Yüksek tavanlı, kırmızı koltuklu bir konser salonundayız. Kalabalık. Birileri konuşacak heralde önümde bir kürsü duruyor. Benim yaşımda ve sosyoekonomik durumumdaki insanların aslında bu konferansa (gerçi ne olduğu hala belli değil) gelmeleri şöyle dursun en ön sıraya oturmaları sıradışı bir durummuş gibi hissediyorum. Yanımda sevgilim oturuyor. Huzursuz sanırım. Sıradışı olaylar karşısında hep husursuz olmuştur. Benimle yerini değişmek istiyor. Koltuklarımızı birbirimize veriyoruz. Yeni koltuğum bir kaç santim solda. Çevreme bakınıyorum farklı bir şeyler görmeyi bekliyorum. Az önce sağımda yaşlı, beyaz saçlı bir kadın oturuyordu. Sevgilim, onun Safiye Soyman adında bir sinema eleştirmeni olduğunu söylemişti. Şimdi solumda kim oturuyor acaba? Hangi ünlü, hangi zengin, neredeyiz biz?
Kafamı sola çevirdiğimde onu görüyorum. Sarışın üç numara saçlar, fight club filmindeki final sahnesindeki saçlar. Önüme dönüyorum. Orada burada karşılarına çıkan ünlülere el sallayan ya da imza günlerinde kuyruklarda bekleyip; "ay ben sizi çok seviyorum bir imzanızı alabilir miyim?" diyen insanlardan değilimdir. Gözlerimin ucuyla ellerine, giydiği ayakkabıya, pantolonuna bakmakla yetiniyorum. Bir kadın önümde durmuş, o esnada fark etmedim. Sevgilim uyarıyor beni, kadın elime ağır bir kitap tutuşturuyor. Bu kitabın aynısını yıllar yıllar önce ilkokulda görmüştüm. Hatta Seyfi Teoman diye bir sinemacı bu kitabın filmini bile çekmişti. Elime tutuşturulan kitap, ilk okul çocuklarına tatil öncesi verilen bildiğimiz ödev kitaplarının en kalınıydı. içini karıştırdım, büyük puntolarla yazılmış basit cümleler koca koca resimler karşıma çıktı. Hemen kapadım kitabı. Odaklanamamıştım. ilgim hala yanımda oturan sarışındaydı, sevgilim olmayan sarışında. Bu sefer biraz daha kafamı sola çevirerek baktım. Ne bakıyorsun derse; "Size de aynı saçma kitabı mı verdiler ona bakıyorum" diyecek, onu tanımamış numarasına yatacak, en cool ben olacaktım. Hiç bir şey demedi hatta o da kafasını çevirip benim kitabıma veya bana baktı bilemiyorum ama kafasını bana doğru çevirdiğine eminim. Bu arada ince bir kadın sesi konuşmaya başlamıştı. Ses sanki koltukların altından geliyordu, akustik ambiyansın ve kaliteli ses siseminin birleşimiydi bu, bu seksilik. Şöyle demişti: Katı Olan Herşey Buharlaşıyor/Marx'ın Modernitesi isimli konferansa hoşgeldiniz. Huzurlarınızda Marshall Berman. Şimdi, herkes alkışlıyordu yanımdaki sarışınlarla beraber ben de alkışlıyordum. Alkış kesildikten sonra sol tarafımdaki adam kucağına katlayıp koyduğu trençkotunu ve onun üzerine koyduğu kalın kitabı düzeltirmiş gibi yaparken bir şeyler söyledi. ikinci kere dönüp ona bakma cesaretini böylece kendimde buldum ve o zaman anladım ki adam bana bir soru sormuştu: "Size de aynı kitabı mı verdiler?". "Heralde" dedim. Benimkini gösterdim. Bu sırada Marshall Amca konuşmaya başlamıştı bile. Fısıldaşmamızdan rahatsız olan arka sıralardan birisi sessiz olun uyarısı yaptı. Bu uyarıyı konferans bitene kadar farklı seslerden (bir tanesi sevgilime ait ince bir tondu) dört kere daha duyacaktım.
