacat tarafından yayınlanan bir jon steel kitabı. başarılı sunumlar hazırlamanın püf noktaları ve reklam dünyası ekseninde dönen, klişelerle bezeli boş beleş laf salatası aslında. yahu arkadaş, insan 6 sayfada anlatacağı bir olay için 300 sayfa kitap yazar mı ya? arka kapak yazısını okusan ama, yok böyle bir kitap falan fıstık. ah şu reklamcılar! dekme dokat dövülesiceler! gafa göz girişilesiceler!

    bir tek, londra'nın 2012 olimpiyat oyunları adaylık sunumunun anlatıldığı bölüm faideli. "euro 2020 Türkiye Komitesi" bu bölümü altını çizerek okumalı. geri kalan sayfalar yırtılabilir. yok yok. yine de kitaba saygı. emeğe saygı. paylaşıma hürmet.
    0 ...
  34. pazartesi sindirimi

    1.
  35. sadece haftasonu için bile olsa, şehr-i istanbul'dan uzaklaşıp biraz memleket dorpağı koklamak iyi gelmiştir. lakin zaman, sudan da zalımdır, hıphızlıcanak geçmiştir. pazar akşamı sıkıntısı başlamış, dönüş yolu ve pazartesi sendromu ve sendrom kelimesini cümle içinde kullanmanın verdiği sevimsiz duygular silsilesi yanıbaşındadır.

    neden sonra birtakım şeyler gerçellenir:

    1- maçtan önce stadı yakma andı içen fenerliler sözünün eri çıkmıştır. mamafih onlar hariç türkiye'deki herkes sevinmektedir.
    2- günlerden istanbul pazartesidir artık. iştesindir. öğleden evvel acanslardan bir haber alırsın: kılıçdaroğlu kılıcını çekmiştir.

    tey tey tey...

    işte o zaman oğlum, pazartesiyi çatır çatır sindirdin demektir. tarihçiler ve bugünü gören talihliler ve dostlar bizi hatırlasın!
    2 ...
  36. cesaret tek bir sesle başlar

    1.
  37. Arjantinli yazar Ariel Dorfman'ın "Başka Bir Dünya için Manifesto" adlı eserinden uyarlanan, plato-in sahnesinde izlenebilecek bir oyun.

    insan hakları ihlalleri, insan ırkının cehaleti, denyoluğu ve hoşgörüsüzlüğü anlatılıyor. Metinlerdeki orijinallik korunurken, perdeye yansıtılan görüntüler ile Türkiye ve ortadoğu topraklarına ait saçmalıklar ile iyi bir kombinasyon kurulmuş. Haksızlıkllara karşı sesi çıkan insanlar, seslerini duyurarak diğer insanları da, ezilenler adına ses çıkarmaya davet ediyor. Ezilenler ve ezenler karşılaşmasında, sol köşedeki ezilenler ya da zenci ezilenler:

    "cesaret tek bir sesle başlar.
    ben yapmam gerekeni yaptım...
    başka ne yapsam ağzımda kül tadı kalırdı."

    derken, iyi de ederken yine de son sözü ezenler söylüyor:

    "Peki ya şimdi ne olacak? Eve gideceksiniz. Yemek yiyeceksiniz... biraz tv belki.. biraz sohbet filan.. ve sonra uyuyacaksınız. Mışıl mışıl hem de. mışıl mışıl... Ahahhahha! biz yine burada olacaz. onlar ve biz."

    ...

    eve gittim. birşeyler atıştırdım. tv yok, biraz sohbet biraz film. ama sonunda yine uyudum. tarife uydum. mışıl mışıl... alper canıgüz'ün bir romanında dediği gibi: 21. yüzyılda kalmadı o büyük yürekli insanlar. yıllar yıllar evvelde kaldı onlar." bizimkisi damıtılmış bencillik muhteva eden açgözlü hayatlar. ağızlarda da kül tadı...
    3 ...
  38. şenkal atasagun

    1.
  39. Canınız mı sıkkın?
    "Sıkıcan iyidir, ehehe" diyen Yanı başınızdaki dallamaya kafa atamamanın sebep olduğu şitresle mi boğuşuyorsunuz?
    Hayat bir ispanyol öküzü gibi üstünüze üstünüze mi geliyor?
    Caaanım Erikler podyumlardaki yerini almış fakat cep yakıcı fiyatları sebebiyle tüketemiyorsunuz, bu yüzden de asabiyet sahibi misiniz?
    Her akşam, otobüsün arkasına ilerlemeyi bi türlü öğrenemeyen/beceremeyen insanlık ve tarihi için yaratıcı küfürler mi savuruyorsunuz?

