kanthauer diogetales
89 (hoş sohbet)
onuncu nesil yazar 2 takipçi 13.20 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    atatürk ün kutsallaştırılması

    1.
  1. bilhassa okullarda devlet eliyle yapılan, atatürk'ü anlaşılmaz, erişilmez hale getiren, insan-üstü bir imaj yaratan, atatürk'ü eleştirilemez bir tabu haline getiren, dogmatizme yol açan uygulama.

    okullarda atatürk hatasız, günahsız, yanlışsız biri olarak öğretiliyor, "atatürk yaptıysa vardır bir sebebi" denilerek eleştirel düşüncenin önü kesilip farklı fikirler imha ediliyor. vatan sevgisi atatürk sevgisine indirgeniyor. atatürk'ü sevmenin bir zorunluluk olduğu izlenimi yaratılıyor. atatürk şişirildikçe şişiriliyor, insan olmaktan çıkarılıp bir übermensch haline getiriliyor, böylece tabulaştırılan anlaşılmaz oluyor. insanlar atatürk'ü neden sevdiğini, nasıl seveceğini bilmiyor. birini sevmenin yolu onu anlamaktan geçer fakat çocuklara sevin gerisi yeter anlayışı aşılanıyor.

    atatürk'ü eleştirdiğinizde insanlar uzaylıymışçasına bakıyorlar size, vatan hainliği yaptığınızı zannediyorlar. sizi bildikleri 3-5 kalıptan birine sokmaya çalışıyorlar (şeriatçı dinci, yunan dölü vs.) insanlara çok garip geliyor eleştirmek. halbuki atatürk değil miydi "ben size ardımda hiçbir dogma bırakmıyorum" diyen?

    atatürk makyavelistti. yani her zaman iyi olması zaten olanaksızdı. ayrıca atatürk de bir insandı, bu yüzden hataları vardı. atatürk'ün durumu şuydu, doğruları hatalarının daha üstündeydi. normalde bir insan bu kadar güç elindeyken gücün şehvetine kapılır, atatürk gücün büyüsüne çok kapılmamıştır, bu da iyi bir lider olduğunu gösterir.

    ama dediğim gibi yanlış uygulamaları da vardır. kendine muhalifleri öldürtmesi, dersim, zilan deresi, şapka kanunundaki sert tutum, milliyetçiliği vs. "atatürk yaptıysa bir nedeni vardırcılar"ca bunları tartışmak bile vatan hainliğidir.

    atatürk'ü kutsallaştıran kişiler, atatürk hakkında en z fikre sahip olanlardır.
    8 ...
  2. tartışmalarda atatürk kartı

    1.
  3. öncelikle (bkz: argumentum ad verecundiam)

    tartışmayı piç etme yöntemlerinden biri olan kart. atatürk'ü yanılmaz, hatasız, insan-üstü bir varlık olarak görenlerce sıkça kullanılır. tartışmalarda zorda kalınca direkt atatürk kartını oynarlar. (argumentum ad verecundiam). sanırlar ki atatürk bu sözü söylediği için karşı taraf tartışmayı kaybediyor. çokça karşılaştım, diyelim konu liberalizm ve komünizm, hemen atlar der ki biri "atatürk komünizmin başının ezilmesi gerektiğini söylüyor." al işte, gitti tüm tartışma. atatürk komünizmin kötü olduğunu düşünüyor diye neden komünizm kötü olsun? komünizm faydalıdır, zararlıdır bu tartışılır ayrıca argümanlarla. ama atatürk'e başvurarak fikir korunamaz, insanların bunu anlaması lazım.

    milliyetçilik, türklükle gurur duyma vs. gibi konular atatürk kartının en çok kullanıldığı konulardır.

    şöyle diyaloglar bolca geldi başıma:

    -atatürk milliyetçiliği övüyor!
    +e russell da yeriyor.
    -ama o atatürk!
    +e bu da russell.

    işin garip yanı bu insanların atatürk hakkında pek fikre sahip olmaması; aynı atatürk osmanlı'yı sevmez*, dindar da değildir**. bunları söylediğinizde de size sövüp sayarlar, yalan olduğunu söylerler.

