işten atılmış, aç kalmış, suikaste uğramış, bombalanmış, işkencede öldürülmüş, kurşunlanmıştırlar. Bu tarihi bilmeyenler, ya aşırı saf olanlar ya da aklımızla dalga geçenler ancak "Nazlı Ilıcak" adını zikredebilirler bu meseleyle ilgili.
Türkçe'de "alkol içmek" deyişi, saf alkol şişesini kafaya dayayıp içmek çağrışımını doğurduğundan, gene türkçede sahip olduğumuz "alkollü bir şeyler içmek" veya "alkol almak" ve hatta "içki içmek" deyişlerinden herhangi birisinin kullanılmasının daha doğru olacağı başlıktır. Zira "ilk kez alkol içeceğe" tavsiyem içmemesi yönünde olacaktır, kör falan olursunuz alimallah.
Bu olay, milyonlarca mensubu olan bir halka çektirilen acılara, yenen haklara, bayramlarının bile yasaklanmasına değil ama kaldırım taşlarının sökülmesine üzülen Türkiye halkı gerçeğini bir kez daha yüzümüze tokat gibi vurmuştur.
evet, zavallıdırlar.
büyük çoğunlukla aile içi şiddet ortamına doğarlar. annelerinin yediği dayaklara şahit olurlar. biraz büyüyünce ise kendileri bizzat bu şiddetin hedefi olurlar. gene dayak yemek, hor görülmek üzere başka bir adama devredilirler. bu böyle sürüp gider. daha doğarken din, gelenek, görenek gibi şeylerin ağırlığını sırtında taşırlar.
zavallıdırlar çünkü büyük çoğunluğu sapık ve aciz bir ataerkil "aile reisi" ortamına doğarlar. bu adama "baba" demek ve onu sevmek zorunda kalırlar. sevsinler sizi, türk kadınına zavallı diyip bu şablonu birebir uygulamaya devam eden zavallılar..
"iki yüzlü ve kötü dünya bütün karakterleri ikiyüzlüce ve kötü algılıyor. bunca karalayıcımdan ve yılan dilli düşmanımdan hangisi beni ikinci sınıf bir tiyatroda birinci aşık rolünü oynamaya içten eğilimli olmakla kınadı!? Oysa gerçek budur. alçakların mizah yeteneği olsaydı "artı değer kuramını" üretim ve değişim ilişkilerini bir tarafa, senin ayaklarına kapanmış beni diğer tarafa resmederlerdi ve şu çelişkiye bakın derlerdi. Ama onlar aptal alçaklardır ve aptal kalacaklardır yüzyıllardan yüzyıllara kendimi yine insan olarak duyuyorum çünkü tutkuluyum. Modern eğitimin ve öğretimin bizi içine karıştırdığı çeşitlilik, nesnel ve öznel bütün etkileri bize ters eleştirten kuşkuculuk bize her şeyi küçük ve önemsiz, sıkıcı ve belirsiz kılmak için yaratılmıştır. Ama aşk, Feuerbach'sal insana, Moleschott'sal madde değişimine, proletaryaya duyulan aşk değil, tersine sevgiliye, özellikle sana duyulan aşk, insanı yeniden insan yapıyor..."
listeyi tek tek inceleyecek vaktimiz yok maalesef, yeri de yok aslında. elbette bu iç çatışma esnasında iki taraftan da insanlar öldüler, üzücü şeyler yaşandı. yalnız yukarıdaki listeye göz gezdirirken gözüme çarpan bir isim var; zülküf isot. 16 mart katliamının bombacısı kendisi, 7 kişiyi öldüren, 41 kişiyi yaralayan eylemin bombacılarından. işin ilginç tarafı "ülkücü şehit" listesinde adı var ama biliyoruz ki kendisi bizzat ülkücü arkadaşı latif aktı tarafından, yaşadığı vicdan azabıyla "öteceği" korkusuyla öldürülmüştür. gerçekten pes doğrusu..
mahsur kadınlar türkiye'de;
7 tanesi ekmek peşinde işe giderken "standartlara uymayan" bir serviste, seller içinde; bir diğer grupta televizyona çıkma umuduyla, şöhret olma hayâlleriyle, çakma bbg evinde.
