diye uzaar gider. bu başlık altında hepsinden örnek verebiliriz.
ama ben eve gelen sevmediğim bir akrabam var, dayımın oğlu.onun üzerinden yürüyeceğim.
abi sevmiyorum çünkü çocuk iki yüzlünün teki. ama bize geldiğin de mecbur yanında olmak zorundaymışım.
niye lan, niye zorundayım bu denyo ile beraber vakit geçirmeye. bazen tuvalete giriyor, 2 saat çıkmıyorum. bazen bakkala diye gidiyor ve gelmiyorum. ayıp oluyor diyor annem. hoşgeldin edip de köşeye çekilmek te olmuyor.
muhabbet de dönmüyor. öyle ortada ceviz badem, halı deseni inceleyen suratlar, hiç kimsenin açık olupta izlemediği televizyon, ve tik tak, tik tak diye öten saat sesi.
çok şükür babam ben ile kardeşlerim arasında ayrım yapmıyor. ama kendisi için aynı şeyi söyleyemem.
içinde hep bi ukde, üzüntü ve hüzün var. oğluyum hissediyorum. bir amcam üniversite bitirip memur oldu ama babam okumayıp dedemle beraber çalışmaktadır. dedem babamın üstüne çok gelir. amcamın yaptığı bir eylemde ona hiç bir şey demez iken, babam aynı fiili gerçekleştirdiğinde tepkiler çiğ gibi büyüyor.
bilmiyorum belki babam dedemin beklentisini karşılayamadı, belki de tam anlamı ile dedemin istediği bir çocuk olamadı. ben de babamın istediği gibi bir evlat olamadım belki. çünkü babam okulu bitirmemi istiyordu ve ben okulu bıraktım. ama bana karşı tavrında hiç bir değişiklik olmadı.
yani babam ne yaparsa dedemin gözüne batıyor. ah be dede, inan babamın yüzündeki o hüznü, dışlanmışlık duygusunu ben görebiliyor ve bunun için üzülüyorum. babam nasıl üzülmesin?. bize belli etmiyor ama her gün kendini yiyip bitiriyor. ve kendisine böyle davrandığında nasıl hissettiğini bildiği için asla ve asla bizim aramızda ayrım yapmıyor.
babam 45 yaşına dayandı ama dokunsanız çocuk gibi ağlayacak. lütfen ilerde çocuklarınız arasında ayrım yapmayınız. aksi halde uzun vadede insana kalıcı yaralar açabilirsiniz.
ah be babam, o içine atıp atıp durmaların varya, o konuyu hemen değiştirmelerin. olsun babacım ben seni seviyorum.
insanoğlunun en mantıksız olduğu durumlardan birisidir.
biliyoruz insan hep imkansız istiyor bu konuda hem fikiriz. lakin imkansızın imkansız olduğunu bile bile neden istiyor bu salak beyin?.
la bebe, beyin, evet evet sana diyorum. güzel beynim benim isteklerini düşürerek hem kendini hemde beni mutlu edebilme olanağına sahipken neden üzüyoruz birbirimizi? gel şu konuda bir el sıkışalım.
sen araba olarak bugatti istiyorsun tamam ama bu imkansız biliyoruz. gel biz bunu 2000 model bmw ile anlaşalım sen onu iste bende onu alayım çünkü imkanım ona el veriyor.
hani hep arnold (soy adını yazamadım)
gibi olmak istiyorsun ya. gel biz onu türk göbeği olan erkek ile değişelim. çünkü biliyoruz ikimizde. öyle olamayız.
hani hep kate uptonu hayal edip duruyorsun ya beyin. gel biz onu bizim karşı komşumuz olan dilara ile takas yapalım. hem eli yüzü düzgün bana da bakar hem o. böylece birbirimizi mutlu etmiş oluruz canım beynim.
kutu şeklindeki sakız paketlerinden, sakız paylaşırken ortaya çıkan durumdur.
paketin içinden, ikram edilen kişiye sakız ulaştırmanın değişik yolları vardır. bu çeşitlilik alıcı ve verici arasındaki anlaşmazlığı ortaya çıkartır. her şey "sakız ister misin" ya da "sakızı olan var mı" sorularıyla başlar. bu sorunun sorulmasının ardından, ortaya çıkan sakızın, alıcıya ulaşması için adına yapılan ilk hatta ikinci el hamleleri, büyük ihtimalle başarısız olur.
