janet & jak esim şaheseri.
sözlerinden bir şey anlamanıza gerek yok -kaldı ki istenirse sözlerin türkçesi de bulunabilir-, şarkının hüznünü yaşamak için. muazzam, gerçekten çok güzel ve içli bir ölüm ağıdı.
içinde kaybolabileceğiniz, yolunuzu nereden çıkaracağı belli olmayan bir murathan mungan şiiri.
senelerce, senelerce evveldi;
bir deniz ülkesinde... ve belki de
birbirine aktardığım defterlerin hepsinde
bu şiir vardı:
senelerce, senelerce sene evveldi;
biz seninle orada, o deniz ülkesinde tanıştık
uzak denizler, uzak yakınlıklar içinde
bir kadırgada iki korsan
tarih, yarın, ütopya dolu sandıklar arasında
birbirimizi yaralarımızdan tanıdık
dışı korsan, içi iç denizlerde yaşayan çocuklardık
konuşamadıklarımız bir bulut kalınlığında
duruyordu aramızda
oysa konuşsak, ya da dokunsak birbirimize
çekip gidecekti içimizdeki o korkunç noksanlık
batık gemilerin deniz diplerini saran
umutsuzluğu vurmuştu yüzüme
birbirimizden ve aşkın keşfedilmemiş gizlerinden ürküyorduk
bir definenin ikiye paylaştırılmış haritasında bilmeden
birbirimize doğru ilerliyorduk
kara görünmüyordu yokluğumuzda
kara çok uzakta
sahiller millerce
uzaktaydı birbirimizin yokluğunda
neyimiz vardı öfkeli bir gençlikten
mağrur inceliklerimizden
ve geceler boyu kısık yıldızlar altında anlatılan
ihanetlerin kara bilgisinden başka
biliyorduk geldiğimiz yer atlantis
o yitik ütopya
gittiğimiz yer de ora
senelerce, senelerce sene evveldi;
sen yoktun
ben de yoktum
hayır bitmemişti
bu aşk başladığında
bizi yola çıkaran ne varsa
yol üzerindedir,
öyledir sanıyorduk
geleceği seçmeye çalışıyordu kısık gözlerimiz
adasız denizlerin ufkunda
bilge ve hırsız
çocuk ve katil
ölüm ve oğul
oluyorduk.
denizler, meydanlar, kavgalar ortasında
fırtına bilgisi yoklarken
çözülmemiş zamanların altın bilmecelerini
bir daha hiç çıkamadık daldığımız karanlıktan
kara ruhların büyük bayramlarından sonra
aşk giz tutmuş tuğra
aşk 1998
bir yıldır yoldayız
aşkımız sağlam sularda
aşk 1998
gideceğimiz yer atlantis
o ütopya sıla
ayrılsak bile biliyoruz
başka bir anlamda
senelerce, senelerce sonra
sağlam, ödeşmiş, mutlu aşıklar için
bir randevudur
aynı yolculukta kadırga
aşk 1992
ayrılık 1992
şimdi biliyor muyuz
gömülüp gideni batıklarda
kaç kıyıdan toplanmış taşlarla
batıyordu dibe
şarap fıçılarıyla, zeytin dallarıyla
yarım kalmış bir gravürde
yelkenleri sönen kadırga
batıyordu
sarışın hurmalar, gümüş paralar
uzak otlar, ipek topları, amber kokularıyla
çıkmamak üzere bir daha
bir başka mürekkebin kıyılarına
daldığımız solgun gravürden
birbirimize baktığımızda
diriliyordu deniz diplerinde
boğulmuş beyaz kentlerden
geçilen yolculuk
aynı takım yıldızların altında
dünyaya gelen aşkların benzerliği gibi
başka çağları haber verir kimi denizler
yoksa nerden çıkardı bu rüzgar
bu zeytin dalları, baş döndüren şarabın kokusu
ağzımızdaki bu hurma tadı
ipeğine uzandığım bu amber nerden
yüreğimdeki dövme çok eski bir gravürden
buluşuyordu sessizliğimiz
okuduğumuz sayfaların derinliğinde.
ne zaman sussak,
aramızdan geçerdi hayalet gemileri.
karşılıklı kıyılarda,
aynı denize bakan
iki koltuk, iki lamba, iki ay...
aynı pencerenin derinleştirdiği gecede,
gemilerin ıslığını dinlerdik.
