Adalet Ağaoğlu romanıdır. Cumhuriyet'in yetiştirdiği öğretmenlerden olan Kamil Kaya'nın yaşamından kesitler verir. Kamil Kaya bilgiyle yoğrulmuş yaşamını öğrencilerine adamak istemiş, sık sık işinden uzaklaştırılmıştır. Batı kültürüne duyduğu ilgi, batı'yı tanımasına olanak vermeyen yaşam standardı yüzünden hep bir tarafı eksik kalmıştır. Emekli olduktan sonra emekli ikramiyesiyle Viyana'ya -hayallerinin şehrine- gider.
Roman cumhuriyet'in ve cumhuriyet ideallerinin insanı donanımlı, görev bilinci taşıyan kişiler haline getirirken aynı zamanda yitik yaşamlar doğurduğunu gözler önüne serer.
1980 sonrasının kültürel boşluğunda kendine bir yaşam alanı oluşturmak isteyen farklı kesimden insanların gittiği efsane bardır. Yazarlar, şairler, ressamlar, rock müziğe gönül vermiş insanlar yaş aralığına aldırış etmeksizin bu mekanda buluşmuştur. Mekanın önemi insanları koşulsuz buluşturmasında yatıyor. Hala o günleri özlemle anıyorlar.
Nurdan Gürbilek kitabıdır. Bir eleştiri yapıtında "mağdur" sözcüğünü ana izlek olarak belirlemek cesaret isteyen bir iş. Kitap okununca hemen anlıyoruz ki Nurdan Gürbilek bunun da üstesinden gelmiş. Edebiyatın, özellikle bazı yazarların metinlerinin dışlanmışlık üzerinde şekillendiğini belirtiyor Gürbilek. Dostoyevski, Yusuf Atılgan, cemil meriç ve Oğuz atay'da gerek yaşamsal gerek kurgusal boyutta bir mağdur dilinin kendini hissettirdiğinden bahsediyor.
Yaşamın herkesi mutlu edecek bir potansiyelinin olamayacağını düşünürsek edebiyatın böyle bir söylemin üzerinden şekillenebileceğini de düşünebiliriz elbette. Özellikle oğuz atay ile ilgili tespit bence çok yerinde. Atay'da ironinin mağduriyetten bir anlamda kaçış için kullanılan bir form olduğunu söylüyor. Hiç bu açıdan bakmamıştım.
Türk eğitiminin zaaflarından doğan bir kavramdır. Öğrenciye bir şey öğretme gibi kaygısı olmayan, bırakın böyle bir kaygıyı böyle bir bilgi düzeyine sahip olamayan insanları nitelendirirken öğrencinin kullandığı ifade biçimidir. Modern eğitimde yeri olmayan bu kavramın son yıllarda üniversitelere bile sıçradığı konusunda duyumlar alınmaktadır. Öğrencinin suyuna giderek kendi açıklarını da kapatmaya çalışan insanların "baba" ifadesiyle mimlenmesi nasıl bir sistemin ürünüdür? sosyologları göreve çağırıyoruz. *
Milan Kundera'nın 1973 yılında yazdığı romanı. Romanda olaylar bir kaplıca kentinde beş günde geçer. Kundera, insan ilişkilerini yine siyasal bir arka plana yerleştirerek irdeler. Yaşamda mutluluğu arayan karakterler ilişkileri içinde kendilerini de bulmaya, yaşamdan aslında ne istediklerini araştırmaya başlarlar. Olaylar akıp giderken Kundera, hayatla ilgili çözümlemelerine de devam eder.
"Yeyüzündeki en keskin kadın düşmanlarının kimler olduğunu biliyor musunuz? Kadınlar baylar, bir tek erkek, hatta iki kadının gebeliklerini sırtına yıkmayı denedikleri Bay Klima bile, kadınların kendi türlerinden olanlara besledikleri nefret kadar nefret duymamıştır kadınlara."