Farklı farklı konulardan fısıldaşıyorduk. Arada Marshall Amca dikkatimizi çekiyordu ona kulak veriyorduk, sonra birimiz diğerine kısa ama ilgi çekecek bir soru yöneltiyordu. ilk soruyu patavatsızca ben sormuştum: "O değil de" diye başlamıştım cümleye, Size Atlas Silkindi filminde Galt rolü oynamanız için tekflif geldi mi?". "Geldi" dedi. Belki cevap vermeye de bilirdi. Belki de verilebilecek en kısa ve öz cevabı verdi ve daha fazla konuşmayalım lütfen demek istedi. Ama tek kelimelik cevabını verirken gözlerime bakması ve cevabı sonrasında gözlerimdeki heyecanı görmesi onu daha fazla şey söylemeye teşfik etti: "Sizce o rolün üstesinden gelebilir miyim?" diye sordu.
Konferans sonrasında feci bir kalabalık çıkış kapısına doğru yönelmişti. Sevgilim, konferansı çok beğenmişti ve bu biraz olsun onu mutlu etmiş böylelikle ağzını açmaya karar vermişti. Koltuklarımızdan yeni kalkmıştık ki "Ben hemen eve gideceğim" dedi. Erken yatmalıyım biliyorsun yarın sunumum var". Hızla yürümesi hiç hoşuma gitmedi halbuki amacım sevgilimi yeni arkadaşımla tanıştırmak ve hemen sonrasında bizimle bir içki paylaşabilir miymiş onu öğrenmekti. Malesef ki bu dünya üzerinde zamanı en değerli olan benim sevgilimdi. Çoktan benden uzaklara gitmiş çıkış kapısının oralarda beni beklemekteydi. Elim mahkum arkadaşımın elini sıktım kuru bir vedalaşma yaşandı. Çıkışa doğru kalabalığın arasına dalınca Orhan Pamuk dikkatimi çekti dünyanın en mutlu insanıyım ben diye seslenen bir gülümseme yerleşmişti suratına. iyicene moralim bozuldu. Beş dakika sonra sevgilimi taksiye bindiriyordum. "Sen de bin. Beni bırakır devam edersin işte" dedi. "Yok" dedim, "biraz dolaşmak istiyorum".
Biraz dolaştım. Hava soğumuştu. Ellerimi cebime soktum. Montumun yakalarını kaldırdım. ister istemez konferans binasının önüne doğru gitmişim, her çeşit insan, gazeteciler filan karışmak istemedim. Yan sokağa daldım. Önüme bir adam çıktı. Aynı istikamette yürüyorduk. O da yakalarını kaldırmıştı elleri ceplerindeydi. Sokak lambasının altından geçerken ayınlandı. Kısa sarı saçlarından, kafa yapısından tanıdım. Seslendim. Oteline kadar yürümek istemiş meğerse. Otelin barında bir şeyler içelim diye konuştuk. Benim güzel dediğim yerin onun için en çirkin olabileceğini unutarak; "Boşver seni güzel bir yere götüreceğim" dedim. Her zamanki barıma doğru yollandık. Bardan içeri girdiğimizde masada oturan bir kaç kişi beni laubali bir şekilde selamladı. Onları tanımıyordum ama hal ve tavırlarından sanki dün de bu bara onlarla gelmişim gibi bir halleri vardı. Hepsi şişman insanlardı. Bunlar ne zaman benim arkadaşım olmuşlardı ki!
