favela - rio de janeiro: uyuşturucu, cinayet, kaçakçılık hepsi burada. buraya yolu düşen bir süt bebesi muhtemelen 1-2 saat içinde en iyi ihtimalle soyguna maruz kalacaktır. bangkok - thailand: dünyadaki insan ticareti ve fuhuş organizasyonlarının başkenti. başınıza bir şey gelecek olsa ortada pek polis olmadığından kurtulma şansınız yok gibi. sağlam bağlantılara ve ürkütücü bir görünüşe sahip olmadan arka sokaklara dalmanın sözlük anlamı ise tek yönlü bilet. norilsk - rusya: yıllık sıcaklık ortalamasının -10 derece olduğu ve kirlilik yüzünden hayat beklentisinin 40'a kadar düştüğü kuzeydeki maden şehri. yerleşime en yakın ağaç 50 km uzaklıkta. port-au-prince - haiti: tam bir korsan limanı; kanun yok, depremden kalan yıkım ve hastalıklar hala devam ediyor. çok para kazanmak isteyen güçlülerin dünyası. bogota - kolombiya: herkesin bildiği güney amerikanın uyuşturucu ve kartel başkenti. şehrin yerlilerinin bile; kadınlar için fahişe, erkekler için kartelin adamı olmaktan başka bir şansı yok gibi. muzafarabad - pakistan: vahşi bir islam anlayışının hüküm sürdüğü pakistan şehri. onlar gibi görünmüyor veya düşünmüyorsanız en iyi ihtimalle vurularak ölmeye hazır olun. kafa kesmeyi de çok seviyorlar malum. bağdat - ırak: malum. sokakta olduğunuz 12 saat içinde dibinizde bir bomba patlama veya çatışma çıkma ihtimali hiç az değil. adi suçlardan bahsetmiyorum bile. grozny - rusya: savaş yüzünden bir ölüm tarlasına dönmüş çeçen şehri. rusya ile yapılan 2 savaştan sonra bu şehri terk etmeyen çok az nüfusun ev dediği yerler çoğunlukla harabeden başka bir şey değildi. mogadişu - somali: kanun ve devletin mevcut olmadığı bir başkent. sokaktaki insanın kaderi tamamen çetelerin ve terör örgütlerinin elinde. ciudad juarez - meksika: abd'nin devasa uyuşturucu talebinin içeri girdiği yer. para için çalışan ve insanla beslenen bir kıyma makinesi. uyuşturucu parası peşinde koşan güçlüler için bir cennet, zayıflar için sadece bir intihar planı.
islam, bugün dünyanın en hızlı büyüyen dini.
bu büyüme çoğunlukla devşirme değil üreme yoluyla olsa da, müslüman olmayan insanların haklı bir endişesi var: islamın hristiyanlıktan hiç de geri kalmayan, varolduğu süre boyunca, tahmini 270 milyon(1) insanın ölümünden direk sorumlu olan fanatik tarafı.
bu ayrıntı, sadece islamın hızlı büyümesi yüzünden değil, dünyanın dört bir tarafındaki islami liderlerin bu gerçeği kabul etmekteki iki yüzlü tavırları ve dünyadaki 1.8 milyar müslümanın neredeyse tamamının barışsever olduğunu iddia etmeleri nedeniyle de dikkat çekici.
gerçek ise çok farklı; yaygın göz boyamanın aksine islam, sürekli pagan ve inançsızları öldürmeyi emreden(2) vahşi bir gelenek.
1.8 milyar bile çok yüksek bir sayı ama müslümanların hedefi, islamın bütün dünyaya yayılması.
bu büyüme hızıyla da çok imkansız görünmüyor bu. kötü olan bunun barışçıl bir yayılmayla kalmayacağının açıklığı.
dünyanın dinlerin boyunduğundan tamamen kurtulduğu günleri görmeyi çok isteyen özgür fikirli insanların bu ihtimal karşısında ürpermesi, hristiyanlıkla birlikte doğu despotizminin en saf halini temsil eden, bireye çok az bir hareket alanı bırakan, dişiyi ölümüne aşağılayan gayretkeş islami teolojiyi düşününce çok çok doğal.
islamda kadının bu derece aşağılanması ve değersizleştirilmesi, islamın kökenlerini düşündüğümüzde oldukça ironik ama binlerce yıldır yapabildiği her durumda kadına boyun eğdirmeye çalışmış erkek egemen bir dünyada şaşılmaması gereken bir durum.
kadının köleleştirilmesi ilk bakışta kültürel bir durum olarak gözükebilir, fakat bize özellikle erkek karakterli bir ilahi gücü dayatan herhangi bir dini birebir eleştirmeye kalktığımızda önemsizleşecektir bu. özellikle müslümanların zihnindeki tanrıyla birebir uyuşan; arap veya iranlı bir erkek imajıyla, yahudi hristiyan geleneğinin yahudi ve yahudi bir erkeğin özellikleriyle betimlenen tanrısına karşı çıkan, seksist, kadın düşmanı, ırkçı, bağnaz tanrı betimlemesi, herhangi bir ebedi ve sonsuz güce sahip varlık düşünüldüğünde saçmalıktan öteye gitmiyor.
ama göründüğü kadarıyla küstahlık ve megalomaninin dibine vurmuş müslüman kafalar buna mutlak bir gerçekmiş gibi inanmamızı talep etmekten çekinmiyor, bu da bize islamın kökenini tam olarak açığa çıkarıp inandıkları yalanı yüzlerine vurmaktan başka çare bırakmıyor.
