tam manasıyla karizmanın paçalardan akması durumudur. karadeniz in şirin illerinden karabük ün yine şirin bir köyü olan ödemiş te hasıl olan durumdur ayrıca.
onun, yani horozun, bir adı yok. şekerim ada ihtiyacı olan da kim zaten? o 80 haneli ve buna ek bir o kadar da kümesli olan köyünde tek. diğer kıçı kırık tavuklar gibi çilli, ala kanat veya paçalı gibi sıradan isimlere ihtiyacı mı var? kesinlikle hayır.
sabahın ilk ışıkları ile kümesten fırlayan horoz, evin üst tarafındaki yokuşu da uçar adımlarla çıkıyor. biz köyün alt mahallesindeyiz. e tabiki yukarı mahalledeki piliçleri(!) bekletmesi onun gibi köyün gözdesi bir delüğanlıya kesinlikle yakışmaz. kümeste kalan tavuklar onun arkasından melül melül bakıyorlar. hatta bir tanesinin kirpiğinden bir damlacık yaş döküldüğünü gördüm. paylaşmak istemiyor demek ki erkeğini. ama sorarım size ne yapsın şimdi bu horoz? bir köyün yumurta ihityacı onun üstünde. tabi bunu bilmeyen bir sürü komşu karısı var. ve horozun arkasından fütursuzca ettikleri dedikodular da cabası.
- şahiser yengeeee, gidiyo sizinki yukarı gene.
+ elleşmeyin gız. o olmasa yumurta mı yiyebilceniz?
- çok da centilmen seninki. kızları kümeslerine bırakıp geliyor akşam.
+ namus kız onlar. kurda kuşa yem mi olsunlar. hahahahahah
akşam olup da ezan okununca çıktığı yokuşu yavaş adımlarla iniyor. bir kanadı aşağıda bir kanadı yukarıda, kabadayı filmindeki kemal sunal edasıyla geliyor köyün kahramanı. yukarı mahallenin tüm piliçlerinin gönlünü etmiş ve hepsini evine yollamıştı. muzaffer bir edadan çok yorgun bi hali vardı. daha onun yolunu gözleyen bir kümes de evde hanım vardı.
işte o zaman anladım. erkeklerin işi hakikaten zor. *
hikayede anlatılan tüm kişi ve kurumlar gerçektir. isteyen üstüne alınabilir.
insanı, 200 wolt elektrik yemiş gibi yerinde zıplatandır.
bazı anne tehditleri boştur. mesela tabaktaki yemek bitmedi diye sizi eve hapsetmez. ama bazıları vardır ki, ciddiye alınması sağlığımız için yararlıdır. zira anne bunu hırs yapıp önümüze koyar ilerde. onun için iyi tahlil edilmeli annelerin tehditleri. *
amerikalı bir evsize 3 günde 900 dolar kazandıran dahiyane fikir.
amerika' da kuyumcuların olduğu caddeyi kendine meakn edinen evsiz adam, müşterilerin ve mağaza sahiplerinin ayakkabılarına yapışan altın tozlarını vve değerli taşları toplayarak 3 günde 900 dolar kazanmış. ama mağaza sahipleri onun haksız kazanç elde ettiğini düşünerek onla tartışıyorlarmış. *
i. melih gökçek marifetiyle, tayyip erdoğan' ın özel isteği üzerine yapılmıştır. yapım aşamasında fransız mühendislerle çalışılmış ve gayet iyi bir sonuç elde edilmiştir. asfalt içindeki çelik karışımı, donmalara karşı geldiğinden çetin ankara kışında havaalanı yolunun hep açık olması sağlanmış.
altında kadınların göremediği bir bencillik yatan eylemdir. Vakti zamanında evlenmeyi düşünen çiftler bir çift alyans alırdı sadece. Bunlarda gayet sade şeylerdi. Yoktu öyle tam turlusu. Erkeğin alyansı içine kadının ismi, kadınınkine de erkeğin ismi yazılıp yüzük parmaklarına konuşlandırılırdı. Hiçbir lafın da tek taşım yok hallerine bürünmezdi. Çünkü yoktu öyle adetler. Ne zaman ki batının lüks tüketim huyunu kaptık, işte o zaman başladık dırdıra.
-Şükriye ye kocası bi pırlanta almış nah kafam kadar.