    *: nutuk
    **: (bkz: #19851037)
    0 ...
  4. şey i şey yapan nedir

    1.
  5. bir felsefe sorusu. bu soruya aristotales'in verdiği cevap incelenmeye değerdir.

    aristotales şeyi şey yapan şeye "biçim" der. biçim, birbirini tamamlayan dört nedene ayrılır. bunu mermer heykel örneği üzerinde incelersek:

    1) maddi neden: heykelin yapımı için gerekli mermer maddi nedendir. bu şeyin var olması için gereken en önemli neden budur.

    2) edimsel olarak yapan neden (hareket ettiren neden): çekiçle mermerin yontulması işlemi.

    3) formel neden: bu şeyin heykel olabilmesi için insanın, aslanın vs. şeklini alması gerekir. gelişigüzel yontulmuş bir mermer parçası heykel değildir. şeklin tanınmasını sağlayan şey, maddede kendini gerçekleştiren neden formel nedendir.

    4) ereksel neden (sonul neden): varoluş nedeni. heykeltraşın amacını gerçekleştirmek üzere maddi neden, edimsel neden ve formel nedenin birlikte çalışmasıdır.

    2 nedenin de yeterli olduğu olur bazen.

    yani bir şeyi o şey yapan şey; maddesi, çalışılması, şekli ve amacıdır.

    heykeli dikilecek adamsın aristo.
    2 ...
  6. dönemsel ahlak ve din ahlakı çatışması

    1.
  7. dindarların düştüğü ve (genellikle) yanlış tarafı seçtiği çatışma. dindarlar genel-geçer olduğunu iddia ettikleri din ahlakını içinde bulunulan çağın ahlaki normlarıyla bağdaştırmaya çalışarak dini ahlakın zaman-üstü olduğunu farkında olmadan reddediyorlar.

    bir örnekle açımlayacak olursak:
    islam'da çok eşlilik var ama 21. yüzyıla geldiğimizde çok eşliliğe sıcak bakılmıyor. bu durumda dindar insan ne yapıyor? çok eşliliği rasyonalizasyonla 21. yy ahlağına uygun hâle getirmeye çalışıyor; şu şu şu durumlarda çok eşlilik olur, kadın istemeden olmaz vs.

    oysa söylemesi gereken şudur:
    evet, belki siz bunu ahlaksızlık olarak görebilirsiniz ama dinim ahlaksızlık olarak görmüyor. sizin geçici ahlağınızın dediğini umursamıyorum.

    böylece dinin zaman-üstülüğü reddedilmemiş olur.

    bir kanthauer'le ramazan sohbetinin daha sonuna geldik. tekrar görüşmek dileğiyle, bizimle kalın.
    2 ...
  8. varlık varsa oluş yoktur çünkü oluş çelişiktir

    1.
  9. değişme, hareket veya oluş neden çelişiktir ? çünkü bir şeyin hem olması hem olmaması; mantıksal bağlamda şeylerin aynı anda hem "a" olması hem de "a olmaması" demek olgular cephesinde mümkünsel süreç teşkil etmez. değişmede değişen bir şey, bir an önce her ne ise o şey olmaktan çıkmakta ve başka bir şey olmaktadır. o halde onun bir an önceki şey olarak artık varolmadığını, bir an önceki şey her ne ise onun ortadan kalktığını, buna karşılık şimdi ortaya çıkan şeyin de bir an önce varolmadığını, dolayısıyla onun da bir an önce var değilken şimdi var olduğunu kabul etmemiz gerekir. fakat, akılsal bakımdan imkansız olan tam da budur. çünkü bu, var olan bir şeyin artık var olmadığını, var olmayan bir şeyin ise şimdi artık var olduğunu söylemek anlamına gelir. bir an önce var olduğunu gördüğümüz veya söylediğimiz şey şimdi nasıl ve nereden varlığa gelmiştir? böyle bir şeyi, yani varlığın var olmadığını veya varolmayanın varolduğunu söylemek, aklen zor ve esasen çelişik olduğuna göre, insana böyle bir şeyi söyleten, onaylatan şeyin kendisini, yani duyusal-deneysel gözlemi, duyusal bilgiyi değersiz, çünkü yanıltıcı olarak reddetmemiz ve onun yerine akılsal mantıksal yöntemi yani doğrudan a priori düşünme, akıl yürütme yöntemini geçirmek gerek.

