demekki passifflora bu sözlükten basıp gitmeseydi, ya da bir sorun çıkarmasaydı, biz hiçbir zaman bizim şifrelerimizi çaldığını öğrenemeyecektik-öğrenemeyebilirdik. moderatörlerin bu işi bilip, bi şekilde bunu engelleyememesi de bu işin böyle acemice ilerlemeyeceğini gösteriyor. böyle dandik bir sitede yazmak yerine yazmamayı tercih ederim. siteye giren insan sayısı toplasan 30u geçmiyor zaten onların bile idaresini başaramadınız, bide gelişmekten,ilerlemekten nasıl bahsedebilirsiniz ben anlayamadım doğrusu. moderatör dediğimiz insan hırsız çıkıyor ve ben bu siteye yazı yazıyorum.peh! ben özel mesajlar kısmında gerçekten çok çok özel bilgilerimide yazabilirdim(adres,banka bilgileri ..vs)ya moderatörünüz hırsız değilde katil çıksaydı ne olacaktı, hepimizin adresini bulup tek tek öldürecekmiydi bizi.insan çalıştığı adamı tanımazmı ya? tamam biraz abartmış olabilirim ama böyle bir fiyaskoyla uludağ sözlük bence dibe vurmuştur.ilk açıldığında kontrolü bi kaybetmişti, hadi demiştik ama bu nedir yahu, resmen hırsızlık yani yuh!
(istediğin gibi uçurabilirsin moderatör kardeşim, zaten yakında uçuracak insan bulamayacaksın)
müsait kelimesinin anlamını alkol, aperatif, bade, dem içecek içki,işret mey müskirat olarak veren garip sözlük.tdk'da müsaitin karşılğı uygun olarak verilmiş mesela. na alakası var anlamadım.bi de osmanlıca sözlüğe bakıcam..
kadınların ne düşündüğünü ve ne hissettiğini bu kadar iyi bilen (bkz: yüksek topuklar), bir kadının yaşayacağı/yaşadığı acıyı bu kadar net anlatabilen (bkz: yalnız bir opera) başka bir türk yazar tanımadım ben.
yaz geçer albümünde yer alır.ve içinde yazan herşey (acı çekmişseniz eğer) sizi anlatır.
ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim.
imrendiğin, öfkelendiğin
kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
yani yaşamışlık sandığın
geçmişim
dile dökülmeyenin tenhalığında
kaçırılan bakışlarda
gündeliğin başıboş ayrıntılarında
zaman zaman geri tepip duruyordu.
ve elbet üzerinde durulmuyordu.
sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
biraz daha fazla sevdiğim,
biraz daha önem verdiğim.
başlangıçta dogruydu belki.
sıradan bir serüven,
rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
gün günden hayatıma yayılan,
varlığımı ele geçiren,
büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
ve hala bilmiyordun sevgilim
ben sende bütün aşklarımı temize çektim
anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
bütün kazananlar gibi
terk ettin
yaz başıydı gittiğinde,
ardından,
senin için üç lirik parça yazmaya karar vermistim.
kimsesiz bir yazdı.
yoktun.
kimsesizdim.
çıkılmış bir yolun ilk durağında
bir mevsim
bekledim durdum.
çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yüzündeki küskün kedere,
gür kirpiklerinin altından kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
çerçevesine sığmayan
munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
lirik sozcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
yaz başıydı gittiğinde.
sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti mayıs.
seni bir şiire düşündükçe
kanat gibi, tüy gibi,
dokunmak gibi uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
yaz başıydı gittiğinde.
bir aşkın ilk günleriydi daha.
aşk mıydı, değil miydi?
bunu o günler kim bilebilirdi?
"eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen"
notunu buldum kapımda.
altına saat:16.00 diye yazmıştın,
ve 16.04'tü onu bulduğumda.
daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
takvim tutmazlığını
aramızda bir düşman gibi duran
zaman'ı
daha o gün anlamalıydım
benim sana erken
senin bana geç kaldığını
gittin.
koca bir yaz girdi aramıza.
yaz ve getirdikleri.
döndüğünde eksik,
noksan bir şeyler başlamıştı.
sanki yaz, birbirimizi
görmediğimiz o üç ay,
alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan,
olmamıştı, eksik kalmıştı.
kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
adımlarımız tutuk,
yüreğimiz çekingen,
körler gibi tutunuyor,
dilsizler gibi bakışıyorduk.
sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki. zamanla
gözlerimiz açıldı,
dilimiz çözüldü
güvenle ilerledik birbirimize.
gittin.
şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
biliyorum
ne sen dönebilirsin artık,
ne de ben kapıyı açabilirim sana.
şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra
batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?
şimdi biz neyiz biliyor musun?
yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz. umut
ve korkunun
hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını
bilmeyen
çocuklar gibi
ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz
kış başlıyor sevgilim
hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
oysa yapacak ne çok şey vardı
ve ne kadar az zaman
kış başlıyor sevgilim
iyi bak kendine
gözlerindeki usul şefkati
teslim etme kimseye, hiçbir şeye
upuzun bir kış başlıyor sevgilim
ayrılığımızın kışı başlıyor
giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
yazıya oturup
sonu gelmeyen cümleler kurmak,
camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak...
böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
içimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
bir aşkı yaşatan ayrıntıları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
çıplak bir yara gibi sızlar paylaştığınız anlar,
eşyalar gözünüzün önünde durur
birlikte yarattığınız alışkanlıklar
korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
cağrışımlarla ödeşemezsiniz
dışarda hayat düşmandır size
içeride odalara sığamazken siz, kendiniz
bir ayrılığın ilk günleridir daha
her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
kulak verdiğiniz saat tiktakları
kaplar tekin olmayan göğünüzü
geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
bakınıp dururken duvarlara
boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çiçek, unutulmuş bir oyuncak,
eski bir çerçeve gibi, hani, unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasinda
kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
kendimizin içinden
yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
yeni bir iklime, yeni bir kente,
bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
başımıza gelmiş bir felakete, işkenceye çekilmeye,
ameliyata alınmaya kendimizi hazırlar gibi
yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
ve kazanmış görünürken derinliğimizi
ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
bir an'ın, yalnızca bir an'ın bütün bir hayatı kapladıgı anlar
o tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
denemeseniz de, bilirsiniz
hiç yakın olmamışsınızdir intihara bu kadar
bana zamandan söz ediyorlar
gelip size zamandan söz ederler
yaraları nasıl sardığından,
ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
zamanla ilgili
bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
hepsini bilirsiniz zaten,
bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
dahası onalar da bilirler.
ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler,
öyle düşünürler.
bittiğine kendini inandirmak,
ayrılığın gerçeğine katlanmak,
sırtınızdaki hançeri çıkartmak,
yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
kolay değildir
bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
zaman alır.
zaman,
alır sizden bunların yükünü
o boşluk dolar elbet,
yaralar kabuk bağlar,
sızılar diner, acılar dibe çöker.
hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
o boşluk doldu sanırsınız
oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir
gün gelir bir gün
başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
o eski ağrı
ansızın geri teper.
dilerim geri teper.
yoksa gerçekten
bitmişsinizdir.
zamanla yerleşir yaşadıkların,
yeniden konumlanır, çoğalır anlamları,
önemi kavranır.
bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey,
çok sonra değerini kazanır.
yokluğu derin
ve sürekli bir sızı halini alır.
oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır.......
şarkılarını söylerken çok temiz bir türkçe kullanır. ağzından çıkan her kelimeyi rahatlıkla anlarsınız. kelimeleri ezmez,ağzını yüzünü eğmez, gereksiz bağırmaz, zaten söylemek istedikleri açıktır o nedenle boş yere telaş yapmaz. onu dinlemek gerçekten bir zevktir. sesi için bişey söyleyemem ama şarkı sözleri gerçekten muhteşemdir.zaten sesi güzel olmadığı halde sırf bu nedenle dinlenilesidir. kısık sesle ve sakin bir kafayla dinlenilmesini öneririm. saaatlerce dinleyebilirsiniz çünkü kafa şişiren bir müziği yoktur, hatta dinledikçe yeni yeni şeyler farkedersiniz.konserleri de muhteşemdir.bursa'ya da bir kış bir de yaz olmak üzere genellikle iki kez gelir.99'da uludağ şenliklerine gelmişliği bile vardır.evlidir(2.kez), ege adında bir kızı vardır.ukaladır ama bu ona çok yakışır.bi de şarkı söylerken şöyle kafasını sallaması yok mu, hakikaten insanın aklını başından alır..
