kadrolu cikarci
891 (olay adam)
altıncı nesil yazar 2 takipçi 42.70 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    ngc 6408

    1.
  1. Alman astronom Albert Marth tarafından keşfedilen bir galaksi.
    1 ...
  2. marie tussaud

    1.
  3. blauwbrug

    1.
  4. christopher kutcher

    1.
  5. krishna bhanji

    1.
  6. goldie studlendgehawn

    1.
  7. eleanor gow

    1.
  8. winona horowitz

    1.
  9. fikriye dumrul

    1.
  10. tarık üregil

    1.
  11. gold miner oyunundaki domuzcuklar

    1.
  12. oyunun müdavimleri için domuzdan çok bir iblistirler.
    dikkatli bakınca sevimli gibi gelebilirler ama siz tam elması almaya odaklanmışken aniden kancanıza dolanır ve milyon tanesi küfürü yerler. olur olmadık her yerden çıkarlar. üstelik de size yalnızca $2 kazandırırlar. ağzında elmas taşıyanlar var. onları tenzih ediyorum, candır onlar..

    https://galeri.uludagsozluk.com/r/290868/+

    ayrıca, (bkz: gold miner)
    0 ...
  13. istiklal azadi cumhuri yi islami

    1.
  14. Bağımsızlık, özgürlük, islam Cumhuriyeti anlamına gelen farsça kelime grubu.. aynı zamanda da iran'ın sloganı.
    0 ...
  15. one people one nation one destiny

    1.
  16. Tek halk, tek millet, tek yazgı anlamına gelen kelime grubu. aynı zamanda Turks ve Caicos Adaları'nın sloganı..
    1 ...
  17. boş iş boş şeyler bir şeyler bir şeyler

    1.
  18. 0r1jininal

    1.
  19. 1aver

    1.
  20. zekiye dursun

    1.
  21. babası tarafından döve döve öldürülen çocuk.. 13 yaşında.

    öz babası. hiçbir gerekçe bu babayı aklayamaz. güzel ülkem, önce sen kendi değerlerinin içine etmiyor musun?
    0 ...
  22. babanın hafta sonları çocuğunu iş yerine götürmesi

    1.
  23. cumartesi günleri, hayal gibiydi.. çocuk ömrümün en anlamlı bekleyişleriydi, cumartesi gününü beklemek.. lacivert beyaz hırkam vardı, hep o oluyordu üstümde, babamın, deri ve sülüksiyon kokan ayakkabı dükkanına giderken.. sonra annem o hırkayı köye yolladı galiba, bilmiyorum..

    şimdilerde hep otobüs var, ama o dönem minibüslerde beyazıta gidiyormuş demek ki. minibüsle giderdik.. şoförün yanındaki koltuğa otururdu babam, bazen bir tabure olurdu, ben de onun üzerine oturdum.. kafamı uygun bir yere yaslar, minibüsün kafamı titretmesinin verdiği hazla gülümserdim..

    dükkana girdiğimizde -dükkandan ziyade, bilen bilir, bir handı burası- midemi bulandıran, ama sevdiğim o keskin deri kokusu karşılardı önce beni, sonra da kemal amca.. üç beş laf eder, gülümser, sonra da çivileri alırdı yeniden ağzına. babam da amcamı poğaçacıya yollar, kahvaltımızı aldırırdı. bana bir poğaça bir vişne suyu, kendine de su böreği.. sanki ömrümün en müthiş yerinde, en müthiş yemeğini yiyor olurdum..

    babam çalışır, arada bir bana da kesmem için sayaları verir, ama genelde serbest bırakırdı. handa koşar, zıplardım. her yeri kurcalar, yüzüme ayakkabı boyası sürerdim, kızmazdı babam.. hatırlıyorum, ayakkabı kalıplarının olduğu kısmı gördüğümde çok korkmuştum, ne gibi görünmüşlerdi bana acaba?