bu kökenin hem yahudi-hristiyan geleneğinin farklı bir yorumu hem de bu geleneğe karşı ortaya çıkmış tepkinin bir birleşimi olduğunu kestirmek çok zor değil; diğer bütün ortadoğu inançları gibi.
islamın özellikle yahudilikteki kökenini ele veren en önemli kanıt, arapların da yahudi akrabaları gibi soy kütüklerini ibrahim'e kadar götürmeleri. bunun en önemli nedeni de, arapların ve yahudilerin ayrı ayrı eski ahitte sözü geçen ve tanrının ayrıcalıklı kullarının atası sayılan ismailin(3) çocukları sıfatını alarak hükümlerini genişletme hırsları.
ancak bugün çok sayıda kanıtla desteklendiği üzere, ibrahimin de diğer bir çok semitik karakter gibi gerçekten yaşamış bir insandan çok mitolojik bir karakter olma olasılığı daha yüksek.
barbara g. walker'dan alıntıyla:
"abraham" ismi köken olarak ataerkil bir hint tanrısı olan brahma'ya fazlasıyla yakın, muhtemelen onun semitik versiyonundan veya mekkeyi kuran islami bir versiyonundan öte değil.
ancak islami mitolojiye göre ibrahim mekkeye sonradan gelen ve kabeyi sahiplenen biri.
kabeyi, sonradan karısı olarak anılacak sarah isimli bir rahibeden satın alıyor-sarah aynı zamanda kabenin ibrahim satın almadan önceki tanrıçasının ünvanlarından biri: "kraliçe"-.
sonrasında olanlar daha karmaşık, eski ahit yazarlarına göre abraham kendi karısı sarah'yı çıkarları için mısırlı prenslere peşkeş çekiyor(4). bu evlat katili(5)dışında başka sıfatlar kazanmasını da sağlıyor.
yahudilere göre ishak, müslümanlara göre ismailin neredeyse ölümüne yol açan kurban olayında ise ibrahim, yehovanın kutsal ağaçlarını isa'nın daha sonra kökeni aynı olan bir teknikle kurban edildiği gibi, evladının kanıyla yıkamaya niyetleniyor."
ibrahimin kökenine dair bu hikayeler, islam ve hristiyanlığın da üzerine kurulduğu semitik temellerin, çok eski mitlerden ibaret olduğuna dair çok güçlü bir kanıt.
islam konusunda ise walker şunu söylüyor:
"al-lat, al-ilat veya babilde allatu olarak bilinen ve islamın ilk dönemlerinde erkeksi özelliklerini kazanan eski arap tarıçasına kabede zaten uzun zamandır tapınılıyordu. "islamın allah'ı" sadece eski bir arap ay tanrıçasının erkeğe dönüştürülmüş bir versiyonu. bu ay tanrıçasına ait çok eski hilal sembolü müslümanlar dişi karakterli bir ilahi varlığa dair ne varsa reddetmelerine rağmen, islami gelenekte de yerini koruyor."
gerçekten de kuranın kendisi bile allah'ın ay ile olan ilişkisini belirtmekten kaçınmıyor(6).
theodor reik ise, pagan rites in judaism kitabının 97. sayfasında ay konusuna başka bir yorum getiriyor:
"bütün semitik kökenli toplumlar, paylaştıkları ortak bir ay kültüne her zaman sahipti. muhammed arabistanın eski dinini devirdikten sonra bile, ayın önünde secde etmeyi yasaklayabilecek güce erişene kadar ay kültüyle ilişkili bütün gelenekleri radikal şekilde ve tamamen ortadan kaldırmaya cüret etmedi."
...
"diğer yandan, hüküm sürdükleri dönemde araplarla yakın ilişkileri olan kaldelilerin isminin kökeni ur şehrine kadar araştırıldığında, "aya tapanlar" dan başka bir anlama gelmediği görülüyor zamanında.
babillierin tanrıçası ishtar'ın kelime olarak kökeni de, arapların kendi ay tanrıçalarına seslenme biçimi olan "hanımımız" hitabıyla birebir aynı."
"yahudi kabileler daha doğrusu onların ataları, arap yarımadasından dışarıya çıkan son göç dalgalarından biri. inandıkları kültün tam merkezinde yer alan nesne ise, ismini babil ay tanrısı sin'den alan sina dağından başka bir şey değil."
sonrasında charles dupuis, the origin of all religious worship kitabında bu ay kültünden islamla ilişkili arap astroteolojisine geçişi şu şekilde açıklıyor:
"ay, araplar için her zaman büyük bir ilahi güçtü.
islama geçişlerinden yüzyıllar sonra bile sarazenler, putperest zamanlarında "cabar" adıyla taptıkları afroditin simgesi olan hilali bayraklarından çıkartmamışlardır, bugün türklerin de her yerde kullandığı gibi.
afroditin ve ay tanrıçalarının ortak simgesi olan boğa hem sarazenlerin hem saba araplarının sembollerinde çok uzun zaman yerini korumuştur."
"bugün müslümanların kutsal mekanı olan kabe muhammetten önce çok uzun zaman ay kültünün merkezi olagelmiş bir yerdir. günümüzde müslümanlar büyük sevgi beslediği ve önem verdiği kara taş ise, uzun zaman önce staurnus'u betimleyen bir heykelden başka bir şey değildi. küfedeki büyük caminin duvarları, daha önceden orada var olan bir ateş tapınağının temelleri üzerine inşa edilmiştir."