tek bir söz bile etmeden konuşurduk saatlerce.
kapkara hayalet gemileri geçerdi
geçmişten gelen,
sessizliğin yarattığı sis içinde.
kapkara hayalet gemileri
geçerdi gözlerimizin önünden,
gecenin içinden,
yeniden döndüğümüz sayfaların derinliklerinde.
dilsiz kırılganlığıyla dip iklimi
yüzeydeki çalkantılarını unuttururdu
gömüldüğümüz denizin.
som bir bütünlük içindeydik
koltuk, lamba, kitap...
sayfasını kapatırken
kahramanı olduğumuz şiirin.
ay sönerdi penceremizde.
hayalet gemileri geçerdi,
uykularımızın içinden
uzun denizlerde yorulmazdı gözlerimiz.
birbirimizin güneşine baktıkça,
en yeni yerlerimizi birbirimize borçlandık.
çünkü aşıktık, kararlıydık, haklıydık...
bir denize kaç dalga sığarsa,
işte o kadar.
güz denizini ayıran halatlar,
yaz denizinden geniş melankolisi. ıssız bir adaya düşecek olsan hangi şiirleri alırdın yanına?
hangi mevsimleri, ikindileri?
çarşafını değiştir sevgilim denizin.
tropikal yaprakların, ayın
yüzüne düşen perçemleri kaldır.
hafızandan bütün lekeleri sil.
alışmak çürütür gövdenin derinliğini
hangi denizi seçtiysen o türlü
varlığın kıstırıldığı seyir defteri,
yaz denizini güz denizinden
ayıran halatlar gibi,
çözülür adaların dağınık belleğinden.
savat gece...
çakıllarda şarkısı.
ay ışığıyla ayrılır denizin ipeği ikiye yalınlığın vurgununda çözülen
derinlik...
gövdenin uykulu tarihi.
aydınlanır karasına vurduğu sahilde
avucunda tenimin taçyaprakları
kalbimde kalabalık yeminler
vahşiyim
vahşiyiz
bu defne günlerinde
çıplaklığımızda
dağlıyoruz
birbirimizi.
gökle karışıyor tenimiz
kumun zamanlarıyla
suyun yeniden elde edilmesi
bulutun dumanı
yağmurun kırbacı
sevişmek için değil.
yaprağın buharıyla sevişmek için değil
yaşamak içindir çıplaklığın önemi.
tanımlara zorlanmış itiraflardan
firar edeyor
gövdelerimiz.
bir ejderha uyuyor ay ışığında
ay ışığında uyuyoruz ilk defa
kendiliğinden yolunu bulan
hayvanlar gibi
ateş, hava, su, toprak ve aşk
birbirimize çıkıyor her defasında
kendiliğinden yolunu bulan
birbirimizin kollarındaki
ejderha.
gecenin bütün burçları
inmişti sahile
ürperen kumların üzerine
hiç görmedikleri bir sabah gibi
bakıyorlardı yüzümüze.
gecenin göğsümüzde unuttuğu
bir avuç ay ışığı,
senin göğsünde bıraktığım
en derin uykumdu.
orada kaldım.
orada kaldı.
ne kadar tutkunduk birbirimize
ufuk daralırdı tenimizin yankısında
o kaçak sahil köyü, kadırga
şimdi iki ayrı yaz kaldı bize
birlikte geçirdiğimiz o büyük yazdan
solak defterlerde uğru
erkek denizlerde mitoloji
korsan haritalarında define kalbim
bir senden birçok aşk edindi
zamanı bizden ayrı parlayan bir şeydi
kanımda kımıldayan tutku
gecenin sözleşmesindeki mürekkep
her şeyi aşka ve ateşe dönüştüren
derin bir ayindi.
sen gittin,
buluştuğumuz körfezler şimdi başka denizlerin çekiminde.
sen gittin,
ama doksan dokuz adın kaldı kalbimde.
ne kadar gitsen de uzağa
vücudumda dolaşıyor zincirin.
kurduğun bütün tuzakları
tapınak bildim.
tenim çöl, tenim çöl, tenim çöl
bedenimi incide bırakıp
çekip giderim
çekip giderim
giderim
tenim çöl,
aysberg tül.
ne zaman dondu pusula?
ne zaman geldik bu iklime?
aramızdaki siste kaybolmuş
buzkıran gemiler,
kaybolmuş kelimeler.
sen yoksun,
ben de yokum.
kutuplar kadar yalnızız ikimiz de.
rüyamızı emenet etmedik,
hiç uyumadık sığda.
