şüphesiz ki insanı deli eden durumdur. kardeşim snin ekranında 1 saat 20 dakika sonra işini bitireceğin yazıyor. ben saatimi ona göre ayarlayıp 1 saat 20 dakika sonra yanına geldiğimde ekranda son dakika da bitiyor ve benim o anda çamaşırı almam gerekirken nedensiz yere 3 dakika beni beni bekletiyor. bir iş mi yapıyor derseniz yok sadece öyle bekliyor. lan madem ekstra bekleyeceksin o zaman ekrandaki geri sayıma bunu da dahil etsene?!!11!
tanım: dakik insanların sevmediği olaydır.
şener şen ve ilyas salman'la ilgili olan kısım tam anlamıyla bir hayal kırıklığıdır bence. üstat beğendiği oyuncular için kadir inanır ve tarık akan ı düşünmüş. şener şen ve ilyas salman için ise kendi filmlerindeki "ikinci adam olarak" iyi olduklarını tek başlarına pek yükselemeyeceklerini söylemiştir. kemal abi biz seni filmlerindeki mütevazi ve saf tiplemenle sevdik aklımızdaki kemal sunal için bu tavır yakışmadı ama zaten seni asıl tarih kınamış omalı ki bugün şener şen de ilyas salman da "senin gibi" üstat olarak kabul ettiğimiz isimler.
--spoiler--
– ilyas Salman ile Şener Şen için görüşleriniz nedir?
– Hepsi benim arkadaşım. Şener Şen iyi oyuncudur, kabiliyetlidir. ilyas Salman’ın başarısı bu kadardır. Bundan ileriye gidemez. Sert bir suratı var. Şener’le beraber oynuyorduk. Benim bir sürü filmimde oynadı. Açmazcılık yapıyordu. Yani kavuklu-pişekar ikilisini oluşturuyorduk. Şimdi tek başına bir deneme yapıyor. Bilemiyorum, daha onu da göreceğiz. Ama belli mesuliyetleri alıp film yapacağına, ikinci adamı oynamaya devam etseydi bence kendisi için daha yararlı olurdu.
--spoiler--
sözlükte ya da başka bir yerde aratınca böyle bir konu bulunmuyor. çok şükür hukuk aleminde de böyle bir zorunluluktan bahsedilmiyor. velakin bazı arkadaşların bunu bir zorunluluk olarak algılaması garibime gitmedi değil. bu görüşe göre miras bırakmayan anne baba bencil oluyorlarmış. çok gariptir ki kendisi anne baba sıfatındayken kürtaj meselesine gelince "benim hayatım benim özgür kararım" oluyor. ama iş kendi anne babasının kararına gelince bencillik diye niteleniyor.
doğru olana gelince bir anne baba çocuklarının eğitim çağı bitene kadarki süreçte anayasada belitilen tüm maddi ve anayasada belirtilmeyen tüm manevi ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. çocuğu iş sahibi olduktan sonra çocuklarına miras bırakmayı seçebilecekleri gibi eğer isterlerse kendilerine ait olan parayı diledikleri yere harcayabilirler. bu yardım kuruluşu olabilir vakıflar dernekler de olabilir gece kulüpleri de olabilir. ve bu insanlar düşman olarak görülemezler bencil de değillerdir.
ben bu haberi yeni gördüm olayıdır. hakkında açılmış tek bir başlık ve girilmiş tek bir entry buldum o da arayanların bulacağı türden değildi yeni başlık açmak istedim.
ve gerçekten insan üzülüyor. https://galeri.uludagsozluk.com/r/1334661/+
yahu şu insanlardaki tatlılığa masumluğa bir bak allasen. yani bayramda el öpmeye gittiğin zaman 10 dk fazla oturman için sürekli yeni ikramlarda bulunan adeta yalvaran tatlı ev sahipleri değil mi bunlar? vallahi haklarında hiçbir şey bilmesem sadece şu resim bile o kadar çok şey anlatıyor ki. ama daha fazlasını duymak isteyenler için söyleyelim dünyalar tatlısı bu iki insan dün intihar ettiler. çünkü kanser olmuşlardı ama bundan da öte büyüttükleri çocukları(!) kendilerini zerre kadar sevmiyor hatta ölmelerini istiyordu öyle ki son kez "hoşçakal" diye mesaj attıkları zaman. "yaşarken bir halta yaramadınız ölürken de ağzıma sıçmayın" diyecek kadar ... neyse. böyle bir varlığın ana babası olma bedbahtlığı yüzündendir aslında ölüm kararları ama yine de belki kadere belki hala o tezeğe sevgilerinden kansere suç bulmuşlar. bu kararı vermeden önce tüm mal varlıklarını hayır kurumlarına bırakmışlar ayrıca kaldıkları oteldeki çalışanlara da 2000 liralık bir bahşiş içeren mektup bulunmuş odalarında. bedenlerininde kadavra olarak kullanılmasını istemişselerde doğa kıskanmış olacak ki günlerce güzel bedenlerinin bulunmasına izin vermemiş, böylece kadavra olarak kullanılabilme süresi dolmuş. güvenlik kameralarındaki en son görüntüleri sahile doğru yani ölüme doğru el ele yürürken çekilmiş. bu kadar narin bir vedaya siz hiç tanık oldunuz mu? ah be amcam ah be teyzecim kaderinize mi küfredeyim yoksa size hiç yakışmayan o varlığa mı? kim bilir başka ne dertleriniz vardı yoksa bir insan bu kadar güzel gülümseyemez ki?
edit: bazı arkadaşlarımız olayın görünmeyen taraflarına istinaden bu insanların aslında sandığımız kadar tatlı ve iyi insanlar olmayabileceklerini yazmışlar. kardeşim elimizde bu insanların ölmeden önce bedenlerine kadar sahip oldukları her şeyi başka insanlara dağıtmaları nesnel bir gerçek olarak duruyor mu? işte biz bu nesnel gerçek yüzünden onları tanımamamıza rağmen sempati duyduk. peki siz hangi bilgiye dayanarak onlara ısınamadınız? evet çocuklarına miras bırakmamışlar peki neden bırakmadıklarını nereden biliyorsunuz? şahsen bence hiç tanımadığı otel görevlisine ölürken bahşiş bırakacak kadar düşünceli olan bir insan kendi çocuğuna mirasını bırakmıyorsa bu işte çok büyük bir gariplik vardır. ama bu garipliğin nedeni de çocukta aranmalıdır.
belki de ayrılan ya da giderim diye nazlanan sevgililere yazılmış olan en güzel sitem şarkısıdır. bu şarkıyla kınanıp da geri dönmeyen sevgilinin kalbinden şüphe ederim.
