kolunuzda hiç hareket etmiyor gibi görünen akrep, her an belli belirsiz bir devinim içinde, hiç acele etmeden, peşinde olduğu şeyin ensesinde nefesini gezdire gezdire kimi kovalıyor? dün o aynı yerden geçerken nefes alan kaç canlı şimdi kımıltısız, solgun bir şekilde uzanmakta? ömrün yeşil otlarını yavaşça biçmekte olan akrep, kendini sokmadan evvel daha ne kadar insanı zehirleyip içecek nefeslerini? bir adım önünde koşuyoruz, her an akrep peşimizden süzülürken. bazen bir yakınımızı, bir sevdiğimizi teslim ederken zamansızlığa, öte yanda vakit öldürme avuntusunda harmanlıyoruz ruhumuzu. akrep peşimizde..
Önce, tüm sevip de kavuşamayanlar için tanım gelsin: hani şu biscolata reklamında arz-ı endam eden yiğitlerin çalıştığı benzin istasyonlarıdır.
Efendim,Bacanağın 2. sefer doğu görevi çıkınca, ailesini memlekette bıraktı. Aracını da götürmedi. geçen gün hanımla laflıyoruz kahvaltı sonrası çay keyfi filan... Telefon çaldı, arayan baldız. Hava- su derken, baldız demiş babam yanımda, benzinciye gidiyoruz. Hanım şaşırdı tabi. Normalde araç kullanmayan biri değil. Çocukları okula götürür, getirir. Kayınpederlere gider vs. E demiş, bizimki tembihledi, benzin almaya yalnız gitmiyorum. Öyle buyurmuş bacanak. bizim aklımıza gelmedi tabi. Benzin istasyonlarına yalnız giden bayanlara güpegündüz tecavüz ediyorlar demek. Zihniyete bak paşamda * Hemen gözümde tanımdaki gibi bir benzin istasyonu canlandı. Pompacısından tezgahtarına, temizlikçisine kadar seçme bir yer... Yav dedim, bispete gitmesin, diğer istasyonlarda sorun çıkmaz. Bispet mi? hangi bispet dedi hanım. Hani şu biscolatacı arkadaşların kaslarını sergilediği benzinciler var ya, Onlara uğramasın, diğerlerinde sıkıntı olmaz dedim. Mübarek, sanki bunların fabrikasına yolluyor benzin almaya. Herkes ekmeğinin derdinde kardeşim. Art niyet ararsak her yerde var ondan...
Başlığa bakıp hemen fesatlanmayın, bi durun da... Önce tanım: Küçük bir çocuğun, babasının başını derde sokabilecek beyanıdır.
Efendim, olay şöyle vuku bulmuştur. Bir zamanlar anadolu'da,şirin bir köyde öğretmenlik yapan hocamızın 7-8 yaşlarında bir oğlu varmış. Bu delikanlıya babası mantar tabancası almış. Bu yeni oyuncağını pek seven çocuk, elinden düşürmez olmuş. O zamanlar ortalık karışık olduğundan, güvenlik amaçlı, babasının da bir ruhsatsız tabancası varmış. Çocuk, bunun yerini iyi bilir fakat asla kurcalamazmış. Gel zaman git zaman, bir gün köye jandarmalar gelmiş, hoş beş sohbetten sonra, jandarma komutanı çocuğun elindeki mantar tabancasını almış, evirmiş çevirmiş seviyor musun çok tabancanı diye sormuş. Bizim ufaklık, burada patlatmış bombayı, "babamın da var tabancası. Benimki yakar, babamınki deler." Neyse ki jandarma komutanı anlayışlı biriymiş de, bir iki nasihatla atlatmış olayı hocamız. Çocuklar böyle de doğrucu davuttur. Siz siz olun onları silahlardan uzak tutun e mi... *
önce tanım gelsin: aşk hırsızlığına uğramış bireyin, ilanıdır.