"bugün, eski babilin yıkıntıları üzerine araplar tarafından kurulan hilla şehrine gittiğinizde, babillierin bel, iranlıların mithras adıyla tapındıkları ilahi varlığın adına inşa edilmiş ve yıkılmış güneş tapınağının yerinde yükselen mesched eschams, yani güneş camiini görebilirsiniz."
walker, bütün bu geleneğin kaynağı olan mekkedeki pagan gelenekler hakkında devam ediyor:
"kara taşın kutsal mekanı olan kabe, islamın ortaya çıkışından bir süre önce; manat, al-lat ve al-uzza(yaşlı kadın adıyla da tanınırdı)'dan oluşan, üçlü bir pantheonun merkezi durumundaydı. kara taş, aynı artemis tapınağındaki taş gibi üzerinde dişiliği ve doğurganlığı simgeleyen bir vulva sembolü taşıyordu. bugün islamın ataerkil yapısı nedeniyle bu sembolizm kaybolmuş olsa da, kabenin muhafızlarının hala yaşlı kadının çocukları* ünvanını taşıması ilginçtir."
ve kuran çevirmeni n.j. dawood, bununla alakalı çok ilginç bir detaya değiniyor:
"arap paganizmi, islamın ortaya çıkışından çok önce gerilemeye başlamıştı. kabede en güçlü ilahi varlık kabul edilen allah'ın yanında, onun kızları olarak kabul gören manat, al-lat ve al-uzza'ya da tapılıyordu.
bu isimler sırasıyla; şans, güneş ve venüsün simgeleriydi"
babalarının hangi gök cismiyle simgelendiğini söylememe gerek yok sanırım.
arabistanın islamdan önceki hali, yaygın bir şekilde kadınların değersiz olduğu bir cahiliye toplumu biçiminde yansıtılır islami kaynaklar tarafından ama bu tarihin gördüğü en büyük kandırmacalardan biridir.
döneme ait tarafsız araştırmaları inceleyen biri, arabistanın islamdan önce bin yıllık anaerkil bir yapıya sahip olduğunu ve islamın gelişiyle bunun tam tersine, barbar ve yobaz ataerkil bir yapıya döndüğünü görecektir.
yine walker'dan devam edelim:
"asurpanibal'ın yıllıkları arabistanın, öncesini hiç kimsenin hatırlayamadığı kadar uzun bir süredir kraliçeler tarafından yönetildiğini yazar..."
"muhammedin hayatına dair efsaneler, onun açıkça anaerkil bir toplumda yaşadığını ortaya koyar. anne ve babasının evliliği matrilokalbir evliliktir. annesi ailesinin yanından ayrılmamış ve kocasını arada sırada uğrayan, temelli yerleşmeyen biri olarak evine kabul etmiştir."
islam öncesi arabistana, anasoylu klanlar hakimdi. evlilikler matrilokaldi. veraset anasoyluydu.
poliandri çok yaygındı. genelde erkekler evlendikten sonra karısının evine taşınırdı. boşama yetkisi kadındaydı: eğer kadın çadırının kapısını 3 gece üst üste doğuya doğru çevirirse, kocasını boşamış sayılırdı ve erkek bir daha çadıra giremezdi.
"toplumsal yapıyı konu alan ciddi bilimsel araştırmaları bir kenara bırakırsak, erken dönem arabistan tarihinin kişiler ile ilgili kısmı tamamen mitler ve efsanelerden ibarettir. muhammed'in kendisinin varlığı da de buda, isa ve ataerkil dini sistemleri kuran diğer tüm tarihi kişilikler gibi gerçek kanıtlardan yoksundur.
hayatı ve öğretileri de, tıpkı tabutunun kıyamete kadar cennet ve dünya arasında asılı durduğu hikayesi gibi, gerçek kanıtlardan yoksunluğu sebebiyle uydurma sınırlarının ötesine geçememektedir."
"muhammed var olmuş olsun-olmasın, islam kadına kölelik ve haremde cariyelikten başka bir seçenek tanımayan, tamamen ataerkil bir sistem halinde gelişmiştir. kadınlar camilere istisnalar dışında hala giremez; bu konuda kadının statüsü kafirler ve hayvanlardan farklı değildir."
"ancak, tanrıçanın izleri silinmez olduğunu kanıtladı. hristiyanlıkta bakire meryeme dönüştüğü gibi, islamda da "muhammedin kızı" fatima'nın kişiliğinde ölümlü bir varlığın şeklini aldı. fatima gerçekte kimsenin kızı değildi; bazıları tarafından "kendi babasının annesi" ve "güneşin kaynağı" ismleriyle de bilinirdi.
walker'ın kuran hakkındaki görüşleri daha da ileriye gidiyor ve "sorgulanmaması gerekeni" sorguluyor: kuranı kim yazdı?
"islami yazınların, çoğu zaman yanlış şekilde muhammed tarafından yazıldığı ima edilir. müslümanların inandığı tabi ki bu değildir. ama çoğu, gelecekte kurana kaynaklık edecek bu yazınların tanrıça korenin, mekkede onun tapınağını koruyan kureyşliler tarafından genişletilmiş ve gözden geçirilmiş sözleri olduğundan habersizdir."