Kamu kurum ve kuruluşlarınca genelgenin yayımından itibaren, alım süreci başlatılmış olanlar dışında temin edilecek tüm bilgisayarların F klavyeli olması ve halen kullanımda olanların da 2017 yılı sonuna kadar F klavyeye dönüştürülmesi sağlanacaktır.
--resmi gazete--
ismini hatırlamadığım google dan da ulaşamadığım bir yunan düşünürün sözüdür. istisnalara her daim açık olmakla birlikte gündelik hayatta doğruluğu yanlışlığından çok daha kanıtlanabilir gibi duruyor. ve tabi sözlükte de öyle.
edit: ''hiçbir'' i yanlış yazdım. (bkz: ı m sorry)
aslında sevmemiş belki sevmeyi denemekte olan insandır. maviliğine şüphe bulaşmış hiç bir göze gönlünüzce demir atamazsınız ve zannettiğinizin aksine sevgilinizin mesajlaşma uygulamalarına bakarken aklınıza gelen ''acaba?'' lar da hoş değildir. bugüne kadar kaç kişi sevgilisinin güvensizliğini kıskançlık zannedip yanaklarına sarıldı ve kıskanmasından gizli-hoşnut bir tavırla yalancıktan onu engellemeye çalıştı bilmiyorum. fakat şunu iyi biliyorum ki kıskançlık ile güvensizlik arasında ince bir çizgi vardır ve ne yazık ki bu ince çizgi aynı zamanda sevmek ile sevmemek arasındaki kalın çizgiden bir parçadır. işte bu nedenledir ki size güvenmediğini söyleyen bir sevgili artık bir sevgili değil belki sevgili olmaya çalışan bir şüphecidir.
zira ismi önemsiz pek çok ilişki türü gibi aşkın ve sevgininde buz gibi bir şüphe karşısında elastikiyetini kaybetmiş kırılgan bir yapıya bürünmesi içten bile değildir.
kısacası diyoruz ki kıskançlık adı altında size güvenmeyen yabancı insanlara karşı dikkatli olun. her an size asılabilirler.
ister istemez akla gelendir. bugün hava gerçekten çok soğuktu bu yavrucaklar oraya buraya uçarlarken insan düşünmeden edemiyor.
kutup ayılarında durum farklı onların kocamaan derileri tüyleri var tamam ama orada hava yıl içinde çok fazla değişir mi? yani onlar standart bir havaya uygunlar ama burada eksi 15 ile artı 35 dereceye aynı tüyler nasıl katlanıyor? eğer kışın üşümüyorsa yazın pişmesi gerekir.
ölmediklerini biliyoruz da üşümezler mi acaba? yok mu bilen birileri?
Gsm operatörlerinin kıç cebinizdeki cüzdanı alırken biraz da ellemesi durumudur.
Çok basit ve kısa şekilde değinelim;
Vodafone diyor ki "bana 15 lira ver bende sana her yöne 200 dakika vereyim." bilenler bilir senle ben paketleri var. 10 liraya bir numara ile 2000 dakika konuşabilirsiniz. hatta pttcell diğer pttcell liler ile 14 liraya sınırsız konuşabilirsiniz diyor..
Ulan her iki örnekte de aynı şeyi yapıyorsun. o sinyaller aynı şekilde aynı yere gidiyor aynı enerjiyi kullanıyor. demek ki bu amına koduğumun iletişimi, yani iki kişinin bir biriyle konuşması aslında maaliyeti çok çok düşük bir şey ki pttcell bu kampanyayı yapabiliyor ve batmıyor. E peki bunlar nasıl bir para hırsı içindeler ki maliyeti nerdeyse bedava olan bir şeyi insanlara bu kadar pahalı sunabiliyorlar?
Devlet el atmalı diyeceğim de telsiz kullanım hakkı diye öbür kıç cebimizi de o elliyor.
tüm dikkatini aynada toplamış kızlarımızı ve toplanmış olan tüm dikkati fermuarından sızan delikanlılarımızı süpürdükten sonra geriye kalan insanlar için bir şeyler ifade edecek olan başlıktır.
insanlar yoktur aslında, bir arada toplanmış duygular düşünceler ha birde et ve kemik vardır bildiğiniz şeyler bunlar. şu halde insanlar doğup büyüyüp sonrasında sıkılmazlar aslında. doğan büyüyen ve sıkılan aşk duygusudur özlem duygusudur nefret duygusudur. yeni alınan bir ehliyetin sicilde bıraktığı izleri, yeni edinilmiş olan bir nefret duygusunun ilkokuldaki nerdeyse her gün yapılan kavgalardaki etrafa saçılan kalemlerdeki defterlerdeki izlerinden ne kadar farklı bulabiliriz?
bir hakaret olarak kullanılan ''ergenlik'' kelimesi aslında bir duygu acemiliğinden başka nedir ki? zaten acemiler her zaman ortamın neşeye susamış tecrübelileri tarafından kesilmeye layık görülen tek günah keçileri değil midirler? bugüne kadar kontrol ettiğini sandığı vücudunun kendisinden habersiz, kendisini kontrol girişimi karşısında sendeleyen bir insana atılan kahkahalar niçin üzücü değil bende bilmiyorum. her neyse.
duygularını en iyi şekilde kontrol edip sevme olayından anlayan abilerimiz ve ablalarımız için bir insanın ilk sevdiği insan olmak, kimsenin farkında olmadığı değerini korumaya devam ediyor. akranları çılgınca öpüşüp resim çekinirken duygu bankasında biriktirdiği isim veremediği şeyleri bu kadar kolay harcamak kendisini korkutan insanlardan bahsediyoruz. işte onlardan birinin ilk sevdiği insan olmak ne büyük şereftir.. herkesin ulaşabileceği kadar ve kimsenin umursamayacağı kadar yakında olan bu şeref değer ve talebin ters orantısını yolda yürürken görmek isteyenlere iftiharla sunuyor.
diğer insanlar deneme yanılma yoluyla aşk duygusunu törpülerken, dışarıya bir damla bile sızdırmadan kendi içinde bunu öğütüp acemiliğini yine kendi içinde eğiten saklı kalplerden bahsediyoruz. bir kişiyi sevdikleri zaman hayatının sonuna yetecek kadar birikmiş olan bir sevgiyi nasıl onun üzerine serptiklerinden bahsediyoruz. aramızda deneme yanılma yoluyla aşkın ne olduğunu öğrenen insanların sayısı söz konusu insanların değerini arttıran bir doğal adalet nedeni değil mi? başlıktaki ''ilk'' kelimesi ikincinin olabileceğini gösteriyor evet yani bu kadar övülen bu durumun bir son bulabileceği o kadar yıl saklanan bir duygunun yanlış kişiye haracanabilme ihtimali vardır. fakat bu acemiliğin doğasında vardır. üzerine basmaktan çekinmemiz gereken asıl mesele şu ki bu insanların ilk sevdiği insan olabilmek sizin gerçekten boş bir insan olmadığınızı gösteren bir belge niteliğinde değil midir? şöyle bir oturup düşünün siz hiç ''yukarda bahsi geçen türden bir insanın'' ilk sevgilisi oldunuz mu?