bu tabloda kaplumbağa terbiyecisinin avrupayı, kaplumbağalarında osmanlıyı temsil ettiğini, osmanlının bişeyi öğrenme konusunda en az kaplumbağalar kadar yavaş olduğunu,osmanlıları yönetenlerin aslında avrupalılar olduğuna dair bir gönderme yaptığını okumuştum bi yerlerde osman hamdinin. hatta unuttuğum bazı detayları daha varki, okuduğumda vay be dediğimi hatırlıyorum..
birkaç kuşak öncesinin o dönemin şartları dolayısıyla (savaştan yeni çıkmış, aile büyüklerinin çoğunu kaybetmiş, açlık, parasızlık ve dolayısıyla okuyamamış bir nesilden bahsediyorum)kompleksiyle ve tabiki açlığıyla, zannediyorki okula gidenlere herşey öğretilmekte. ve buna üniversitede dahil tabi. ne yapsan da inandıramazsın bu insanlara üniversiteye ne öküzlerin gelip gittiğini. ama birkaç kuşak sonrasında oturur bu. az çok üniversite görenler anlarlar herhalde artık hiç bir okulun kalıcı cahillliği gideremediğini..
Y.K.Y yayınlarında mevcuttur ve yanılmıyorsam masalların hepsi günümüze ulaşmamıştır. Bu hikayelerde genel olarak iki tip mevcuttur;
Ya arap kadın kocasını aldatır( o dönemlere göre çok rahatça ve sıkça nedense?)
Ya da bi küpün içinde değerli mücevher bulunur. (Hatta cin falan çıkar, bi atraksiyonlar yapar.)
Acayip erotik hikayeler vardır. Ağzınız açık kalır. Ve bence binbir gece masallarının bu kadar yayılmasının nedeni de budur. Arap arkadaşlarımızın(nerden arkadaşımız oluyor elin arabı?) neyse, hayal dünyalarının sınırlarının görüldüğü, hatta hatta bilinçaltlarında neler olduğunu açık açık bu hikayelerden izlenebilir . Ben 100 küsürlü sayılarda bıraktım artık.( O kadarını okumamın nedeni de , hiç mi doğru dürüst bi hikaye yok acaba diye meraktan, insan bi yerden sonra inanamıyo çünkü, öyle ki o dönemde nerdeyse bütün kadınlar kocalarını şehre gelen gizemli bir yabancı ile, yada bir dilenci, pazarcı..vs ile aldatıyor,) Ortaokuldayken arap aşığı hocalarımız bu masalları önerirlerde önerirlerdi, ben de bi halt sanırdım. (Diğeri için (bkz: Beyaz Lale) Yıllar sonra okudum bana bişey kattığını düşünmüyorum,hatta okumasam daha iyi olurdu en azından araplardan bu kadar tiksinmezdim. Bu insanların aklı bu kadar mı dar çalışır yahu; sadece seks, yemek ve altın. Bugün bu misyonu Dubai üstleniyor bildiğim kadarıyla..
filmde hacivatın karagöze öğretmeye çalıştığı "pır, ekki,uç, dürt, baş" yeni duyulmuş bişey değil, yıllar yıllar önce sunay akın'ın denizyıldızı ve ayçöreği kitabında yer almış bir hikayedir. (bkz: ekşi'dekilere selam olsun)
Bu haftasonu DR'da sevgilimle birlikte baktığımız kitap. Eğlenceli gözüküyordu zira, önceden sayfa numarası söyleyip ölmeden önce nerelere gitmemiz gerektiğine baktık. Sevgilime Fas çıktı banada Yeni Zelanda. içindeki resimlerde harikaydı hakikaten. insanın parası olsa şimdi gidesi gelir yani, o denli güzel.
ezginin günlüğü'nün aşk bitti isimli bir şarkısı vardır. şarkı eski sevgiliden kalan ne varsa sıralar. sizde dinlerken, içinizden tabi, şarkının sonuna (eski sevgilinizden ne kaldıysa artık) maddeler halinde eklersiniz. şarkı biter, ekledikleriniz bitmez..
sevgilinin en sevdiği şarkıdır. bi yandan iyi bi yandan kötüdür. iyi olan tarafı, bi kere şarkı iyi bi şarkıdır, sevgilinde bu şarkıyı seviyorsa iyikare bi durum ortaya çıkar. Fekatttt, bu şarkı senden önceki kıza da söyleniyordu döngüsüne girersen kötüküp bişey olur ki, dadıdan yinmez.
uludağ sözlüğün yeni yeni oluşmasından dolayı meydana gelen bir durumdur.
(bkz: (inşallah))
yoksa uludağ sözlük ekşi sözlüğü tahtından biraz zor sallar.