    parmenides'te kendini bulan akıl yürütme olgusuna aristoteles karşı çıkar ve onun özdeşlik ve de çelişmezlik ilkesini yanlış anladığını ileri sürer. çünkü aristoteles'e göre özdeşlik ilkesi; "bir veya aynı şeye, bir veya aynı niteliğin, bir ve aynı zamanda, bir ve aynı bakımdan hem ait olması, hem de olmamasının imkansız olduğu"nu söyleyen ilkedir. Oysa burada böyle bir durum söz konusu değil.
    değişme; bir şeyin belli bir zamanda belli bir niteliği kazanması başka bir zamanda ise bu niteliği kaybederek yerine başka bir niteliği almasıdır. bunda özdeşlik ilkesine aykırı olan bir şey yok, kısaca değişme; mantıksal bakımdan hiç de çelişik değil.

    aristoteles'in bu itirazına parmenides şöyle bir cevapla karşı çıkmaya devam edecek:

    "asıl önemli olan asıl sorun birinci niteliğin ne olduğu, nereye gittiği, ikinci niteliğin ise daha önce var değilken nereden ve nasıl varlığa geldiği değil midir? bu nitelik, herhangi bir varolan şey gibi varsa, ortadan kalkamaz; eğer var değilse o zaman da varlığa gelemez. bunun aksini söylemek veya düşünmek çelişki içine düşmektir. çelişki ise kabul edilemez."

    aristoteles'in varlık kavramını parçalayarak, yumuşatarak ve varlık-kavram çiftini yardıma çağırarak bu ikinci/ve son derece havada bırakılmış itirazı nasıl cevaplandıracağını ve oluş hakkında nasıl net bir açıklama vereceğini ele vermek kaçınılmaz: bu aklın, yani varlığı kuracak, inşa edecek veya yaratacak olan aklın değil; onu düşünecek, kavrayacak ve doğru ifade edecek olan aklın klavuzluğuna kendimizi bırakırsak, o bize önce ve kesin bir zorunlulukla "varlık vardır" diyecek, daha sonra "varlığın varolmadığı"nı veya "varlığın hem varolduğu, hem varolmadığı"nı söylemenin imkansız olduğunu belirtecektir. ancak sözünü etmeye çalıştığı akıl veya mantıksal düşünce bununla kalmayacak, varlık veya varolan kavramının içeriğinin analizinden varlık hakkında daha başka şeylerin de söylenmesinin mümkün, daha doğrusu zorunlu olduğunu gösterecektir. varlığın bölünemezliği sistem doğru işlediğinde farkedilecebileceği gibi.

    ve nihayetinde değişme; mantıksal bakımdan hiç de çelişik değil.
    1 ...
  10. non sequitur vs karl marx

    1.
  11. non sequitur kendisinden önce gelen öncüllerden doğal olarak çıkmayan önermeyi ifade eder. latince "izlemeyen" anlamına gelir ve tam karşılığı oturtulamadığı için latince olarak kullanılır. esasında non sequitur'ları akla yatmadıkları zaman saptamak her zaman daha kolay olagelmiştir. örneğin çoğu kedinin süt sevdiği ve kedilerin kulakları olduğu bir gerçektir. ancak bu gerçeklerden karl marx'ın en büyük alman düşünürü olduğu sonucunu çıkaramam. bu durum; sonucu ister doğru ister yanlış olsun, her halükarda sürrealizm sınırında dolaşan bir non sequitur olur. evet marx'ın bir düşünür olduğu doğrudur, kendisinin alman olduğu da doğrudur ve bazı insanlar için bu ikili öncülde "en büyük" sıfatı da doğrudur. peki bunun kedilerle ne ilgisi olabilir?
    0 ...
  12. humptydumptycilik

    1.
  13. Herkes tarafından kullanılan sözcüklere özel anlamlar yüklemek olarak bilinir. Adını nereden alır: Lewis Carroll'un "Aynanın içinden" adlı kitabındaki Humpty Dumpty karakterinden. Humpty Dumpty'ye zafer sözcüğü ile ne demek istediği sorulur. Sana der Humpty Dumpty 'güzel bir nakavt tanımı yapmak isterim'. Zafer! diye karşı çıkar muhatap, zafer bu anlama gelmez her zaman! Humpty Dumpty aşağılayıcı bir tavırla cevap verir:

    -Ben bir sözcük kullandığımda, o sözcüğün ne anlama gelmesini istersem, o sözcük tam olarak o anlama gelir -ne bir eksik ne bir fazla.