Bir anda içinde bulunduğum durumun, yaşadığım son iki saatin hiç de inandırıcı olmadığı geldi aklıma. Sevgilim bana kızmakta haklı olabilirdi. Konferans çok güzel olabilirdi. Orhan Pamuk belki de en mutlu adam değildi. Ben şu an karşımda oturan adamla tanışmamış olmalıydım normalde. Hem karısı neredeydi bu adamın? Bir yanılsama olmadığından emin olmak istedim. Bu ihtimal beni çok korkttu birilerine benzeyen birilerinin beni bu kadar çok korkutacağını düşünmezdim. Gerçi geçenlerde Cem Yılmaz'ın dublörü dedikleri adama bir izdivaç programında rastlamıştım, bir kızcağıza dünyanın en kafiyeli şiirini yazmış evlenme teklif ediyordu. O görüntüyü korkunç bir uyarı olarak algılamamış hafif bir mide bulantısıyla kanalı değiştirivermitşim. Bir şekilde gerçek denilen şey ortaya çıkmalıydı artık. Büyük bir cesaretle arkadaşım birasından ilk yudumu alırken hızlıca bir şeyler geveledim ağzımda: "Lan Bekir! Sen misin Oğlum?". Arkadaşım keyifle birasını içerken bana baktı. "O ne demek?" dedi. Gerçek aydınlanmıştı: Sevgilim yine sudan bir bahaneyle husursuzlanmıştı, konferans gerçekten çok sıkıcıydı, karşımdaki gerçek Brad Pitt'di ve ben Orhan Pamuk kadar olmasa da son iki saatir oldukça mutlu bir adamdım. "Bu..." dedim. "Bu... Bizim oralarda birasını içen ilk kişiye böyle söylenir: "Labesemio". inandı, ne anlama geldiğini sordu ama ondan önce ben de biramdan ilk yudumumu alırken Labesemio dedi. Eski Türkçe'de kullanılan farsça bir kelime olduğunu, hiç yalnız kalmayasın anlamına geldiğini söyledim. Yine inandı. Hemen konuyu değiştirip; "Daha önce Asahi bira içmiş miydin? Ben çok seviyorum" dedim. Anlattı da anlattı. Bu biranın başka çeşitleri olduğunu ondan öğrendim. Biralardan konu viskilere, oradan James Bond'a oradan da oyunculuğa, ordan da özel hayatımıza geldi. Angelina ile ayrılmak üzerelermiş, araları ne zamandır açıkmış o yüzden getirmemiş onu. Duygulandım, benim de sevgilimle aramın açık olduğunu söyledim. Bağladık alkole kendimizi.
Barmen Asahi bira kalmadığını söylediğinde biz zaten çok sarhoş olmuştuk. Türkiye de bulunan sadece 33 cc'lik şişelerden onar tane içmiştik. Barmen zaten artık Asahi bira almayacaklarını Türkiye'ye dağıtımın oldukça azaldığını söyledi. Aldırmadım ona, arkadaşımın cebine götürdüğü eline vurdum, hesabı kaşla göz arasında ödeyiverdim barmene. Sonra kol kola girdik. "Gitme oteline, uzakta kaldı şimdi orası bir taksiye binip bize gidelim, salonda sana yer açarım" dedim. Bize gittik. Annem, anneannem uyanmasın diye sessiz hareket ettik. Salonda yer açamadım ona sarhoşluktan, kıvrıl üçlüye dedim. içeriden pijama takımı getirdim. Üstünü giydi altı poposundan geçmedi, kıvrılıverdi üçlüye orak ve çekiç desenli boxerıyla. Berjerin üstünde duran tv battaniyesini üzerine örttüm. Işığı kapadım, "sabah uyandır beni yedi'de" dedi. "Hı hı don't worry" dedim. Neden bu rüyadaki tek ingilizce cümleyi bu sahnede kurdum onu hiç anlamadım. Işıkları kapadım. Odama süzüldüm sessizce. Yatağıma girer girmez uyandım.
Honore de Balzac "gizli başyapıt (Le Chef-d'oeuvre inconnu)"
yeni keşfettim okudum ve böyle söyledim. sonra, baktım sözlükte insanlar keşkelerini yazmışlar ben de yazayım dedim;
böylesi bir duyguyu daha önceler de hissetmiş olabilirim ama o kadar seyrek ki hatırlamam için yatağıma uzanıp dimağımı yormak zorunda kalırım.
Nedenki, benimkisi basit bir kıskançlıktan ziyade "başka bir kişilikte doğsaydım" ın keşkesi. Sıradan zamanlarda, bunu bana söylettiremezdi kimse.
o büyük bir dertten muzdariptir size göre. küçücük ruhuyla bütün evrene kafa tutmaktadır, size göre işi çok zordur, vakit harcamaktadır, yazık etmektedir kendisine. onun ise istediği; kendisine acınması değil, sadece saygı gösterilmesidir. kimseye olmadığı kadar dürüst davranmaktadır size.
O, bir şarkıdaki en alakasız distortion gitardır. kafa karıştıran bir pulsating tonudur. sarhoş bir bariton vokalidir.
