yeni bir yonetmenimiz. Ece temelkuran'in karde$i. madrid'de sinema egitimi gormu$. ogrenciyken cali$tigi kebapcida ya$adigi olaylardan esinlenerek made in europe diye ufak bir butce ile ve de belgesel tarzinda bir film cekmi$. avrupaya gocen turk'lerin hikayesi. bu sene onbeşincisi yapilan altın koza film festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü ve buyuk juri, yılmaz güney özel ödüllerini almış. adina baktim da, inanasim geldi...
Thames'in guney kiyisinda, Lambeth ve Blackfriars kopruleri arasinda kalan bolumun adi. soutbank'da londra'nin en enteresan kulturel mekanlarini gorebilirsiniz. bfi yani British Film Institute, National Theatre gibi kulturel mekanlarin yaninda London Aquarium ve london eye gibi turistler icin yapilmis yerler de bulunur. hic bir sey yapmadan aval aval yurumek bile acaip keyiflidir. londra'ya gelindiginde bir cumartesi ya da bir pazar gunu mutlaka buralarda gecirilmelidir. yoksa londra eksik gorulmus olur fikrimce... http://www.southbanklondon.com/
yalniz haberler kotu, bir yolunu bulup cennete sizsaniz bile arapca ve/ya da farsca bilmiyorsaniz eger bir sure sonra icinize kapanip, dogayla bildiginiz dilden konusmaya baslamaniz kuvvetle muhtemel. diyebilirsiniz ki, ben izmir'in kavaklarini dinleyemeyeceksem turkce o irmagin kenarinda, irmaktan bana ne? sahsen heyecanim kacti simdi bu dil meselesindeki muglakligi gorunce of be hatce.
turk uydurma kurumuna gore;
oturma organina bagli iki adet organimizdir. iki bolumden olusur. tam ortasinda hareketli bir yuvarlak bolum vardir. bu yuvarlagin alti daha kasli, yuvarlagin ustu de daha yaglidir. uzunlari makbuldur insan cinsinde de hayvanlarda da. hem estetiktir, hem daha iyi goturur ondandir belki.
ne kadar cok tuketirse, o kadar cok tuketesi gelir insanin. kimbilir, belki de cagimizin derdi bu? belki de kapitalizmin bazen imanimizi gevreterek, bazen de cebimize kolayindan koydugu paralara kullanim alani yaratmak icin, icimizde korukledigi bir ates. ne kadar cok yanarsa tuketim istegimiz, o kadar cok ihtiyacimiz var o atese atilacak, yakilacak seye, seylere.
buyuk, modern sehirlerde yasarken, daha cok tanik oluyorsunuz bu tuketmek ve yine de doymamak hastaligina. pariltili alisveris merkezlerindeki, cildirmis bunyeler, deli gibi saldiriyorlar, hic de ihtiyaclari olmayan seylere. seylerin kolesi olmuslar, ne komik.
gordukce, taniklik ettikce tiksintim artiyor fena halde. belki de yaslanmak boyle bir sey, kimbilir? bunyem reddediyor kontrol edemedigim bir hizla luzumsuz tuketimi. sanki ne kadar az tuketirsem, ne kadar az seye ihtiyac duymayi ogenirsem, o kadar cok mutlu olma sansim var hayatta.
bakiyorum da, tukettikce daha cok acikan insanlarin doyumsuz mutsuzluklarina, bir lokma, bir hirka hayat nasil da sade. beyaz duvarlarin arasinda, tas ya da tahta zeminde yakasiz bir gomlekle gezinen dervisin ruhunun eristigi huzur, neyle satin alinabilir ki?
ey asagilik acligim, sana ekmek yok bundan boyle. git otur
sirtindaki kollari eprimis hirkanla, kosedeki sedirde. ne zaman ki ogrenirsin, o hirkanin kiymetini, ruhunun huzur sansi kelebekler gibi dolabilir icine. Ya da bir ihtimaldir hic olmazsa...
bazi insanlar vardir, ya da bazi insan cesitleri vardir ki, bunlar caya sut katarlar. kuremizin kuzey tarafina dogru gittikce bu adetin koklerini bulmaniz mumkundur. fransiz'lari sevmeyen ve onlarla hep bir dertleri olan ingiliz'lerin igrenc damak zevkinin doruklaridir bu adet adeta. tamam tekerleme gibi oldu farkindayim da, hic de fena olmadi bence.
vakt-i zamaninda somurdukleri hint daglarindan, tahta kutulara koyup, getirdikleri kiymetli caylari, porselen demliklerde demleyip, porselen fincanlarda icmeyi sevmis ingiliz'lerin, uydurduklari bir garip tattir sutlu cay. icmem, iceni de sevmem.
madem onlar cayi katlederler icine sut katarak, onlarin da katli vaciptir fikrimce. ne bakiyor bu ingiliz polisi isyerimin camindan dogru? fikrimin terelelli tea'leri, john kos getir darjeeling'leri.