"kurana ait orijinal yazınlar, muhammedin yaşadığı iddia edilen zamandan çok önceleri, muhtemelen anaerkil toplumun rahibeleri olan "kutsal imamlar" tarafından yazılmıştı. yazınların orjinalinin ezelden beri cennette var olduğunu ve tanrıçanın göğsüne giymiş bir halde gelip onlara verildiğini iddia ederlerdi. aynı tiamatın kader kitabının tabletlerini üzerine giydiği gibi! bazen de göksel kuranı, "korunmuş tabletler" olarak adlandırırlardı; ur yazınları, toth'un kitabı ve hermes tabletlerinin zaman zaman adlandırıldığı gibi."
"yahudi-hristiyan örneğinde olduğu gibi, kuranın antik yazınlar temel alınarak yeniden yazılış amacı da kutsal tanrıçanın izlerini silmek ve ataerkil bağnazlığı dayatmaktır."
kuranın muhammedle ilişkisi konusu ise bambaşka bir boyut.
charles frances potter'ın the great religious leaders kitabındaki konuyla ilgili görüşleri şu şekilde:
"onun herhangi bir incili okuduğu, dahası herhangi bir şeyi okuduğu veya yazdığı çok şüphe götürür bir konu: kendisini okuma-yazma bilmeyen peygamber olarak tanımlamıştır. ama tabi ki kuranın temeli hem yeni hem eski ahitin, islam öncesi arap yazınları ve diğer kaynaklarla harmanlanmış şeklidir."
yine bir islam uzmanı olan dr. daniel pipes, 5 aralık 2000 tarihli yazısında kuran'ın orjinalliği hakkında şunu söylemektedir:
"kuranın kaynağı muhammed, hatta arabistan bile değildir. bütün yazın, sadece yeni bir çağın ihtiyaçlarını karşılamak üzere birleştirilip yamanmış yahudi hristiyan edebi materyalinden ibarettir.
incil uzmanı dr. robert m. price ise olaya yeni bir yorum getiriyor:
"kuranın, farklı kaynaklardan gelen hagarene yazınlarının, kendi kitabına sahip musa benzeri bir peygamber miti ortaya çıkarmak için birleştirilmesiyle ortaya çıkmış olması olası."
bu yeni iddia oldukça sarsıcı: suriye ve mezopotamyadaki arap fetihleri tarihsel bir gerçek, ancak yarımadalarından çıkıp yaptıkları fetihlerin ivmesini kaybeden arapların, belki 100 yıl önce yaşadığını iddia ettikleri bir peygambere ait bir mit yaratarak yeni bir motivasyon aracı elde etme girişiminde bulunmuş olmaları ihtimali.
modern dönemde roma ve sparta örnekleri gözardı edilerek yanlış anlaşılmış, bir veya bir kaç tane köleırk olmadan işlemesinin düşünülmesi bile yanlış olan devlet biçimidir cumhuriyet.
modern dönemde bu hiç denenmiş midir peki? evet zamanında amerikanın güney eyaletleri ve nazi dönemi almanyası gibi yerlerde başarıyla uygulanmış, ilkinde sanayiden yoksun bir tarım toplumunu müreffeh ve zengin bir ülke yapmış, ikinci örnekte iste 5 yıllık topyekün bir var olma mücadelesinin temelindeki itici güç olabilmiştir.
konu öncelikle kültür ve tarih bağıyla bağlı belli bir milletin refahı olduğunda, bu milleti geliştiren entelektüel dinamiklerin belli bir rahatlık ve huzur ortamında işlemesi gerekir.
işte bu baskın milletin üzerindeki gereksiz yükü kaldıracak olan diğer alt kültüre ait insan toplulukları olacak, böylece baskın olan millet özgürlüklerinden rahatça yararlanacaktır.
bugün hiç hak etmedikleri halde dezenformasyona maruz kalan ve yönetici elitin iktidarı pahasına bilgiden yoksun tutulan bu millet iktidara doğrudan ortak olacak, medya ve diğer bilgi edinme kaynakları vasıtasıyla kullanılan baskılama araçları köle topluluklarında gerçek ve hak ettikleri hedefi bulacaklardır.
bu olduğunda baskın millet'in fertlerinin yönetici sınıfa karşı kötü niyetli bir hareketi söz konusu olamaz çünkü baskı altında tutulması gereken alt kültür, en azından doğru propagandayla isyan kültürüne yabancılaştırılmadan önce hizmet ettiği toplumda oluşacak en ufak zayıflığı bile kullanıp baş kaldırmaya çalışacaktır.
bu noktadan sonra yöneticiler de mutlak güçlerini baskın milletin daha alt katmanlarına yayarak köle toplulukları üzerindeki gücü paylaşacak ve milletin her katmanında oluşan iktidar hissi isyan ve başkaldırı durumunu tümden yabancılaştırarak gücün tamamen paylaşıldığı adil bir düzeni, yani cumhuriyeti yaratacaktır.
olabilitesine kimseyi bir türlü inandıramadığım ihtimal. sadece filmlerde olurmuş bilmem ne. lan hiç mi resident evil falan izlemediniz, bu hadisenin bir bilimsel açıklaması her zaman oluyor.
insanı manyağa çeviren mutant kuduz virüsleri, tıbbi araştırmalar sırasında veya silah yaparken dışarı sızan patojenler vs. bütün bunların gerçekleşme ihtimali dünyaya bir asteroid çarpması ihtimalinden daha yüksek bence.
ha bunu derken mezardan doğrulup çıkan ölüleri kastetmiyorum tabi, daha çok hastalığın etkisiyle kendini kaybetmiş, sağa sola saldıran gayet canlı insanlar söz konusu olan.
en iyisi şimdiden bir pompalı tüfek alıp bir yere saklamak. böyle bir şey olması halinde en çok ihtiyaç duyacağınız şey o.