ister kadın olsun ister erkek, evlilikle ilgili gelinlik ve damatlık fiyatlarını gölgede bırakacak kadar pembeleşmiş düşler, memur beye içerisine heyecanla karışık ''bitse de gitsek'' tonu saklanmış bir ''evet'' derken tek başlarına kaldıklarında ise sebepsiz bir tebessüm vesilesidir. peki evlenilecek kişi için hayal gücünü hoyratça kullanan bu dimağlar aynı kapasitenin yüzde kaçını dostları için kullanır? aslına bakarsanız kimse ''ben dostlarımla şunu şunu ve de şunu yapacağım'' diye fazla hayal kurmaz. halbuki unutulmamalıdır ki insan için, etli ya da etsiz kabul edeceğiniz bu varlık nezdinde kendisinin dışındaki her şey aynı pencereden izlenir aynı kalple sevilir ve aynı nefret duygusunun hedefi olur. kendisinin dışındaki tüm benliklere aynı malzeme üzerinden yaklaşan bu insanın dostu ile sevgilisi arasındaki vermiş olduğu değer farklılığı ise en fazla dostlarından esirgeyip sevgilinin teninde biriktirdiği hormonların etkileyebileceği kadar değişiklik gösterebilir. arkadaşlarıyla sık sık kavga eden sevgili pelinsu'muzun muhteşem geçen bir sevgililik döneminin eteğine yapışmış hemen bir kaç ay wsonraki anlam veremediği ''sen değiştin'' ler ise sevgilisi burakcan'ın arkadaşları ile ilişkisini yeteri kadar incelemeden kendisini kucağına salıverdiği içindir.
kısaca özetlemek gerekirse bir insanla evlenmeden önce burçlarının uyumundan daha çok dikkat etmeniz gereken bir şey varsa o da söz konusu kişinin arkadaşlarına olan davranışlarından geleceğinizle ilgili kendinize pay çıkaracak kadar akıllı olmanız gerekliliğidir.
Tarif edemeyeceğimiz şeyleri zorla bir kavramla ilintilemek, ucundan kenarından altından ve üstünden kesip ona istediğimiz şeyin adını vermek, bilgisizliğimizden midir yoksa üşengeçliğimizden midir bilinmez. Neyi aradığımızı düşünmeden yola koyulmuşluklarımız, tesadüfen keşfettiğimiz yeni limanlar, yorulup boşvermişiliklerle doldurduğumuz kumbaralar.. Kabul edelim ki insan üzülmeyi de yanılmayı da seviyor.
Ne diyorduk? Sevgili diyorduk. Sabaha erekte olmuş gün ışıklarıyla uyanan, saçı başı bozuk ergenimiz henüz yatağının sınırlarını terketmeden, ve hormonlar hegemonyasından kurtulmadan içini gıdıklayan pek çok şeyin sorumluluğunu bir tek sevgilinin eksikliğine atfedebiliyor.
Önde olma yarışını daha iyi erkeğin seçimi olmak üzere yorumlayan pek çok kız; düşüncelerini kısıp, sorgulama ihtiyacı hissetmediği hırslarının, ancak bir sevgiliyle tatmin olacağı kanaatini aşk şarkılarından duymayı seviyor.
‘’ilişkimizde artık heyecan kalmadı’’
‘’ben kimseye bağlanamıyorum’’
‘’ilk günkü gibi sarılmıyorsun bana’’
‘’suç sende değil bende’’
içindeki karmaşık duygulara bir isim bulmayı reddedip üşenen insanlari yukardakiler duymak ya da söylemek arasındaki ince çizgiden nasibini alacaktır. Almak zorundadır. içinde hiç emek geçmeyen, sorgulanmadan, düşünülmeden, incelenmeden doğuştan geldiği gibi hayata uygulanan duygular sahibini mağdur etmeseydi bu adaletsizlik üzerine kargalar isyan edebilirdi.
Birisi artık tek derdi sevişmek olan şu çocuğa aradığı şeyin sevgili olmadığını söylesin ve cebine 3-5 kuruş sıkıştırıp mektebe göndersin.
Birisi artık tek derdi güzellik olan o arkadaşa ihtiyarlamış bir kadın göstersin
Gece saat 2 de ‘’o çocuk beni seviyomuş’’ diye arkadaşını uyandıran kezbanı bir günlüğüne tanrı koltuğuna oturtsun.
Yalnız olmaktan acı çeken arkadaşımıza ‘’yalnız olmanın zıddı sevgiliniz olması değildir sevgili olma durumunun zıddı da her zaman yalnızlık değildir’’ diye hatırlatsın.
Herkese asıl istediklerini verelim ve aramızda gerçekten sevgili, aşk isteyen 3-5 insanı güneşin batışı eşliğinde erguvan ağacının altında yalnız bırakalım. Kimse pişman olmasın hüzünlü şarkılar yazan insanlar işsiz kalsın.
Ama tabi eğer gerçekten istediğimiz şey buysa.
ekşi sözlükteki başlığı alıp buraya koyanlara hep sinir olurum ama olsun ben kendime de çok sinir olurum.
birçok kişi son yaşanan olaylar neticesinde hdp ye atmış oldukları oydan pişmanlık duymadıklarını ve hatta bağlılıklarının artarak devam ettiğini belirtmiş. açıkcası siyasetle ilgilenmeyen bir insanım zira çabuk sinirlenirim ama yine de tarafsız düşünebilen tarafıma da güvenirim.
selahattin demirtaş'ın dillere destan karizması ve abdullah öcalan'ın okuduğu , kütaphanelerin kapasitesini zorlayan o meşhur kitap sayısı dışında hdp'ye oy vermenin mantığını pek merak ettim. ''barış istemeleri olsa gerek'' dedim kendi kendime. iyi ama hangi barış?
kürsüye çıkıp ''biz ulusal bir partiyiz ve sadece barış, adalet istiyoruz'' diyen bir insanı karizmatik bulursanız aslında haklısınızdır. ama açıkcası karizmatik olmanın ve umut duygularını kabartmanın ölçüsü kürsüde söylenenlerden ibaretse, asgari çalışana 5000 lira maaş vadeden haydar baş siyaset aleminin hiç şüphesiz en karizmatik adamıdır.
hdp siyaset sahnesinde yeni değil ama bazı arkadaşlar sanki gökten aurabolisinin refakatinde ve tanrının himayesinde gelmişçesine hdp'ye pörtlemiş gözlerle baktılar. ''barış isteyen ve herkese özgürlük dağıtan karizmatik bir adam''
peki hdp bugüne kadar dilindeki barışın yüzde kaçını fiillerine hediye etti? barışın kelime anlamını biliyorsunuz.
