HAKKARi Üniversitesi tarafından düzenlenen ‘Kürt Kadın Kongresi’nde kadınların yaşadığı cinsel istismarlarla ilgili çarpıcı açıklamalar yapıldı. KAMER (Kadın Merkezi) Başkanı Nebahat Akkoç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da her dört evden birinde kadın ya da kızların ensest ilişkiyle cinsel istismara maruz kaldığını söyledi. Akkoç, “Bize başvuran yaklaşık 50 bin kadının yüzde 25’i aile içinde ensest ilişkiye maruz kalıyor. Bunun bir tabu olarak kabul edilmesinden dolayı şimdiye kadar bu dillendirilmedi” dedi.
o dönemde güneydoğu'da ağırlıklı olarak yaşayan kürt insanların, kanallarını izleyebilmek için evlerinin damına, ineklerini satarak, anten yerleştirdiklerini kabul ediyor muyuz? ege'de de bu vardı, ama örneğin atv'yi çekmiyor diye yapıyorlardı, ama karasal yayın da tercih edilebiliyorlardı. güneydoğu'da pkk'nın yayınlarını izleyebilmek için çanak büyük rağbet gördü. ve bu çanakları kurduğunuz zaman, belli frekanslardan hard core porno yayını yapılıyor, 24 saat. birlikteyken kürtçe duymak, kürtçe haber almak, pkk'daki kızlarından oğlanlarından haber almak için bu kanalları izliyorlardı. ama yalnız kaldıklarında çocuğundan dedesine bunu izliyorlardı.
seks shop satişlari çanak sonrasi patladi
- maddi bir kanıt var mı?
var, seks shop satışlarına baktığınızda, çanak öncesi ve sonrası arasında güneydoğu'dan siparişlerin patlama yaptığını görüyorsunuz. vibratörlerin, şişme kadınların, eskiden konya diye bilinirdi, güneydoğu'da patlama yaptığını görüyorsunuz. çünkü bu ürünlerin reklamlarını sabahtan akşama o kanallarda görüyorlar. bu bir gerçek. candaş bu yüzden posta'da linç edildi. ama bir toplumsal gerçeğin altını çizmek gazetecinin işidir. ben orada "kürt toplumu ensestte aldı başını gidiyor" demiyorum. orada tamamen bilimsel bir saptamada bulunuyorum.
"ensest de patladi"
- varsayalım ki seks shop satışlarında patlama oldu, bunun çanakla bağlantısı nasıl bilimsel oluyor?
çanakla bağlantılı çünkü emniyetteki raporları bölgesel olarak izlediğinizde, 1990'lı yılların başından itibaren çanaklar konduktan sonra ensestin patladığını, öldürüp kenara atılan kız çocuklarının sayısının arttığını görüyorsunuz.
Parniler Hazar Denizi'nin güneyinde Panj Nehri çevresinde yaşamış olduğu düşünülen bir Doğu irani kavim. Bu halkın kökenlerinin güney Rusya olduğu, buradan iskitli kabileler ile birlikte iran'a göç ettiklerine inanılır. Milattan önce 3. yüzyılın ortalarına doğru Part ülkesini işgal eden Parniler, Yunan satraplarını bölgeden kovmuş ve iskitler ile beraber Arşak Hanedanı olarak da bilinen Part imparatorluğu'nun kurulmasına katkı sağlamışlardır.
Aslında germiyanoğullarını değil hititleri ata kabul eden türk olacaktı başlık
M.s 1000 lerde yaşayıp seninle aynı dili konuşup kültürü yaşayan adamı değil de birkaç şehir adı dışında dilinden hiçbir şey kalmamış seninle en ufak bir kültür bağı olmayan adamı ata kabul ediyorsan sen süzme bir malsın.
türkmenler suriye'ye anadolu'dan önce yerleştiler. 1060'lardan itibaren türkmenler suriye'ye gittiler. büyük selçuklu komutanlarından atsız, şam, kudüs gibi yerleri fethedip, buraların hâkimi olmuştu.