örn: ikram edilen avucunu açmışken, ikram eden kutuyu dik bir şekilde tutar.
ilk adım: kimsenin senin önüne geçmesine izin verme. sadece farzı kılıp çıkanlar olacaktır, onlar doğuştan kazananlar. hedefin sadece kapı olmalı. tanıdıkların gelip senle muhabbet etmesine izin verme. el sıkışmaları çabuk hallet.
ikinci adım: arkandan sana değdirmeye çalışanlar olacaktır. onları görmezden gel çünkü sende önündeki insana değdiriyorsun istemeden. ve muhabbet eden amcalara kulak asma. çünkü konsantreni çıkış yoluna vermen gerek.
üçüncü adım: burnunu tıka. çünkü etrafı saran ayak ve ter kokusunu absorbe etmen gerek yoksa burnundan sesler gelmeye başlar.
dördüncü adım: ayakkabını koyduğun tarafa yakın olmaya çalış. en sol şeritten gidip sağa dönen trafik canavarı amcalar gibi olma.
beşinci adım: ayakkabını alınca kimseye değdirememeye çalış. emin ol senin üstün başın toz olacaktır. ama sen yinede kimseye aldırış etmeden bu kurala uy.
altıncı adım: ayakkabılarını yere bırak. ve giyerken sakın orda giymeye çalışma çünkü arkada tam anlamıyla bufalo sürüsü var. al ilerde giy.
yedinci adım: ve sakın cami çıkışında dilenenleri azarlama.
tebrikler başarı ile camiden çıktınız.
arkadaş aradığında dombra çalınca fark ettim mk birde rehberdeki herkesin önüne ak yazısı gelmiş, sakallarından dolayı gandalf diye kaydettiğim biri vardı piç daha balrog kesmeden ak gandalf oldu. sadece rabia adlı lise arkadaşımın ismi değişmemiş ama 4 tuşuna basılı tutuncada bunu arıyor. şimdide telefonda 400gb boş yer istiyor mk. ben buna 400gb hafıza kartı falan takarsam bu piç android sistemi silip yerine başkanlık sistemini kurmaz dimi. çok korkuyorum lan yardım edin.
neden hep aynı olur .mına koyayım ya. hayır yani insanın kafası karışıyor, bilerek yapıldığını düşünüyor paranoyaklaşıyor insan. ben rahat rahat sıçmak istiyorum arkadaşım. az önce yine oturdum klozetime, hayatta mutlu olduğum bi kaç andan biridir sonuçta. sonra yine yukardan ses geldi "şıloop" diye bıraktı bi tek. ben de bıraktım hemen. tabi geri kalır mıyım? ama normalde 5 dakikası vardı daha yani. sonra bi anda 'şılop şılop' diye bir ses duydum.
ulan bu kadar seri nasıl sıçabiliyor? ıkındım ıkındım nafile çıkartamadım beyler. arka da alışmış benim sakin kişiliğime doğal olarak. tam "rezil oldum yendi beni o kazandı" diye arabeske bağlamıştım ki aklıma bi fikir geldi. çamaşır makinesinin üzerinden 6 tane sabun aldım. çap çap çap çap çap çap bi koydum. en son ağlama sesi geliyordu yukarıdan. adamı böyle yola getirirler işte.
+...biraz daha oturalım ciddi konuşuyoruz sansınlar
- kınama metni hazır mı?
+ her zamankini yayınlasak olmaz mı ?
- olmaz, birkaç cümle değiştirelim.