memleketimiz kadınlar için kapkalın duvarlı bir hapishane. artık taassupta sökmüyor yoksulluk karşısında: bir çok evin kadınları da fabrikaların dışa kapalı bölümlerinde veya konfeksiyon atelyelerinde. ancak çocuklara bakmak, ev işleri falan hâlâ onların omuzlarında.
evlerin erkeklerinin aldığı gazetelerde, iştahlarını açan fotoğraflarda boy göstermek uğruna -belki kızları yaşında- bir kesim de kolay yoldan zengin olma peşinde. sürüp sürüştürüp, şuh pozlarla, fotoğraf stüdyolarında, manken ajanslarında.
memleket kapkalın duvarlı bir hapishane. erkekler kahvede erkekçe muhabbette, kadınlar konfeksiyon atelyelerinde-yorgun argın mutfakta-yatakta iştahı kabaran erkeklerini tatmin etmede, kızları ya türbanlar içinde koca beklemede, ya da fotoğraf stüdyolarında, bbg evlerinde.
yurtdışında yaşama hayâli kuran kişiye söylüyorum; yurtdışında geçirilen zaman, zaman değildir. eğer bir gün sonunda türkiye'ye döneceksen, hayâlini bile kurma. 3 sene yurtdışında kalmış ve geri dönmüş bir insan olarak bunları yazıyorum; yurtdışında geçirilen 3 senenin ardından ülkeme döndüğümde aslında bu sürenin yaşanmamış bir 3 sene olduğunun farkına vardım. 3 sene boyunca edinilmesi muhtemel bir kısım arkadaşın ve iş hayatında olması muhtemel ilerlemenin yokluğu bir yana, var olan arkadaşlarında yok olduğu bir süreçten bahsediyorum.
aslında yurtdışında geçirilen sürenin epey eğlenceli geçtiği inkâr edilemeyecek bir gerçek. büyük bir aşk acısının ardından, daha iyi para kazanmak, askerlikten yırtmak gibi sebeplerle ülkemin kadim kasvetinden kaçarak gittiğim ülkede toplumsal ve cinsel özgürlük uzun zamandan beri deneyimleniyordu. insanlar boş zamanlarını hayattan keyif alarak geçiriyor, şehirleri panayır yerine çeviriyor, hiç tanımadığın insanlarla tanışmak çok kolay, ayrıca bekâret tabusu elbette yoktu ve yaşıt kadınların çoğu cinsel anlamda tecrübeli ve hayatta çoğunlukla ayakları yere basan güçlü insanlardı. ülkemin kasvetinden çıkan bir kişi için elbette bunun bir "görmemiş esrikliği" ile bezeli mutlu bir sürece kapı açacağı sürpriz olmamalı. parasal olarakta bir sıkıntının yaşanmadığı bir ortamda gayet tabiiki sanal bir mutluluk psikolojisi içindeydim.
gelgelelim döndük kürkçü dükkanına (pek benim elimde olmayan sebeplerle). bahsettiğim gibi sadece 3 sene daha yaşlandığımı hissettim. ülkemin kadim kasveti bütün haşmetiyle yerli yerindeydi ve şahsıma yabancı olmayan yalnızlık fasit çemberi veyahut kısır döngüsü tekrar geri dönüyordu. büyük sınıfsal ve kültürel farklılıklar, gelenek görenek ve tassup baskısı, istanbul'un olanca çirkinliği ve işte maddi sıkıntılar tam karşımda duruyordu. bir çok kişinin bir arada olmak zorunda olduğu göreli özgürlük ve zorunlu sosyallik ortamı olan aile parasına dayalı okulda bitmiş, kendisini herkesin steril ofislere tıkıştırıldığı iş ortamına bırakmıştı. bütün bu sıkıntıları aşacak çareleri bulmanın imkânsızlığı bir yana, yarattığı depresif ruh hâli sebebiyle bunu yapabilecek enerjiyi bulamamakta cabasıdır böyle bir ortamda.
gene parasızlıkla dolu, kazara bulduğun, âşık olduğun kadınla baş başa kalarak sevişecek yer bile bulamadığın üniversite yıllarının kasvetinin tekrardan dirilişidir yani söz konusu olan.
