tanım: her sinema festivalinde görülen ve kendine has karakteristik özellikleri olan seyirci gruplarının sınıflandırılmasıdır.
Efendim malumunuz üzere bir sinema festivalini daha geride bıraktık. * Bu festival de her diğerinde olduğu gibi festival ortamlarının vazgeçilmezleri ve demirbaşları ile doluydu desek başımız ağrır mı? Ağrımaz elbet. Uzun yıllarını böyle ortamlarda harcamış bir abiniz, kardeşiniz, sevgilinizin kardeşi güzelse müstakbel bacanağınız olarak nacizane birkaç tespitimi paylaşma cüretinde bulunmak istedim. Özellikle, festival olaylarına yeni yeni el atmış genç entelektüel adayı kardeşlerime ufak da olsa bir yol gösterebilirsek ne mutlu bizlere. Çok seviyorum sizi ibneler. Derslere yeni başlayanlar için şöyle de bir hizmetimiz vardır:
Bu kısa reklam kuşağından sonra konumuza dönersek, başlayalım festival seyirci tipolojilerini başlıklar altında toplamaya.
1- Buralar Eskiden Hep Bizimdi Teyzeleri: işe en tehlikeli gruptan başladığımın farkındayım. Bakmayın siz onların tonton yanaklarına, chpli teyze fönlerine efendim. Bunların hepsi birer aldatmacadan, göz yanılsamasından ibarettir. Bu grup isminden de anlaşılacağı üzere, kendilerini festival ortamlarının biricik sahipleri olarak görürler. Memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk başat özellikleri arasında gelir. Festival ortamı her sene kötüye gidiyor geyiği bir numaralı ritüelleridir. Hoşlarına gitmeyen bir durum cereyan etmişse koca bir salona yüksek sesle fırça atmakta bir beis görmezler.
"Herkes arkasına yaslanıp izlesin, göremiyoruz" gibisinden. Bu sene rexx sinemasında festivali takip eden arkadaşlar varsa şu fırçadan eminim bir kez de olsa tatmışlardır. Uzak durulasıdır, yüzüne gülünüp kaçınılasıdır. Polemiğe girmeye asla çalışmayın, filmin orta yerinde ağzınıza sıçmaktan asla çekinmezler.Ne de olsa onlar festival sahipleri teyzelerdir ve hep öyle kalacaklardır.
2- Sinemadan Bir Ben Anlarımcılar: Gözlemlerime göre bu grubun cinsiyet ağırlığı erkeklerden oluşmakta. Yaş aralığına baktığımızda ise 25-45 yaş aralığı karşımıza çıkıyor. Bu gruba mensup seyircileri anlamanın en iyi yolu film süresince verdikleri tepkileri takip etmektir. Perdede gülünecek hiçbir şey yok iken sesli bir şekilde gülen, yer yer anıran, -bazı ibneler var ki kişneyebiliyorlar da birini mi fark ettiniz, doğru yerdesiniz demektir. Tipik bir "sinemadan bir ben anlarımcı" ile karşı karşıyasınız. Bu abartılı tepkilerin alt metninde "salaklar siz anlamadınız ama yönetmen orada çok ince bir mesaj vermiş, bir ben yakaladım sinemadan çok fena anlıyorum hacı dayı" gibisinden şeyler vardır. sinema tartışmasına girişmedikçe zararsızlardır. Yine de çok kılım ben bu ibnelere. Hepsi Bergman hepsi Tarkovski.
3- Entel ve Yalnız Kız: Bohem havalarındadır. Sanırsın ki hanım ablamızı birisi silah zoruyla o salona sokmuştur. Derdi nedir bilinmez, hikmetine erişen 32 festivaldir çıkmamıştır. Genellikle kendi halinde takılır, zorunda kalmadıkça diyaloga girmekten çekinir. Buralar Eskiden Hep Bizimdi Teyzeleri için en ideal avdır kendileri. Yanlış koltuğa oturmak konusunda ilginç bir adetleri vardır. Bundaki amaç ne dersen iki gözüm, vallahi onu ben de henüz çözebilmiş değilim. Kafam çok karışık, çok farklı yerlerdeyim mesajı mı vermeye çalışıyorsun napıyorsun güzel ablam?