ölümün uykusuna güvenir gibi
bırakırdık kendimizi,
birbirimizin düşlerinin yastığına.
aşktı bu, beraberlikti
yol arkadaşlığıydı.
ve daha binlerce kelime.
aşk bitmiyor bitmeden
denizi tükenmemiş kadırga.
bir çifte vav yokuşundan aşağı
doksan dokuz adımın
en güzeli sevgilim
yeniden bulmanın suları
denizi geçenlerin adımlarından sonra
taş kadar kör
taşbaskısı gravür
diri mürekkep
kör aşk, kör levha
büyük bir fırtınada
yıkanmış aydınlığıyla
iniyor hat
güvercin dönüyor
bir dal zeytinle
aşk bitmiyor bitmeden
tükenmemiş deniziyle
masalına dönüyor kadırga
bir türkü
meyve bile dalına güvenir
meyve kadar hükmüm yok imiş
bir dize,
denizim ben batık aşklarla dolu.
bir fotoğraf,
şiirde görünmüyor.
ve görünmeyen nice ayrıntı
kimbilir ne zaman kendini yazmaya başlamış
başka şiirlere taşmış
taşırmış içindekileri
seyir defterinin kazalara uğradığı kadırga
yeni dalgalarla yamıyor
yarıldığı denizi
gönderinden ithafını kazandığı gibi
tarihi
gönderme yaptığı başka denizler yarattı kendi kimi zaman başka şiirlerin gövdelerinde
denize açılarak sürdürdü, sürdürüyor kendini
duruyor yürekteki define, korsanlar yaşlandı
deniz zamansız
ne sen, ne ben, ne şu mavi deniz
ne de meali anlamayan diğerleri
senelerce, senelerce evveldi
senelerce senelerce evvel bir sonraki.
sahiden çok güzel şarkıdır. ezginin günlüğü'nden dinlemek farklı, fuat saka'dan dinlemek daha farklı etkilere yol açar yalnız. gariptir bu durum. fuat saka hali acayip bi canlılık verir size; "haydi kırlarda koşalım, leylakları koklayalım, baharı içimizde hissedelim, amaney!" tarzında bir zindeliktir bu. geçelim ezginin günlüğü'ne; adam "su uyandı sen uyanmadın aşk olsun" derken bile nasıl naif, nasıl kırılgan, nasıl sitemli... şu iki cümleden sonra başlıyor zaten bir yerden o özlemek denen fena duygu.
en bi' güzel fiştir.
beklediğinle karşılaşırsan eğer.
felsefik, ultraduygutroptonik tanımı bu hacı.
normaline bakarsan; fiş işte. iş yerlerinde neyim kullanılıyor. sanırım yasal bir takım olayları da var. irsaliye-fatura düzenini çözemedi hala bu kul.
yeni eklentilerin programa kazandırılması maksatlı yapılan çalışmaların sonucu programla alakalı hiçbir değişikliğin, yeniliğin görülmeme vakasını bildirir alarm.
her zamanki gibi şahane bir murathan mungan şiiri.
"söyle kimse geçmedi değil mi buradan?"
bir omuzuna attığı kolan
bir omuzunda samanyolu
nehir yataklarında bir ayağı
ötesi görünmüyor kamçılı karanlıkta
suları sırtlayıp geçmişti buradan
çolpan yıldızı hangi dağlara düştü?
ergir mi demirdağ?
bıçağın sayada hafifliği boşuna
boydan boya göğsümü geçen yaralı hayvan
adadım yüreğimi ardından giden aya
dilsizim ve adsızım şimdi
aşk diyorlar değil mi buna?
ay, saydam kuyu
yüzünün yüzüme ettiği zulüm
işte çuhaçiçeği, işte kayın ağacı
gecikmiş yağmurlardan su içmeye inen söğütler
tuzlaşıyor kemiklerim sönen suların üstünde
sabrın ilahisini bitirdim, dindi yollarım
görünmez karanlıktan biçtiğim elmas kesim
döner dururum hala
bilirsin tenhadır can
boynumda asılı ay,
söyle kimse geçmedi değil mi buradan?