Yine de küçük ruhunuz boğazınızdan yukarı şu kelimelerle fışkırır:
My little light
Is going to shine
Shine out so bright
And illuminate your mind
My little soul
Will leave a footprint
This little voice
Is going to sing
I have no choice
It will infinitely ring
My little soul
Will leave a footprint
I'm channeling the universe
It's focusing it's love inside of me
A Singularity
My little words
Are going to sting
Haven't you heard
The pain and joy they bring
My little soul
Will leave a footprint
I'm channeling the universe
It's focusing it's love inside of me
A singularity
Your little eyes
They're going to see
I can't disguise
The beauty inside me
My little soul
Will leave a footprint
iyi ki D&R'a gelmesi beklenmemiştir bu albümün. internetten indirilmiştir en illegal tarafından.
neden ki kendi ayak izlerimizi takip etmenin zamanı gelmiş, hatta geçmektedir. **
bu çoculardan çok yoktur etrafta ama siz heryerde görürsünüz onları. * ararlar ilişkilerinde. ama kendileri küsmeyi çok severler.
geleceği sürekli düşünürler ama gelecek bahsi sıkar onları.
hep söz verirler ama istisnasız hepsi yalancıdır, az veya çok, hepsi yalan söyler.
kimseye güvenmezler ama güvenirmiş gibi yapmakta üstlerine yoktur.
zekaları 110'nun üstünde olduğundan hepsi üniversite öğrencisidir, hiçbiri matematik öğretmenliği, kimya mühendisiliği gibi sayısal bölümlerde okumamaktadır.
üretmeyi severler ama hepsi iktidarsızdır.
hep çok iyi adam dersiniz onlar için, onların umrunda değildir.
Sevgili oğlum,
yeni yılda Matematik'le aranın düzelmesi dileğiyle, her şey gönlünce olsun.
sevgiler...
annen
31.12.01
Onca zorluğun altından kalkamamışcasına bir de matematikten sınav yaparlar bizi, yıllarca. Halbuki, matematik ya arkadaşınızdır, ya da sessiz sakin arka sırada oturan, halı saha maçlarında tellerin arkasındna sizleri izleyen çocuktur. Siz top ayağınızda gole doğru giderken maçın en heyecanlı anında onunla göz göze gelirsiniz. Çocuk, o akşam rüyanıza girecektir. hiç konuşmayan o velet, bağıra bağıra sizi kovlayacaktır.
kimdir bu matematik, sizinki gibi annesi babası var mıdır, doğmuş mudur yoksa aniden var mı olmuştur o haliyle?
Aslında Ali Nesin'in değil Matematiğin ta kendisinin hayatta korkacak tek şeyleri matematik olan çocuklar için yazdığı, matematiği tanıma rehberidir bu kitap.
Matematikle iyi anlaşmak için onun tüm formüllerini, şablonlarını ezberlemek gerekli değildir. Yel değirmenleri kadar zararsızdır aslında matematik. Ondan gözlerinizi kaçırmak yerine, aniden yanına oturup "merhaba" demelisiniz, "senin adın ne?"
her tamlamaya, her kalıplaştığını düşündüğümüz kelime gruplarına (#4847585) ben o söylemi sevmem ki denmez. söylem, ideolojik temelli olmalıdır. örnek olarak; kapitalist söylem, feminist söylem gibi...
babası gibi tiyatro oyuncusudur. ya bir de Little Children isimli filmin altyazılarını bu abi yazmıştır ve sanki bir kaç filmden sonra daha çevirmen olarak isminin yazıldığını hatırlamışlığım vardır.
1934 doğumlu kıdemli bir oyuncudur. kendisini hala dizilerde görme şansına erişiriz (en son bıçak sırtında görmüştüm). gençliğinde muhabirlik de yaptığını az önce kütüphanemde gördüğüm "paris'te gençliğin ayaklanışı, fransada mayıs patlaması" isimli kaliteli çalışmasıyla fark etmiş bulunmaktayım. ayrıca (bkz: emrah kolukısa)
az önce facebookta rastladığım, gerçeklere ışık tutarken detaylarıyla güldürmeyi ihmal etmeyen bir mockumentary. Duyduğuma göre Yeditepe radyo, tv, sinema öğrencilerinin üçüncü sınıfta aldıkları producing and directed for field dersi için çekilmiş. devamı gelmesi dileğiyle, tebrikler çocuklar, üretmeye devam!