olayları ve kişileri eleştirmeyi sevmem ama gerçekten merak ediyorum madem ki barışı bu kadar çok istiyorsunuz neden pkk gibi bir örgütün barıştan uzak eylemlerine hiç ses çıkarmıyorsunuz? ''biz barış istiyoruz'' anladık abicim siz barış istiyorsunuz ve sonuna 4. noktasına dair kimsenin bir fikri olmadığı 3 nokta koyuyorsunuz. peki anlatsana biraz nasıl olacak bu? kafa karıştırmayalım ve barış isteyen bu partiyi savaş isteyen pkk ile karşılaştıralım. siz sevgili barış isteyen adalet ve ulusalcılık dağıtıcıları neden geçerli bir sebebi olmaksızın bozuk bir mide gibi vakitsiz ve fütursuz şekilde ülkenin birliğine ve kardeşliğine kusan bu terör örgütünü kınamıyorsunuz?
barış istiyorsunuz öyle değil mi?
pkk yı öven milletvekilinizi neden azletmiyorsunuz?
niçin çözüm sürecini bozan eylemlerin sorumlusuna kızmak yerine bu süreci bozan tc. miş gibi barış yürüyüşünü siz yapmak istiyorsunuz?
kürtlerin temsilcisi iseniz neden 452b tarafından bile görülen terör örgütü olduğundan şüphe duyulmayan bir örgütü hala kürtlerin haklarını savunmaktan men etmiyorsunuz?
siz hangi barışı istiyorsunuz lütfen söyleyiniz. dördüncü nokta ifşa olmak için daha ne kadar bekleyecek? yoksa o zaten apaçık ortada da birileri onu güzel görmek için diretiyor mu?
oo edit vakti gelmiş: öncelikle sadece şu yazımdan dolayı bana faşist diyen arkadaş, nöron fazlalıkları ağırlık yapmıyor mu sana? hdp'ye oy vermeyen herkesi ırkçı diye yaftalayan küçük beynin bizzat hdp'nin kürt ırkçılığını yapan (buna delil olarak pkk gibi ırkçı bir örgütü sükutla ikrarlamaları yeter) bir parti olduğunu ve dolayısı ile senin mevzisini bile şaşıracak kadar aptal bir ırkçı olduğunu anlaman için birilerinin arabanı yakmaları gerekirdi elbet. zira sen sana ait olanı kaybetmeden akıllanmassın ve belli ki sen bu toprakları sana ait görmediğin için bu kadar aymazsın.
ikinci olarak hala pkk ile hdp nin birbirleri ile aralarında bir fark olmadığını göremeyen ve hatta pkk'nın hdp yi bitirmek istediğini öne süren arkadaş. bu açıklamayı selodan değilde senden duymak tüm bu şeyleri o çiçeklli böcekli hayal gücünde tasarlamadığına inandırabilirdi beni ama belki.
Merhaba pipetiniz bol olsun. (Kullanmasanız dahi ağzının kenarını, damak tadına tercih eden misafirler için bir yerlerde bulundurun.)
Bu sabah kimi hormonlarımın eksikliğini bazı konulara verilen gereksiz değer fazlalıklarıyla tamamlamak istiyorum. Umarım bana kızmazsınız.
içinde fekadarlık ve emek geçmediği halde kutsal etiketiyle piyasaya sürülen kavramların son kullanma tarihleri geçeli birkaç yüzyılı buldu. Çeşitli cinsiyet ve yaştan insan zehirlendi. hayal kırıklığı ile sarılan kırıkları yanlış kaynadı. her kaynayan yanlış kırık, kronik bir hastalık olarak kendi coğrafyasının sıtması olup pek fazla insanın ruhunu çok az insanın canını aldı. Diğer hastalıklardan farklı olarak ise bu hastalığı önceden teşhis edebilecek nitelikteki önlüksüz doktorlar kutsala saldırmakla yaftalanıp her hastalığın kendi çöplüğünde kendi yöntemiyle kimi zaman aforoz edildi kimi zaman mürtedlikle laanetlendi vs. vs. hepsinin ortak noktası ise dışlanmak oldu. kimi zaman hayattan kimi zaman ise mekandan.
Siz bunları boşverin ben size kutsalı soracaktım. Sahi ne oldu o iş?
En son öğretmene kutsal diyordunuz öğrencilere bir şeyler anlattıkları için. Öğretmenler odasında hep benzin zamı konuşulmasaydı haksız olmama ihtimaliniz olacaktı.
Doktorlara kutsal dediniz sizin sağlığınız yanında egolarını da tedaviye layık görecek kadar tevazü sahibi olmadıkları için 6 yıl boyunca anatomi yanında biraz da yalan söylemeyi öğrendiler.
Dur dur uzatmayacağım artık ne diyorduk anne baba diyorduk. Pek hassas bir konudur. Saat başı annesine sarılıp sevgi gösterisinde bulunanlarınız için bu konuya girmek çocukluğunuzun ilahlarını bir yunanlının tanrısı gibi aşağılara çekmek canınızı yakar diye korkuyorum. Ama merak etmeyin bir genelleme düşmanı olarak benim, sizin, hepimizin anne babası demeyeceğim sadece bu konudaki ölçüleri kendimce masaya koyacağım ondan sonra varın ister sizin tanrılara kutsal deyin ister demeyin.
bir konuda anlaşmak isterim sizle; içinde fedakarlık geçmeyen şeylere kutsal demekten vazgeçin. Hemen aklınızda ateşlendiğiniz geceler başınızda bekleyen anneler, kazandıkları paradan sizin için harcayan babalar gelmesine rağmen en azından devamını okuyun. Anne ve babalık, insanda bulunan şefkat ve merhamet duygusunun egoyla birleşip kendinden bir parçada bütünleşme olayıdır. Yani başlangıcını: seks, . (((özellikle yerel kesimde görülen evlendikleri gece ana rahmine düşen bir çocuksanız kusura bakmayın ama babanızın gözünde penisi kadar değerinizin olduğunu zannetmiyorum. Eğer yıllar öncesinden düşünüp taşınmış ve ilk gece böyle bir şeyi yapmanın doğru olduğuna karar verdiyse başka.))) temellerini: ego-merhamet-şefkat , devamını: toplum, yasalar,, sonunu ise (yine genellikle) pragmatistliğin devraldığı garip bir şeydir. Yani genelde olan budur.
Ben buraya kafa karıştırmaya gelmedim aslında bir örnek çok şeyanlatır. Şimdi size sormak istiyorum yavrusu için kaplana saldırmaya yeltenen bir horozun yaptığı şey kutsal mıdır? Cevabınız yutağınız da dursun. Bide şunu halledin kaydırma yapmadan; bir horozun yem yemesi kutsal mıdır?