milorad pavic eseri olan hazar sözlüğü'nün kahramanlarından biridir. hristiyan kaynaklara göre avram brankoviç'in katiplerinden olan nikon sevast; bir efsaneye göre şeytandır. balkanlar'da, morova kıyılarında yaşayan sevast; aziz nikola manastırı'nın baş hattatıdır. daha önceki hayatında bir yahudi cehennemi şeytanı olmuş, yahudi cehenneminden hristiyan cehennemine geçmek için kendini öldürmekle görevlendirdiği birini tutmuştur.
açık olan msn ya da winamp falan evet kuvvetle muhtemel havalı dursun diye açılmıştır ama photoshop öyle değildir. neden; çünkü aldığın ss'i bir yere, bir fotoğraf düzenleyicisine yapıştırıp jpeg formatına dönüştürmeden herhangi bir yerde yayınlaman mümkün değildir. haliyle photoshop açık olabilir. bir gariplik yoktur. sandığınız gibi insanlar 7/24 photoshop açıp bakmazlar.
kendi özelini paylaşma ya da paylaşmama. işte bütün mesele bu.
huzursuzluk durumum lise yıllarımda başladı. kendimle alakalı hiçbir şeyin bilinmesine tahammülüm olmadığını anladığımda... ketum bir insan olma sürecinin içine girdiğimi farketmem ise daha sonraya tekabül eder.
asla içine kapanık olmayan bir tip için bu derece kendini gizleme duygusunun çok anlaşılır olmaması normal. bir yandan "cadı" olarak tabir edilebilecek kadar sivri bir dil, bir yandan da birden bire kaybolup gidebilecek, asla ne olduğunu kavrayamayacağınız enteresan bir ruh hali.
iş bu sebepledir ki; dinlemek anlatmaktan hep daha çok keyif vermiştir.
peki bu durumun farkına net olarak ne zaman varılır:
bir akşam 4 yıllık arkadaşınız, ev arkadaşınız, kardeşim dediğiniz insanla oturmuş muhabbette iken, arkadaş anlattığınız bir şey üzerine birden bire duraklar;
"şu kadar zamandır birlikteyiz, ilk defa anlatıyorsun kendinle bu kadar alakalı bir şeyi" der.
size o esnada alattığınız şey basit geliyordur oysa. onun yanında rahat olmaya başladığınızı anlamak bir yandan iyi, bir yandan da sorgulayıcı olur.
neden diye sormaya başlarsınız, farketmişsinizdir çünkü, bir şeyler yanlış gidiyordur. anlattıklarınızın üzerinden yargılanma fikri olabilir belki dersiniz. ama bu kadarla kalacak bir duygu değildir. hani bilse biri sizin adınızı, okulunuzu, ailenizi sanki kapana kıstırılmış gibi hissedeceksinizdir.
işin içinden çıkamadığınız anlarda susmak en doğru şey olarak gelmeye başlar. "nasıl geçti günün?" diyen annenize karşı bile tek cümleyle "iyi" demektir bu rahatsızlığın sonu. size ait bir dünya vardır ve bu dünyanın kapılarının azıcık zorlanması demek sizin vahşi bir hayvana dönebilmeniz demektir. bilmezler... işin kötü tarafı anlatamazsınız... en yakınınında dahi saklamaya çalıştığın bir dünyanın neden var olduğunu kimse anlamaz.
belki de bu tamamen kendi içinde özelleşmiş bir iç dünyadır. gerçek hayatta yaşadıklarınızın onlara dekor olduğu bir sahne. tabii bu şekilde anlatmaya kalkmanız daha da zor oalcak, size abidik gubidik psikolojik durumlardan belki de rahatsızlıklardan bahsedeceklerdir. istemezsiniz. sizin belirlediğiniz insanların sizin belirlediğiniz kadarını bilmesi gerekir olanların.
dedim ya; belki de kayıtsız şartsız sizi kabullenecek birinin olmadığını, olmayacağını bilmenizden kaynaklıdır durum.
aklıma bir şeyler takıldı, hani burada yazarlık falan yapıyoruz iyi hoş. geçen gün düşündüm; ne kazandırmış sana burası. hani kendi gelişimin açısından, içinde bulunduğun bu ruh durumu açısından ne elde etmişsin? hiç. hiçbir şey değişmemiş. aynı ürkek tavırlar, aynı kendini gizleme duygusu. oysa ki bu duyguyu biraz yenebileyim diye girişmemiş miydin bu olaylara ey insan? ne olsa yazacaktın hani? demek ki olmuyor, olamıyor. yazma kapasitenin azlığından, bilgi dağarcığının noksanlığından bahsetmiyorum üstelik. her şeyin sana özel kalma ihtiyacından bir de anlamsızlığından bahsediyorum.