1077'de büyük selçuklu sultanı melikşah kardeşi tutuş'u suriye meliki tayin etti. tutuş'la birlikte yeni türkmen kitleleri suriye'ye geldi. 12. yüzyılda musul emiri imadeddin zengi, halep emiri olunca irak'taki yıva türkmenleri'ni halep'e getirdi. daha sonraki yıllarda da türkmen göçü devam etti.
halep, şam, hama, humus, lazkiye ve trablusşam türkmenler'in yoğun yaşadıkları yerlerdi. bu bölgeler kadar yoğun olmamakla birlikte suriye'nin doğusunda da türkmenler bulunuyordu.
halep ve civarında halep türkmenleri, hama'da selluriye (salur) türkmenleri ile hama bayadı, humus'ta salur, avşar ve bayındır boyuna mensup türkmen aşiretleri yaşıyorlardı. şam civarında da bayatlar vardı.
lazkiye bölgesinde bayır- bucaklar'ında aralarında olduğu türkmenler bulunuyordu. lazkiye civarındaki türkmenler genelde üçok, halep civarındaki türkmenler ise bozok boylarına mensuptular.
suriye türkleri'nin en büyük grubu halep türkmenleri idi. beydili, bayat, avşar, inallu ve harbendelüler, halep türkmenleri'nin en büyük oymaklarıydı. ayrıca bu oymaklar kadar büyük olmasa da karkın, kızık, acürlü, peçenek, şah meliklü, dayer, kınık, eymür, bahadırlu gibi aşiret grupları da vardı.
xvi. yüzyılda tam anlamıyla göçebe hayatını sürdüren halep türkmenleri moğol baskısı üzerine 13. yüzyılda suriye'ye göçen binlerce çadırlık bozok türkmenleri'nin torunlarıydılar.
16. yüzyılda nüfusları 60 binden fazlaydı. o dönemde bir şehrin nüfusunu 3-4 bin kişi olduğu gözönüne alınırsa halep türkmenleri'nin büyüklüğü anlaşılabilir. ana geçim kaynağı koyun olan türkmenler'in 2 milyondan fazla küçük baş hayvanları vardı. halep'te kışlayan aşiretler bahardan itibaren sivas bölgesine yaylaya gelirlerdi. yaz bitince yaylada doğup, büyümüş kuzularıyla halep civarına dönerlerdi. kış şiddetli olursa halep türkmenleri şam bölgesine giderlerdi. genel olarak sivas-şam arası halep türkmenleri'nin yayıldığı sahaydı.
halep türkmenleri 1930'lara kadar konar-göçerliği sürdürdüler. 1930'lardan itibaren köylerde yerleşerek çiftçiliğe başladılar. 1970'lerden itibaren bir kısmı köylerdeki hayatlarını sürdürürken bir kısmı ise şehirlere giderek işçi olarak çalışmaya başladılar. şam bölgesindeki türkler'in bir kısmı türkçe'yi unuturken halep bölgesindeki türkmenler asimile olmadılar. halep türkmenleri'nin torunları günümüze kadar halep ve civarındaki köylerde yaşadılar.
Arrân, (Farsça: آران) Kafkasya'da Kura ve Aras nehirleri arasındaki tarihi-coğrafi bölge. Yunan ve Roma dönemlerinde Albanya, Hellenistik Dönem'de Arian ya da Arianoi adlarıyla bilinmekteydi. Bölgenin merkezi Kebele'ydi. Diğer büyük şehirleriyse; Beylegan ve Gence'ydi.
Sasani kralı I. Kavad, Berde kentini geliştirerek bölgenin merkezi yaptı. Bölge halife Osman döneminde Arapların eline geçti. Daha sonra Hazar Kağanlığı ile Araplar arasında birkaç kez el değiştirdi. Sacoğulları, Müsafiriler, Şeddadiler, Revvadiler ve Şirvanşahların egemenliğinde kalan bölge, Selçuklular döneminde Gence ve Karabağ illerine ayrıldı. Daha sonra, iranlılar, Osmanlılar ve Ruslar arasında el değiştirdi.
hindu metinlerinde hz. muhammed
hindu kutsal metinlerinde verilen haberlerde, allah resülü'nün pekçok vasfı, hayatı, hz. ibrahim, kâbe, bekke (mekke) ve arap yarımadasına ilâveten, resûlüllah'ın ismi de mahamed, mamah ve ahmed şeklinde zikredilmiştir. mahamed ismi puranalar'da; mamah, atharva veda'nın bir bölümü olan kuntap sukt'ta ve ahmad, sama veda'da yer almaktadır.