    Durun. Durun. Sakin...

    Değilse bile mutluluğun,
    Minimal gevşemenin formülü çok çok açık:

    Yaslanın arkanıza, ufka doğru bakın ve bu ulvi ismi içinizden ve veya dışınızdan arzunuz miktarında tekrar edin. (Tercihen en az 5) Şapşal bir gülümse suratınızda olacak. Hafifleyeceksiniz.

    Şenkal atasagun.
    Şenkal atasagun.
    Şenkal atasagun.
    Şenkal atasagun.
    Şenkal atasagun.
    ...

    ilk defa güneşe çıkarılmış gibi bahtiyarım. Şenim. şeniyorum. hayat seni seviyorum.
    2 ...
  40. they call it acid

    1.
  41. Acid House müziği anlatan bir dokümanter şeydirgeçi. Yazarı yapımcısı ve yönetmeni Gordon mason, ki kendisinin mason olduğunu sanmıyorum, tarafımca yapılan kötü bir şaka deyip bir alt paragrafa geçiyorum.

    Bu paragrafı da sevmedim. Bir alt paragrafa geçelim.

    "Olayın nedir olum?" diye sordum an itibari ile kendime. "Nedir bu paragraf muhabbeti?" Sanırım asit müziğin bünyemde yarattığı ilk etki: Aşırı zevzemek. Zihnimi deldi geçti. Neyse belgesel ilginç. Asit müzikle filan alakam yok. ileride belki bir gün olur diye de düşünemiyorum. ama yine de amaçları sadece hep beraber iyi vakit geçirmek olan bu 80'ler insanlarının, parti yapmak için gösterdikleri çabayı ilginç, ilginç olduğu kadar da sempatik buluyorum. Polisle çatışmalar, devletin abartı ve salakça önlemleri, gizli örgütlenmeler, "e"ler, yüksek uçuşlar filan. they are takılıyoring, keyiflerine bakıyoring. bırakınız takılsınlar! takılınız bırakmasınlar! sana, bana, bize bu asidik paragraftan çekip gitmek düşer şimdi. zira beklersek asidimiz kaçıyormuş!

    Yine de bir asit partisine katılmak isterim. Ortam cool dude.
    0 ...
  42. uykumu ser gece

    1.
  43. Seni suçlamıyorum. Sana kızmıyorum. Ama yine de lanet etmek istiyorum. Edemez miyim? Ederim. Şu an senin tek sahibin benim. Yetki bulduğunda kıçı kalkanlardan değilim. Olmadım da. Ama bugün böyle. Kusura istersen bak. Aslında dün ölen meslektaşından bir farkın yok. Bir öncekinden de... 1 yıl öncekinden de... (rezalete bakar mısın, kusura bakma şekspir!) neyse... lafı uzatmıycam. Fişli bir gitar dolanıyorken beynimde, süslü laflarla senin rezilliğini çekilir hale getirecek değilim. En süssüzlerini seçiyorum. ben lafı uzatmayım, sen de Zamanı.

    Hadi şimdi sıra sende. Uykumu ser gece!!! bir dilek değil, emir bu... bir şarkıdan çalıntılanan.
    1 ...
  44. kar ve yalnızlık

    1.
  45. bazı istanbullarda, gün itibariyle varlığını yoğun olarak hissettiren iki şey: kar ve yalnızlık.

    ah aradaki caanım "ve"; sen sadece bir durumu anlatıyorsun sitemsizce, sakince... senin bi suçun yok! onun bir suçu yok. benim bir suçum yok. bok yok! neyse... üstüme varmak istemiyorum. en azından bugün. melankolonya koklamayı inatla reddetmeye çalışalım. hadi elimizdeki malzemelere bakalım:

    -bir adet en güzel yerleri hala okunmamış uykusuz
    -sert sade tek şeker kahve ve rayihası (ah güzel "ve", dedim ya senin bi suçun yok, bak burada ne güzelsin!)
    -pencere önü hayalleri
    -izlenmeye hazır ve nazır eski-yeni şahane filmler
    -bitap düşmüş enfes kitaplar
    -uzaklarda görünmeyen bir köprü
    -günahlarından arındırılmış süsü verilen bohembeyaz bir istanbul. (güneş yağdığında yer gök sarı olmuyor. ama şimdi her yer bembeyaz, ilginç.)
    -ve diğer köşede ise bir adet yalnızlık.

    malzemeler bu. hadi bahtiyar ol, olabilirsen!