-Iyi de hayatım bize ne?
-Sende bana al.
-Oldu canım, hangi parayla?
-Maaşınla.
-Aybaşına kadar da senin kaba etlerini yeriz di mi?
-Terbiyesizleşme Orhan.
Ah Ablacım...
Orhan ın suçu yok. Orhan seni seviyor farkında değilsin. Bir kere orhan sana standartları belki bir hayat kurmuş zaten. Ne güzel yaşa işte. Sonra farkında misin o tek taşla evlenme teklif eden adamların niyetinin? Değilsin. Bir çift alyans demek, Senle ben eşitiz demek. Tek taşı aldığın zaman adamın üstünlüğünü Kabul etmiş olacaksın. Eşit haklara değil, sana verilene tabi olacaksın. adam sana tek taş vermekle üstünde egemenlik kuruyor. " seni pırlantalara boğuyorum, benimsin. hiç bir hakkın yok " diyor.
ayrıca nedir o amerikan filmlerinden fırlamışlık hali? hiç biz gibi bir eylem midir yapılan bir düşün. resmen kültürel erozyon. lüks tüketime yönlendirme. kanmayın öyle şeylere. eşit haklara sahip olmak varken bir pırıltılı taşa satmayın özgürlüğünüzü.
kuyumcularda satılan, normal bilezikten daha ucuz olan bileziktir. genellikle yarım silindir şeklindedir ve içi boştur. alıken pahalı satarken ucuzdur. ama adınız " bilezik taktı " olarak anılsın istiyorsanız ortalama 250 ilâ 400 tl ye mâl oluyor.
ısıtıp ısıtıp önümüze koyduğu dizilerde göze batan klişelerdir. tamam televizyon aptal kutusu, tamam resmen insanı esir ediyor. ama azıcık insaf yahu. sen nasıl, ne cesaret seni izleyen insanlara böylesini reva görürsün. türkiye` de binler belkide milyonlarca kişi tarafından izlenen birkaç dizinin senaristisin. üretkenlik konusunda sorun yaşamanı anlarım ama insanları saf yerine koymanı asla.
efenim, birol güven denen senarist ve yapımcı şahıs, kendini tekrar etmekte ama sanki bunu hiç yapmıyormuşcasına eski projelerini allayıp pullayıp yeniden piyasaya sürmektedir. 2000lerin başlarında yayınlananen son babalar duyaradlı dizisini, almış, evirip çevirmiş sonra adınıbabam sağolsun` koyup yine televizyona vermiş. dün bir bölümünü seyredince beynimde şimşekler çaktı resmen. karakterler ve kurgu aynı. tek değişen meslekler, kıyafetler ve tabiki isimler. gelin ben size iki dizide de aynı olanları bir bir sıralayım.
1. her iki dizide de kendisinden birçok şey gizlenen yarı despot bir baba ve ondan devamlı bir şeyleri gizleyen anne mevcut.
2. dört çocuklu aileler ve çocukların üçü kız. biri erkek. en büyük kız evli. iki numara erkek. oğlumuz baba mesleğini devam ettiriyor. en büyük kız evli, ama mutsuz. dahası her iki dizide de bu mutsuzluğun kaynağı fırıldak damat. en son babalar duyar da bu karakteri levent ülgen canlandırmıştı. babam sağolsun da necmi yapıcı da gayet başarılı.
3. evli olan büyük kızın da bir adet kızı var. her iki dizinin de yine aynı olan bir unsur da torun tabiki. hatırlayanınız var mı bilmiyorum ama öncekinde bir hamburger ceren vardı. şimdikinin adı eda.
4. ortanca kızına koca bulma sorunu da her iki dizide ince ince işlenmiş.
5. her iki dizide de küçük kız evin uçarısı. sanat delisi. ama baba onun eczacı olmasını istiyor. çok ilginçtir ki bu da aynı. bu kız eczacı olacak ama hep eczacı. birol bey bunu da değiştirmeyi unutmuş. dikkat edin birkaç bölüm sonra bu kız üniversite sınavından yüksek puan alıp eczacılığı kazanacak ama konservatuara devam edecek bunu da babadan saklayacaklar. ahanda buraya yazıyorum.