gönül bir kuş misalidir a dostlar. sıkılır göğüs kafesinde tünese de mütemadiyen. ara sıra kanat çırpmak ister sevdanın efsunlu göklerinde. ne zaman ki bir güzelin gözlerinden aşk meyi içip sarhoş olsa, yerinde duramayan bir çocuk gibi kapıları yumruklar, gidip kapıyı açana dek yırtınır durur. uçup güzellerin yanaklarına konar, renkli kanatlarını boynuna doladığında, en güzel sesiyle nağmeler okur, sonra, usulca gelip, kafesine konardı. bana da uçları yanmış kanatları, gözyaşında yıkanmış zaman merhemiyle iyileştirmek düşerdi.
ilk sevgilinin ilk gülümseyişinden yapılmış, altın işlemeli anahtarla kapatırdım, gönül kafesinin kapısını. gönül dışarı kaçmasın diye değil, dışarıdan kimsenin ona bir zararı dokunmasın diye. gel zaman, git zaman, gönülden bir ses gelmez oldu. önce, pek aldırmamıştım zira bazen günlerce şakımazdı. küserdi bana, olmayacak biri için. sonra, bu durum devam edince, gidip bir göresim geldi onu. baktığımda, yerinde yeller esiyordu. tüylerinden bir kaçı yere dağılmış, asil kanı, parmaklıklara sıçramıştı. kafesin anahtarları da yoktu artık. düştüm yollara, uçsuz bucaksız ovaları, deli deli akan nehirleri geçtim. yıldızsız geceler ve gölgesiz günler boyu aradım onu. bulduğumda, bir deli kızın omuzuna tünemiş, hayran hayran onu seyrediyordu. ona en güzel şiirlerden örülü ağımı attım, sakinleşmesi için de bağlamamla hüzünlü ezgiler fısıldadım usulca. alıp geri getirdim ait olduğu yere. yaralarını sardım. kanatlarını temizledim. soğuk sulardan içirdim ve gördüm ki, öldürmeyen ezalar, güçlendirirmiş.
azametli bir anka kuşuna dönüşen gönlüme, gururla baktım. artık anahtarı yok kafesinin, kayboldu. gerek de kalmadı artık çünkü o bir av değil, pençelerinde bin güzelin gözyaşı gizli bir avcı oldu. anahtar mı, onu siz bulursanız, gömün gitsin. bir anlık bakışın ateşiyle, kim bir ömür yaşamak ister ki...
karakter sınırlaması yüzünden eksik kalmış başlık olup, doğrusu : "kırmızı ışıkta beklerken önünden geçen yayaya gaz basan tip" olacaktı.
maalesef günlük hayatımızda çok sık karşılaşılan, kendilerinde karakter sıfırlaması olduğunu düşündüren kişilerdir. Yayalara yeşil yanmıştır. Siz karşıdan karşıya geçerken, süreniz de çok olmasına rağmen, özellikle biraz ağırcana yürüyorsanız, gazı kökler bu yiğitler. Özellikle yaşlıların bu hareket karşısında telaşa kapılıp hızlanmalarından, sadistçe bir zevk aldıkları, gevrek gevrek sırıtışlarından bellidir. Bu kişilerin ruh sağlığının yerinde olduğundan pek söz edilemeyeceği açıktır.
Bunların tek tek tespit edilip, 3 ay süreyle, huzurevlerinde mecburi kamu hizmetine tabi tutulduktan sonra, çıkışta oradaki tüm yaşlıların tek tek ellerini öperek veda etmelerinin, kamu vicdanının yaralarını bir nebze olsun saracağı düşünülmektedir.
Haydar Dümen'e sorulmuş gerçek bir sorunun cevabıdır.
Güzel ülkemizin saf kızlarından birisi erkek arkadaşının evine gitmiş ve yaşadığı dehşet verici olayı, zavallı erkek arkadaşının henüz teşhisini yapamadığı hastalığını öğrenmiş ve bunun üzerine teşhisi Haydar Dümen'in koyması için bir soru göndermiş, bakalım soru neymiş.