Halit Ziya Uşaklıgil'in üç büyük romanından biridir. Halit Ziya; aile, aldatma ve aşk üçgeninde romanın kahramanı Ömer Behiç'i kararsız bırakarak yine bir insanlık dramına imza atmıştır. Evlilik hatta mutlu giden bir aile yaşamının bir erkeğin tutkularına yanıt veremeyebileceği gerçeği romanda kendini içten içe hissettirir. Bir taraftan da Halit Ziya, ömer behiç'i çocuğunun hayatıyla sevgilisi Neyyir arasında tercih yapmak zorunda bırakarak aileyi korur bir anlayış içine girer. iki durumda da doğal bir seyir içinde, yaşamın bir parçasıymışçasına algılayıp kurduğu üslup etkileyicidir. Neyyir'in ömer behiç'e sözleri son derece etkileyicidir:
"Beni dinle. Bizi birbirimize sevk eden bir kuvvet var ki ikimiz de onun elinde bir oyuncağa benziyoruz. Bir müddetten beri, hiç sebepsiz, hiç asılsız birbirimizi didikliyoruz, incitiyoruz, kendimize zevkten, saadetten ziyade zehir veriyoruz, elem veriyoruz. Muzır bir içkinin müptelalarına benziyoruz ki bir yandan ölüyoruz, bir yandan elimizi yine onun şişesine uzatıyoruz. Ne için? Zira, anlaşılan, buna muhtacız ve ben itiraf ediyorum, ben de bu ihtiyaca tekabül edebilecek senden başka birini tasavvur edemiyorum, eminim ki sen de öylesin."
La rue assourdissante autour de moi hurlait.
Longue, mince, en grand deuil, douleur majestueuse,
une femme passa, d'une main fastueuse
soulevant, balançant le feston et l'ourlet
agile et noble, avec sa jambe de statue.
moi, je buvais, crispé comme un extravagant,
dans son oeil, ciel livide où germe l'ouragan,
la douceur qui fascine et le plaisir qui tue.
un éclair...puis la nuit! -fugitive beauté
dont le regart m'a fait soudainement renaître,
ne te verrai- je plus que dans l'éternité?
ailleurs, bien loin d'ici! trop tard! jamais peut- être!
car j'ignore où tu fuis, tu ne sais où je vais,
o toi que j'eusse aimée, o toi qui le savais!
Sait maden çevirisi:
Çevremde gürlerdi sağırlaştıran sokak.
ince, uzun, kara yasta, acıyla dolu
bir kadın geçti yanımdan, görkemli kolu
işli eteğini kaldırıp sallayarak
mermer bacaklı, kıvrak, soylu bir güzel ki
bir şaşkın gibi, büzülmüş, içiyordum ben
bir kasırganın filiz sürdüğü gözünden,
o mor gökten saran tadı, öldüren zevki.
bir şimşek...ve gece! - tek bakışıyla beni
yeniden yaratan güzel, görünüp kaçan,
öbür dünyada mı bulurum ancak seni?
artık çok uzakta! çok geç! belki hiçbir zaman!
nerdeyim bilmezsin, bilmem nerdesin şimdi,
sen, ki sevmiş olsaydım, ki bunu bildindi!
Amerikalı kadın oyuncu. Woody allen'in "take the money and run" "annie hall" filmlerinde rol aldı. Eşsiz, duru güzelliğiyle dikkat çekmiş; hafızlara kazınmıştır. 1993 yılında yaşama veda etmiştir.
O bana suda bir şey aramakta
yardım etti. yaşamımdaki
saklanmış şey bulundu.
bir inci kolye dizdim
kadın olmanın anlamını düşündüm.
onun için elinde çam dalı
tutan bir gelin olmak isterdim.
yok aşk değil, uyuşmak, anlaşmak
bütün o boktan şeyler değil.
yok yok aşk değil, aşk hiç değil.
onun bir sözcüğüyle yaşamımda
yer alan her şeyi çöpe atmak isterdim.
gelgelelim aşk değil bu, aşk hiç değil.
bir şey arayan bir kadının aradığı şeyle
karşılaştığında kendine iskambillerden
kurduğu bir hayatın yıkılması gibi
bir şey bu. Doppler etkisi...
ona yaklaşarak yok oldum.
yaşamımdaki y faktörü yok oldu.
yok aşk değil bu, aşk hiç değil
Beta ışınına dönüşmek belki
ama aşk değil
hep böyle kaybederek mi
galip oluyor o?
hep böyle umarsızca
kendini silerek?
hiçbir şey beklemediği için mi
benden, ben her şeyimi vermek
istiyorum ona?
yoksa benden daha çok
üzülmesi mi eski yaralarıma?
ama kaldı mı böyle kişiler şimdi,
ben mi yapıyorum kafamda yanılsama?
tende kalan bir parıltı belki
aradığım şeyi bulduğumda
karşıma çıkan eter
hep o aradığım gizemli pürlük -
Tadzio -
nasıl tanımam onu karşıma
çıkarıldığında
nasıl asetonlamam beynimi
Nasıl çam yeşili bir eter ve etera
gözlerini hep ayak uçlarına
dikip durduğunda
belki Tadzio da değil o
belki başka bir şey
Gizli tutulması gereken bir şey
ama nasıl nasıl tanımam onu
karşıma çıkarıldığında.