6. yine ortak olan başka bir unsur da her iki dizide de mevcut olan bir çocuklu zengin komşu. çocuk dediğim de kocaman bir kız. hep sarışın, hep alımlı ve hep evin oğlu tarafından sevilmekte. bu zengin komşular arasındaki fark ise, ilk dizide komşular aileden zengin havası verirken şimdikinde bildiğin sonradan görmeler. hep aileye hava atıyorlar falan.
7. son benzerliğimiz ise her iki dizideki iş bilmez beceriksiz çırak. ilkinde bu çırak evin ev küçük kızına aşıktı. bunda da aşık olursa hiç şaşırmam.
bu kadar tahlilden sonra efenim, karar sizin. keşke birol bey bunu duysa da şu ikinci dizisini kendiliğinden yayından kaldırsa veya karakterlerde olmadık değişimler yaparak beni burada mosmor etse. ama nerdeee!
tez elden kitap okumaya, kültürel faaliyetlere girmeye başlaması gereken adamdır.
ya, yavrum yakışıklı olunur da cahil kalınır mı? hemen başlıyorsun klasik türk edebiyatından, nietzscheden çıkıyorsun. bak benden sana ilk ders. ne kadar yakışıklı olursan ol, iki lafı bir araya getiremezsen yüzüne bakan olmaz. geliştir kendini.ne demiş aşık veysel şatıroğlu`?
ettiği hakaretlere sabırla cevap vermediğinizde daha bir dişlenip, asılan insandır.
herkesin seviyeli diyaloglar kurmasını beklemiyouz elbette. ama bazıları var ki, hakaret dillerine pelesenk olmuş. normal konuşurken bile ağzından pislikler saçılmasını engelleyemiyor. bu abazanlık ve azmışlık öylesine sirayet etmiş ki bünyesine etrafındakilere hakaret ederken bir yandan da kendini tatmin etmeyi ihmal etmiyor. düşüncem odur ki, bunlar tek elleriyle klavyenin tuşlarına basarken boşta kalan ellerine sürdükleri kayganlaştırıcı bir jel ile en alışıldık cinselliklerini yaşıyorlar. o, size hakaret edince siz de karşılık verirseniz zevkle boşalır ve alışıldığı gibi hücrelerini bir peçete veya eline atar, kurtulur. kezâ, bu hücrelerin %99 olasılıkla bir dişi bünyesine daha önce akmışlığı yoktur. olamaz da. (bkz: maymundan evrilmiş olan bu hakaret makineleri)nin özellikle çiftleştirilmemesi en yerinde davranış olur. düşünsenize bunların nesillerce çoğaldığını. sen koru yarabbim.
eğer, onun hakaretlerine dayanır ve hiçbir karşılık vermezseniz durum daha da vahimleşir. çünkü bu uslanmaz, küfürbaz masturbeciler hakaretlerin dozunu arttırır. siz ses etmedikçe, o top tüfek saldırır. ama karşılık göremediği için sertleşemeyen iktidarsız erkekler gibi hıncını cinsel organından çıkarır. çekiştirilmekten usanan ogran ise sahibine resmen isyan eder ve onu rahatlatmaz. işte iş bu hale gelince dizginlenemeyen küfürbazımızın hiddetinden kulaklarından dumanlar çıkar. ağzından köpükler saçarak ana avrat düz gitmeye devam eder. ve girdiğiniz her entryi eksiler. çünkü onu tatmin etmediniz.
ne diyelim? var böyleleri. her canlı (bkz: insan) olarak doğma şerefine nâil olmuyor. bazıları evrim süreçlerini tamamlamadan halka entegre ediliyor.
kaçak elektriği bulan yurdum insanlarının dolandırıcılıkta sınır tanımamasının ardından patlak veren hadisedir.
süreç nasil işliyor?
herhangi bir belgeye dayanmasa bile alacaklı olduğunu ileri süren bir kimse, başka birisi hakkında ilamsız icra takibi başlatabilir. bunun
için icra dairesine bir dilekçeyle başvurması yeterli. icra dairesine başvurmanın ciddi bir maliyeti de yok. bugün itibariyle bir başvuru
için 18,40 tl başvuru harcı yatırılması yeterli. bu süreci iyi bilen bazı uyanıklar, ilk adım olarak gözüne kestirdiği bazı kişilerin kimlik ve adres bilgilerini ediniyorlar.