    Kullanılan sözcüğün hangi anlama gelmesi gerektiği konusunda açıklanmış bir koşul yoksa örnekleri içselleştirmek kolaylaşır, çünkü hayatımızda, bizim hayatımızın bizzat odağında rastladığımız örneklerdir bunlar. Örneğin şiddet konusundaki bir tartışmada biri çıkıp da şiddetin ne demek olduğunu bildiği halde söz edilen bölgede ısrarla şiddetin var olmadığını söylüyorsa humptydumptycilik yapıyor ve "şiddet" sözcüğüne kendince alışılmadık ve bilinmeyen anlamlar yükleme eğilimi gösteriyor demektir.
    Bir başka örnek; son derece gaddar son derece acımasız bir çete önderinin hayranları tarafından "çok iyi bir adam" olarak tanımlanması doğrudan humptydumptyciliktir. "Çok iyi bir adam" sözcükleri kaçırılmış ve bilinen anlamlarından farklı bir anlam teşkil etmeye adeta zorlanmıştır.
    Sonuç olarak bir kimsenin dil kullanımının humptydumptycilik olduğunu söylemek, o kimsenin dilini şaşırtmacalı bir dil olduğu için eleştirmek anlamına gelir. Bu; sözcüklere yöneltilen bir dizi tehdidin kavramlar dünyasında vücut bulmasıdır.
    1 ...
  14. ahlak ilkelerinde görülen geometrik aksiyomsal bağ

    1.
  15. kantsal dönüşüm projesi

    1.
  16. kentsel dönüşüm projesinden çok farkla ayrılan bir proje olacak kendisi. ya da çoğu bünyede yaşamsal hakkını elde etmiştir bile kim bilir.

    not: projeye tam desteğimiz sürmekte.
    0 ...
  17. liberal kelimesini hakaret olarak kullanmak

    1.
  18. sözlük ortamlarında (ekşi olsun ulu olsun itü olsun) çok sık rastlanan hadise. eğer bir taraf diğerinin görüşünü sevmiyorsa hemen "liboş" joker kartını devreye sokuyor. tartışmalarda katlanamadığım şeylerden biri argüman kullanmak yerine sıfat takmak.

    konumuza dönecek olursak kim; liberalizm kötü bir şey değildir. liberalizm, birey haklarını ve özgürlüklerini esas alır. liberalizm, özgürlükçülüdür. bir liberalin savunduğu şey şudur: insanlar özgürdür ve hakları vardır. bunlardan önemli hiçbir şey yoktur. "liberal" kelimesini hakaret olarak kullanmak, aptal kelimesini övgü olarak kullanmak gibi.

    "liberal ekonomi sistemi destekçisi" anlamında kullanılacaksa daha iyi kelimeler bulunabilir sanırım çünkü bu şekilde anlam karmaşasına yol açıyor.

    ----------------------------------------------------------------------

    not: yukarıda söylediklerim "siyasal liberalizm"dir, ekonomik liberalizmden yana değilim, sosyalistim ve liberalim.

    (bkz: sınırlı mülkiyetin liberalizmden daha iyi olması/#20295367)
    0 ...
  19. batı bize hindi diyor diye mızıldanma gereksizliği

    1.
  20. bu konu üzerinde durulası bir konu ki hepimiz hayatında bir kez de olsa şu cümleyi duymuştur diye tahmin ediyorum: "ingilizce'de turkey hindi demek yaa, e türkiye de turkey demek bize hindi diyorlar, aşağılamak amaçlı" deli misin diyeceğim olmayacak kızacak. bu nasıl gereksiz bir komplekstir böyle. hep o lüzumsuz faşist tutumun, hep o aynı en üstün bizim ırkımız algının, hep o bastırdığın manasız cehaletin ve yine hep bu yıllardır süregetirdiğin yersiz kompleksinin sonucu bunlar ve evet yanlış biliyosun kimsenin senin ülkeni aşağılamak için hindiyi kullandığı falan yok çünkü söyleyeceklerim umarım düşünce dünyana kapıları kırarak girer:

    nereden başlayım? mısır'dan. mısır ülkesinden ve mısır besin maddesinden. kavramsal olarak düşünmeye gerek yok yani mısır yerine bobbom gibi bir ifade de kullanabilirdik. tek takılası nokta o ülke ile o besinin aynı ismi taşıma haliydi. mısır dediğimiz o besin bize mısır dediğimiz o ülke topraklarından geldi. hoş bir tesadüf oluşturmak mıydı, yeni kelime üretmekteki kıtlık mıydı bilemiyoruz ancak yediğimiz mısıra da gezdiğimiz mısır'a da mısır dememiz bu besinin bize bu ülkeden gelmiş olmasıyla doğrudan alakalıydı. sonra örnekler çoğaldı. portakala portakal ismini verdik çünkü portakal portekiz'den getirildi. sessel uyuşuma dikkat, biraz dilbilim bilginiz varsa bu altın kurallardan biri ayrıca. ve ıspanak. ıspanak adını ispanya'dan aldı. çünkü bu topraklara ispanya'dan geçti. hiçbir ispanyol da zannetmiyorum ki şunu düşünsün: "türkler bizi ezikliyo bize ıspanaksal isim takıyo" yok öyle bir şey. basit bir dilde sembolleşme süreci.
    evet gelelim hindiye. hindi bu coğrafyaya ne zaman girdi? ve asıl, en asıl soru: hangi ülkeden alındı ilk kimden geçti? -hindistan. ipek yolu baharat yolu derken hindi dediğimiz hayvan, hindi diyerek yediğimiz besin bir de baktık ki hindistan ülkesiyle bu topraklarda aynı sistemle adlandı.

    son olaraksa; batı hindi diye bir şeyi türkiye diye bir bölgeden aldı. o sebeple turkey, o sebeple hindi. neden aşağılandığını düşünesin şimdi ?
    2 ...
  21. çinlilerin köpek vb yemesini anormal karşılamak

    1.
  22. vejateryen/vegan biri tarafından yapılmadığı sürece ironik olan hadise. bir sürü kez duydum "abiii çinliler kedi köpek yiyorlarmış ıyy" diyeni. işin garip tarafı bu insanların hemen hepsi mangala, köfteye, kebaba bayılan insanlar. kendileri tam bir etobur. gel gör ki aynı insanlar kedi, köpek yiyen insanları "iğrenç, midesiz" hatta "ahlaksız" görüyorlar.

    köpek yemek ile koyun, tavuk, hindi yemek arasında pek fark yok. fark kültürde. dünyanın dört bir tarafında farklı farklı yüzlerce hayvan yeniyor ama sadece çinlilere çatılıyor. bu da garip.

    "ama köpekler temiz deyil ki" de pek geçerli bir argüman değil. bu argümanı kullanarak köpek yiyenlere saldıranlar kendi yedikleri etlerin hazırlanışını bilseler hayatlarında ağızlarına bir lokma et koymazlardı. (bkz: earthlings)

    not: hayatımda hiç köpek yemedim.
    5 ...
  23. sınırlı mülkiyetin liberalizmden daha iyi olması

    1.
  24. mülkiyetinin var olmasının ancak sınırlanmasının , mülkiyetsizlikten ve tam liberalizmden daha iyi olması durumu. burada liberalizmden kasıt liberal ekonomidir. john locke mülkiyet hakkını veren şeyin harcanan emek ve bu emekle istediğimizi yapma özgürlüğü olduğunu söyler. locke'a katılmakla birlikte liberalizmin kısıtlanması gerektiğini düşünüyorum çünkü liberalizm sömürüyü de beraberinde getiriyor. tamamen liberal ekonomik sistemde kapital şirketler, tröstler, emekçiyi yok sayarak tüm nimetlerden kendisi faydalanıyor. bu kaçınılmaz.

    mülkiyetsizlik ise yine özgürlüğün önünde engel. bir insanın sahil kenarında küçük bir evi olması farklı şey, gökdelenleri, şirketleri olması farklı şey. birincisinde hiçbir sorun yokken, ikincisinde yine sömürü devreye girebiliyor. bu durumda yapılabilecek en iyi şey, mirası, borç vermeyi, mülkiyeti vs. sınırlamaktır.
    2 ...
  25. çocuklara din eğitimi verilmesi