    öğlen yemeği vakti gelince beni ihya eden yemeğim önümde duruyor olurdu; hanın girişindeki büfeden alınmış sucuklu tost, kutu pepsi! dünyanın en mutlu çocuğundan bile daha mutluydum. kokusu, çıtır çıtır edişi. kutu pepsinin küçük küçük pıtırtısı. evet, kesinlikle dünyanın en mutlu çocuğu bile benim yanımda çok mutsuz bir çocuktu, kusura bakmasın..

    iş öğreneyim diye götürmedi beni babam, mutlu oluyorum diye götürdü sanırım.. bilemiyorum..

    sonra cumartesileri evde olmaya başladım, babam artık götürmüyordu. sonra annemi dövmeye başladı, ablamın göz yaşları vardı.. sonra eve gelmemeye başladı.. sonra ben büyüdüm, o çirkinleşti.. sonra ben eşek kadar oldum, o hayatımızdan çıktı..

    8 yaşındaydım.. minibüs tıngırtımı, poğaçamı, sucuklu tostumu, pepsi'mden gelen pıtırtıları elimden alan neydi, bilmiyordum..

    26 yaşındayım.. minibüs tıngırtımı, poğaçamı, sucuklu tostumu, pepsi'mden gelen pıtırtıları elimden alan neydi, hala bilmiyorum..

    tek bildiğim, dünyanın en mutlu çocuğu, artık benden daha mutlu..
    1 ...
  24. kimsesizliğinizdeki kimse

    1.
  25. öznenin ta kendisi..

    işte o her kimse, hiç kimse, aslında tek kimse. ne bu kimse'sizlik ne de kimseyi kimseleştiremiyor olmanın ağırlığı, o kimsenin hiçliğinden daha kötü değil.
    0 ...
  26. fark etmez artık

    4.
  27. dinlerken arabeskin dibine vurduran cengiz kurtoğlu şarkısı.

    ayrıca da bir vazgeçişin betimlemesi.
    0 ...
  28. aşıkların şehri

    2.
  29. gün açılışı için pek yararlı olmasa da, geniş zamanlarda çeper titretir..
    uzun, saçma sapan bir ruh haline hazır olun..
    0 ...
  30. gonca akyar

    1.
  31. muhteşem sese sahip insan. ruhi su'nun dişi versiyonu. her yorumu dinlenmeli lakin başlangıcı bununla yapılmalı..

    1 ...
  32. olm çok yalnızız ya

    1.
  33. sergei shakrai

    1.
  34. Rus buz patenci. Partneri marina çerkasova ile birlikte 1979 Avrupa, 1980 Dünya şampiyonudur.
    0 ...
  35. marina çerkasova

    1.
  36. Rus buz patenci.. Sergei Shakrai ile birlikte 1979 Avrupa, 1980 Dünya şampiyonudur.
    0 ...
  37. üç dişi köpek

    1.
  38. -1-
    Gözündeki morluğa dokununca rüyadan uyanmış gibi afalladı birden. Rüya mı? Düpedüz kâbus olmalıydı bu. Ama başka türlüsünü aklı almıyordu, beyni yetmiyordu. Tecavüzün suç olduğunu biliyordu. Ama yaşadığının tecavüz olduğunu bilmiyordu. Onun yaşadığını “meşru” kılan bir şey vardı çünkü…

    Oturduğu mahallede on kadından beşi dayak yiyordu kocasından. Tuzsuz yemek, televizyonda izlenecek bir şey olmaması, çocuğun acıktım demesi, sofradaki suyun soğuk olması… hepsi bir sebep olabiliyordu dayak yemek için. Başka türlüsünü bilmiyordu. Herkes aynıydı. Annesi, halası, ablası, teyzesi… makus talihleri değildi bu, hayattı.

    On dokuzunda aldılar Zelihâ’yı. Yakışıklı adamdı. işi de vardı, evi de… severek değil belki ama, zorla da evlendirilmiş değildi. Zorlama yoktu. Bir şey söylenirse yapılırdı. Zorlamaya hiç gerek kalmazdı, kalamazdı. Hem zaten hoşuna bile gidiyordu, kendi tabağı, kendi örtüleri, kendi evi düşüncesi. Hepsini sevdi zelihâ. Ama necip’i hiç sevmedi. Sevmemenin de ne olduğunu bilmeden…