Sizin cevabınız bu ikisi arasında ne kadar benzerlik veya farklılık teşkil eder bilemiyorum ama şunu biliyorum ki bunlardan ikisi de bir duygudur. Tek farkları ise birisi yaşamı devam ettirmek adına gerekli, diğeri ise yaşamsal olmayan, neticiyle itibariyle ise bir duygudur. insan için uyarladığımız zaman da merhamet şefkat duygusu yüzünden sizi bebekken seven ve çocukken sizin için zahmetlere giren anne babalar da tıpkı o horoz gibi bir duygunun neticesi olarak yaptılar bunu peki şimdi kilit noktaya geldik sizin için yapılan bu fedakarlıklar kutsal mıdır? Ya da ortalıkta kutsal olan bir şey varsa bu nedir?
Yazıyı buraya kadar okumayıp bir cümle ile aşağıda yazının uzunluğundan beslenip trollük yapacakları şaşırtacak şekilde aslında beklenen değil benim yazmak istediğim. ortada bir kutsallık vardır. Ama bu kutsallık nerededir? içinde fedakarlık ve çaba geçmeyen şey kutsal olamaz dedik bir duygu hissetmek için çaba gösterilmez. Merhamet duygusu için çaba göstermezsiniz çocuğunuz olur ve o size şirin gelir artık o vakitten sonra onun için yapacağınız fedakarlıklar ise sizin için bir yük değil merhametiniz tarafından hafifletilmiş sizi mutlu eden fiiller haline gelir. Sonuç olarak ise Anne ve babalığın kutsal sayılması için anne ve babanızın merhamet gibi ellerinde olmayan bir duygunun sonucu olan fiillerinden değil her şeylerinden fedakarlık etmeleri gerekir. Gerekirse işlerinden, boş vakitlerinden, kurallarından, ideolojilerinden,
Ve çaba harcamaları gerekir özellikle akıl olarak büyük uğraşlar gerekir.
Ben bu yazıyı neden yazdım?
ilk gece gerdek heyecanıyla düşünmeden çocuk yapıp o çocuğa yıllarca bir kazanın sonucu gibi davranan anne babalara kutsal diyorsunuz.
(özellikle doğuda görülen)Tarlada çalışan baş sayısı artsın diye çocuk yapan insanlara kutsal diyorsunuz.
işinden geldiği zaman çocuğunun yüzüne dahi bakmaya tenezzül etmeyen ama söz konusu şey paraya gelince çocuğu ve onun geleceği için çalıştığını söyleyen yalancılara kutsal diyorsunuz.
annesinin karnındayken sözleşme yapmışçasına, Din değiştiren çocuğunu evlatlıktan reddeden ebeveynlere kutsal diyorsunuz.
Fakirlik bahanesiyle çocuğunu okula göndermeyen insanlara acıyorsunuz durumları zor diyorsunuz kutsal diyorsunuz.
Evliliğinde heyecan kalmadı diye, çok değerli canları sıkıldığı için ve artık oyuncaklarla oynama yaşını da geride bıraktıkları için canlı bir oyuncağa ihtiyaç duyan bu yüzden bir çocuk dünyaya getiren egoistlere kutsal diyorsunuz.
Mirasını bırakmak için, adını yaşatmak için çocuk yapan birkaç aşiretlik egolara hem cömert hem kutsal diyorsunuz.
Yahu anlamıyor musunuz? Çocuk yapmak 3 dakikalık kolay bir meseledir onu kutsal yapan şey ise bir duygu kadar basit olamaz. Ve benim değinmek istediğim yer anne babaların çok çok büyük bir bölümü kutsal yaftasını haketmez.
(Edit: son olarak kusura bakmayın giriş gelişme her şey yazının temellerini anlaşılmaz kılacak kadar bir birine girdi ama zaten çok azınız okuyacak be (bkz: ondan şey oldu))
eksiler sürpriz olmadı belki de yazının uzunluğundandır o halde biraz temayı kısaltıp soru haline getirelim;
bu ülkedeki herkes hababam sınıfındaki insanlar gibi olsaydı iyi mi olurdu kötü mü olurdu? cevabanız eğer ülke muhteşem olurdu. ise sizi tebrik ederiz ve size kocaman bir kutu siyah boya hediye ediyoruz bakın atatürkçülük orada güle güle çalın.
muhtemelen bir yıl sonra karşılaşmam durumunda beni fazlasıyla ürkütecek olan bu yaratık,sizin nezdinizde avuç ayasına sığdırılmış titrek vücuduyla ve saçımdan daha sert olmayan dikenleriyle tamamen savunmasız bir canlı izlenimi bırakabilir.
fakat ben buna inanmıyorum. korkusu bedenine galip gelen bu kirpi; daha hızlı koşmasını sağlayacak ayaklarıyla, kabarmış uzun ve sert dikenleriyle karşımda belirse şüphesiz ya ondan kaçmak ya da ona saldırmak gibi dostane olmayan fiillere başvuracaktım. ama şimdi gördüğü en küçük deliği bir kurtuluş bir kaçış olarak gören bu yavru, zayıflığı ve güçsüzlüğü nispetinde karşımda dokunulmaz ve hatta korumakla yükümlü olduğum kutsal bir canlı vasfını kazanıyor. işin garip tarafı ise bunu yapmak için hiç özel bir çaba harcamaması sadece ama sadece elinde olmayan bilincinde tozu olmayan bir küçüklük ve bir zayıflık sayesinde böylesine kutsal bir mevkiye yükselmesi.
aynı şeyi insan için düşününce daha da bir garipleşiyor durum. hem varlığı hemde varlığının dolaylı ya da dolaysız etkileriyle insanlığın not ortalamasını düşüren kişilerin de vaktinde bir bebek olduklarını ve gerçekten olduğu yerden kaldırıp yemeğini vermeseniz ölecek olan o muhtaçlıkları ve güneşle pek az tanışmış toy tenlerinin cazibesiyle hem sevilmeye hem de korunmaya, sahiplenilmeye layık olduklarını düşündüğümüzde sizi onların acizliği miktarınca aciz bırakan içinizdeki truva atına binmiş şefkati keşfetmek, insanın kabarık olan zayıflıklıkları listesine bir yenisini eklemeyi zorunlu kılıyor.