ülkenin toplumsal olarak dönüştürülmesinin büyük zorluğu bir yana, istenilenin de çok fazla bir şey olmadığı belirtilmeli bu noktada: sadece âşık ve mâşuk olan, bilincini özgürleştirmiş ama bunu yaparken düzeysizleştirmemiş bir sevgili, dostlukla ve aşkla oluşturulmuş bir "birim kurtarılmış bölge" ve bu ilişkinin rahatça yaşanabileceği asgari maddi imkânlara sâhip olmak. ayrıca karşılık beklenmeksizin oluşturulmuş dostluklar.
bu yazıyı okuyanların bir kısmı bütün bunları anlayamayacaktır. çünkü onlar ya bu yurdum paradigması içerisinde düşünmekteler veyahut bütün bu kasveti yaşamayacak koşullara sahipler. bizim derdimizse arada kalmaktır. yâni bunları sadece arada kalanlar anlayabilir.
cemiyette dinlemesi epey sıkıntılıdır bob dylan'ı. hiç dinlememiş bir insana bob dylan dinletmek ne zor bir şeydir. azcık açayım sesini diyorum, bob dylan'ın sesi daha fazla çatallaşıyor, daha fazla tuhaflaşıyor, benim kulağımı bile tırmalamaya başlıyor. herkesten daha fazla rahatsız olmaya başlıyorum bu sefer. (ofis ortamı)
heeeey mr tambourine man play a song for me
-abi bu müzik mi?
-müzik abi müzik
o andan itibaren mızıkalar, gitarlar daha bi tırmalamaya başlıyor kulağımı. bob dylan sesini ne zaman yükseltse, ne zaman mızıkasından tiz tiz sesler çıkarsa yapma bob abi diyorum. keyif değil eziyet olmaya başlıyor nerdeyse.. senin de dediğin anlamda bob abi;
heeeey mr tambourine man play a song for me../ i'm not sleepy and there is no place i'm going to.
zamanında beşiktaş'ta bir fırından simit alırken blowing in the wind çalıyordu da nasıl coşmuş, abi sen ne güzel şeyler dinliyosun demiştim. o an adamın kulağını bob dylan tırmalayıvermişti amına koyim kim açmış bunu diyip kapatıvermişti radyoyu.
iş ingilizcesi denilince genelde alanına göre yeni kelimeler, terimler veyahut hâlihazırda bilinen kelimelerin yeni anlamlara gelmesi akla gelir. ancak dün bir fransız satış müdürüyle toplantıdayken ben başka bir şey düşünüyordum. iş ingilizcesi, işte konuşulan ingilizce, çoğunlukla ingilizce konuşan bir fransızı, hintliyi, çinliyi veyahut rusu anlama yetisidir. öyle "ingilizce konuşmayı biliyorum" demekle bitmez, işte ingilizce kullanılabilmesi için bu yeteneğin de geliştirilmesi gerekmektedir, zira çoğunlukla bu berbat aksanlı ingilizceyi çözme, anlama çabasıdır iş ingilizcesi. bir hintliyle, çinliyle ingilizce konuşmayı başaramadan "ben iş ingilizcesi biliyorum" demeyin kısacası.
üç haftadır devam etmekte olan evrim konulu programlarla ilgili bir iki bilinmeyen noktaya değinmek istiyorum. öncelikle geçen haftaki "antitez" başlıklı programda, izleyenler hatırlayacaktır, bir protein katlanması geyiği dönmüştü. yiğit bulut kendisine gelen bir e-mail sebebiyle ergi deniz özsoy'a "protein katlanırken nanosaniyede sonsuz ihtimâl oluşuyormuş, bakın bunu itü genetik bölümünden birisi söylüyor, dolayısıyla evrim nasıl tesadüfen olabiliyor, iki meslektaş nasıl farklı görüşleri savunabiliyor" gibi laflar attırmıştı. bu maili daha sonradan öğrendik ki, harun yahya safsatası ve evrim gerçeği kitabına da katkıda bulunmuş, evrimci bir bilimadamının, evrimci argümanı kuvvetlendirmek için yollamış. yiğit bulut'un okuduğunu anlamaktan âciz, maksatlı provokatif tutumunu göstermesi sebebiyle bilgilerinize sunmak istedim.