    ...

    hey sen,
    yalnız,
    yılda sadece bir kez yaşanan bu beyaz güzellikte, kar kokusunu kahve kokusu ile kokteyl haline getirip üzerine o'nun kokusunu eklemekten başka bir şey istemiyordun belki de. istediğin sadece bir kişiydi bu dünyada. ama yoktu. sadece bir kişi? neredeydi o? nasıldı? hangi dilde, hangi renkteydi? hangi şarkıya benziyordu mesela? niye duyamıyordun onu? hangi çiçeği andırıyordu? niye sana görünmüyordu? yoksa gözlüklerin mi bozuktu? ee, o zaman neredeydi? peki yalnızlık bitince dertler bitecek miydi? şaka mıydı bu? ama iki kişilik mutsuzluk, tek kişilik olanından daha iyi değil miydi? bu dünyadaki her şey ama her şey, bu lanet yalnızlıktan daha iyi değil miydi?

    ...

    dilenmenin her türlüsü ayıptı. artık aşk için de... anlamıştım. aramaya devam edecektim; dilenmeden... "28 yaşında ve tedirgindim." istanbul'da kar ve yalnızlık vardı...
    4 ...
  46. intizar bombacısı

    1.
  47. saftı.
    Kaçırıldı.
    Beynini yıkadılar.
    Durulanmadı.
    Aklını kaçırttılar.
    Yakalanmadı.
    Üzmezdi hiç kimseyi.
    zararı tek kendineydi.
    Sözünde durdurmadılar.
    Soyundu tüm iyi niyetlerini.
    Kuşandı tüm biriktirdiklerini.
    Danger sövmesi yaptırdı diline.
    artık bir intizar bombacısı olmuştu.

    Yazıklar olmuştu.
    2 ...
  48. vural sözer

    1.
  49. masamın üzerinde duran Baba tatlısı (büyük sözü dinleyenlere atasözleri sözlüğü), çobansalatası (her okuryazar için güncel yazım kılavuzu) ve dil haşlaması (geniş kapsamlı deyimler sözlüğü) isimli dev eserlerin derleyeni, yazarıdır. bu eşsiz eserleri ve dahasını * üşenmeden, gücenmeden memlekete armağan eden reklamcı/gazeteci/araştırmacı vural sözer'e şükranlarımı sunuyorum.

    güzide dilimiz Türkçe'ye acıktığım anlarda, karıştırıyorum eserlerini, adeta Doyuyorum. bilinmez, niye!
    0 ...
  50. the cook the thief his wife and her lover

    1.
  51. peter greenaway manyağının 1989 model filmi. heyt be! berlin duvarı yıkıldı ama film hala yaşıyor. o zaman neymiş? aramıza duvarlar ören siyasi zırtapozluklarla uğraşmayıp sanat yapacakmışız. sanat çekecekmişiz. sanat için soyunacakmışız vebe vese falan filan.

    bi halta yaramaz bazı holivut filmleri için "hımm... tam bir görsel şölen mirim" diyenlere bu filmi izletmek ve akabinde hepiciğini tek ayak üzerinde durdurup "hımm. tastamam bir görsel şölen!" dedirtmek istiyorum 2 saat 72 dakika boyunca.

    film, nasıl desem? "hımm. tam bir görsel şölen!" * *

    ...
    "Biri izlemedikçe olanların gerçek olduğunu nerden bilebilirim?"
    ...
    2 ...
  52. her piliç erpiliç değildir

    1.
  53. Kore'nin güney kesiminden çıkan filmlere taktım bu ara. Ve ben -maalesef- takınca fena takarım. Şen takarım. Şene şene takarım. "Şener" derler bana. Neyse. "Saat 6 olsun da, durağa gidip iki kız keseyim, otobüste birkaçıyla göz temasında bulunayım" diye ümitle beklediğim, diğer günlerden pek farkı olmayan bir gündü. (Evet, geceleri; otobüs şoförünün "hey dostum otobüse damsız almıyoruz artık!" diye gürleyerek pis pis sırıttığı kâbuslar gören bir asosyal-işkolik olmuştum. Duraklar ve otobüsler tek sırdaşımdı, ekmek teknemdi. niçe sevdicek adayları ile sessiz filmler çekmiştik o platolarda.)