enerjiye bağlanınca
rastlantılar derin bir anlam
kazanıyor: esrarengiz peru
yazmalarının 9 sezgisinden
ikincisi söylüyor bunu.
gözlerimi kapadığımda
nasıl bir sitar ve eter ve etera
yok yok aşk değil bu, aşk hiç değil
saf olana duyulan çılgınca bir tutku bu
kuğu sürülerine duyduğum özlem
yüreğime eldiven gibi
geçen bir şey
eskiden önemsemediğim ne varsa
şiirim, dostlarım hatta gururum
hepsi iskambil kağıtları gibi
yıkılıyor
ve belki de ben ilk kez aşık oluyorum.
Özellikle karşılaştırmalı edebiyat alanında uzmanlaşmış akademisyen. En son Bilkent üniversitesi türk edebiyatı bölümünden, bilgi üniversitesi karşılaştırmalı edebiyat bölümüne geçtiğini duyduk. Süha oğuzertem'in özellikle öğrenciye yaklaşımı, eğitime bakışı takdire şayandır. Öğrenciye siz diye hitap eder. Son derece yoğun olmasına karşın her iletişim talebine yanıt verir. Doğru yönlendirmeleriyle sizin ufkunuzu açar. Eleştiri alanında da önemli bir etkinliğe sahiptir.*
Charles Dickens'in beş büyük romanından biridir. Nell adlı küçük bir kızın dedesiyle birlikte verdiği yaşam mücadelesini anlatır. Diğer romanlarındaki etkileyici karakter yaratımını gerçekleştirdiği söylenemez yazarın. Nell mitik bir karakter gibidir. iyiliğin, saflığın bir temsilcisi gibi... Romanın en ilginç karakteri quilp adlı cücedir. Yaşamı idealize etmeyen, olduğu gibi kabullenen tek kişidir romanda. Diğer büyük romanlardaki tadı arayanlar bulamayabilirler ama yine de okunmaya değer.
Sana yaraşan şiiri nereden bulmalı
Gülersin
Mum çiçeklerinin pembe kokusu yayılır dünyaya
Günebakanlardan bilinir yerin
Ezan çiçekleri akşamı beklemez, açar
Güçsüzleşir kalemim
Sana yaraşan şiiri nereden bulmalı
Ağlarsın
Gözyaşların uğur taşı olur çocukların göğsüne
Kötülük utanır kendinden
Anneyle baba barışırlar
Ben, sulugözlü ben
Bilemem ne yapacağımı
Yürüsen şiirler kaçışır
Sanki incecik bileğinden dökülürler
Beyaz, ipek çorabın sardığı
içinde aşkım akan mavi damarların geçtiği
incecik bileğinden
Başka türlü mutlu olamam
Sana yaraşan şiiri nerden bulmalı
2000 yapımı Woody Allen filmidir. Anlatımın dağınıklığı, mizahi ayrıntıların etkisizliği yüzünden birkaç sahne dışında filmi izlemeye değmiyor.
--spoiler--
Tesadüfen zengin olan karı kocanın zenginlik ve sosyetik yaşamdan tat alamamaları üzerine kurgulanmıştır. Filmin sonundaki hayal kırıklığı Woody Allen'in klasik karamsarlığını da gösterir.
--spoiler--
1980 yapımı Woody Allen filmidir. Film Stardust Oteli'nde hayranlarının ilgisinden bunalan güldürü yazarının yaşamını ve ilişkilerini sorgulaması üzerine kurgulanmıştır. Siyah- Beyaz filmdeki karakter Woody Allen'dir.
1972 yapımı, senaryosu Woody Allen'e ait olan film. Filmde eşinden ayrılan bir sinema eleştirmeni kimliğiyle karşımıza çıkan Allen, arkadaşının karısına (Diane Keaton) aşık olur. Sonunda mutsuz bir yaşama yol açan nedenler ortadan kalkmamış olur ve hayat tekdüzeliğine döner. Sonraki filmlerinde çokça kullanacağı mutsuz insanın temellerini atar Allen bu filmde. Eğlenceli sahneler de filmde bolca yer alır.
--spoiler--
Özellikle humphrey bogart'ın Allen'ın akıl hocalığını yaptığı sahnelere dikkat çekmek isterim. Allen Bogart'ın "tam zamanı, öp onu artık" gibi yol göstermelerine sen Bogart'sın şeklinde yanıt verir. Düşle gerçek, idealle yaşanan arasındaki ayrımı Allen kesin çizgilerle belirtir bir kez daha.