gelelim ikinci meseleye. yiğit bulut programa çıkan profesörlerin bir bilinçli tasarım örneği olduğu yolunda birşeyler attırdı gene dünkü "sentez" başlıklı programda. yâni buraya gelenleri biz seçtik, bu grubu biz oluşturduk falan dedi. şimdi efendim, bu programın hazırlayıcısının, program editörünün, "türkiye'de evrim teorisine karşı olan akademisyenlerin" kim olduğunu ergi deniz özsoy'a sorduğunu biliyoruz. yâni evrim karşıtı düşünceyi savunacak olan kimlerdir, kimleri çağırabiliriz şeklinde evrimcilere sorulduğunun bizzat şahidiyim -ki gerçekten ciddiye alınmayan kişiler olduğu için bunların kim olduğunu genelde bilmiyoruz-. sansürsüz editörü, yapımcısı işte bu kadar âciz, konudan habersiz kimselerdir efendim. yiğit bulut'un sınırsız cahilane tavrının sürpriz olmadığını görüyoruz böylelikle.
gelelim dünkü anti evrimci konuklara. konuklara "yav gardeşim gozünü seveyim" diye seslenmekte olan, turan güven isimli "profesör"ün atıf yapılan bilimsel yayın sayısı sadece 3'tür efendim. ve bu 3 yayının da kendisi hâriç 4 tane yazarı olduğunu görmekteyiz. bilimsel kimliği yok hükmündedir. "şarap içililiyor" diyerek topkapı sarayını basan güruhun partisinin genel başkan yardımcılığını yapmıştır.
irfan yılmaz, hz adem'in dinozorlar çağında ayakta kalabilmek için 30 m boyunda olması gerektiğini yazdığı bir kitaba almış "bilimadamı" olduğu için tartışmaya fazla gerek bulmuyorum.
adem tatlı, tarikatlerle yakın alakalı, sözde bilimsel savları said nursi laflarıyla bulayan, bu yüzden üniversiteden atılmış bir kişidir.
hepsi 12 eylül sonrası dönemde, profesör ünvanının ideolojik liyakatla insanlara verildiği bir aralık ülkemizde profesör yapılmış kişilerdir.
ideolojik olarak hoşa gitmeyen bir entry'yi pislemek değildir (ki buna da bir anlam verememekteyim), alçakça bir eylemdir. böyle şeyler yapacak çapta insanların bulunduğu ortamda bulunmak bile can sıkıcıdır. moderatörler gerekeni yapmazsa, şahsımca gereken yapılacaktır.
ya yazılan bir program vasıtasıyla bir fanatiğin marifetidir veyahut sayıları 7-8 i bulan bir fanatik topluluğun islamcı şehir efsaneleri/#5830162 numaralı entry'mi gördükten sonra başlattığı örgütlü eylemdir. gözlerimin önünde son 5 dakikada gerçekleşen bu tabloya gülmek mi gerekir ağlamak mı? bir insan bu kadar mı âciz, bu kadar mı alçak olur da, fikir beyan ederek karşı çıkmak yerine pis butonuna basmak dışında bir şey yapamamaktadır? moderatörleri göreve çağırıyorum, kimse bu arkadaşlar bulunup sözlükte barındırılmamalıdır. 3-5 dakikada oylanmış olan hepsi eksi son 50 oylama istatistiğim; (son 50 ye bu kadar sığıyor)
turkiye malezya olmasin ukrayna olsun/#5806682
turkiye malezya olmasin ukrayna olsun/#5806682
turkiye malezya olmasin ukrayna olsun/#5806682
turkiye malezya olmasin ukrayna olsun/#5806682
turkiye malezya olmasin ukrayna olsun/#5806682
turkiye malezya olmasin ukrayna olsun/#5806682
turkiye malezya olmasin ukrayna olsun/#5806682
turkiye malezya olmasin ukrayna olsun/#5806682
sanal dunyada bindirilmis kitalar/#5765988
sanal dunyada bindirilmis kitalar/#5765988
sanal dunyada bindirilmis kitalar/#5765988
sanal dunyada bindirilmis kitalar/#5765988
sanal dunyada bindirilmis kitalar/#5765988
sanal dunyada bindirilmis kitalar/#5765988
sanal dunyada bindirilmis kitalar/#5765988
sanal dunyada bindirilmis kitalar/#5765988
morganize isler/#5785323
morganize isler/#5785323
morganize isler/#5785323
morganize isler/#5785323
morganize isler/#5785323
morganize isler/#5785323
morganize isler/#5785323
morganize isler/#5785323