şefkatinizin hedefi sadece bebekliğe ve acizliğe değil kimi zaman narinliğe kimi zaman ise güdülerinizi karşılayanlara kilitlenip sizi olmadık yerde güçsüz ve sefil bırakabiliyor. buna en güzel örnek ise gözyaşıdır. özellikle güçlü olan erkeğin karşısında güçsüz olan bir kadının yanaklarından toprağa düşüyorsa, o her damla gözyaşının manevi bir silah tarafından yere dökülmekte olan boş mermi kovanlarından farkı yoktur.
merak etmeyiniz avukat tutacak paranız yoksa devlet size bir avukat atayacaktır ve yine merak etmeyiniz savaşacak gücünüz yoksa hayat size mağdurluk ve acizlik silahını atayacaktır.
sigmund amca tarafından ortaya atılmış en subjektif ve dolayısı ile en çok tartışılmaya müsait teroilerden sadece birisidir.
bu teoriye göre 3 ila 5 yaş arasındaki kızlar için kendilerinde penisin olmadığını ilk farkettikleri an oldukça hüzünlü bir andır. çünkü onlar bunu çok büyük bir eksiklik ve belki bir yanlışlık olarak tanımlayacaklar ve bu yüzden ailelerinde penisi olan birine, babalarına karşı hayranlık duyarken diğer taraftan kendileri gibi ''ezik'' olan annelerine ise babalarına duydukları kadar saygı duymayacaklardır. amcamıza göre bu süreç kızımızın kendisini annesiyle özdeşletşireceği cinsel kimliği ile bütünleşeceği zamana kadar böyle sürer.
sigmund amca 3-5 yaş arası diyerek ''ben hiç öyle düşünmüyorum adi herif'' diyen feministlere karşı ''sen o zaman zaten çocuktun her şey bilinçaltında gelişti bu yüzden kapat çeneni'' diyebilme lüksüne sahiptir. eh bilinçaltı demişken günlük hayatta da bu meselenin yansımalarına değinmeden olmaz. freud vaktinde bilinçaltında yaşanmış olan bu ezikliğin tamamen kaybolmadığını mesela kendi arzusu ve seçimiyle bir kule tasarlayan kadın mimarın bu kulede penisten bir şeyler bulduğunu belki bir kız çocuğunun rastgele, öylesine çizdiği bir füzenin hep o dönemki hayranlığının bir sonucu olduğunu iddia eder.
ben freud amcanın çok yanıldığını düşünüyorum. 1850 li yılların ataerkil avusturya sında doğmuş olan bu kuramcı acaba yaşamış olduğu yerden etkilenmiş olmasa, 21. yüzyılın mantık evliliği yapmış bir ailesinde dünyaya gelse acaba aynı teoriyi ortaya atar mıydı? babanın üstün olduğu bir ailede bir kızın babasına duyduğu hayranlığın penise mal edilmesi, çekingen bir koca ve dominant bir kadın evliliğinde acaba aynı şekilde devam eder miydi? ayrıca diyelim ki bu teori gerçek; acaba sadece kızlar mı erkekleri kıskanıyor ve onların penislerine hayranlık duyuyor yoksa bazen kadınlar da şanslı görülüyor mu? sözü atalarımıza bırakıyoruz;
(bkz: anamdan kız doğmak vardı)
Aynı zamanda şansını zorlayan babadır. Genellikle o çocuk ya temelleri belli olmayan koyu bir dindarlığa kapılır ya da zorla geleneğe dine karşı olan bir insan yetiştirilmiş olur. Özellikle de hala sopayla kuran kursuna, namaza çocuk gönderen insanlar var. gerçekten ellerindeki aile reisliğini en acınılası şekilde kullanıyorlar nerden baksanız zararı olan bir yöntemle bir köle ya da kültürel vandalist yetiştirmek arasında yazı tura atıyorlar yazık.
Edit: böyle insanlar kaldı mı diyorsunuz dünya sadece yüksek binalardan ve geniş caddelerden ibaret değil efendim. Kırsal kesim gerçekleri diye bir şey var. Ve ben size çevremde gördüklerimi söyliyeyim; bu çocukların köyde kalanı bilinçsiz koyu dindar (ama namaz kılmayan cinsten) üniversite okuyanı ise dinden tamamen uzaklaşmış bir daha köye adım atmayan tipler oluyor.
Kızların en büyük korkulu rüyalarından olan bekaret konusunda en çok korkan taraf olmalarının temel nedenidir. insan doğasında kim içine sinmeye hazır bir karaktere sahipse onu içine sindirecek karakterler ve olaylar da hep hazırda bir yerlerde bulunur. Yani kızlar hep bekaretlerinin sorgulanmasını kabul edip bunun sorgulayanın bakirliğini sorgulamadığı müddetçe her zaman erkek çok daha serbest ve bu konuda hakim rolünde olmaya devam edecektir. ‘’erkeğin nasıl bakir olup olmadığını nerden bileceğim’’ dememelisiniz. Geçmişi hakkında bir şey bilmeden evlenme kararı verecek kadar cesursanız bekaret veya bakirlikten ziyade korkmanız gereken daha başka şeyler var demektir.
Belki yüzyılın tersine konuşuyorum ama bekaretinizi önemseyen erkeğe dönüp "daha önce bir kızla yattıysan evlenmem senle " demediğiniz sürece üzgünüm kızlar patlak muhabbeti devam eder.
Tezgah fiyatı değil köylünün toptancıya sattığı fiyattır. Kilosu 50 kuruşa kadar düşmüştür bu bir kişinin sabahtan akşama kadar topladığı kirazdan maksimum 50 tl kazanması anlamına geliyor.
Bizler toptancıya sattığımız fiyattan memnun değiliz umarım sizler bari tezgah fiyatından memnunsunuzdur.
neyi ne için yaptığını bilmeyen, tutarlılık problemi yaşayan kişi eylemidir.
tatilden başlayalım. öğretmen haftada bir saat fazla çalışsın tamam kabul peki bu durumda sende haftada okula bir saat fazla geleceksin bunun farkında mısın? yani öğretmenin sınıfta tek başına halay çekmek gibi fantazileri yoksa bu halaya sende katılmak zorundasın çünkü o öğretmen ve sen öğrencisin o okulda olacaksa sende okulda olmalısın.
öğretmenin rsmi çalışma saatleri evet diğer mesleklere göre çok azdır peki ya gayrı resmi olanlar? sınav dönemi başladığı zaman ve hemen akabinde performans-proje vb. ödevler tüm bunları incelemek zorundadır ve gerçekten bunlar çok zaman alacak şeylerdir yani basit bir şekilde ''öğretmen sabah 4 saat derse geldi sonra gitti oh ne ala'' derken o adamın akşam okuması gereken yüzlerce sınav kağıdı olduğunu unutmamak gerekir. şimdi bu konuda kıyas yapalım ve tatilin göreceliğine bakalım yani tatil sadece evde oturmak mıdır? şu bir gerçek ki öğretmen günde 6 saat çalışırsa bu 6 saat konuşmak zorundadır peki ya diğer devlet memurlukları kaç tanesinde bu kadar yoğun bir çalışma temposu var?
paraya gelelim. kıyaslayın 4 yıllık eğitim fakültesi mezunu bir öğretmenin maaşı ile lise mezunu kpss kazanmış bir devlet memurunun ya da 2 yıllık bir bölüm bitirmiş hemşirelerin maaşları arasındaki farkı hiç gördünüz mü?