4- Sinema Bahane Entel Karılar Şahaneciler: Festivalin akbaba kadrosunu temsil eden gruptur. Leşcilerdir. Genellikle hafta sonları ve akşam seanslarında görülürler. Entel Ve Yalnız Kız Familyasından olanları gözlerine kestirip avlarına yaklaşmak için uygun anı beklerler. Anlamsız sohbet başlatma çabaları bu grup üyelerini ele veren en önemli donedir. Festival başlamadan ezberledikleri birkaç yönetmen ve film adını akıllarında tutmak için harcadıkları çaba, festival bitiminde avsız eve dönüş ile ne yazık ki sonuçsuz kalır. Filmlerde mütemadiyen sıkılıp cep telefonları ile oynarlar.
5- Bir Yönetmen Varmış Onu Sikmeye Geldikçiler: Festivallerin olmazsa olmazlarından biri de film gösterimi sonrası filmin yönetmeni ile yapılan ve genellikle soru-cevap şeklinde geçen söyleşilerdir. işte bu grubun hakimiyet alanı tam da bu noktada başlar. film boyunca aklından geçen " ulan nasıl bir soru sorsam da şu yönetmeni götün deliğine soksamdır" Bu nedenle filmle fazla alakaları olmaz. Bu gurubun mensupları genellikle ateşli ve genç sinema öğrencilerinden oluşur. Devrimcileri ise hele çok fenadır.Bu gözler Emin Alper'e -kendisi tepenin ardı filminin yönetmenidir- "neden politik değilsiniz, neden f tipi gibi bir film çekmediniz?" sorusunu soran bir andavallıyı dahi görmüştür kardeşlerim. Bence bir numara dayaklıktırlar. Dilerim tüm biletleriniz buralar eskiden hep bizimdi teyzelerinin bir ön sırasından olur şekilci pezevengler.
Evet efendim, gördüğünüz üzere festival seyirci tipoojilerini başlıklandırmış olduk. Elbette bu başlıklar arttırılabilir, yeni tipler dahil edebilir. Ama genç bir festival seyircisinin ilk etapta karşısına çıkacak olan tehlikeler bunlardır.
Seneye, festival sezonunun açılması ile yine peşinizdeyim ibneler. Ona göre ayağınızı denk alın. Yaşasın Gerçek Sinema Seyircisi. Ha bir de son söz;
yazarı çok kötü dövdüler. ağız burun ıskatalarla, mıncıklarla dolmuştu. şiddet bir oyun değil evlat. buradaysak ellerimizi kaldıralım mı? ben en çok pazarları perişan olurum . güzel kadınlar pazarları hep hüzünlü.
1973 doğumu Yunanlı yönetmen. 2009 yılında çektiği kynodontas filmi ile ciddi derecede dikkati çekti. 2011 yapımı alpeisi ile de tek atımlık olmadığını ispatlamıştır. Filmlerinde Haneke etkisi bariz bir şekilde görülmekle birlikte kendi tarzını oluşturabileceğinin sinyallerini fazlasıyla vermiştir.
Kynodontas ve Alpeis filmlerinde absürd sayılabilecek hikayeleri gerçek dünya algısı üzerinden bir hayli başarılı anlatmıştır. Modernitenin, tüketim sisteminin sağlam birer eleştirisi niteliğindedir. Yeni ve genç yönetmen arayan sinema severlere şiddetle önerilir. izleyin.
Sözlüğün genel durumuna bakınca nicelik olarak bir hayli fazla olduklarına karar verdiğim yazar türüdür. Bence bu adamların büyük dertleri var babacım, öyle böyle değil. Neticede siktiri boktan bir iş yaptığın, taklıyoruz işte şurada. Abartmamak lazım, eğlenmek lazım biraz. Nasıl yaparım da başlık altımı doldururum diye düşünmekten sevgilisini tatmin edemeyen adamlar var şu sözlükte. Yapmayın güzel kardeşlerim, gidin bi sevişin kendinize gelin.
Ah Muhsin Ünlü okuyun lan biraz da;
insan acizdir muhtaçtır fazla artistlik yapmamalıdır.
Kapitalizmin devamlılığını sağlamak adına, maşa görevi görmeleridir. Günümüz dünyasına baktığımızda iki ayrı kutubun var olduğunu görürüz. Bunlar en kaba tabiri ile ezenler ve ezilenler. Ezilenlerin bu duruma uyanmaması için ayrıştırılması bir bakıma kendi kendilerini yemeleri gerekmektedir. işte burada da en etkili olan silah ya milliyetçilik yahut da din kavramıdır.