    Son yedi yıldır içer olmuştu necip. içmesine katlanılırdı ya, kumara bulaşmasa iyiydi. Ev gitti ellerinden. işten kovulduktan sonra bozuk bir adam olmuştu necip. Ondan mütevellit, zelihâ hademelik yapmaya başladı. Günler birbirinin aynı… olan biteni legalleştiren sinmişliğiyle, kaderciliğiyle…

    -2-

    “hayır. Tek celsede!”
    Telefonunu kapatırken yüzündeki donukluğa takıldı gözü. Ruhunda ya da kalbinde herhangi bir acı yoktu. Tamamen bir tiksintiydi hissettiği. Kolunu kaldırınca omzundaki acıyı hissetti. Yer yer oluşan morluklarına baktı. Bir daha tiksindi. Kabul edilebilir bir şey değildi bu. Hâkimin tek celsede boşayacağını biliyordu, yüklü bir tazminat alacağını da. O pislik bunun cezasını çekmeliydi. Hatta linç edilmeliydi, hayvan!
    Aklından bunları geçirirken banyodan çıktı cemal. Hiçbir şey olmamış gibi davranmıyordu elbette. Ama suçluluk duyuyor gibi de değildi. Garip bir sıkkınlık vardı yüzünde, hepsi bu.
    Daha da delirdi derya. Aşık olduğu adamdan nefret etme eşiğini çabucak geçmişti.

    Aşk, para, mutluluk, eş, dost, kariyer, eğlence… hepsini barındıran bir evlilikte altı yılı devirmişlerdi. Son iki yıldır çocuk sahibi olmak istiyor, fakat bütün denemeler sonuçsuz kalıyordu. Sorun cemal’deydi. Derya bunu hiç problem etmiyor gibi davransa da, içten içe büyük bir endişe duyuyordu. Otuz iki yaşını geride bırakmıştı ve artık anne olmak istiyordu. Ama iki yıldır eline geçen sadece hayal kırıklığıydı ve bütün bunlardan öylesine yorulmuştu ki, nerdeyse üç aydır cemal’in ona el sürmesine bile izin vermiyordu. Bir hayal kırıklığını daha kaldıracak durumda hissedemiyordu kendini.

    Cemal’de durum çok daha vahimdi. Belli etmemeye çalışsa da, gururu ziyadesiyle incinmişti. Yalnızca derya’ya karşı değildi incinişi… sanki herkes sorunun onda olduğunu biliyordu da, eğlence malzemesi ediyorlardı. Bunu taşıyamıyordu. Yarım erkekti o. Baba olamıyor, sevdiği kadına anneliği tattıramıyordu. Yetmezmiş gibi aşkından ölen kadın, yanına yaklaştırmıyordu. “böyle” bir adamı ne yapsındı ki? Sahip olduğu her şey anlamsızdı cemal için. Geldikleri nokta onu da şaşırtıyordu ama engel olamamıştı işte. Tuhaftır ki, zerre kadar suçlu hissedemiyordu kendini…

    -3-

    Başarı! Konserler! Şan! Şöhret! Başka hiçbir şey geçmiyordu aysun’un aklından. “billûr gibi bir sesin var. Değerlendirmezsek yazık olur” demişti konservatuardaki hocası. idealist olduğu için değil, bu âleme bir şekilde dahil olmak istediği için, ailesinin bütün karşı koyuşlarına rağmen girmişti konservatuara. Ailesi ile büyük bir savaş vermişti evet ama, tek görebildiği ünlü olabilmekti. Buradan başlamak istemişti yolculuğa. Bu kadar kolay olabileceğini tahmin etmiyordu elbette. “şans” dedi. “sadece şans işte…”
    ilk albümü geçen ay çıkmıştı ve bu gece albüm konserini verecekti. 15.000 kişilik salonun, 13.000’lik kısmını doldurabilmek bile büyük maharetti elbette. Ama yetmezdi. Bir aylık satışlar, club’larda, radyolarda çalınan şarkılar, televizyon kanallarında dönen klipler, konuk olarak gidilen programlar, davetler… her şey çok iyiydi ama yetmezdi. Geçiciydi bunlar. Akıllara kazınacak bir şey lâzımdı. insanları hem rahatsız edecek, hem de etkileyecek bir şey. “başka bir şey lâzım aysun…” dedi menajeri. ilk kez ona aysu dememişti. Demek ki gerçekten başka bir şey lâzımdı.