"Sevgili Haydar hocam, ben 17 yaşında genç bir kızım ve internette tanıştığım bir erkekle sevgili olduk. O beni seviyormuş, bende onu seviyorum. Bir güne beni ailesi ile tanıştırmak üzere evine davet etti bende onu çok sevdiğim için hiç düşünmeden kabul ettim ve belirlediğimiz zamanda erkek arkadaşımın evindeydim. Ancak evde ailesi yoktu ve ikimiz yanlızdık. Erkek arkadaşım bana birazdan gelirler dedi. Odasında oturmamızı tavsiye etti ve kolay içer misin diye sordu. Bende odasıne geçerek içerim dedim ve kolalarımızı karşılıklı yudumlarken erkek arkadaşım birden uyumaya başladı. Çok korktum, sizce erkek arkadaşımın rahatsızlığı nedir, neden uyudu yada bayıldı? Teşekkürler."
Bu korkunç soru karşısında haydar hocamızın cevabı ise şöyle olmuştur.
efendim ne zamandır uğramadığınız, epeydir yolunuzu gözleyen berberinizle nihayet kavuşmaya karar verirsiniz. Daha kapıda nazlı bir sevgilinin alıngan edasıyla karşılar sizi. Ooo hoşgeldin abi, özlemiştik... Buyur geç, şöyle aliim derken, hızlıca kafanızdaki saç miktarıyla, data kayıtlarındaki miktarı karşılaştırır, onu başka bir berberle aldatıp aldatmadığınız hususunda hüküm verir.
- abi, bayramda yoktun, enseyi toparlatmışsın.
+ haa, bayramda kayınpederlere gittiydik.
- ... (gözler ensededir)
+ (yarı mahçup bir edayla)kayınpeder sağolsun, elinden biraz gelirmiş bu işler, ısrar etti, toparlayıvereyim diye, kıramadım.
- hee, biraz bozmuş saçı ama merak etme, hallederiiz.
+ (havalara bak, sanki beyin ameliyatı yapacak) Sağooool...
Berberimiz, mahir elleriyle bir güzel traşı tamamlar. Saçları yıkar. Sıra kurulamaya gelir. Alır fön makinasını bir eline, fön fırçasını diğer eline, bir heykeltraş ciddiyeti içinde saçları bir güzel kabartacaktır. Sağ tarafta işini bitirince, makinayı tepenizden geçirerek, diğer tarafa geçmeye çalışır ya, o anda, işte o anda makinanın kablosu önce yüzünüzü, akabinde saçınızı bir güzel yalayıverir. O kablonun üzerindeki tüm tozlar, mikropların onca zamandır inşa ettiği bilimum tesisler, yeni mekanlarına teşrif eder.
Benim gibi kibar biriyseniz dostlar, içinizden monacodayım, monacodayım nidaları geçirirken, dıştan hiç bozuntuya vermezsiniz.Hatırlamaya çalışırsınız, daha önce böyle ettimiydi bu diye, cevap kocaman bir hayırdır. O zaman anlarsınız ki, berberiniz size ince ayar veriyor... Omuzlarınızdan havluyu olanca sinsi bakışıyla alırken, birazdan yakanızı düzeltip, saatler olsun diyeceğini bilirsiniz.
Giderayak, son bir hamle ile jöle kavanozuna atılıp, minimum yarım kavanoz jöleyi, göstere göstere saçlara boca etmek, üstüne de tatlı niyetine hatırlı müşterilere bir fıs koklatmalık bulundurulan parfüm şişesini kapıp, havale geçirmek üzere olan berbere gülümseyerek , seri halde tıslatmak, sizi bir nebze ferahlatacaktır.
Kapıdan çıkarken, yüzüne inme inmiş, bir köşeye seyirten berberinize, au revoir demeyi ihmal etmeyin, darılır sonra...
Uygulanması halinde, en rahat tahsil edilecek vergidir.
Dostlarında biri, Fransız kralı 15. Lui' ye:
- Majesteleri, demiş. Akıl vergisi almayı hiç düşündünüz mü? Hiç kimse budalalığı kabul etmeyeceğine göre, herkes böyle bir vergiyi seve seve öder.