dunden beri sozlukte esen universitede mescid firtinasina kafasi bozulan bir yazarin isyan halindeki haykirisidir. aslinda yazarken farkettim de, bu bir tur ongoru de olabilir. dusunsenize, memleket bu hizla ortunmeye ve ibadet islerine devam ederse sayet on yila kalmaz heryanimiz mescid falan olur. eee, yetmiyor camiler muminlerimize tabi, bugun universiteye mescid, yarin hastaneye mescid, yarindan sonra liseye, ilkokula mescid derken bir bakmissiniz her taraf mescid. iste o mescidlerin arasinda, o ortulerin altindan haykiran bilim ogrenmek isteyen insan haykirisi. mescidime universite istiyorum.
ongorulu edit, budut; oyle gorunuyor ki, bugun muminler sozlukte universitelerine mescid yaptirabileceklerini saniyorlar. bu yazdiklarimi gorunce cenelerinin ucundaki sakallar titreyecek, bir eksi kezmez seni be canim yazik sana.
londra'nin kuzeyinde, stoke newington bolgesinde yeni acilan, simit satan yer. memleket hasretine bir nebze olsun iyi gelen bir ilac gibi. bir de gunesli, mavi bir gokyuzu satan yer olsa keske.
tarcinli hünnap peksimeti;
malzeme; 5 avuc hünnap, 10 avuc seker, 3 fincan su, 1 cubuk tarcin ve bir adet bakir kazan ve bir adet kepce.
iyice yikadiginiz hünnaplari, iyi kalaylanmis bir bakir kazana atip, ustune sekeri ve suyu ilave edin. sonra da tarcini atin ve elinizdeki kepce ile cevire cevire bir vakit pisirin odun komurunde. iyice pisirdiginiz hünnaplari tulbentlerden suzup, guneste bekletin makul bir vakit.
yaptim mi hic? hayir? yedim mi hic? hayir. ama hayal ettim ve cok sevdim... Icimdeki, saclari gerilerek, don lastigi ile tepeye dogru yanlardan baglanmis, kafasinin arkasinda ip gibi bir cizgi ile ayrildigi yerden beyaz kafa derisi gorunen o cocuk, sutlu cikolata kivamindaki gozlerini kocaman, kocaman acip buyuk insanlarin yasadigi kalabalik ve gurultulu bir sehirde, o buyuk insanlarin bacaklarinin arasindan yurumeye calisirken bagiriyor ciliz sesiyle, tarcinli hunnap peksimeti diye.
mesele memleket meselesidir, ya da insandir, ya da ne bileyim memleket ekonomisidir. konu derindir ozetle. lakin yurdumda herkes siyaset bilimcisi, herkes sosyolog, herkes psikolog ve de herkes ekonomisttir. bu bizim milletce genetik ozelligimizdir. mevzu ne olursa olsun yuzune dogru soyle bir bakaraktan manali tespitler yapariz aninda. en derin, en karisik konularda bile capimizla orantili bir fikir beyan ederiz son derece rahat ve hakliligina inanan bir kendini bilmezlikle. bazen iste haddini bilen insanlarin sinirine dokunur fena halde bu vaziyet. bakar gozune gozune pitrak gibi batan tespite ve dudaklarinin arasindan poposal tespit yapmis biri yine diye dokuluverir kelimeler. o dokuluveren kelimlerin izdirabiyla dudaklarinda gerilimli bir tebessum kalir uzun sure. yanar agzi duydugu tiksintiden ama heyhat caresizdir, popolar tespit micar mutemadiyen.
ingiliz medyasinda bugun yer alan haberden ogrendigimiz mesele. hayir dunya oyle muhim dertlerle ugrasiyor ki, arada boyle sacma dert gormek insana garip geliyor.
isvicre'li kasaplarin dertleri mi? heh efendim, simdi isvicre'nin meshur sosisi cervelat icin gereken inek bagirsaklari brezilya'dan geliyormus ve stoklar tukenmek uzereymis. o stoklar tukenince butun bir ulus sosisinden olacakmis. kasaplar dertli, isvicre'liler endiseli, ben halaya durdum gelecem.
Zervelat ya da Servelat olarak da bilinen alman ya da isvicre salami/sosisi. orjinali domuz eti ve beyinden yapiliyormus ama artik beyin kullanmiyorlarmis yaparken. http://en.wikipedia.org/wiki/Cervelat
bir halk deyimi. henuz degilse bile bir gun olacak bence. aslinda buna benzer bir deyim olmali da ben hatirlayamiyorum. ayazdan korkan bahcesine sogan ekmezdi galiba. ege yoresinde duymuslugum vardir. sebzeden emin degildim, ben turp olarak degistirdim. deyim olarak soylerken hosuma gidiyor, tutarsa telif hakkimi isterim halk adina. gule gule kullanin. yani her soylediginizde yeri geldiginde bu tavsiyemi hatirlayip, yine gulun, hep gulun.