+ bıçaklı kemikli kısım kalsın ama o güzel
- patlamasaydı italya'ya gidecektim ya iptal ettik mecbur
+ hayırdır başkanım turistik mi
- hanım alışveriş falan yapacaktı
+ torino da güzelmiş orayı da gezin
- başkanım acaba biz de mi vatandaşları uyarsak bomba var diye, zaten iki günde bir patlıyor
+ iyi fikir, bu hafta öyle yapalım
- başkanım bu bakara iyi makara
+ egemen senin ne işin var burda, kovmadık mı biz bunu
- geçmiş olsuna geldim başkanım, dünürünüz rahatsızlanmış
+ sağolasın, şimdi iyi ama
- başkanım saat 10 oldu
+ saatleri ileri mi alsak, 1 saat daha fazla toplanmış oluruz
- çok yaşayın başkanım
- başkanım haftasonu derbi nolur ?
+ 3 kırmızı kart çıkacak, 2 de penaltı
- valla mı
+ tabi lan, başkanınız onu da düşündü, bu hafta rahatız
- başkanım putin aramış, taziyelerini iletti
+ sağolsun, adama da çok mahçup oluyorum böyle
- başkanım faillerden birini paralele bağlayalım mı
+ ne alakası var ya hu
- hani tek taşla iki kuş vururuz diye şeyettim
+ hatırlat seni savunma bakanı yapacam
- başkanım jandarma komutanını hakkari'ye sürdük
+ emniyet müdürü ?
- onu geçenkinde kovmuşuz, yerine atamamışız
+ yapma ya, yoğunluktan unuttuk heralde
- canınız sağolsun, olur öyle
- içim daraldı ya survivor'ı açın
+ reklam olmuş başkanım
- yayın yasağı getirelim reklama da
- başkanım hakan bey aradı trafiğe takılmış, birazdan gelecek
+ hangi hakan
- mitteki var ya
+ hee.. e eskort verdik ona nasıl trafiğe yakalanmış
- eskortu takip edememişler
- başkanım geçen bi dürüm yedim on numara
+ geyiğiniz de hiç çekilmiyor
- başkanım bi tweet attım: "herkes haddini bilecek"
+ dur favoriye ekleyeyim
- biraz kasıyor ama şu an
+ 2 dakkalığına hızı arttırın bi, sonra yine kısarız
- başkanım bizimkiler nasıl kıvıracağını şaşırmış valla
+ aç, aç abdulkadir selviyi izleyelim ahahaaha
- vallahi alemsiniz başkanım ehehe
beyler bildiğiniz üzere emre mor dortmund'a 16.000.000 € transfer oldu. eee bunda ne var diyorsunuz. asıl sorun burada, emre mor'un eski takımı olan fc nordsjaelland'ın toplam değeri 9.350.000 €, adamlar direk takimi alsaydı emre mor beleşe gelirdi.
baktım sıfatına; önlüğün tek yakası sökük, kolu sümüklü, çanta filan taşıyo bide..
acıdım ibneye..
- sen nereye gidiyon? dedi.
+ işe gidiyorum, dedim ..
- 10 yıl sonra mutlu musun? dedi.
o an boğazım düğümlendi…
senin şimdiki hayalini yaşıyorum,cebimde param var,irade sahibiyim,hayatımı değiştirecek kararlar alabiliyorum,üniversite,iş,ev vs. vs. saydım..
- gel benle, dedi..
takıldım peşine.
atari salonuna gittik..
ibne güzel oynuyodu harbiden…
derken bi baktım kapıdan en samimi arkadaşım girdi atariye..
aaa dedim..sevindim lan bi an…o da okuldan kaçmış,bir süre beraber oynadık.
sonra çıktık,önce caminin oralarda boş boş dolandık,daha erkendi ve güneş yeni doğuyordu.
gökyüzü ne kadar güzeldi..
bizim arsaya gittik,yere üçgen çizip misketleri koyduk köşelere,3-4 metre ileriye de kale çizgimizi çektik..yerlere yatıyoduk, üst baş çamur içindeydi..
bir süre sonra misketi bıraktık. sonra bi taşın üstünde taso oynamaya başladık…
arkadaşı üttüm, mızıkcılık yaptı bir süre birbirimizle dalaştık sonra sarmaş dolaş
gidip boş eti puf kabı bulduk 2 tane…
arsanın duvarına güneş yeni yeni çarpıyor, vakit öğlene geliyordu..
tam sinek saati..
duvara konan sinekleri itina ile boş eti puf kabıyla yakalayıp, aşağıdaki örümcek yuvalarının olduğu yere gittik.
sinekleri örümceklere atıp, kaçmak isteyen sineğin çabaladıkça ağı sarsması, sarsılan ağın örümceğin dikkatini çekmesi,1 saniyede gelip sineği alıp yuvanın derinliğe götürüşünü izlerken orgazm oluyorduk resmen..