    1.
  26. çocukların özgürlüğünü ortadan kaldıran eylem. çocuklar söylenilen her şeye inanır o yaşlarda. eğer sen çocuğuna kendi inandığın dinin doğru olduğunu söyleyerek büyütüyorsan o çocuk senin dininden olur; ama kendi seçimiyle değil. sırf sen öyle büyüttün diye. böylece çocuğunun düşünce ve seçim özgürlüğünü almış olursun.

    "büyüyünce kendi başkasını seçer isterse" de düzgün bir neden değildir. senin öğretilerin çocuğun zihninde kalıcı etki yapar, seçimlerini etkiler. mesela müslüman olarak yetiştirmişsen çocuğunu büyüyünce illa ki "incil'in bozulduğu" yer eder kafasında ve objektif olarak hristiyanlığı incelemeye çalışsa bile aklının bir köşesinde vardır o. kendimden biliyorum.

    bırak çocuk büyüyünce istediği dine inansın, ama küçükken kafasına zorla bir şeyler sokma.

    bir de çocukları cinlerle korkutmak var, o daha da kötü çünkü o da hiçbir zaman akıldan tamamen çıkmıyor. karanlıkta bazen korkutuyor.
    1 ...
  27. türkiye de çok fazla atatürk heykeli olması

    6.
  28. onurlandırma ve unutturmama çabası değildir. ne dedik "çok fazla" heykel var, hiç heykel olmasın demiyorum.

    bir kişiyi onurlandırmak için sürekli heykeli mi yapılmalı? her tarafa resmi, fotoğrafı mı asılmalı yoksa öğretileri mi aktarılmalı insanlara? eğer okullarda atatürk'ün ve diğer insanların fikirleri düzgün olarak öğretilse gerek kalmaz bu "unutturmama" çabalarına.

    bir insana değer verdiğini göstermenin yolu sürekli ondan bahsetmek, sürekli bir yerlerde onu sergilemek değil, onu anlamaya çalışmaktır. mesela atatürk'ü çok sevdiğini söyleyen insanların kaçı atatürk'ü en çok etkileyen kitaplardan biri olan toplum sözleşmesi'ni okumuştur? kaçı atatürk'ün biyografisini okumuştur? kaçı atatürk'ün etkilendiği düşünürlere göz atmıştır? ben söyleyeyim: çok azı.

    zaten hatırlanması gereken insanlar değil, fikirlerdir. insanlar atatürk'ü değil, özgürlüğü, hakları unutturmamaya çalışmalı.
    0 ...
  29. tanrının ispatı ve cehennem problemi

    9.
  30. "tanrı duyularımız ötesindedir. ancak duyularımızın ötesinde olması doğrulanabilir veya yanlışlanabilir olmasına engel değildir."

    engeldir aslına bakarsak. yanlışlanabilirlik sadece üzerinde deney yapabileceğimiz şeyler içindir.

    "tanrı kavramı ise gerek evrenin başlangıcı, gerek evrendeki düzen konusunda başarıyla geçmiştir."

    evet, geçecek tabii ki; sonuçta tanrı kadr-i mutlak* bir varlık. eğer kast edilen tanrı olmadan evrenin varlığının imkansız olduğuysa bu yanlış bir sonuçtur. tanrı olmadan da büyük patlama pekala olabilir ve evren pekala oluşabilir.
    http://www.space.com/2071...hawking-god-big-bang.html
    http://ulu.li/ul5bz4

    evrende düzenden çok kaos var. şu anda onlarca yıldız patlıyor, karadelikler oluşuyor, meteorlar gezegenlerin üzerine düşüyor, yıldızlar çarpışıyor vs. pek de düzenli bir evrenimiz yok.

    "çünkü günümüzde olasılık hesaplarının merkezde olduğu epistemolojilerle allah'ın varlığına ciddi deliller getirilmektedir. "

    bu "ciddi" kanıtlar sanırım bilim adamlarının gözünden kaçmış sanırım.
    0 ...
  31. © 2025 uludağ sözlük