    *

    işten gocunmazdı zelihâ. Bundan mütevellit, her seferinde öğretmenler odası temizliği ona kalırdı. Diğerleri sevmezdi çünkü bu odayı. Geriliyorlardı. Zelihâ severdi ama. Konuşulanları dinlerdi. Hoşuna da giderdi, farklı sesler, farklı muhabbetler…

    “kadını görüyor musun? Boşanma davasından 1.7 milyon tazminat almış.”
    “yok artık. Aldatmış mı ki adam, ne olmuş?”
    “tecavüz. ilişkiye zorlamış…”

    Paspasın sapına dayanmış dinliyordu zelihâ. Aklı almıyor, beyni yetmiyordu ama dinliyordu.

    “bugünün gündemi de bu herhalde…”

    Mevzuya aniden dahil olan, odanın diğer ucundaki sese döndü herkes. Tabi ki zelihâ da. Ses, soran gözlere aldırmadan, “geçen ay ilk albümü “susuzluk”u çıkartan taze şarkıcı aysu, müthiş bit iddiada bulundu. “on yedi yaşımdayken ağabey dediğim kapı komşumuz tarafından tecavüze uğradım.” Korkudan kimseye söyleyemeyen aysu, bu tecavüzden hamile kaldığını öğrendikten sonra durumu ailesine anlattığını, fakat ailesinin ona inanmayıp, üstelik evlatlıktan reddettiğini dile getirdi. “depresyona girdim, düşük yaptım. Uzun yıllar toparlanamadım. Ailem bile bana destek olmadı. Yapayalnızdım…” diyerek gözyaşlarına boğuldu. Aysu ve aysu gibi mağdurelerin sesini duyurmak amacıyla ak-der öncülüğünde miting düzenlendi. Yarın saat 14.00’da “kadın mağduriyetine son” sloganı ile, taksim meydanı’ndan tünele yürüyecekler.” Diyen haberi okudu.
    Aynı umursamazlıkla devam etti, odadakilerin yüzlerinde beliren karmaşık duygulardan zevk alırcasına.
    “boş versenize. Mağduru oynamak her zaman prim yapar. Bütün dertler bu.”

    Odak nokta aynıydı. Ama derya’nın kendine güveni olurken, aysu’nun kariyer basamağıydı. Zelihâ’nın ise, kaderi…
    Tecavüz kötüydü, kabul edilebilir değildi, ama meşruydu işte. Meşruydu zelihâ için. Ötesini aklı almıyor, beyni yetmiyordu.
    Toparlandı… yaşanmış zorbalığı, hayvanlığı, bu üç kadın için farklı hâle getiren şeye yöneldi. Yarın saat 14:00’da taksim meydanı’ndan tünel’e yürüyecek kalabalığın, kocaman sessizliğine yürüdü…
    Ne çıkan gürültünün, ne duyulmayan sessizliğin farkında değildi. Böyleydi. Başka türlüsü yoktu zelihâ’nın… bütün bunların tek bir sebebi vardı işte… neyse neydi.
    Zil çalmadan sınıfların da paspası bitmeliydi, yürüdü…
    5 ...
  39. karin kanzuki

    1.
  40. blair dame

    1.
  41. sakura kasugano

    6.
  42. street fighter oyunundaki dövüşçü. bir chun li değildir tabi ama, adamın enerjisini götüren hadouken'leri mevcuttur.

    http://galeri.uludagsozluk.com/g/sakura-kasugano/
    1 ...
  43. özverinin zamanla zorunluluğa dönüşmesi

    1.
  44. tamamen fedakarlık nâmına yapılan her davranışın belli bir zaman sonra zorunlu hâle gelebilmesi, kişiye mecburi bir görev gibi yüklenmesi durumudur..

    herkesin başına gelir, herkes de başkalarının başına getirebilir. farkında olarak olmayarak bir çok an, hayatın bir çok alanında bir şekilde maruz kalırız..