17 ciltten oluşan puranaların temel kitabı bhavişya puran'da şu ifadelere yer verilmektedir: "melekhalı öğretici, kendi dostlarıyla zuhur edecek. adı mohammad olacak. raca ona en samimi sadakatini ve bütün saygılarını sunduktan sonra şöyle dedi: sana bağlı kalacağım. sen ey parbatis nath/beşeriyetin efendisi, arabistan'ın sakini. sen şerri yok etmek için büyük bir güç topladın. ve o, melekhalı düşmanlardan kendi kendini korudu. .....ben senin kölenim, beni ayaklarının altına yatır." metnin kelimesi kelimesine tercümesi böyle. efendimiz'in ismi, başka hiçbir şahsa uygulanamayacak şekilde açıkça yazılmıştır.
bir kaç kitaptan oluşan vedaların sama veda adlı kitabında rişî vatsah'ın ağzından çıkan cümleler açıkça efendimiz'i anlatmaktadır: "ahmed, şeriati rabbından aldı. bu şeriat hikmet doludur. ben ondan ışığı aldım, tıpkı güneşten aldığım gibi."
"kalki autar" hz. peygamber
hindistanlı prof. dr. pundit vaid prakash'ın hindu kutsal metinlerinde "kalki autar"ın hz. muhammed'e işaret ettiğini gösterdiği delillerden bazıları şunlar:
1- vedalarda "kalki autar"ın son peygamber olduğu, bhagwan (allah)'ın resulü olduğu ve tüm insanlığa gönderileceği haber veriliyor.
2- hinduların kutsal kitapları vedalar, upanişadlar ve puranalar'a göre son peygamberin çölün hakim olduğu bir yarımdada dünyaya gelecek.
3- yine hindu kutsal metinlerine göre "son kalki autar"ın babasının adı 'vishnu-bhagat' ve annesinin adı da 'somanib' olacak. sanskritçe bir sözcük olan "vishnu"nun manası "allah" ve "bhagat"ın manası da "köle-kul" manasına gelmektedir. buna göre 'vishnu-bhagat'ın manası "slave of allah" yani arapça anlamıyla "abdullah" anlamına gelmektedir. yine sanskritçe bir kelime olan 'somanib' ise "barış içinde, huzurlu, sakin" manalarına gelmektedir. bu da arapça'daki "amine" ismine tekabul etmektedir.
4- hinduların dini metinlerinde "son kalki autar"ın hurmalıkların bol olduğu bir yerde yaşayacağı ve herkes tarafında sözüne güvenilir ve emin bir şahsiyet olacağına da işaret ediliyor. bu bakımdan prof. pundit parkash, bunların hz. muhammed'in son peygamber olduğunu doğruladığını kaydediyor.
5- vedalarda "kalki autar"ın bulunduğu bölgede soylu ve saygı gösterilen bir kabile içinde dünyaya geleceği haber veriliyor. hz. peygamber de arap yarımadasında saygı gösterilen ve soylu bir kabile olan "kureyş" kabilesinde dünyaya gelmişti.
6- "kalki autar"a ilk vahyin bir mağarada bhagwan (allah)'ın çok özel bir elçisi tarafından getirileceği bildiriliyor. hz. peygambere de ilk vahiy hira mağarasında allah'ın elçisi cibril tarafından getirilmişti.
7- hindu metinlerinde ayrıca "kalki autar"ın bhagwan (allah)'ın ona göndereceği çok süratli özel bir at ile dünyanın etrafını dolaşacağı ve yedi kat göğe yükseleceği haber veriliyor. burada hz. peygamber'in mirac olayı ve burak tarafından göğe yükselişi anlatılıyor.