dabbet ul arz geldiğinde bilimin sıçacak olması/#5721594
dabbet ul arz geldiğinde bilimin sıçacak olması/#5721594
dabbet ul arz geldiğinde bilimin sıçacak olması/#5721594
dabbet ul arz geldiğinde bilimin sıçacak olması/#5721594
dabbet ul arz geldiğinde bilimin sıçacak olması/#5721594
dabbet ul arz geldiğinde bilimin sıçacak olması/#5721594
dabbet ul arz geldiğinde bilimin sıçacak olması/#5721594
dabbet ul arz geldiğinde bilimin sıçacak olması/#5721594
uludağ sözlükte kadın olmak istemem/#5761046
uludağ sözlükte kadın olmak istemem/#5761046
uludağ sözlükte kadın olmak istemem/#5761046
uludağ sözlükte kadın olmak istemem/#5761046
uludağ sözlükte kadın olmak istemem/#5761046
uludağ sözlükte kadın olmak istemem/#5761046
uludağ sözlükte kadın olmak istemem/#5761046
uludağ sözlükte kadın olmak istemem/#5761046
islamcı şehir efsaneleri/#5830162
islamcı şehir efsaneleri/#5830162
islamcı şehir efsaneleri/#5830162
islamcı şehir efsaneleri/#5830162
islamcı şehir efsaneleri/#5830162
islamcı şehir efsaneleri/#5830162
islamcı şehir efsaneleri/#5830162
islamcı şehir efsaneleri/#5830162
islamcı şehir efsaneleri/#5830162
islamcı şehir efsaneleri/#5830429
kasıtlı olarak islâma hakaret olarak lanse edilen başlık/entry dir. amaç islâmın kendisini karalamak değil, islâmcıların hangi sahtekârlıklarla câhil halkı kandırdığını ortaya koymaktır zira bu safsataların çoğunluğu tarikatlar, cemaatler, islami dergi ve çevrelerden kaynaklanmaktadır. bahsi geçen entry'nin yazarı islâmı hiç bir zaman karalamaz yalnız bilimsel bir perspektifle eleştirilebileceği kanısındadır.
bir kısım câhil cühelâ takımının gerçek olduğunu zannederek kendini kandırdığı safsatalar zinciridir bunlar efendim. ilk etapta aklıma gelenleri sıralamaya çalışırsak;
1- kaptan cousteau'nun müslüman olduğu saftasası: en yaygın olan şehir efsanesi/safsata bu iddiadır. güya cousteau cebelitarık boğazında akdeniz ile atlantik okyanusunun birbirine karışmadığını gözlemleyerek, kuranda da bunun yazdığını öğrenerek müslüman olmuştur. şu linkte cousteau foundation'ın bu iddiaya verdiği yanıtı ve cenazesinin nereden kalktığını bulabilirsiniz efendim; (ingilizce bilmeyenler için paris'teki notre damme katedralden cenazesinin kaldırıldığını okuyoruz ve cousteau foundation da müslüman olduğunu reddediyor) http://www.answering-islam.org/Hoaxes/cousteau.html
2- neil armstrong'un ayda ezan sesi duyduğu safsatası: onlarca defa yalanlanmış bir iddiadır. buyrun efendim, müslüman bir forumdan armstrong'un verdiği yanıt; (elbette ki iddiayı reddediyor) http://www.sunniforum.com...um/showthread.php?t=37976
3- hz musa'yı kovalarken kızıldeniz'de boğulan firavunun cesedinin bozulmadığı, british museum'da sergilendiği yönündeki safsata. ilk olarak din öğretmenimden duyarak "vay anasını" dediğim bir efsanedir bu efendim. külliyen yalandır; http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=198614
4- suların birbirine karışmadığının kuran'da söylendiği safsatası: eğer bahsedilen tatlı su ile tuzlu sunun birbirine karışmadığı (veya çok yavaş karıştığı) ise kuran'dan 800 sene önce bilinmekte olan bir gerçektir. bahsedilen kuran ayetlerinde, diyanet mealinde, 19. (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar/ 20. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar. 21. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?/ 22. O denizlerin her ikisinden de inci ve mercan çıkar. /23. O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? şeklinde geçmektedir. bir defa tatlı sulu deniz olmayacağı gibi, tatlı suda mercan bulunmaz.