    Velhasıl günler birbirinin aynıydı. Lakin o günün bir istisnası vardı. bir an önce eve varıp evvela kim ki duk üstüne de wong kar wai patlatmak için içim içimi yiyordu. (yanlış hesaplamadıysam yaklaşık %0.05'im yendi.) duraktaki ve otobüsteki nazlı sevdicek adaylarına bile konsantre olamıyordum. Otobüs, köyüme vardı nihayet. Yemek problemimi çözmem lazımdı. 1-Dışarıda yemekten bıkmıştım. 2-içim içimi yiyordu. 3-Peki ben ne yiycektim lan? Pratik ne yapılabilir? Sote? At piliçleri tencerenin içine, baksınlar başlarının çaresine. Uyusun da büyüsün, yemek olsunlar. iyi fikir. Girdim kasaba. Ustaya verdim siparişi. Piliçcanlar minimal minimal doğranırken içeriye kim gelse beğenirsiniz?

    Geçen akşam, ondan önceki akşam, hatta ondan önceki akşam izlediğim kim ki duk, kar wai filmlerinde oynayan 2 aktör ve 1 aktris... Seom'daki katil şu an yanı başımda taşlık ısmarlıyordu. inanabiliyor musun? Kanat göğüs filan da değil, taşlık. Yok artık dedim. Aptala bağladım. Konuşsam mı? Yeni film projeleri ne acaba diye muhabbet çevirsem mi? sonra "niye bu kadar uzatıyosun ki, konuş işte olm, bekledikçe tedirginliğin artacak ve mal gibi yolda kendi kendine söylenirken bulacaksın kendini" diye içim içimi yerken buldum kendimi. (Totalde yaklaşık %0.1 oldu) Off. Bunalmıştım. Usta seslendi. "Buyurun, sizinki hazır!" Kafamı kaldırmamla beraber duvardaki o yazı gözlerimle buluştu. Dondum. Şaşakaldım.

    "Her piliç erpiliç değildir."

    Tabi ya. Hayat bu kadar basitti işte. Basit bir reklam sloganı bile, bazen insana, o ana kadar idrak edemediği bir gerçeği açıklayabiliyordu. Anlamıştım.

    ...

    Evime vardım. Sotem pişerken işi gücü hallettim. Afiyetle Yedim. Sonra filme yumuldum. Tüm karakterlerin birbirine benzemesinden dolayı "uzak doğu sinemasında neden hep aynı adam ve kadınlar oynuyor ki?" diye hayretler içerisinde kalarak başladığım uzak doğu filmleri izleme kariyerimde çaylaklığı aşıyordum galiba. zira artık filme gayet güzel konsantre olabiliyordum. Çünkü artık biliyordum ki:

    "Her piliç erpiliç değildir."

    ...

    Afiyetle dile getirin bu sloganı. Çünkü dile kolay. Dile getirdikçe sevecek, sevdikçe erpiliç yiyecek, yedikçe seveceksiniz. Erpiliç... Bir sevgi pilici... canım benim.
    2 ...
  54. duo luo tian shi

    1.
  55. chung hing sam lam'dan bir sene sonra, yani 1995'te çekilmiş; ordakine benzer hayatlar, konular, mekanlar, kelimeler (pine apple, su, son kullanma tarihi vb.) ekseninde dönen şahane bir wong kar wai filmi. şarkılar yine çaktırmadan başrolde. hele en sonda çalan*. musikiye hak ettiği değeri teslim eden üstad wai'yi ayakta alkışlıyorum türkiye saatiyle.

    sanat ışığı uzak doğudan yükseliyor sayın seyirciler. yarın çok geç olmadan sevin ve sayın bu filmi.
    2 ...
  56. dung che sai duk

    1.
  57. güzide dilimize "zamanın külleri" olarak çevrilmiş, 1994 model bir wong kar wai filmi.