8- hindu kitaplarında "kalki autar"ın bhagwan tarafından destekleneceği ve özel elçilerinin ona savaşta destek vereceğine de vurgu yapılıyor. prof. prakash bu ifadelere de özellikle bedir savaşı'nı örnek olarak gösteriyor.
9- hindu kutsal metinlerinde bunların yanısıra "kalki autar"ın çok iyi at, ok ve kılıç kullanıcı olduğuna da işaret ediliyor.
vedalar: mantra 1-11
1) o "narasansah (övülen)'tir. barış prensi'dir. düşmanlarının arasında bile emniyettedir.
2) o, deveye binen rişi'dir. arabası göklere ulaşır. (burakla mirac'a çıkış)
3) kendisine 10 buket (müjdelenmiş 10 sahabe),100 altın sikke (habeşistan'a göçen ilk sahabeler), 300 safkan at (bedir ashabı) ve 10000 inek (mekke'yi fetheden 10000 sahabe)
4) o ve o'nu izleyenler ibadeti düşünür. savaşta bile.
5) o dünyaya hikmeti yaymıştır.
6) o dünyanın efendisi ve rehberidir.
7) o insanlara emin bir yer sağlamış ve barışı yaymıştır.
8, 9,10) insanlar o'nunla mutluluğa kavuşur. yozlaşmaktan kurtulur.
11) o'ndan insanları uyarması istenmiştir.
“bu kur’ân’a, elbette öncekilerin kitaplarında da işaret edilmişti.” (şuara, 26/196), “bu, elbette önceki sahifelerde, ibrâhim ile mûsâ’ya verilen sahifelerde de bildirilmiştir.” (ala, 87/18-19) mealindeki ayet ve benzerlerinde, eski kitap ve suhuflarda kur’an’a ve hz. peygambere işaretlerin olduğu açıkça ifade edilmektedir:
hind mukaddes metinlerindeki işaretler:
paru 8, khand 8, adhya 8 ve shalok 5-8 gibi hind mukaddes metinlerinde, efendimizden (a.s.m) şöyle bahsedilmektedir:
“arkadaşlarıyla birlikte bir mellacha (yabancı dil konuşan veya yabancı bir ülkenin mensubu) olan ruhi bir terbiyeci gelecek ve ismi muhammed olacaktır. onun gelişinden sonra raja, pencap ve ganj nehirlerinde yıkanır... ona der ey sen! beşeriyetin iftiharı, arap ülkesinin sakini, şeytanı öldürmek için büyük bir güç topladın.” (bk. prof. dr. muhammed hamidullah, kur'an-ı kerim tefsiri)
buda (gautama buddha) kendisinin ölümünden sonra dünyayı şereflendirecek olan bir yüce kişiden bahseder. palice lisanında adı “matteya”, sanskritçede “maitreya”, burmacada ise “armidia” olarak geçen bu kişi müşfik ve iyi kalpli olup, insanları doğru yola çağıracaktır.
budanın çok önceden vermiş olduğu bu haberde geçen isimlerin manası da, ”rahmet” demektir. bilindiği gibi peygamberimiz için, kur'an'da enbiya suresi'nin 107. ayetinde, “biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyurulmaktadır.
bu yazmalardan birinde, şu ifade geçer:
“buda şöyle dedi. ben dünyaya gelen ilk buda (yol gösterici) değilim, son da olmayacağım. belli bir zamanda dünyaya bir başka kişi gelecektir. o da kutsi, aydınlanmış ve idarede fevkalade kabiliyetli olan biridir. o benim size öğretmiş olduğum aynı ebedi gerçekleri öğretecektir... ananda sordu: o nasıl bilinecek? buda cevapladı: o, maitreya (rahmet) olarak bilinecek.”