öğlen güneşi açmış, ezan okunuyordu..
eve gitmek istemiyorduk.. arkadaş beslenme çantasını açtı..
2 yumurta, biraz peynir, domates, çokokrem vardı..
fırından 1 tane tava ekmek alıp duvar dibine indik hemen, çimlere oturup elimizde ne varsa yedik..
uzaktan boğuk boğuk gelen öğrenci sesleri, kuş sesleri, dalga sesleri, börtü böcek seslerinden başka bir ses yoktu..
gökyüzü ne kadar güzeldi..
ara sıra geçen kızların yüzüne bakıyorduk, platonik aşık oluyorduk..
gidip mahalleden diğer arkadaşı da çağıralım,parkına gideriz dedik.
o arkadaş öğlenciydi, gidip evinin altından bağırdık ‘memeeet, memeeeet’ diye.
ne de olsa cep telefonu diye bişey yoktu..
tam da okula çıkıyomuş, kaptık kolundan.. memet de geldi, bir süre sokakta yılan oynadık. hani yere yılan şekli çizersin, gazoz kapağının içine kum çamur doldurur, fiske atarak ilerleyip yılanı tamamlarsın..
mahalle cıvıl cıvıldı oynayan çocukların seslerinden.. turşucu geçiyordu, elinde turşu kovasıyla.. memedin cebindeki harçlıkla birer tane hıyar aldık..
yiye yiye arsaya gittik tekrar, bir süre 9 aylık oynadık, sonra maç ettik;metin,ali,feyyaz,rıdvan,nihat,ümit,tafarel …havada uçuşuyorlardı…
ne de olsa internet diye bişey yoktu..
kan ter içinde kalmıştık, camiye gidip ağzımızı çeşmeye dayayıp su içtik. orada oturan kızlara sataştık.. apartman kapısının önünde oturduk, murat abi eve gidiyodu, yolu araladık geçsin diye..
gene fırça attı burada oturmayın diye ama kimse siklemedi.
he deyip geçtik.. akşam üzeri olmuştu, acıkmıştık memet beslenme çantası almamıştı.. bizim evin aşşasına geldim anneee anneee diye bağırdım. annem çıktı ne bu hal filan. dedim bize ekmek arası bişeyler yap..
biraz sonra sepet salındı salçalı ekmekler indi.. arsaya gidip ağacının altında ekmeklerimizi yedik…
güneş batıyordu…gökyüzü ne kadar da güzeldi…gün batımını izledim…
çocukluğum geçti karşıma….
-şimdi bana mı acıyosun sen? dedi..
boğazım düğümlendi konuşamadım..
ben her gün buradayım, ama sen günden güne yok olacaksın..
her gün bir önceki günü arayacaksın..
hayatın gitgide anlamsızlaşacak..
şu gördüğün güneşi çok arayacaksın..
güzel günler göreceğiz, güneşli günler diyerek avutacaksın kendini..
sahip olduğun şeyler sana sahip olmaya başladı..
bak 20 sine geliyosun..
adına geçim derdi diyorsun ama bomboş yaşıyorsun be koçum..
benim en büyük derdim ise demin oyunda kaybettiğim taso ve misketler…
+ yeter sus amına koyim!
diyerek hıçkıra hıçkıra ağladım..
bir sigara yaktım..