--spoiler--
1992 yapımı Woody Allen filmidir. Filmde Allen Kafka'dan esinlenir. Siyah-beyaz bir ortamda işlenen, gizli kalan cinayetlerle sirk ortamlarına ve geneleve taşınan film; atmosferi dışında Allen sinemasında önemli bir yere sahip değildir.
1993 yapımı Woody Allen filmidir. Film sinema tarihinin ünlü filmlerine göndermelerle doludur. Özellikle Alfred Hitchcock'un "arka pencere"si, Orson Welles'in "shangaylı kadın"ı sayılabilir. New York'lu bir karı kocanın komşularının ölümünden sonra kocasının cinayet işlediğinden şüphelenmesi üzerine kurulan film daha çok dünya sinemasına saygı ifadesidir.
Woody Allen'in 1982 yapımı filimidir. Shakespeare'den esinlenmiş görünse de ingmar Bergman'ın "Smiles of a summer night" filmi asıl etkilendiği ve göndermede bulunduğu film olmuştur. Shakespeare dolaylı yoldan Allen'i etkilemiş olur. Başrollerinde Woody Allen, Mia Farrow, Jose Ferrer, Julie Hagerty, Tony Roberts gibi isimlerin oynadığı film kadın erkek ilişkileri, cinsellik, felsefe, evlilik gibi farklı alanların karmaşık bir şekilde yorumlarını barındırması açısından ilginçtir. Woody Allen'in eski sevgilisinin de geldiği bir hafta sonu tatili anlatılır. Bir başyapıt olmasa da komik sahneler ve bildiğimiz Woody Allen yorumlarının güldüren yanları için izlenebilir.
1978 yapımı Woody Allen filmidir. Yönetmen filmde mizahı bir kenara bırakır ve ingmar Bergman sinemasına bir saygı gösterisinde bulunur. "iç mekanlar" adıyla da anılan filmde sorunlu bir ailenin geçmişten bugüne yaşadıkları bireysel tepkilerin ışığında gündeme gelir. Anneden ayrılan baba, artık bir yetişkin olan çocuklar eksik yaşamlarını film boyunca sorgularlar. Filmde Diane Keaton yine başrolde. Hemen hemen aynı dönemde çevrilen Bergman'ın "güz sonatı" filmiyle benzerlikler taşır.
O yazlar ki
yaldızlı bir buğuyla yükselir denizden
sevdalı şarkılar gibi
her gün bir nağmesi eksilir
belleğimizden
Gizli bir rüzgar üfürür
plajın eflatuna çalan kumlarını
O yazlar ki
Yıldız alacasında yüzen
nazlı şamdanlar gibi gezdirir
terk edilmiş bahçelerin zakkumlarını
1989 yapımı Woody Allen filmidir. Diğer filmleri kadar adı duyulmamış olsa da önemli bir filmdir. Mia Farrow'un da rol aldığı filmde "match point" filmindekine benzer bir konuyla karşılaşırız.
--spoiler--
Filmin doktor karakteri yıllardır sürdürdüğü evliliğin yaşadığı gizli bir ilişki yüzünden zarar görmesini istemez. Ancak ilişkinin açığa çıkması zorunlu hale gelmiştir. Bu durumda kendi yaşam düzenini bozmak istemeyen doktor ilişki yaşadığı kadının ölmesine razı olur. Woody Allen insan benciliğinin sonunun olmadığını açıkça vurgular.
--spoiler--
Bir zamanlar Hayat Neşriyat Anonim Şirketi tarafından yayımlanan klasik roman dizisidir. Hala en sağlam baskıya ve cilde sahip olan bu romanların çoğu artık sahaflarda bulunuyor. 1960'ların sonları ve 1970'lerin başlarında yoğun şekilde basılmıştır. Çevirileri iyidir. Tavsiye edilir.
Mimar Sinan Üniversitesi'den emekli yeni türk edebiyatı profesörü. Kendisine hediye edilen şiir kitabını ben şiir sevmem diyerek geri çevirmesi biz yeni yetme öğrencileri bozguna uğratmıştı. Sonra alıştık tabi. Anladık ki ülkenin gideceği çok yol var. Marangoza şu tahtayı keser misin diyorlar. Ben tahta sevmem diyor enteresandır.
Abartılı vatkaların yanında pantolonu çizmelerin içine sokan, streç denilen popoya yapışan pantolonların popüler olduğu giyim tarzıdır. iyi ki çocuktuk o dönemde dememek olanaksızdır.