    karate kurate filmleri ile ilişkimi henüz 9 yaşında iken sonlandırmıştım. sevmem. seveni sevebilirim ama. belki iyi biridir ne bileyim. karate/dövüş filmi seviyor diyor insan dışlanır mı amcaoğlu. haa, sevmese daha iyi tabii. filme noldu? ne diyoduk? oldukça emosyonel başladıktan sonra karateli, uçan depikli sahnelere filan dönünce şaşırmadım değil. zira wai, dövüş filminden ziyade iç sövüş filmi çeken bi üstad. yine de aralarda leziz diyaloglar vardı. karate kid ve wai severlere selam ederek, tuğla kırmak için entry'me burada son veriyorum. görünce istiyor be insan, şöyle iki depik atayım, iki tuğla kırayım. şiddet hoş değil tabii. evde -abartmadan- deneyiniz.

    ...
    she said the root of man's problem is memory. without a past, everyday would be a new beginning. wouldn't that be great?
    2 ...
  58. seom

    1.
  59. Tarihler 22 nisan 2000'i gösterirken, ders çalışmak bahanesiyle okula gideceğimi söyleyip, öğlenin köründe top oynamıştık arkaşlarla. Puan veya puanlar almıştık evet. Şahane bir maçtı. Galibiyetimizi bici bici yiyerek kutlamıştık. Hey gidi. Oysa nerden bilebilirdim o gün o dakikalarda bambaşka bir kıtada, bambaşka bir lisanda bir sinema filmi seyircisiyle buluşuyor imiş.

    işte o:

    "Ne sahneler vardı be, ne sahneler! Hele o son sahne... Rrruspu çocuğu harbiyeli iyi film yapmış. -Tamamen sevecen bi sıfat tabi bu. Yanlış anlaşılmasın.-"

    tadında söylemlere gark olmamın müsebbibi bir kim ki duk filmi. imiş.

    ...

    La is la bonita? Bu adalar bambaşka. Mini mini, tek odalı sandalımsı-otelimsi adacıklara minik teknesiyle servis yapan; Karanlık sokaklar kadar kör değil sağır değil ama dilsiz bir kadın... Adalara Birileri gelir birileri gider. içine birileri girer. Çıkar. Hayat devam eder. Sonra başka bir adam gelir. Kalır.

    Yağmurlu bir günde, kadın elemanın yanına gider. Nehrin üzerinde duran sandalımsı-otelimsiler o kadar şeker şerbettir ki... Atmosfer bir tatlı huzur vericidir. Kadın elemanın yanına oturur. Yağmur ah'tır. Vah'tır. Çok sevecenpatiktir. Yakınlaşırlar. Ancak Eleman alenen denyo çıkar. Direk yumulur. Kadın ise kendini geri çeker. Eleman Tecavüze yeltenir. Kadın kaçar. Böylesi bir denyoya bizim kadın âşık olur neden sonra. Denyo da ona. Aşklarına sadizm karışır. Mazoşizm karışır. Acı karışır. Hüzün karışır. Tutunabilmek ve her şeyi unutabilmek karışır.

    Tüm garipliklere rağmen aşk bu kadar güzel anlatılamaz. 'Belki de içinde tahribat bulundurmayan, anormallikler barındırmayan aşk; tutkulu olamaz ha dostum, ne dersin!' gibi bir laf da edilebilir. Hayatı çözmüş aşk yazarı tadını yakalamadan konuyu değiştirmeliyim galiba. Kendimden gıcık almak istemiyorum zira. 'anormallikler barındırmayan aşk, tutkulu olamaz'mış mış. Kaç tane tutkulu aşk gördün geçirdin lan. Bak Gıcık oldum çok fena. Bu paragraf bitmeli. Kısıldım kaldım. Çıkamıyorum bu bedbaht kolpa aşk cümlelerinin içinden.

    ...

    Bir balık, oltaya geldiğinde ne hissediyorsa, kim ki duk izleyene aynen yaşatıyor bu hissi. Ve dahasını... ve dehasını... (sanırım bu satırlarının yazarı bir gün her şeyi bıraksa bile bu kolpa kelime oyunculuğunu bırakamayacak. he is realy sorry dude. but that's the truth.)

    ve Ondan sonra hayat bir sazlık gibi nehirde akıp gidiyor. Sazlık derken neyi kastettiğimi, ancak filmi merak edip de izleyenler anlıyor.

    Sonra Sazlıklardan havalanan... Konuşamıyorum.
    3 ...
  60. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2025 uludağ sözlük