pali ve sanskrit yazılı metinlerinde, ileride gelecek olan o yüce kişinin isimleri maho, maha ve metta olarak geçer. bu isimlerden ilk ikisi, “yüce aydınlatıcı” sonuncusu ise “inayetli” manasına gelir ki, bunlardan her ikisi de peygamberimizin sıfatlarıdır.
zaten dikkat edilecek olursa, başka kutsi metinlerde geçen efendimiz (asm)'in has ismini gösteren mohamet veya mahamet adının, maha ve moha kelimelerinden teşekkül ettiği açıkça görülecektir. (bilgi için bk. doğu kutsal metinlerinde hz. muhammed (zerdüşt, hindu, budist), a. h. vidyarthi; çeviren: kemal karataş, insan yayınları; istanbul, 1997)
bazı ilim adamlarına göre, tin suresinde buda’ya da bir işaret vardır.
tin suresindeki ilk ayetlerinde şu ifadeler geçer:
"sina'ya, hira'ya, zeytin'e ve incir'e and olsun". bu ayette 4 mübarek yere işaret edilmiştir. yerlerin en mübarek olanları allah’ın vahyinin indiği yerlerdir.
buna göre bu ayetlerde yer alan yerlerden sina, hz musa'ya vahiy inen yer; hira, hz muhammed'e vahiy inen yer; zeytin ağacı/dağı, hz. isa'ya vahiy inen yerdir.
bu durumda mübarek olan yerlerden incir ağacı ise buda’ya vahyin indiği yerdir.
çünkü, bu dört semavi dinden budizmin kurucusu olan buda, genel kanaate göre bir peygamberdir ve bir incir ağacının altında iken ilk defa vahye mazhar olmuştur.
Peygamber Muhammed’den yüzyıllar önce Arabistan, Vedik kültürünün parlak merkezi ve olağanüstü zenginliklerle dolu bir coğrafyaydı.
Bu kadim kültürün ne olduğunu öğrenmeğe başlarken önce Arabistan adına bakabiliriz; bu kelimenin orijinali Sanskritçe “Arvasthan”dır ve Atlar Ülkesi anlamına gelmektedir. Daha da derinden bakacak olursak Arva (atlar) ve Sthan (yer) anlamındadır. Bu bölgede yaşayan halka Semitik denilirdi; bu da yine Sanskritçe Smritic’den gelir. Araplar kadim Vedik Semitizmini izlemekte Manu-Smriti!yi kutsal sayarlardı. O dönmede Uttarapath (Kuzey Yolu) Hindistan’ın kuzeyine açılan uluslar arası bir yoldu ve tün ön asya'ya ve Arabistana açılıyordu. Ayrıca islamın doğuşundan 800 yıl öncesinden başlamış bulunan çok sıkı bir deniz ticareti de söz konusuydu: Basra limanı Hindistan’dan gelen tüm malları ve konukları karşılıyordu. Konuşulan dil Sanskritçe idi ancak yüzyıllar gibi uzun bir zamanda giderek değişti ve günümüz Arapça’sına dönüştü. Bunun en aşikar kanıtı Arapça ve Sanskritçe bulunan sayısız benzer kelimedir; işte bazıları:
Sanskritçe, Arapça , Türkçe
Sagwan , Saj , gemi kerestesi
Vish , Besh , zehir
Anusari , Ansari , Havari
Shishya , Sheikh , şeyh
Mrityu , Mout , ölüm
Pra-Ga-ambar, Paigambar , cenetten gelen
Maleen , Malaun , kirli
Aapati , Aafat , afet
Karpas , Kaifas , keten
Karpur , Kafur , kafur
Pramukh , Barmak , şef
Hatta bazı kılıçların adına Handuvani, Hindi, Saifulhind. Muhannid denilirdi. Sanskrit Astronomisi de Arapçada kolayca görülmektedir; Brahma-Sphuta- Siddhanta; Sind-Hind olarak; Khanda-Khadyaka da Arkand olarak geçmiştir. Matematiğe ise Arapçada Hindisa denmektedir. Araplar matematik; fizik ve astronomi gibi hemen her alanda bilgilerini Hindistandan alarak kendi sistemlerini geliştirdiler.