5- evliya mezarlarını kazmaya çalışan kepçelerin bozulduğu safsatası. değişik varyasyonları vardır: kepçe operatörünün öldüğü, kepçenin kırıldığı falan söylenir. aslında cevap vermeye bile gerek yok zira bu olaya tanık olan bir insan dâhi yoktur, böyle bir şeyin ispatı, kanıtı da mümkün değildir. tarihte bir çok "kutsal türbe" deprem, yangın, hırsızlık gibi melanetlerden zarar görmüştür. kepçeyi kıran yüce rabbim bunlara engel olamıyor muydu? diye sorması gerekir normal bir insanın.
efendim burada aklıma gelen en bildik 5 tanesini yazdığım bu safsatalar aslında saymakla bitmez.
kozakların değil kazakların yazdığı mektuptur. zaten kozaklar diye bir şey yoktur. ingilizcesi "cossack", rusçası bildiğin "kazak", türkçesi de aynen "kazak" tır bu mektubu yazan topluluğun adı.
"l'origin du monde" yani mot a mot çevirisiyle, "dünyanın kökeni, kaynağı", enis batur çevirisiyle "dünyanın başladığı yer", fransız ressam courbet'nin halil şerif paşa'nın siparişi üzerine yaptığı yağlı boya resimdir efendim.
halil şerif paşa atina, st petersburg ve paris'te diplomat olarak çalışmış ilginç bir entelektüeldir. dönemin tutuculuğuna rağmen, müslüman bir ülkeden gelen bir kişinin böylesine erotik tablolardan oluşan bir koleksiyon oluşturması ilginçtir.
halil şerif paşa'nın finansal durumu bozulunca elden ele dolaşan tablo 120 yıl boyunca saklanmış ve sergilenmemiştir. tablo kompozisyonunun odağında kadın cinsel organı bulunmaktadır.
enis batur'un bu kitaptan yola çıkarak yazdığı "elma" isimli roman kitabın ilk sayfasında tablonun bir resmi olduğu için yasaklanmış, protestolar üzerine tekrardan yayınlanmıştır. buyrunuz sizde inceleyeniz efendim bu nadide parçayı;
bir de "halil şerif paşa" nın ilginç kişiliği ve koleksiyonu hakkında bir de kitap bulunmaktadır; fransız sanat tarihçisi michele haddad tarafından yazılmış "halil şerif paşa; bir resim bir koleksiyon".
1676 yılında osmanlı padişahı 4. mehmed'in mektubuna cevaben yazıldığı söylenmektedir. öncelikle belirtelim ki başlıkta bahsedilen kazakların günümüzde "kazakistan" isimli ülkede yaşayan kazaklarla ilgisi yoktur. slav-hristiyan bir etnik grup olup rusların güney sınırını koruyan askeri bir toplumun adıdır. bahsedilen dönemde kazaklar osmanlı topraklarına çeşitli akınlar düzenleyerek sabotaj, yağmalama gibi faaliyetlerde bulunmaktadır. 4. mehmed topluluğa yazdığı mektupta kendisini güzelce bir methettikten sonra, osmanlı sultanı'nın "hristiyanların da koruyucusu" olduğunu iddia ederek, topluluğun bu tip faaliyetlerde bulunmayıp osmanlı'ya boyun eğmesini emreder. kazakların cevaben yazdıkları mektubun türkçeye tercümesinin bir bölümü şöyledir;
"sen, türk şeytanı, şeytanın dostu ve arkadaşı! götünlen kirpi bile öldüremezken, ne sikim bir şövalye olduğun iddiasındasın sen böyle? şeytan sıçar senin ordun yer. sen, orospu çocuğu, hristiyan evlatlarının senden korkusu yoktur, karada ve denizde ordunu yenip senin ananı sikeceğiz" (açıkçası tercümesi epey zor bir metin olduğunu söylemeliyim, birebir çeviri imkânsızdır)
ilya repin'in konu üzerinde bol hayal gücü ihtiva eden bir resmi bulunmaktadır.