soğuk savaş sırasında ve sonrasında rusya ve abd arasında geniş çaplı nükleer değişimin kıyısına gelinen iki olay vardır ki, küba krizi falan hikayedir.
bunlardan birincisine 1983 yılında natonun avrupa genelinde yaptığı ve nükleer savaşla biten bir senaryoya sahip able archer tatbikatının ruslar tarafından kasıtlı olarak yanlış anlaşılması yol açmıştır. iktidarı brejnev'den devralan andropov ve onun hepsi 70 yaş üstündeki old guard tayfası soğuk savaşın eseri olan kırk yıllık paranoya, abd başkanı reagan'ın son dönemlerde sscb'yi "evil empire" olarak nitelendirmesine varacak kadar kışkırtıcı konuşmalar yapması ve son olarak yine reagan'ın ortaya attığı yıldız savaşları projesi yüzünde tüm sovyet nükleer caphaneliğinin etkisiz hale geleceğinden duyulan korku birleşince bu tatbikatı amacı asıl saldırıyı gizlemek olan bir tuzak olarak algılar ve abd deki füze üsleri dahil tüm nato kuvvetlerini kuş uçsa farkedecek derecede bir hassasiyetle takibe alırlar. sscb ciddi ciddi bir saldırı beklemekte ve bunun hazırlıklarını yapmaktadır. sovyetlerin casus uçak sanarak vurduğu ve 269 kişiyi taşıyan bir kore havayolları uçağının gerginliği tepeye tırmandırdığı, ayrıca avrupadaki nato tatbikatının iyice genişleyip hızlandığı bir noktada güvenilmezliği daha önce defalarca ortaya çıkan sovyet erken uyarı sistemi sahneye çıkar. ortabatı abd'deki füze silolarını gözlemlemekle görevli bir sovyet uydusu atmosferden yansıyan kızılötesi ışınları ateşleme olarak algılayıp moskova'daki stratejik füze karagahında alarm verdirir. talimatlara göre uyarı sistemi 15 dakika içinde kapatılmazsa otomatik olarak ve ikinci vuruş ilkesi uyarınca devasa miktarda nükleer başlıkla karşılık verecektir. o gece karargahta nöbet tutan binbaşı stanislav petrov birkaç dakika bekledikten sonra bir bilgisayar hatasından şüphelenir ve sistemi kapatır. ancak sistem iki defa baştan başlatılmasına rağmen uyarı tekrarlanır. uyarıyı veren uydunun çektiği fotoğrafların incelenmesinden de birşey çıkmaz. son bir sorumluluk alan petrov sistemi son kez kapatır. birkaç dakika sonrada uydunun hata yaptığı anlaşılır. petrov'un yaptığı şey ordudan ihracına sebep olacaktır ama topyekün bir nükleer savaşında eşiğinden dönülmüştür.
ikinci tehlike ise yine gerginliklerin tırmandığı 1995 yılında, yeltsin'in clinton'a kameraların önünde rusyanın hala nükleer silahlara sahip bir süper güç olduğunu unutmamasını söylediği bir dönemde gerçekleşmiştir. kuzey denizinden bilgileri olmayan bir fırlatma uyarısı alan ruslar, tanımlayamadıkları ama boyutlarından yola çıkarak trident olduğunu tahmin ettikleri bir füzenin rus hava sahasına yaklaştığını farkederler. karşı ateşleme sistemleri yeltsin'in yanında taşıdığı kodlar dahil hükümetin en üst düzeyi tarafından aktive edilir. ancak sistem fırlatma emrinin rus füze üslerine ulaşmasından birkaç dakika önce alarm vermeyi keser ve fırlatma iptal edilir. sonrasında yapılan soruşturmada alarma sebep olan şeyin rus subayları tarafından ihmal edilip bildirlmeyen bir norveç meteoroloji uydusunu taşıyan bir füze olduğu anlaşılır.
bu iki olayda kıyametin eşiğinden dönülmesinin nedeni aslında iki tarafında o anda her ne kadar bir saldırıya hazır olsa da sebepsiz bi saldırıyı beklemiyor oluşudur. güvenilmezliği defalarca kanıtlanmış uyarı ve ateşleme sistemleri aynı hataları rusya'nın nato yugoslavya'da kara harekatına girişirse nükleer silahlarla karşılık verme tehditleri savurduğu dönemde yada rusyanın gürcistan müdahelesi sırasındaki o gerilimli dönemde yapsaydı ne olurdu kestirmek zor.
islam öncesi arap geleneği ve inanışında önemli bir yer kaplayan, özellikle mekke'de tapınılan bir arap tanrısıdır. genellikle ay kültüyle bağdaştırılmıştır. muhammed önderliğindeki müslümanların mekkeyi ele geçirdiği 630 yılına kadar kabede bulunan 360 tanrı figürünün en büyüğü ve en güçlüsü olarak saygı görmüştür.
arap yarımadasına nerden girdiğini ve gerçek kökenini öğrenmek zor olsa da bir babil yaradılış miti olan enuma elish içinde adının bir grup tanrının şefi olarak geçmesi ve bazı erken islami tarihçilerin, islam öncesi dönemde kuzeyden getirilen hubal imajlarından bahsetmesi bu kültün aramik kökenli olduğunun düşünülmesine yol açıyor. ayrıca hubalın adının geçtiği tek nabati metninin içinde islam öncesi dönemlerde orta ve güney arabistanda oldukça popüler olan menat ve dushara'nın da isminin geçmesi hubalın muhtemelen nabati kökenli bir inanış olduğunu destekler nitelikte.