ikinci adım olarak, bu kişiler hakkında ilamsız icra takibi başlatıyorlar. takibe konu edilen borç miktarı ise tamamen üçkağıtçı kardeşlerimizin insafına kalmış.
artik borç var
ödeme emrine tebliğ edildiği tarihten itibaren 7 gün içinde itiraz edilmediği takdirde, olmayan borcu ödemek zorunda kalıyorsunuz. yani,
artık böyle bir borcunuz var. herhangi bir nedenle ödeme emrine itiraz etmeyenlerin, menfi tespit davası açıp borcun olmadığını
kanıtlamaları gerekiyor. bu dava açılıp sonuçlanana kadar iş işten geçiyor. çoğunlukla hayali alacaklı tahsilatı yapmış ve kayıplara
karışmış oluyor.
ne yapilmali?
böyle bir durumla karşılaşıldığında ilk yapılması gereken; ödeme emrine 7 gün içinde itiraz edilmesidir. ödeme emrine itiraz
edildiğinde icra takibi kendiliğinden duruyor. ödeme emrine itiraz edildiğinde, icra müdürünün itirazın haklı olup olmadığına karar verme
yetkisi yok. bu durumda alacaklı olduğunu ileri süren kişinin itirazın iptali davası açması gerekiyor. hayali alacaklı durumunda
olan kahramanlarımız genellikle bu yola başvurmuyorlar. dolayısıyla olay çözülüyor. yine de, başına böyle bir iş gelenlerin süreci iyi
izlemelerini ve dosyanın kapandığından emin olmalarını öneriyoruz.
kaynak: akşam gazetesi / prof. dr. metin taş, sezgin özcan / 07.06.2011
iyi pişmemiş etlerden bulaşan bir parazitin neden olduğu hastalıktır.
parazit beyne yerleşir ve beyinde kurtçuklanmaya başlar. tedavisi varmıdır bilemiyorum ama otopsilerde beyinden çok sayıda kurdun çıkarıldığını duymuştum. bu nedenle iyi pişmemiş olan etlerin yenmesi sakıncalıdır.
asya' da şimdi ismini hatırlayamadığım bir ülkede her yıl temmuz ayının 3. haftası başlayıp akabindeki üç hafta boyunca kutlanan festivaldir. festivalin amacı ülkedeki şifalı çamurun tanıtımını yapmaktır.
festival boyunca konukları eğlendirmek için çamur havuzunda tek ayakla futbol, renkli çamurla vücut boyama ve çamurla masaj gibi seçenekler var. ayrıca aquaparkta su ile yapılan tüm atraksiyonların yapılabileceği bir yapı var. yani kaydıraktan kayıp, çamur havuzuna düşmek gibi ekşınlara da müsait.
festival sonuna kadar gelmiş ama hiç çamurlanmamış olan turistleri ise hunharca bir son beklemekte. kendileri tahta bir kafese kapatılıp tamamen çamurlanana kadar püskürtmeye tabi tutuluyorlar. bu şekilde gelen her turist çamurun şifasından faydalanmış oluyor.
geç antik roma döneminde yapılmış olan angora hamamı üstüne kurulmuş olan müzedir. istanbul üniversitesi, arkeoloji bölümü profesörlerince 1942 ve 1965 yılları arasında sidede çıkarılmıştır.
kazı ve restorasyonları hala devam etmektedir. müzenin parçalar halinde çıkarılan eserleri birleştirmek için kurulmuş olan bir laboratuvarı da mevcuttur. birleştirilen parçalar daha sonra müzede sergilenmektedir. müze girişindeki aslan heykeli buna en iyi örnektir.
öğrencilerin tavırlarındaki değişimdir. eğitim sisteminin kötüye gidişinin temel sebebidir.
hemen hemen, sözlükteki her yazar, 90 ların başlarında okul hayatına başladı diye düşünüyorum. ( yanılmıyorum, eminim ) o vakitten bu vakte gelene kadar, değişenleri düşündüğümde ise hüzünleniyorum ve çok endişeleniyorum.