    mesela, 08:00-18:00 vardiyasında çalışan bir işçisiniz. kurumsal olmayan iş yerileri için konuşuyorum. o gün iş yok ve iş vereniniz size saat 17:30'da paydos etmenizi söyledi. hop, havalara uçtunuz.. iş vereniniz bunu ayda 3 kere yaptığı takdirde, bir süre sonra yapmadığı her gün için ona sinir olur, üstelik diş biler, yetmezmiş gibi işinizden memnuniyetsiz bir hâl alırsınız..

    ya da, yine tamamen fedakarlıktan, 18:00 paydos saatiniz olduğu hâlde işler yetişsin gibilerinden, hiçbir beklenti gütmeden 1 saat fazla çalışsanız ve bunu ayda 4 kere yapsanız, yapmadığınız her gün iş vereniniz tarafından "verimli" çalışmıyor olursunuz. üstelik öyle bir baskı altında hissedersiniz ki kendinizi, mesainizin bittiği saatte çıkamaz hâle gelirsiniz. paydos saatinde "çıkabilir miyim?" diye ezik ezik sorar olursunuz..

    bazen sizinle ilgili olmadan, çalışan diğer insanların özverili çalışmaları neticesinde de, aynı hissiyata maruz kalabilir, hatta iş vereniniz tarafından yine de "verimli" çalışmayan olursunuz. çünkü ekip arkadaşlarınız, fedakarlık gösteriyorlardır ve bu fedakarlık artık zorunluluğa dönüşmüştür.. yapmayan, kötüdür..

    misal, bu işimden önce gayet kurumsal bir mobilya mağazasında çalışıyordum. vardiya sistemleri rezaletti. hele de vardiya geçişleri. yoğun bir pazar günü, 9 saat ayakta koşturduktan sonra, gece 12'de eve gidiyor, ertesi gün saat sekiz'de iş başı yapmak durumunda kalıyordunuz. fena halde yorucuydu yani. ve bu kurumsal mağazanın, yalnızca bir pazar günü, bir milyon ciro yapabildiğini düşünürseniz, insan sirkülasyonunu varın siz hesap edin. ya da bende edilmişi var, 32.000 ziyaretçi! bu ne demek biliyor musunuz? alan içerisinde bulunan her personelin, 1 dakikan uzun bir süre, görev alanından ayrılamaması demek. resmî şartlara göre, 1 saat mola hakkınız varken, böylesi günlerde o hakkınızın yalnızca 35 dakikasını kullanabilirsiniz. kimse size bunu dayatmaz elbette. ama eğer 1 saat kullanmak isterseniz, ayrık otu olursunuz. başkalarının bir dönem, ses çıkarmadığı ve tamamen fedakarlık adına gerçekleştirdiği bir takım eylemler, sizin zorunluluğunuz olmuştur artık..

    sadece iş hayatında değil, evde de böyle olabiliyor. annenizle bile bunu yaşayabiliyorsunuz.. mesela, işten çok yorgun geldiğim zamanlarda, yığılır kalırım salona. haliyle annem önüme koyar yemeğimi. ama bazen, sadece öyle rast geldiği için, elimi yıkamaya gitmişken, ekmeği getiririm mesela sofraya. ya da sofradan kalkıp, elimi yıkamaya gidiyorken bir iki parça bir şey götürürüm mutfağa. bunu 3 gün yapsam, yapmadığım dördüncü gün, annem durumu anlayamaz. umursamaz, ona yardım etmez, hayırsız evlat olur çıkarım..

    yani mevzu nedir aslında, sizin fedakarlığınızdır. uzun zaman değil, sadece belli zamanlarda, belli şartlarda yapacağınız şeylerdir. yapabildiğiniz bu kadardır. ama ne yazık ki karşı tarafta, madem böyle de yapabiliyorsun, o zaman hep böyle yap algısını oluşturur. halbuki sizin böyle yapabilme sebebiniz, geçici ve an'a özel oluşudur..

    o yüzden, fedakarlığın mecburiyete dönme eşiğini iyi kollayın.. yoksa, kıran, kırılan, mutsuz bir insan olursunuz..
    2 ...
  45. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2025 uludağ sözlük