“hayat ne boktan amına koyim..
sırf bu yüzden yemek altına serilecek gazeteyi özenle seçenler vardır. hani kadir kıymet bilen insanlar vardır ya, öyle işte. mesela gazetenin ilan dolu sayfalarını kesinlikle seçmezler. özellikle daha önce okunmadığı tahmin edilen sayfalara görev verilir. konur yemeğin altına.ki bu yemek genellikle kahvaltı türü, atıştırmalık şeylerdir. işte o kahvaltıyla birlikte okunan sayfadaki haberler öyle enteresandır, öyle ilginçtir ki, bilgiye doyulmaz, hastası olunur. hatta gazete arşivi de sağlamsa; "vay amk gripin icat olmuş" diye iç geçireni bile olabilir.
seri ilanları bile pür dikkat okunur hale getiren durumdur. en can alıcı kısmında ya bir tabak durur ya da bir şey damlar. mesela sırf okuyamadığın için ne işe yaradığını bile bilmediğin çuval konfeksiyon makinesinin fiyatı kıymete biner.
abi burada bi yerde yol bölünüyor bi ezberleyemedim çiplerim yandı hep karıştırıyom ben sen en iyisini birine sor bundan sonrasını diyen bi navigasyon. ucuz navigasyon.
gayet mantıklı ve bilimsel bir soru, troll de değil.
dünya için cevap "çok yavaş dönüyor" tabii. ama şu soruyu sormak mümkün, herhangi bir gezegen ne kadar hızlı dönmeli ki ekvatorundaki parçacıklar uzaya savrulsun? cevabı ilginç bir şekilde gezegenin yarıçapından bağımsız, ortalama özkütlesi ile newton yerçekimi sabitinin çarpımının karekökü aşağı yukarı. ortalama özkütle de kayalık gezegenler için 1 ila 10 g/cm3, pek değişemez. bu durumda aslinda dünya günde bir kere değil 17 kere kendi etrafında dönseydi savrulurduk diye buluyoruz. dünya veya diğer büyük gezegenler için çok önemli değil tabii ama daha hızlı dönen astroidler var, onların üzerine inerseniz ekvatora inmememeye dikkat edin.
öncelikle başlıktan bi sik anlamadığınızın farkındayım, aslında açmak istediğim başlık şuydu:
türkçe konuşurken gereksiz yere 'var' kelimesini kullanan yabancı.
hatta bundan bile bi şey anlamamış olabilirsiniz, onun için ne demek istediğimi açıklayayım hemen.
"ben var gitmek istanbul'a" mesela bu tarz cümleler yabancılar tarafından sıklıkla kurulur. bu cümledeki "var"ın ne kadar gereksiz olduğu hepinizin malumu. geçen nerden estiyse bunu düşünmeye başladım kendi kendime ulan nerden geliyor bu gereksiz "var" kullanımı diye.
biraz düşündükten sonra şöyle bir sonuca vardım, hemen bir örnekle anlatayım.
"i have three books." cümlesini ele alalım mesela. bu cümleyi çevirmek isterseniz, "3 kitaba sahibim." yerine "3 kitabım var."ı tercih edersiniz muhtemelen.
işte bu gibi örneklerden dolayı yabancıların kafasında have/had ile var arasında bir ilişki oluşuyor ve perfect tense ile cümle kuracakları zaman işin içine "var" giriyor.
misal perfect tense'de yapı şu şekildedir: subject + have/had + v3
işte yabancılar da perfect tense kullanacağı zaman bu yapıyı aynen türkçe'ye çevirip "ben var gitmek" gibi abuk sabuk bir sonuca ulaşıyorlar.
böylece yüzyıllardır dil bilimcilerin aklını kurcalayan bir soruya daha cevap vermiş bulunuyorum, eğer benden önce birileri yazdıysa da sikerim belasını ilk ben buldum.
cebimde param yoksa işeyemeyecek miyim?
hayır uygulamaya itirazım yok sadece enteresan geliyor. fiili durumda bir sıkıntı yok belki ama sanırım yol kenarına işeyen arkadaşlara polis fazla bir şey yapamaz sanki. sıkıştım bıraktım diyebilir.
işemek haktır. özgürlüktür. yaşasın. hadi hepimiz işeyelim. çişşşşşş.
not : "parasız işemek istiyoruz." parasız işeme platformu.
kimimiz evimiz keşke giriş katta olsaydı da camdan annem su uzatsaydı diye düşünmüşüzdür.