Önemli Arap bilginlerinden olan W.H. Siddiqui’den alıntı;
“Arap medeniyeti Hindistanla yapılan kültür ve mal ticaretinin sonunda yoğun ve geniş çapta bir ilerleme gösterdi. Göçebe arap aşiretleri büyük bir ölçüde yerleşik düzene geçtiler ve hatta surlarla çevrili kentlerde yaşamaya başladılar; hayvancılık; tarım ve ticaretle uğraştılar; tanrılardan korktular ve krallarını yücelttiler.”
Bazı kimseler yanlış bir şekilde Arapların Hindu sözcüğünü aşağılamak için kullandığını düşünmektedir. Bu tamamıyla yanlıştır; islam öncesi Arabistanda Hinduizm çok yaygındı; bunu kolayca en sevdikleri kızlarına “Hinda” yada “Saifi Hindi” adlarını vermelerinde belliydi. Arapların Hindistanı manevi ve kültürel anavatanları olarak görmeye alışık oldukları aşağıda dört Vedanın değinildiği şiirden anlaşılmaktadır:
“Aya muwarekal araj yushaiya noha minar HIND-e Wa aradakallaha manyonaifail jikaratun” ” Ey Hint ülkesi, sen ne kadar da kutsalsın; sen Tanrı tarafından seçilmiş ve bilgelikle kutsanmışsın”
“Wahalatijali Yatun ainana sahabi akha-atun jikra Wahajayhi yonajjalur -rasu minal HINDATUN ”
.”Dört fener gibi parıldayan şahane bilgeliğin bolluk ve bereket getirir”
“Wahowa alamus SAMA wal YAJUR minallahay Tanajeelan Fa-e- noma ya akhigo mutiabay-an Yobassheriyona jatun”
“Bu bilgiyle yanan SAM ve YAJUR yaradılışta bahşedildiler; işte kardeşlerim özgürlüğe giden Vedaların yoluna saygı duyun ve izleyin”
“Wa-isa nain huma RIG ATHAR nasayhin Ka-a-Khuwatun Wa asant Ala-udan wabowa masha -e-ratun”
“Diğer ikisi RIG ve ATHAR bize kardeşliği öğretecek;karanlık onların aydınlığında sonsuza kadar yok olacaktır”
Bu şiir Labi-Bin-E- Akhtab-Bin-E-Turfa tarafından Arabistanda yaklaşık MÖ1850’de yazılmıştır. Bu şiir; kadim Arap şiiri antolojisi çalışması olan Sair-Ul-Okul’da bulunmaktadır; bu eser MS 1742’de Sultan Selim!in emriyle derlenmiştir. Arapların MÖ 1800 lü yıllardan beri Vedaları kutsal yazıtları olarak kabul ettikleri ve bunlara sadakatle bağlı oldukları sadece Vedaların ne kadar eski değil, aynı zamanda Hint uygarlığının I ndus’tan Akdeniz’e kadar uzandığını da kanıtlamaktadır.