etrafıma bakıyorum insanlar her şeylerini yazıyorlar. anlayamıyorum.
bazen düşünüyorum da keşke öyle olabilseydim, deşarj edebilseydim kendimi. bir yandan yine de el vermiyor içim, en iyisini yapıyorsun diyor.
ve yine bak; sana ikinci oldu kendimle alakalı bu kadar şey anlatışım. bu hayra alamet değil.
bu yazının şarkısı da gelmiyorsun olsun. hani fonda kısık sesle çalan şarkı babında. konumuzla alakası var mı? yok.
bir patates yemeği.
dilim dilim doğranan patatesler bir tepsiye seriliyor. üzerine önceden hazırlanan iç* serilip, bir kat daha patates, bir kat daha iç, bir kat daha patates şeklinde diziliyor. üzerine biraz sıvı yağ, ya da istenilirse tere yağ, bir miktar da su koyup kapağı kapalı şekilde pişmeye bırakılıyor. yaklaşık 15-20 dk. içinde pişen yemek, kıvama geldiğinde çıkan kokuya inanamayacaksınız.
lezzeti ise tam manasıyla, bu kadar basit ve kolay bir yemekten beklenmeyecek kadar güzeldir.
afiyet olsun. *: soğanların ince ince doğranması, tuz, karabiber, ve kuru reyhan ile öldürülmesi ile oluşturulur. patateslerin arasına bu içten serpiştirilir.
ayrıca karadeniz'e özgü mıhlama diye başka bir yemek daha vardır ki, bu iki yemeğin birbirleriyle alakası yoktur.
"siz yazarlar, size gelince, siz de şöyle düşünün: okuyucu beklemeyi öğretmeniz gereken bir sirk atıdır, yapılan her iyi işten sonra ödül olarak bir parça şeker verilir. eğer şeker yoksa, dersten de bir şey kalmaz geriye." *
emre olgun şarkısı.
çok içten, çok hüzünlü, çok kırık bir şarkı. günde üç öğün mutluluğu arayanlar için... *
yüzümde bir çocuk
ayakları çıplak
gözleri aç, yoksul
kirpikleri kömür karası
ağlamaya meyilli
size desem ki;
avuçlarında kaderi gizlice ağlıyor
konuşmadan
üstelik dört duvar arasında
dökülen gözyaşlarıyla
büyüyor yanyana
gökyüzünde hasretler dağılıyor
her bir yana
çatlamış dudağında sessiz bir ıslık
martı seslerine karışıyor
günde üç öğün
mutluluğu arıyorsan
yersiz, yönsüz
yağmurda koşuyorsan
bir tren kalksın şehrinden
aşka doğru
güldüğün her gün sana
armağan olsun.
bezgin insan söylemi.
ya da fırtına öncesi sessizlik anında hain planları olan kişinin, planlarını hayata geçirdikten sonra alacağı zevki düşünerek alacağı riskleri umursamaması durumu.
ya da hayatla ilintisini kesti kesecek kişi sendromu.
ya da hiçbir şey.
bir ile sıfır arası uzak bir nokta.
dilden dile değişebilen lakin ruhtan ruha değişmeyen can kırıkları.
hafif be işte!
pare pare olsam da yenilmem tadında.
elif şafak'ın aşk kitabının pembe kapağının kül rengine dönüştürülmesidir.
pembe kapağından dolayı kitabı okuyamayan yurdum süper zekaları için basılmıştır.
her şeye bu kadar şekilci yaklaşabilen başka bir varlık var mıdır bilinmemektedir. hayırlı uğurlu olsundur.
duyuru
eyy çok istedikleri halde "pembe erkeği bozar" diye aşk'ı okuyamayanlar;
kül rengi aşk 10 000 adet basılmış.
tükenmeden alın duyuru
edit: aşkı küle çevirenlerden ne beklersin, kül rengi aşk okuyacak tabii.
bilimsel olarak kadınların ağrı eşiğinin, erkeklerden daha yüksek olduğu kanıtlanmıştır.
çok düşük olması da, çok yüksek olması da tehlikeli sonuçlar doğurur.