okula başlarken, çok iyi hatırlıyorum, ana babalarımız hep " hocam, eti senin kemiği bizim " derlerdi. bu laf, al bunu ne yaparsan yap demek değil asla. bilakis, ben sana onu emanet ediyorum demekti. doğru durması, öğrenmesi, adam olması için ne gerekiyorsa yap ama unutma! o benim çocuğum, hep öyle kalacak demekti. ve hocalarımız hiç bir zaman bize, veliden aldıkları bu gazla kötü davranmadılar. evet, sopa yediğimiz zamanlar oldu. olmadı değil. ama bir düşünün yaptığınızı bakalım, siz olsanız ne yapardınız? veli, çocuğunun durumunu sormak için gelmezdi mesela okula. toplantıdan toplantıya okula uğranırdı. öğretmenden notlar öğrenilir, gidişatla ilgili bilgi alınır, iyi ise bir aferin, kötü ise kıça bir şaplak... geçer giderdi. karnede takdir veya teşekkür getirmek demek sadece ve sadece derslerinizi iyi öğrenmişsiniz demekti. ve hiçbir zaman karne hediyesi yoktu. çünkü herkes kendine okuyordu. benim okulda öğrendiklerim, benim meslek sahibi bir birey olmama yarayacaktı. bundan annemin veya babamın ne çıkarı olacaktı? peki ya şimdi ne oldu?
o dönemin çok ilgi görmemiş olan bireyleri, alelacele evlendi, çocuk yaptı ve şimdi o çocuklar ilköğretim sıralarında. sadece onlar mı? peşlerinden velileri de tabiki. ben 1. sınıfa başladığımda ilk gün bir allahın kulunun ağladığını hatırlamıyorum. tam tersi, bir sürü yeni arkadaşımız olacak diye oynaya zıplaya gitmiştik okula. şimdilerde bir bakın. birinci sınıfları bir hafta erken başlatıyorlar okula. neden? alışsınlar diye. alışmazlar abicim. sen çocuğu yabani gibi evde büyütürsen, çok afedersin ama nah! alışır. şebele maymunu gibi annesinin kucağından inmeyen bebeler var. ağlayan, zırlayan cabası. veli de bırakmak istemiyor ki. koca koca kadınlar, 1. sınıf sıralarına oturuyorlar utanmadan. " ay bir iki gün ben geleyim, ortama alışsın "... lan zaten sorun senin orda olman. sen gideceksin, çocuk ağlayacak, baktı ki anne gelmiyor, susacak, devam edecek hayata. olur mu? bilinçli anne!! onlar.
kendileri okuyamamış olan aileler ise ayrı bir teranedir tutturyor. çocuğun her başarısını ödüllendiriyorlar. sebep? okumaya özensin. gülmek istiyorum şöyle ağız dolusu olmuyor. dökme suyla değirmen döner mi? sen o çocuğa okuması gerektiğinin bilincini vermek yerine, her 4 veya 5 aldığında hediye verirsen ne olur? söyleyelim hemen ne olacağını? eskiden, her istediği alınan zengin bebelerinin yaptıkları şımarıklıklar vardı bilirsiniz. şimdi o davranışları yalnız onlar yapmıyor. bakın, en normal, orta direk ailenin çocuğu bile yapıyor. " arkadaşımın ki benten liiiiii, benimki değilll " , " bakuganlı kalem olmazsa yazmam işte, yazmaaaam ". ve çok gariptir ki, aileler de her istediklerini yapıyorlar bu çocukların. doyumsuz, kıymetbilmez, fütursuz bir nesil yetiştirdiklerini görmeksizin hemde. matematikten 5 mi aldı, git nokia x6 al ona. fenden 100 mü aldı, hani nerde laptopu? ingilizcesi çok mu iyiymiş, tatile nereye gitmek ister bitanemiz? iyi, güzel, hoş, tamam... çocuğun yüreklendirilmesini anlıyorum. elbette ödüllendirilmeli. ama neden bu kadar lüks şeylerle olsun ki? pek tabi, çocuğunuza sınırlar koyabilirsiniz. hayır dendiğinde, bunu hayır olduğunu bilmeli. kurallar olduğunu, uyulması gerektiğini bilmeli. herkesin çocuğu kıymetlidir, sadece seninki değil ya.
uzun lafın kısası, ben merkezci çocuklar yetişiyor alttan alttan dostlarım. dünyanın kendi etraflarında döndüğünü sanan bir sürü bacaksız. tedbir alınmalı, otorite sağlanmalıdır. ama aşırıya kaçmadan.