Ülkeler tarihine biraz baktığımızda hep böyle olduğunu görürüz. Din adına, vatan millet gibi kavramlar adına yapılan sayısız savaş. Kazananı da kaybedeni de başından belli olan savaşlar.
Evet uyuyan kitlelerin uyanmaması için din ve milliyetçilik en güzel oyuncaklardır. Ayrıştırıcı oyuncaklar, gerçek düşmanın yüzünü perdeleyen oyuncaklar.
Tarafları Galatasaray ve Fenerbahçe olan baya baya hard porn filmidir.Kimin aktif kimin pasif durumda olduğunu söylemeye gerek yok sanıyorum. Yalnız bu filmin ilk bölümüdür. Konu olarak özetlemek gerekirse;
12 yıldır bekaretini gözü gibi saklayan fenerbahçe ile galatasaray arasında geçen olaylardan ibarettir. Filmin bugünkü ilk bölümü ön sevişme ile geçmiş olup çarpıcı final play-offlara bırakılmıştır.
tanım: entelektüel görünmek adına birtakım arayışlar içinde olan tiplerin uğraşlarını konu alan çalışmalardır.
öncelikle işbu yazıdaki amaç entelektüel düşmanlığı yapmak falan değildir, bu yazının tek ve nihai amacı entelektüel görünmeye çalışarak bu işten rant çıkarma peşinde koşanların gerçek yüzünü ortaya dökmektir, onlara giydirmektir. evet, bu konuda çok asabiyim. bak sabahtan beri üçüncü viskim bu hala rahatlayamadım. neyse,üzerime rahat bir şeyler alıp devam ediyorum. sen de öyle yap.
öncelikle işin görsel boyutundan başlamak istiyorum söze. zaten dalganın asıl mevzusu da burada aslında. entelektüel bir tip yaratmak istiyorsan işe önce görüntüden başlayacaksın arkadaşım. öyle kütüphanelere, sahaflara, sergi salonlarına, festivallere neyin saldırmanın hiç gereği yok. al sana bir reçete doktorundan:
-Entelektüel aday için gerekli olan ekipmanlar-
+Uzun veya dağınık saç: Uzun saçım yok, saç uzatacak kadar zamanım da yok kız beni bekliyor hacı emmi diyorsan o zaman mevcut saçına karışık bir hal vererek işe başla. abartmamak kaydı ile saçın bir miktar yağlı olması da önerilir. Ha bir de hacı emmi gibi hitapları en acilinden bırak. Hacı emmi ne lan.
+Küpe: Bu konuda çok dikkatli olmak gerekir, yani küpe takmak entelektüel bir tip yaratmak için yeterli değildir. Önemli olan doğru küpe tarzını doğru sayıda ve doğru kulaklara gelecek şekilde kombinlemektir. Biliyorum, biraz karışık ama olacak o kadar. Sana entelektüel olmanın sırlarını veriyoruz burada. Tercih olarak siyah kemik halka küpeler yahut daha egzotik kulaktan sarkan modeller tercih edilmelidir. Hele bir de tüylü müylü olursa yolu yarıladın demektir güzel kardeşim.
+Kalın çerçeveli gözlükler: Ha, bak bu çok önemli. Son dönem entelektüel tiplerimizin en vazgeçilmez aksesuarına gelmiş bulunuyoruz. Kalın çerçeveli gözlükler. Görür gibiyim, benim gözüm sağlam yüz metre ötemdeki atın bokunu seçiyorum diyorsun lakin hiç önemli değil. Sen sanıyor musun ki tüm bu güzide tiplerimizin gözleri fazla okumaktan bozuldu? Al bir tane numarasızından yerleştir yüzüne. Olmazsa olmazdır, zaruridir.
+Sakal: Yılların entelektüellik simgesidir sakal. Lakin aradan geçen onca yıla rağmen halen geçerliliğini korumaktadır. Kirlisi, kıvrılmışı makbüldür. Tek başına olmasa da diğer özelliklerle birleştiğinde tamamlayacı olur.
+Yeşil parka, salaş yün kazak, farklı renklerdeki kadife pantolon üçlüsü : Gelelim şimdi üst baş meselesine. Aslında reçete açık. Bu üçlü efsanedir, her zaman iş görür.Özellikle kazak seçiminde mümkün olduğu kadar salaş olmasına özen gösterilmelidir. Kadife pantolon konusunda ise renk tercihi önemli. Öyle kocamanlar gibi siyahtı, kahverengiydi işlerine girmemek gerekli. Özellikle bordo kadife pantolon son dönem entelektüellerince kabul görmekte, meclislerde entelektüellik adına hanelere olumlu puanlar eklemektedir.