arap kaynaklara göre hubalın mekkeye ilk kez girişi amr ibn luhayy isimli bir soylu tarafından kuzeyden bir heykelinin getirilip kabeye yerleştirilmesiyle başlıyor. heykelin birkaç yıl sonra kırılan kolunun yerine altın bir kol yerleştiren kureyş, bu olaydan sonra heykel ve kült üzerinde önemli bir ayrıcalık elde ediyor. zamanla çeşitli değişimlerden geçen heykelin son tarifi önünde kader ve tanrısallığı simgeleyen 7 ok bulunan altın kollu akik taşından bir erkek figürü biçiminde. bu oklarda mekkeliler tarafından fal bakma gelecekten haber verme gibi amaçlarla kullanılıyor. hatta muhammedin büyükbabası abdülmuttalip adağını yerine getirmek için kurban edeceği oğlunu bu oklarla belirliyor ve bilindiği üzere ok muhammedin babası abdullahı gösteriyor.
kureyşin kült üzerindeki büyük etkinliği hubal ve menatın lat ile birlikte adeta mekkenin resmi tanrıları olmasına kadar gidiyor. uhud savaşını kazanan ebu süfyanın mekkelilere uzzanın ve hubalın çocukları diyerek seslenmesi de bu tanrıların kabede ki diğer 360 tanrı figürüne karşı baskınlığını kanıtlıyor.
efendim öncelikle spekülatif bir fikirdir. ileride olabileceklerin ucundan kıyısından bir yansıması gibi görünse de, oha ftl'i bulduk diye sevinmek yararsızdır. ancak oturduğu sağlam teorik temel açısından tamamen bilimkurgu olarakta adlandırılması yanlıştır.
fikir ilk olarak meksikalı fizikçi miguel alcubierre tarafından 1994 yılında ortaya atılmıştır. basit olarak önerdiği yöntem, varsayımsal bir uzay gemisinin etrafında uzay-zamanın ön tarafta daraldığı, arka tarafta genişlediği bir balon yaratmaktır.
bu balon uzayı bükerek içinde yol alacak ve böylece genel göreliliğin kurallarını ihlal etmeden, geminin ışıktan daha hızlı yol almasını sağlayacaktır. özellikle anlaşılması gereken nokta, balonun içindeki geminin hareket etmiyor oluşudur. önde daralıp arkada genişleyen balon sayesinde hareket eden şey uzayın ta kendisidir. böylece gemi ışık hızına hiçbir zaman yaklaşmayacak ve genel görelilik kurallarını ihlal etmeyecektir. bunun dışında balonun içinde yine klasik fizik kuralları geçerli olacak, ışık yine klasik hızında hareket edecek ve zaman genleşmesi denen olgu bile yaşanmayacaktır geminin içinde.
bu yöntemi imkansız kılan şey ise şimdilik böyle bir balon yaratmak ve yaratılsa bile bu varsayımsal gemiyi balonun içinden çıkarmak için bilinen hiçbir yolun olmamasıdır. alcubierre'in kendisi, bu balonun uzayda yol almasını sağlayacak olan niteliklerini, alcubierre metric adını verdiği bir lorentzian manifold yoluyla tanımlamıştır.
matematik açıklaması ise bu balonun yaratılmasını oldukça basit bir şekilde açıklayabilmektedir. özetle:
öncelikle genel göreliliğin 3+1 formülü kullanılarak, hiperyüzeylerin sabit zaman koordinatında bir teğet olarak tanımlanan uzay-zaman vardır. (burası geometrik kısmı biraz cahil kaldım)
ds^2= -(a^2-bibj) dt^2 + 2bidx^idt + yijdx^idx^j
burda a, yakın hiperyüzeyler arasındaki zaman ayrımını veren fonksiyon. bi, farklı hiperyüzeylerdeki uzamsal koordinat sistemlerini bağlayan vektör ve yij, hiperyüzeylerin herbirindeki sonlu pozitif metriklerden biridir.
buradan alcubierre'in üzerinde çalıştığı özel duruma gelirsek,
bu özel metrik formuyla, gözlemciye yansıyan bir negatif enerji yoğunluğu elde edilir. eğer ortada negatif enerji varsa, ışıktan hızlı ilerleyebilmek için varlığı kesin olarak kanıtlanamayan egzotik maddeye de ihtiyaç duyulur. casimir etkisi ve genişleyen evren modeli egzotik maddenin varlığını destekler nitelikteyse de, ışıktan hızlı hareket etmeye yetecek kadar madde yaratmak ayrıca bu maddenin solucan deliği'nin ağzını açık tutmasını sağlamak imkansız olarak kabul edilir. egzotik madde yokluğunda da bir warp baloncuğu elde etmek imkansızdır.
ancak inanılan odur ki, kuantum ve kütle çekim teorilerini birleştiren tutarlı bir teori, bir önceki satırlarda bahsedilen sorunları sonsuza kadar çözecektir.
ikinci dünya savaşı sırasında işgal edilen çin ve güneydoğu asya topraklarından japon askeri genelevlerine gönderilen (silah zoruyla olduğunu söylemek gerekiyor mu?) fakir genç kadınlara verilen isim. birçoğu ölmüş geri kalanları zar zor kaldıkları yerden devam etmeye çalışmıştır. japonlar savaştan sonra olayın sorumluluğunu kabul etmiş ve tazminatlar vs. yüzünden başları çok ağrımıştır.