öğretmenlik kutsal falan değildir öğretmenine göre değişir. fakat şu bir gerçek ki refahın olmadığı yerde eğitim zordur. yani öğretmenler odasında benzine yapılan zamın dışında başka bir şeyler mesela öğrenciler konuşulsun diye bir öğretmen maaşının o öğretmene ve ailesine yetmesi gerekir.
öğretmene dair illa bir şeyler değiştirecekseniz puanlarını yükseltin önüne gelen öğretmen olamasın. ama insanların tatillerine paralarına karışmayın hele hele diğer devlet memurluklarını eleştirmeden öğretmeni eleştirmek hiç hiç adil değil.
Söz konusu fiil evlilikse eğer, hiç şüphesiz bu fiili tarif eden öncelikli kelimede aşktır. Yani evlenmekte olan çiftin masasının altından çıkıp ‘’söylesene bununla neden evleniyorsun?’’ derseniz alacağınız muhetemel cevap tabi ki ‘’sevdiğim için, aşık olduğum için’’olacaktır. Hemen sonrasında damadın sizi ayağına basan kişi olma ihtimalinizden dolayı mı yoksa gelinin bacaklarına olan yakınlığınıza bir kıskançlık hediyesi olarak mı vuracağını boşverin.
elimizde bir fiil ve açıklanan ortak bir neden varken bu işi daha fazla kurcalamak kimilerine göre art niyet olarak, kimilerine göre ise mahremiyet bozgunculuğu olarak nitelenebilir. lakin herkesin ortak bildiri ve aşk cümleleri ile girdikleri aynı yatağın, kimi çifler için bir ömür boyu mutlu bir evliliğin en pamuksu kısmı olurken kimilerinde ise fazla değil bir yılın sonunda pamuk ipliğine bağlı bir ilişkiyi seksle canlandırma sahası olarak olarak görev gördüğünü boşanma avukatları diyor ben değil. O halde birileri yalan söylemiş gibi görünüyor. Herkesin yaptığı veya herkeste olan şeylere ‘’kutsal’’ kelimesini yapıştırmak toplumsal bir ahmaklıktan başka bir şey değildir. Ve hep derim bu ülkenin insanları biraz ahmaktır. Annelik kutsaldır deyip dünyadakı tüm anneleri kutsal ilan ederek cami avlusundaki çocukları kızdırabilirsiniz. iyi ama biz anneliğe kutsal dedik o anneye kutsal demedik demeyin zira anelik kutsal ilan edilmeseydi belki vajinası olan herkes anne olup bu ‘’kutsal’’ yaftasından kendisine pay çıkarmak için bu kadar acele etmezdi. Aynı şekilde bir dengesizin ‘’evlilik ve kutsal’’ kelimelerini yanlışlıkla bir arada kullandığı o günden sonra bu iki kelime ‘’evlilik kusaldır’’ şeklinde, konuşacak bir şey bulamayan düğün konuşmacılarının en sevdiği slogan haline geldi. Gerçekten kutsal bir evliliğe imza atmış olanlar ise sadece sustular biz kutsalız diye ortalıkta böbürlenerek yürümediler. Zaten sayıları da çok azdı.
Evliliğe erekte olmuş düşüncelerle yaklaşan erkek ‘’aşık oldum’’ der. Niçin evlenmesi gerektiğini bilmeyip sadece hemcinsleri arasında ne zaman başladığı belli olmayan bir üstünlük yarışında yol değiştirmeye cesaret edemeyen (evde kalamayan) kızlar ‘’aşık oldum’’ der. Kendisine bir hizmetçi ve kuluçka makinası arayan erkekler ‘’aşık oldum’’ der. Cüzdanın içindeki paraya yoğunlaşıp kimlikteki doğum tarihini göremeyen kızlarımız ‘’aşık oldum’’ der.
Ve tüm bunların yanında gönül verdiği kız olmasa yine de kendi yemeğini yapabilecek olan, yalnızlıkla zaten hemdem olmuş ve sadece ama sadece bir şeyleri paylaşmak isteyen o edremit erkek yukardakilerle aynı cümleyi kullanılır ‘’aşık oldum’’ der. Kendi maaşı olan ve eğer musluğu bozulacak olursa onu tamir edecek bir kocaya gerek olmaksızın tamircinin numarası telefon rehberinde olan o kızda sadece ama sadece bir şeyleri paylaşmak için evlenirken ‘’aşık oldum’’ der.
Peki sizin masanızın altındaki hayali kişi size bu soruyu sorduğunda siz yukardakilerden hangisi olacaksınız? Durun tahmin edeyim siz aşık olacaksınız.
insanlar genellikle ana karakteriyle ya da başrol oyuncusu ile kendini özleşleştirdiği filmleri severler. ya da başka bir deyişle bir filmi seviyorsanız o filmde sizden bir şeyler buluyorsunuz demektir.
filmlerin psikolojik olarak tehlikeli olduğu tek alan 25. kare veya subliminal mesajlar değildir. seks sahneleri de değildir. sansürlenmiş sigara sahneleri hiç hiç değildir. bence çok film izleyen ve bundan etkilenme potansiyeli olan bir insanın filmlerden gördüğü en büyük zarar ben merkeziyetçi bir kişiliktir.
filmlerde ve dizilerde ana karakterler ve yardımcı karakterler vardır ve sorun şu ki tüm ilgi ve filmin merkezi bu kişilerin hayatı, fiilleri ve düşünceleri üzerine bina edilir. diğer insanların karakterlerine, özelliklerine sadece ana karakteri ilgilendirdiği kadarı ile değinilir. diğer bir deyişle eğer bir sıkıntı varsa sadece ana karakterin sıkıntısı vardır. eğer bir acı çekilmişse sadece ana karakterin acısı vardır. mutluluk varsa ana karakterin mutluluğudur. vs. vs. yani filmlerde bu ben merkeziyetçiliğin olduğunu inkar etmek kabul etmekten daha zordur. ve eğer siz ana karakterle kendinizi özdeşleştiriyorsanız (ki genelde yapılan budur) hayatınıza bakışınızın da zamanla filmin ana karaktere yoğunlaştığı gibi sizinde kendinize yoğunlaştığınız bir formata bürünme olasılığı hiç az değildir.
not: elbetteki filmlerden bu formatın dışına çıkmasını beklemek filmi film olmaktan çıkaran boş bir girişim olacaktır. bunun yerine gerçek hayatta sizin bir ana karakter olmadığınızı ve diğer insanarın da öylesine bir set oyuncusu olmadığını hatırlamak güzel olabilir. sansürlenmiş sigaraları ise boşverin.
iki aileden fazlasının aynı mekanda bir araya gelmesiyle birlikte tabakalaşmanın meşrulaşma süreci başlar. bunu biliyoruz.
antik yunanistanda 3. sınıfın nasıl ezildiğini ya da roma da pleplenler ile pörüklerin yüzyıllar boyu bu tabakalaşmanın hıncını bir birlerinden nasıl çıkardıklarını da biliyoruz.
velakin tabakalaşmanın ne ölçüde olduğu, olup olmamasından daha fazla önemlidir. çünkü tabakalaşma hep vardır. ne ölçüde olup olmadığını anlamanın bir yolu ise halkın bir birinden habersizliği nisbetinde mümkündür.