Muhammed peygamberin doğumu sırasında da Vedik kültürü oldukça canlıydı. Yine bunun kanıtını Sair-Ul-Okul’dan alalım ve peygamberin doğumundan 165 yıl önce yazılmış bir şiirde bulalım:
“Ne mutlu onlara ki Kral Vikram’ın zamanında doğdular: Zira o kendisini halkının iyiliği ve selametine adamış, cömert ve çalışkan bir kraldı. Ancak o zamanlarda biz Araplar maneviyatı unutmuş ve dünyevi zevklere düşmüştük.Entrika ve eziyet yaygınlaşmıştı. Umursamazlığın karanlığı ülkemizi sarmalamıştı. Canı için çırpınan kurdun ağzındaki bir kuzu gibi; biz de boşvermişliğin pençesindeydik. Ancak günümüzü aydınlatan şafak; eğitimin ışığı altında sonucunu verdi ve o bilge Kral Vikram biz yabancıları unutmadı. Kendi kutsal kültürünü, gönderdiği bilginler ve öğretmenler sayesinde ülkemizin üzerindeki güneş gibi aydınlattı. Bizlere Tanrı’nın varlığını hatırlattı ve ona giden yolu gösterdi”
Orijinler adlı kitabında (3. ve 4. ciltler) Sir W. Drummond şöyle demektedir: !ibrahim vahi aldığı zamanlarda insanlığın ortak dili ve kültürü Sabaizm idi. Ve felsefeleri dünyadaki bütün milletlere ulaşmış durumdaydı.” Kitabının 439. sayfasında Kabe tapınağında bulunan 360 ikonadan söz etmektedir; bu Vedik ikonların adları Arapça – Sanskritçe karşılaştırılmasıyla bazıları verilmiştir:
Arapça , Sanskritçe , Türkçe
Al-Dsaizan , Shani Saturn
Al-Ozi or Ozza , Oorja kutsal enerji
Al-Sharak , Shukra, Venus
Bag , Bhagwan , Tanrı
Bajar , Vajra Indra’nın şimşeği
Kabar , Kuber , Zenginlik Tanrısı
Dar , Indra , Tanrıların Kralı
Dua Shara , Deveshwar, Tanrıların Lideri
Habal , Bahubali , Dayanıklılık Tanrısı
Madan , Madan , Aşk Tanrısı
Manaph , Manu , ilk insan
Manat , Somnath , Lord şiva
Obodes , Bhoodev , Dünya
Razeah , Rajesh, Kralların Kralı
Saad , Siddhi , Şans Tanrısı
Sair , Shree Zenginlik Tanrıçası
Sakiah , Shakrah Indra,
Sawara , Shiva-Eshwar Şiva
Yauk Yaksha Kutsal varlık
Wad , Budh Mercury
Kabe ele geçirilmeden önce uluslar arası bir Vedik Tapınağı idi. Harihareswar Mahatmya kadim Vedik Yazmalarıdır; burada Vişnu’nun Mekke deki ayak izinden bahsedilmektedir. Bununla ilgili önemli ipuçlarından birisi Müslümanların bu bölgeye Sanskritçe Hariyam dan gelmiş olan Haram demeleridir; HARI , Vişnu’nun müttefikidir. Eski yazıtlar şöyle der; :
Burada Vamana’ya; üç belirli mekana ayak basarak buraları kutsayan Vişnu’nun reenkarnasyonuna bir gönderme vardır; bu yerlerin adı Gaya; Mekke ve Shukla’dır. Bu şekilde oyulmuş kutsal mekanların ziyaret edilmesi Vedik bir gelenektir. Ayak izlerinin günümüzde iddia edildiğinin aksine herhangi bir kişiye ait olmadığı kesindir zira bu figürler hep tek ayak şeklindedir.
Kabe’de bulunan siyah taş (SAnge Aswat olarak bilinir ve Sanskritçesi Sanghey Ashweta dır ve beyaz olmayan taş anlamına gelir) bir Şiv Amblemidir. Kabe’de arkeolojik kazılar yapılacak olursa Vedik ikonların kalıntılarına kolayca rastlanabilir. Kabe anlam olarak Sanskritçe Ghaba dan gelmektedir ve anlamı Mabet’tir. Hajja ve civar bölgelerinde Rama ve Somia kabileleri vardı; bu isimleri kabilelerin izlediği Tanrısal varlıklar olan Vedik Soma (güneş)ve Rama’dan (ay) gelmektedir. Ay Tanrınsın islam öncesi dönemlerde çeşitli isimleri vardı; bunlardan biri Al-lah idi. Al-lah’ın 3 çocuğu vardı ; bunlar; Al-lat, Al-uzza ve Manat idiler. Al-lat ve Al-uzza ikisi de dişildi. Manat ise Somnath yani Ay Kralının ismidir ve Kabe’nin o dönemde Ay Tanrısı Somnath’ın hizmetindeydi. işte Kabe’deki siyah taş tüm Şiva ikonlarında Şiva’nın anlında bulunan ve dolun ayı temsil eden taştan başkası değildir. Ayrıca her Şiva tapınağında Ganj Nehrini temsilen bir su kaynağı bulundurmalıydı. Zemzem suyu kaynağı bu eşleşmeyi tamamlamaktadır.