kimi zaman olayın vehameti ile eve o annelerimizin deyimi ile leş gibi olan ayakkabılarla eve girilmesine, dizlerimizin üstünde emekleyerek yol katetmemize ve sonunun mutsuz son ile bitmesine şahit olmuş nesildir.
bir de bunun
camiye su içmeye gidene kadar top ile paslaşan nesil versiyonu vardır.
camiye su içmeye giderken top sektirme yarışı yapan nesil vardır.
camiye su içmeye giderken top sektirecem diye az daha arabanın altında kalacak olan nesil bile vardır.
sike sürülmeyecek beyne sahip aciz yaratıklar topluluğudur.
ulan her tarafımız toprak ve ağaçlarla donatmaları gerekirken sikindirik toprak parçalarıyla ilgilenip binlerce yıldır süregelen yanlış düzenin hegomonyasında çırpınırlar. sikeyim dünya sınırlarını da onları koruyan silahlarınızıda, dünyayı getirdiğiniz bu halden feyz almayan vicdanınızıda.
amk önce ırkları uydurdular sonra dilleri sonra sınırları çizdiler ayrımlar ve savaşlar başlattılar cennet dünyayı paraya endekslediler. teknolojinin köpeği haline geldik.
her kelimesi bir hançer olarak kalbinizi deşerken sırıtmaya devam etmeniz.
her platoniğin eninde sonunda yaşayacağı durum. dışardan birinin "seviyorsan git konuş bence" demesi ile reddi yiyip hüzünlere gark olmak bir çözümdür(seviyorsan git konuş bence diyen eleman iş kendisine geldiğinde aynı şeyi yapamaz tabi ama bu başka bir entarinin konusu)
çok fazla yaşadığım durumdur ayrıca. karşınızdaki yar o çocuktan bahsettiği anda içinizde bir ısınma ardından hızla soğuma hissedersiniz; içinizdeki kan çekilip vücudun bir kenarında donmuş gibidir. titreme gelir; "ya hayır" diyemezsiniz. cümleleriniz kısalır; konuşmak can yakar. göz göze de gelemezsiniz; içinizden geçenleri anlamasın diye. malsınız çünkü; o duyguları sakladığınız için oldu hep bunlar.
diyorum ya; başıma çok geldi; bazen cesaret edip konuştum hoşlandığım kızla(bazen iyi gitti, bazen de kötü); bazen de hiç konuşamadım. ne zaman neyi yapacağımı çözemedim. ilişki cahiliyseniz hep yaşarsınız bu halleri, kaçış yok.
yakında yine başıma gelecek gibi hissediyorum. dedim ya; ne yapacağımı ben bile bir saniye sonra farkediyorum ilişkilerde.
bu sefer de en azından içimi dökebilecek o son enerji gelsin istiyorum.
şu zamana kadar hiç bir eski sevgilim benden bu kadar beklenti içinde değildi.
sevgiliyi geç babam benden bile beklentili değil anasını satayım.
ama bu kasiyer, ben kasaya gelince, beklentileri "2500 bin tl benim arabamin mazotuna yetmez" diyerek koca bulmaya çalışan kadının beklentisi ile eşdeğer oluyor.
ulan marketten aldığım gıdaları poşete koyarken pat ücreti söylüyorsun. bırakıyorum eşyaları poşete koymayı hemen sana para vermeye koyuluyorum.
veriyorum parayı sonra tekrar eşyaları poşete koymaya çalışırken sen tekrar bana para üstünü veriyorsun.
ulan hangi birini yapayım 10 elim yok ya.
hadi müşteri fazla olur neyse, içeride kimse yok. birde parayı illaki elinize verecek olanlar var. koy yere biz alırız ordan ne yani illa bir ele verme düşüncesi.
parasız olan erkeğin "erkek" olarak görülmemesinden ileri gelir. tıpkı güzel olmayan bir kadının gördüğü(göremediği) değer gibi. ne kadar saçma, aşağılayıcı, özgüven zedeleyici değil mi?
bir erkek arkadaşım şöyle demişti "param olmayınca kendimi özgür hissedemiyorum". maalesef hayatın, insanların, şartların bizi getirdiği nokta bu.