çocuğuna berk, toprak, ateş, su vs. bu isimleri koyan baba hiç şüphesiz benim doğduğum köyde olsaydı bu ismi koyamazdı veya benim köyüme benzeyen binlerce köylerden herhangi birinde olsa hatta ve hatta bazı anadolu şehirlerinin merkezinde dahi koyamazdı.
aynı şekilde çocuğuna abdurrahman, abdurrezzak isimlerini koyan bizim köydeki mehmet emmi şayet istanbul bebek'te oturuyor olsaydı çocuğuna bu ismi koyamazdı. zira orada çocuğuna o ismi koymanın ona işkence yapmak olduğunu bilecek kadar kromozamları yerinde olacaktı.
sonuç: bir ülkedeki tabakalaşmanın bir turnusolü olarak o ülkedeki aşırıya kaçmış isimlerin fazlalığına bakmak yeterlidir.
Derler ki bir ruh bir ruhla anlaşıyorsa eğer, hiç tanışmaya gerek olmaksızın bir saniyelik bakış bile evlenme kararı vermek için yeterlidir.
Bunu diyenler bugünkü evliliklerinde ne kadar mutludur bilinmez ya da bu anlattıkları şeyin sıkletini gerçeklik terazisi tartmaya gönüllü müdür o da meçhul. Bir sevgili arayanlara madalyonun bu yüzünü emanet ettikten sonra diğer yüzünü çevirdiğimiz zaman oldukça ürkütücü bir resim ile karşılaşıyoruz; Eğer bu söz doğru ise o zaman tersi olan durumda doğrudur. Yani bir ruh eğer başka bir ruh ile anlaşamıyorsa ekstra hiçbir şey yapmaya gerek olmaksızın kisvelerin sadece bir saniyelik bakışmaları bile düşman olmaları için yeterlidir.
işte başlıkta anlatılan durum tam olarak bu iki ruhu ifade etmektedir. Yani bir ruh diğerini düşman olarak etiketlemişse artık bunların arasında fiili veya sözlü veya sadece his olarak soğuk rüzgarların esmemesi için hiçbir neden yoktur. Somutlaştıracak olursak iş arkadaşınız ile aranızda tam olarak böyle bir ilişki var ise, onun pasif olması sizin sinirinize dokunur. onun yapmadığı tüm işleri siz yapıyormuşsunuz ve siz olmasanız o hiçbir şey yapamazmış gibi bir algıya sahip olursunuz. Tersi bir durumda ise yani iş arkadaşınız sizden daha etkin ise bu durumda da onu rütbe atlamak isteyen veya tüm hayat amacı sizin fiillerinizi gölgede bırakmak olan bir gulyabani olarak algılayabilirsiniz.
Öğrencilerde bu durum daha belirgindir. Sınıfınızdaki bir çocuğu sevmediyseniz artık kim onun hakkında ne kadar iyi meziyetlere sahip olduğuna dair rivayetlerde bulunursa bulunsun sizin için hep onun hataları hatırlanmaya daha değer bir özellik olarak kalacaktır. Pasifliği tembellik olarak yorumlanacak ve nihayetinde bu çocuğun isminden ve soyisminden önce ‘’gereksizliğini’’ hatırlayacaksınız. Etkinliği ve size göre daha başarılı oluşu ise direk olarak ego ile veya ‘’ineklik’’ ile bağdaştırılacak ve belki bir kurtuluşun en adi örneği olan ket vurma yöntemi ile bu çocuğun varlığı düşüncelerden kovulacaktır.
dünyanın adil bir yer olmadığını, 46 kromozoma sahip her insanın bilmemesinin imkansızlığıyle yüzleştiği bir çağın, aynı zamanda herkesin herkesten haberdar olup buna müteakip herkesin herkesten bihaber olduğu gerçeğiyle yüzleşmenin; insanın hayvandan ayrı olamayacağı iddiasının hemen ertesine rastlaması tesadüfün en adi örneği olsa gerek.
her insan doğduğu anda 3-5 kalıtsal özellik dışında tamamen eşit kabul edilebilirse de ilk nefes ile 35 yaş şiirinin anlamlı olduğu yıllardaki nefeste, bu eşitliğin nasıl ve neden toksitlendiğini anlamak gerçekten insan üstü bir zekayı zorunlu kılıyor. hadi tüm bunları delik olup olmadığını önemsemeden cebimize koyalım ve sonra daha kaliteli olduğu halde sadece maddiyatın üstünde ya da statünün altında olmasından dolayı, sırf nasa görmedi diye ''en büyük'' ''en parlak'' kabul edilmeyen bir yıldızın varlığı gibi nev i şahsına münhasır bir varlık ve yalnızlık ve yok oluşla zamanın içinde bir yer kaplayan bu özelliklerin hak ettiği değeri ya da alkışı ya da parayı kim iade edecek bunu tartışalım. iade i itibar mahkemelerinin eksikliğini hangi savcı üstlenecek hangi hakim bir suçlu bulacak bir amaya onu soralım.
çok iyi şarkı söylediği iddia edilenlerin şöhretle daha bir hummalı çalışan tükürük bezlerinin ürettiği salyaları etrafa saçarak söylediği şarklılardan çok daha güzel şarkıları mutfağında kimse yokken söyleyen o kızın, askerde nöbetteyken yanık sesiyle kuşlara insan olmanın tanıtımını sunan o askerin intikamını kim alacak?
daha bir somut örnek verecek olursak https://www.youtube.com/watch?v=-Qu6YlRdrN0 burdaki adamın maddiyetının üstünde olan maddiyatının yetmediği aynı zamanda bir profesr bilim adamı statüsü olmadığı için düşündüğü şeylerin ufak bir izleyici kitlesiyle yetinmesinin intikamını kim alacak?
adaletsizliğin arka ceplerde bir nişan olarak kabul edildiği bir dünyada adalet kelimesinin intikamını kim kimden alacak?