resmi, 4.mehmed'in mektubu ve cevabının tam metnini görmek için buyrun; http://en.wikipedia.org/w..._the_Zaporozhian_Cossacks
votka başka bir içeçecekle karıştırılıp tadlandırılmadığında sırf sarhoş olmak veyahut ısınmak için içilen, ağız ve boğazda bulunma süresini minimuma indirmek gereken (çünkü yakar siker atar), tadsız bir içecektir. genelde 100 gramlık "shot" bardaklar hızlıca boğazdan aşağı boca edilir. sert olduğundan hızlı çarpar ve mideyi altüst edip kusturabilir. bir votkanın kalitesi genelde ertesi gün baş ağrısı yapıp yapmadığıyla anlaşılır. bilmediğiniz bir votkayı içip ertesi gün beyninizin patladığını hissettiğiniz tadsız bir durumla karşılaşabilirsiniz.
mezesinin çeşitliliği azdır. genelde ruslar bi hıyar turşusunu ısıra ısıra votka içerler.
votkanın yukarıda saydığım özellikleri (ısınmak ve hızlı sarhoş olmak içildiği meselesi) ayrıca alkolizme de zemin hazırlamaktadır.
bizzat ruslara karşı savunduğum şey şudur ki, gerek kendine has bir tadı(ağızda gezdirilerek bu tada varılır), kokusu (doyasıya koklanır), adabı(meyhanesi fasılı), mezesi(saymakla biter mi?) olan rakının eline su dökemez votka.
en iyi mide ilacı dâhi olsa kendisini izlemekte olan geroy sovetskovo soyuza'nın midesinin tiksinti ile kalkmasını engelleyemeyeği kişidir efendim.
cnn türk ekranlarında ilk defa karşılaştığımız bu "ekonomist" kişi ilkin epey ulusalcı söylemleriyle ergenekon sınırlarını dâhi zorlarken bir anda evrim teorisine saldırma gereği duymuş, yazdığı iki yazıdan sonra "yaradan" yürü ya kulum demiş olacak ki, şu anda habertürk'ün genel yayın yönetmenliğine uçurulmuştur (hikmetinden suâl olunmaz, yüce rabbim).
özellikle son sansürsüz programındaki evrim tartışmasındaki düzeysizlik konusunda örnek alınacak iki olayı, "ilk canlının ortaya çıkışını ispatlayın, ispatlayın, ispatlayamazsınız kiii" türünden soruları ve de bir "insansı" resmini ekrana yansıtıp "şimdi biz bundan mı geldik yâni?" demesidir. her zamanki gibi tartışmayı düzeysizleştirme, sulandırma taktiklerini kullanarak, bilimsel düşüncenin gerçek temsilcilerini etkisiz hâle getirerek harun yahya safsatacılarının önünü açmaya çalışmıştır. aslında yaptığı, halkın evrimci yöntemin ne olduğunu, hayata genel yaklaşımını öğrenme hakkını gaspetmesidir.
yiğitçim, güzel kardeşim. senin yaptığın neye benziyor biliyor musun? galileo galilei'ye kalkıp "ispatla ulan şu dünyanın döndüğünü" demeye. galileo'nun cevabı ne olurdu? "eldeki bilimsel veriler dâhilinde (teleskop gözlemleri, diğer başka gözlemler ve matematiksel hesaplamalarla) buyrun göstereyim" olmaz mıydı? sırf bunları anlayamadığın için "sen hiç bir şey gösteremiyorsun, böyle ispat olmaz, ispatlayamıyorsun işte" mı diyecektin? peki bilim ve teknoloji son iki yüz yılda uzaydan dünyanın dönüşünün videosunu çekip bunu senin gözüne sokacak seviyeye ulaşmadı mı? evrimci bilim adamlarına yaklaşımın en az bu verilen örnek kadar absürt değil mi?