Kral, alaylı alaylı gülerek:
- Hakikatten enteresan bir fikir, cevabını vermiş.
Bu buluşunuza karşılık,sizi akıl vergisinden muaf tutuyorum.
kabenin anahtarının kureyş kabilesinden eşşeybi ailesinin elinde bulunduğu, bu aile dışından kimsenin, kabenin anahtarını eline geçirse bile, kabe kapısını açamayacağı, eşşeybi ailesinden bir çocuğun bile kapıyı açabileceği sırrı.
haber linki : http://www.milliyet.com.t....2010/1313064/default.htm
ezel dizisinde, ramiz dayının kolunda yazılı dövmenin anlamı. Söz, Muhyiddin-i arabi'ye aittir.
--spoiler--
Sen nesin ?
Süphesiz; sen, sen degilsin..
Sen osun.. Ama sen, sen olaraktan degil..
O, bir giris sekli ile sana dahil degildir. Ama, bir çıkıs sekli ile de,
senden hariç degildir.. Keza; sen de onun haricinde degilsin.
Bu anlattıgım mana ile: Senin mevcud oldugunu kasd
etmiyorum.. Keza sıfatını da..
Sunu anlatmak istiyorum: sen hiç bir zaman var olmadın.
Olman da mümkün degil..
Her seyi bir yana at..
Hiç bir seyle olma.. Hatta sen, sen olma.. Hele nefsinle hiç
olma..
Onunla, yani: Hak'la da olma. Hatta, onda da olma. Onunla
birlikte de olma..
Fakat, sunu da unutma ki: Sen, ne bir fanisin; ne de bir
mevcud.. Sen osun ; o da sen..
--spoiler--
Boşanma davası esnasında, hakim, kadının geçinebilmesi için kocanın ödemesi gereken bir aylık tutar belirler. Kadının durumu iyiyise ve erkek de bakıma muhtaç ise, kadının erkeğe aylık bir miktar ödemesine de hükmedilebilir. Ayrıca müşterek çocuklardan, nafaka almasına karar verilen tarafın yanında kalan çocuklar için de ayrıca bir nafakaya hükmedilir. Dava sonuçlandıktan sonra da nafakalar devam edebilir. Nafaka alacaklısı, bu karar verilen aylık paraların kendisine ödenmemesi sözkonusu ise, icra dairesine başvurarak, kendi adına asaleten, çocukları adına velayeten, alacağın tahsilini ister.
efendim vardır maalesef böyle tipler. Bu türler, bardağındaki kolayı bitiremiyeceğine hükmettiği anda, samimi bir aile yemeği vb. ortamların kendisine bahşettiği rahatlık ve özgüvenle, genellikle masada en yakınında bulunup, kendisine ciddi bir tepki gösteremeyecek konum ve durumda olan kurbanın bardağına, hiç sezdirmeden, bir anda yaptığı atakla, kendi bitiremediği kolasını boca ediverir. Bardağında kola kaldıysa, seçtiği ikinci ve üçüncü kurbanlara da hamle yaparsa da, onlar elleriyle seri bir şekilde bardaklarını kapayarak, geçit vermezler. Böylelikle kurbanımız, bu durumla yüzleşen tek kişi olarak kalır. Akabinde kurban, ya durumu kabullenip, kolayı yudumlayacak (içinden türlü özlü sözler geçse de) ve iğrenmediğini göstererek puan almaya bakacak, ya da çok susamış olsa da, bir yudum dahi içmeyerek durumu protesto edecektir ki bu durumda kolayı döken ulu kişiden seri eksi oy alması muhtemeldir.
hüzün, coşku ve neşeyi birarada harmanlayan, hangi niyetle dinlenilirse, aynen duygularınıza eşlik eden, olağanüstü güzel bir halk ezgisidir. icrası oldukça zor olan kaytağı, bağlama çalanlar için önemli bir eşik teşkil eder.