ölüm yolu olarak da bilinir. japonlar savaşın başlarında hızlı zaferlerle burmaya kadar ilerlemiş ancak altyapı eksiklikleri nedeniyle ilerlemeleri yavaşlamaya başlamıştır. bu nedenle bangkok ve rangoon arasına bir demiryolu yapmaya karar verirler . bu proje için tabi ki daha önceleri ele geçen topraklardaki köle işçiler ve savaş esirleri kullanılacaktır. 1942'den 1943'e kadar süren çalışmalarda 180.000 asyalı köle işçi ve 60.000 müttefik savaş esiri görev alır. sağlıksız koşulların ve acımasız çalışma şartlarının sonucu olarak 100.000'den fazla insan hayatını kaybeder. çok bilinen the bridge on the river kwai filmi bu demiryolunun kwai nehrinden geçen safhasını anlatır ve bu köprünün inşaatı japonların hindiçin'de (her yerde olduğu gibi) babayı aldığı 1945 yılına kadar tamamlanamamıştır.
japonların savaş ve hindiçin de tutunma çabaları için yiyeceklere el koyması ve geri çekilirken tarlaları ateşe vermesi, dolaylı olarakta fransızların ihmalkar tutumu nedeniyle, özellikle kuzey vietnamda ortaya çıkan kıtlıktır. çeşitli araştırmalar ölü sayısını 400.000 ve 2.000.000 arasında vermektedir.
japonların 1944 yılında palawan adasından çekilirken, esirlerin müttefik kuvvetlerin eline geçmesini istemediklerinden 350 askeri canlı canlı yakarak öldürdükleri katliamdır.
einstein'ın evrenin yaşını ve enerjisini hesaplamaya çalıştığı sıralar, durağan evren modeline inandığı halde evrenin genişlediğinin tespit edilmesi üzerine denklemlerine kattığı ve evreni durağan haline getiren bir sabittir. daha sonraları hata yaptığını itiraf etmiştir ancak bugün evrendeki total enerjinin "0" olduğunu bildiğimizden bu sabit yine bir şekilde kullanılmaktadır. garip bir şekilde, evrende big bang gerçekleştiğinden bu yana sürekli düşen madde yoğunluğu güneşin yaşam döngüsü (5 milyar yıl geçti, 5 daha var) sırasında bu kozmolojik sabitle neredeyse aynıdır (çok az bir farkla yoğunluk bugün daha düşük). bir çok bilim çevresinin iddiasına göre yoğunluk bu sabitin çok altına düştüğü takdirde galaksiler bir arada kalamayacak, çok fazla olması halinde ise evren yaşanmayacak kadar sıcak olacaktır. dolayısıyla bizim şansımıza evren şu birkaç milyar yıllık sürede tam olarak dengededir ve bizim var olmamız mümkün olmaktadır.
--alıntı--
"bay kruşçev birleşmiş milletlerde ayakkabısını salladığında ve yumruğunu masaya vurduğunda azgelişmiş ülkelerin tek bir temsilcisi, tek bir sömürge insanı gülmez. çünkü bay kruşçev, onu izlemekte olan sömürge ülkelere, füze sahibi bir mujik olan kendisinin bu zavallı kapitalistlere hak ettikleri şekilde davrandığını göstermektedir."
--alıntı--
kitabın başlarında yaptığı şiddete karşı şiddet önerisi, temelini uzun yıllardır hakim olan sömürgeci iktidarına yönelen ve asker, polis gibi baskı unsurları yüzünden açığa çıkamayan büyük nefret birikiminin geleneksel anlaşma yollarıyla boşaltılamayacağı öngörüsünden alır.
ona göre çok büyük soykırımlar, aç bırakmalar ve işkence gibi ancak sömürgenin isyan ettiği dönemlerde rastlanan sömürgeci tepkileri olmasa da klasik bir sömürge iktidarının sömürülen halkın sırtından kazandıkları ve bu kazanımları sömürge halkını sefaletten gebertmek pahasına elde etmesi, kazanımlarını kaybetmemek içinde silaha başvurarak oluşturduğu baskı ortamı, sömürge halkı üzerinde yoğun bir duygusal tahribata ve toplumsal boyutta psikiyatrik sorunlara yol açmıştır.
fanon bu nevrotik toplumsal durumun ancak sömürgeciye karşı girişilecek ve zaferle sonuçlanacak silahlı bir mücadele yoluyla tedavi edilebileceğini iddia eder ve ancak ondan sonra yeni ulusun inşa sürecinin başlaması gerektiğini söyler. bunun tam tersinin olması durumunda yani sömürgecinin ülkeden atılması 20. yüzyılın ikinci yarısında bazı afrika ülkelerinde olduğu gibi sömürgecinin göstermelik lütfuyla, şiddetsiz bir biçimde gerçekleşirse eski sömürgenin aydın ve burjuva kesimi yüzyılların verdiği eziklik yüzünden asla sömürgeciyle olan çıkar bağlarını koparamayacak ve sömürgeci gizli iktidarını başka dolaylı yollardan sürdürmeye devam edecektir.
23 şubat 1942'de malezyadaki japon işgal kuvvetlerinin ele geçirdiği savaş esirlerini, tellerle birbirine bağlayıp üzerlerine petrol dökerek ateşe vermek, kamyonlarla üzerinden geçmek gibi insanlıkdışı yollarla katlettiği olay.