dünyanın döndüğü bir hipotez idi, sonra güçlendi ve teori oldu. şu ana kadar dönmediği yönünde hiç bir veriye sâhip değiliz. dolayısıyla dünyanın döndüğü hipotezi günümüz bilimi için son derece güçlü bir teoridir!
evrim canlılığın oluşumu ve evrimi konusunda bir yöntem ortaya atmıştır. gerek abiyogenez meselesinde ve gerek türlerin oluşumu ve evrimi meselesinde son 150 yıldır bulunan her fosil, her deney, her gözlem bu kuramı desteklediği için 150 yıldır ayaktadır ve son derece güçlü bir teoridir!
belki bir gün cansızlıktan canlılığa geçiş, senin bile beyninin alacağı bir seviyede (misal bir filmde olabilir) bilim ve teknoloji tarafından gösterilecektir. o zaman ne farkın kalır senin, a beyinsiz, galileo'ya bu soruları sorandan, onu yargılayıp öldürmeye çalışandan?
sen böyle bir program sunmadan önce bilimin ne olduğunu öğren. karşındaki hiçbir kişi (ki hepsi seni 100'e katlar birikim bakımından) her konuda bildiğini iddia edip, öğrendiği üç beş lafı sattı mı? ergi deniz özsoy, büyük bilgi birikimine rağmen alanı olmadığı için "ben paleontolojiden biraz anlarım" gibi cümleler kurarken senin ne haddine kalkıp kuantumdan, causalité den böyle densizce söz etmek!
biliyor musun, bilim işte budur! "deneyle", "gözlemle", "hesapla" bulunanı gerçek bilgi sayar, onun dışındakileri bilmediği için eziklik hissetmez, senin gibi götüyle boşlukları doldurma çabasına girmez! bilim, bilmediğini bir gün bileceğinden emin olma kendine güveni, ve bilmediği şeyi açıkça söyleme mütevaziliğidir!
ve bilimin insanlık için senin götünden daha faydalı işler yaptığı açıktır, barizdir, kanıt istemez!
evrim teorisindeki cansızdan canlıya geçiş aşaması konuşulurken "neden tahtadan kedi olmuyor o zaman?" gibi bir soru sorarak konu hakkında hangi düzeyde olduğunu apaçık ortaya koyan yiğit bulut 'tur efendim, konuşan tahta sıfatını en layıkıyla hakedecek kişi.
kanuni sultan süleyman tarafından cümle içinde kullanılışı şu şekildedir;
Ben ki,
Akdeniz'in ve Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun ve Karaman'ın ve Rum'un ve Dulkadir Vilayeti'nin ve Diyarbakır'ın ve Kürdistan'ın ve Acem'in ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Mekke'nin ve Medine'nin ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in ve daha nice memleketlerin ki, yüce atalarımızın ezici kuvvetleriyle fethettikleri ve benim dahi ateş saçan zafer kılıcımla fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezıd Han oğlu, Sultan Selim Han oğlu, Sultan Süleyman Han'ım.
kaldı ki "kürdistan" adının geçtiği tek osmanlı evrağı bu değildir. siyasi bir organizasyon-devlet adı olarak değil, coğrafi bir bölge-özerk eyalet sıfatıyla, osmanlı'larda bizzat padişahlar tarafından görüldüğü şekliyle kullanılmaktadır.
sonuna her "-istan" eklenen isim devlet adı anlamına gelmez. "-istan" farsça'da bir etnik grubun yerleştiği yer, yurt demektir. zira türkçe'de de kullanılmakta olan "türkistan" bir devlet değil, bir coğrafi bölgedir. "türkistan" lafını kullanmaktan imtina etmeyen (ki "batı türkistan" ve "doğu türkistan" denilen coğrafi bölgelerde başka devletler bulunmaktadır) kişinin kürdistan lafından bu kadar korkması akla mantığa aykırıdır "kafatasçı" bir ideoloji ile kafası ketlenmemiş ise bu kişinin.