sıcak bir yaz günü hava 40 derece gidip bir maraş dondurması alayım dedim işte dondurmacı böyle çevirirken yanlışlıkla ağzımdan kürtçe bir kelime çıktı dondurmacı "ulan sen kürt müydün piç al külahı götüne sok" diye bağırdı
ben bir kürdüm hakkariliyim neyse türkçeyi çok iyi konuşurum adama dedim ki abi iki ekmek tamam dedi ben de sigara alacakken "cigaratte hoyi" dedim esnaf "senin ananı avradını bacını sikerim orospu çocuğu çık git buradan!" dedi ondan sonra bütün esnaf beni sopayla dövdü 2 hafta komada kaldım
Bizans imparatoru Tiberius güvenlik sorunu yaratan binlerce Ermeni'nin 578 yılında Kıbrıs'a tehcirini sağlamış. imparator Konstantine V Copronymus (741-775) döneminde, Erzurum ve Maraş bölgesinden toplanan Ermeniler, batı bölgelerine (O zamanki Trakya), 792 yılında Sicilya'ya; Kral II. Basil döneminde doğu illerinden toplanan Ermeniler Girit ve Makedonya bölgelerine; daha sonraki dönemde Kuzey Suriye, Yunanistan, Girit, Kıbrıs ve Çukurova bölgelerine tehcir edilmişler."
"Osmanlı'nın da, Ermenileri özellikle Lübnan'daki Hıristiyanların yaşadığı Dağlık Lübnan denen bölgeye gönderdiği biliniyor."
Gürses, bu politikanın sadece Ermenilere karşı değil, sorun yaratan öteki etnik gruplara karşı da kullanıldığını belirterek şöyle diyor:
"Şunu görüyoruz, Ermenilerin Bizans'ta sorun yaratmaları, Türklerin Anadolu'ya girmesini kolaylaştırmıştır... Tokalak'ın kitabı bu açıdan önemli. Bizans'taki kurumsal yapılanmaların Osmanlı döneminde de bazı revizyonlarla sürdürüldüğü anlaşılıyor. Yani bu tehcir politikası Osmanlı'nın Bizans'tan devraldığı bir gelenek... Bizans yani Doğu Roma, Roma imparatorluğu kurumlarından bir sentez yaratırken yeni yayılma alanı olan doğudaki kurumlardan da etkilenmiş. Osmanlı da tüm bu geleneklerden kendi sentezini yaratmıştır.
Kendi kendilerini siktirmislerdir yani anadolu'yu almamızı kolaylaştırdığı için ermenilere tesekkür ederim:))
Malay,endonez kabileleri,filipinliler,aborjinler,maoriler,samoalılar,polinezya ve malanezya yerlileri ile madagaskarlıların oluşturduğu insan topluluğu.
Memlûk tarafında türkmen ve bedevî paralı askerler yanında paralı kürd de bulunan lakin bu kürtlerin memlûkleri satıp ilhanlı tarafına geçmesine rağmen ilhanlıların yine yenemediği savaştır.
(bkz: dimdim savaşı) ve öncesindeki (bkz: osmanlı-iran ilişkileri) dönemde olmusolmuş olan farslar tarafından tokatlanıp anadolu'ya atılmış bir topluluğun başına gelendir
Mortal kombat da söyle bir sohbete neden olan kahramandır
+lo serxan raijin/raiden den bir elektrik çalmışam aha bele sihirli davula vurdinmi gök gürliy bedava elektrik çıkiy
-abey şu ileriden fırtına geliy fujin den ne çalmışan?
+he lo ondan da içinden fırtına çıkardığı sihirli boruyu almışam bak tece askerine bunu bir üfliysin aha bele dağılıy
-ula sen ne etmişen raijin ve fujin bizi sikecek öşek gibi sikecek(tepelerine yıldırım ve rüzgar gelmeye başlar) kaç cevo kaç!