16 şubat 1942 de gerçekleşen ve kayıp sayısı bakımından pek büyük olmasa da ikinci dünya savaşı sırasında japon ordusunun acımasızlığını gözler önüne sermesi açısından anlamlı olan katliam. olay singapur açıklarında, şehrin japonlarca ele geçirilmesi sırasında meydana gelmiştir. batan bir ingiliz gemisinden esir alınan 22 kadın hemşire ve yaralı askerleri kapsayan bir grup önce adaya çıkarılmış, yürüyemeyecek durumda olan yaralılar oracıkta kurşunlanmış , yürüyebilenler adanın içlerine doğru yürümeleri emredildikten sonra burada süngülenmiştir. kalan 22 hemşireden ise denize doğru yürümeleri istenir. bellerine kadar suya girdikleri anda sahile kurulan makineli tüfekler çalışmaya başlar ve tüm kadınları biçer. olaydan canlı olarak kurtulan tek kişi olan vivian bullwinkel isimli hemşirenin 1947 de savaş suçları mahkemesinde yaptığı tanıklık olayın ortaya çıkmasını sağlamıştır.
edit: lan neyini kötüledin bunun senmi vardın o makinelilerin başında?
bir japon mayın gemisinin avustralya gemilerince batırılmasına sinirlenen japonların, henüz ele geçirdikleri lambon adasında ki laha havaalanında teslim olan 300 avustralyalı ve hollandalı savaş esirini birkaç saat içinde katlettiği olay. cinayetlerin çoğu kılıçla kafa uçurmak yoluyla işlenmiştir.
tarih 7 temmuz 1945. burmadaki japon işgal kuvvetleri, kuzey burmada yerlilerin ingiliz paraşütçülere yataklık ettiği istihbaratını alır ve bir müfreze ile bir alayı olayların soruşturulması için bölgedeki bir köye gönderir. japonlar ne kadar işkence ve eziyet ettilerse de (çocuk ve kadınlara tecavüz de buna dahildir) sorguladıkları köylülerin ağzından laf alamazlar. sonunda karargahtan köyün yakılması, köylülerin de katledilmesi emri gelir. hepsi beşerli onarlı gruplar halinde toplanır ve kurşun israfı olmaması için süngülenerek katledilir, cesetleri kuyulara dolduran japonlar köyü terkeder. birkaç saat içinde karnı deşilerek, kafası uçurularak öldürülen sivil sayısı 600 dür. yüzde yetmişi kadın ve çocuk.
1943 mayıs ayında çindeki japon işgal kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen ve 4 gün içinde 30.000 sivilin ölmesi, binlerce kadının tecavüze uğramasıyla sonuçlanan savaş suçu.
şubat 1945 te artık pasifikteki son kozlarını oynayan japon ordusu, filipinlerin dağlık arazide daha rahat savunulması için filipinlerdeki genel komutanı tomoyuki yamashita'ya kuvvetlerini manila dışına çekmesini emreder. fakat amiral sanji iwabuchi komutasındaki 100.000 japon askeriyle bu emre uymaz ve manilada kalır. yamashitanın kuvvetlerini çekmesinden kısa bir süre sonra katliam, tecavüz ve yağma başlar. japonlar din adamları, kızılhaç personeli, hastanede yatan hastalar, sağlık personeli ve savaş esirlerini ayırdetmeden herkesi öldürür. sivil kaybının en az 100.000 olduğu sanılmaktadır.
japonyanın teslim olmasından sonra savaş suçları mahkemesinin en önemli olaylarından biri olarak görülen bu dava general yamashitanın idam edilmesiyle sonuçlanır.
antik sparta devletinde yaşayan köle sınıfına verilen isim. aslında dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir kölelik sisteminin içinde yer almışlardır. kendi dönemlerinin pollux gibi yunan aydınları bile helotları tam bir tanım içine oturtamamış ve "özgür insanla köle arasında" bir yerde bulunduklarını söylemiştir.
benzeri ancak ortaçağ serflerinde görülecek bir şekilde terketmelerinin yasaklandığı toprakları işleyen ve bu şekilde antik çağın en büyük tarım medeniyeti olan sparta toplumunun üst katmanlarını besleyen bu topluluğun ortaçağda ki sınıfdaşlarından farkı kendi bulundukları topraklar üzerinde mal sahibi olmalarına, üremelerine ve yeterince para biriktirdikleri takdirde özgürlüklerini satın almalarına izin verilmiş olmasıdır.
ancak bir yere kadar varan bu özgürlük sparta toplumunun özgür sınıfları tarafından üzerlerinde sınırsız bir tahakküm kurulmasını önlemiyordu.
dönemin kaynaklarında sıkça belirtildiği üzere neredeyse tamamı asker olan ve helotların üretimiyle ayakta duran spartalılar gerek yeni fetihlerle çoğalan helot nüfusunu kırmak gerekse kimi zaman isyan eden toplulukları denetim altına almak amacıyla birçok defa eşi görülmemiş sürek avları ve kıyımlara imza atmışlardır.
amerikayı colombdan yüzyıllar önce keşfeden cengaver viking kızıl erik'in kızıdır kendileri. bu keşif ve sonrasındaki olayları anlatan vinland sagalarında adı oldukça sık geçer.
stephen king'in peter straub ile beraber yazdığı(kurgu king'e betimleme ve tasvirler straub'a aittir)ve kara kule serisine dair çözümlenmemiş bir çok detayı açıklığa kavuşturduğu kitabı. hikayenin baş kahramanının gezgin jack olması ve korkunç seri katil balıkçı ile albert fish arasında kurulan bağlantı da dikkate değer.