+Sırt Çantası: Mümkün olduğu kadar eskimiş bir görüntüde olması önemlidir. Marka tercihi olarak eastpak, jansport önerilir.
Evet, genç entelektüel adayı yukarıdaki reçeteyi eksiksiz yerine getirirsen entelektüel bir tip olmak konusunda önemli bir adım atmış olacaksın. Lakin işin tek boyutu bu değildir. Bir de işin sözel ve yaşamsal boyutu bulunmaktadır. Bir entelektüel nasıl konuşur, nerelere gider, ne izler, ne okur, ne içer ne yer? bunları da başka bir entryde paylaşmak üzere müsadeni istiyorum şimdi. Nitekim entelektüel arkadaşlar beni bekler. Laf aramızda bunlar fazla bekletilmeye gelmez, hemen lafı yapıştırıverirler :
"ben de godo'yu bekliyorum sanmıştım" diye.
Ha, sen şimdi bu espriyi de anlayamadın haliyle. Ama ziyanı yok, yavaş yavaş hepsi olacak iki gözüm.
Birbirinden güzel abilerin oluşturduğu pek bir hoş üçlüdür. Tom Waits dinleyerek güne başla, sonra biraz Bukowski oku, en son da Jarmusch filmi ile günü noktala.
uyarı: gün sonunda oluşacak kafadan yazar sorumlu tutulamaz.
Elinde jelibon paketi ile "ahan da bakın ben jelibon yiyorum, çok bi tatlıyım" havalarında dolaşan kız modelidir. Zeka yaşı ile fiziksel yaşı arasında derin bir uçurum olduğu aşikardır.
Bir şey değil, insanı jelibondan soğuttunuz danacıklar. colalıyı eline bile sürme, gözünü seveyim.
Nesli tükenmeye yüz tutmuş güzel adamdır. Bu abilerimiz mahalle kahvelerinin vazgeçilmezleridir *. Her türlü sorunu, sıkıntıyı çözmektir onların varlık nedenleri. Pek tabi bunu yaparken de en güçlü argümanları "bir bardak çay ver buraya" dır.
Şöyle rivayet edilir ki:
Kafka bir gün dertli dertli Prag sokaklarında dolaşmaktadır. Canı fena halde sıkkındır; bir yanda Milena'ya duyduğu kahredici aşk, öte yanda var oluş problemleri. Kafayı yemek üzereyken, köşe başına gizlenmiş bir kahvehaneye atar kendini. içerisi duman altı, okey taşı sesleri kulakları sağır etmede. Fonda Neşet baba sazın tellerini ağlatmaktadır. Kıyıda köşede kalmış boş bir masaya çöker Franz. Yaratılışının verdiği tutuklukla bir türlü çay istemeye cesaret edemez. Gerildikçe gerilir. Neşet baba "yazımı kışa çevirdin" der, Kafka Milena'yı düşünüp derin bir ah çeker. Okey taşı sesleri, "damını sikeyim senin" küfürleri kafasında uğuldar durur. Çıldırmak kaçınılmazdır artık onun için. Tüm sesleri bastıracak şekilde bağırmaya başlar birden:
-Bir çay bile istemekten aciz olana adam mı denir? Ben adam değilim, ben bir böceğim. Böcekkkkk !!!
Kafka bir sinir nöbetine tutulmuş, kahvehanenin ortasında çılgın atarken, bir bardak çayla tüm problemleri çözen adam yanaşır yanına.
+Noldu evladım neyin var? Hele bi sakinleş bakalım.
-Neyim mi var? Hiç bir şeyim yok benim, ben bir böceğim. Hatta böcek bile olamamış bir hiçim anlıyor musun?"
+Gel hele otur bakim sen şöyle. Salim bir çay yolla delikanlıya. Genç adamsın bak, yakışıyor mu hiç böyle şeyler. Dünyada çözülmeyecek hiç bi dert yok önce bunu belleyeceksin bi güzel. Sonra da sığınacan allaha. Gençsin, kuvvetlisin. Her işin altından kalkarsın. Rabbim yeter ki elden ayaktan düşürmesin"
Fantezi adamıdır. Bizim mahallede vardı böyle bir abimiz. Yaz akşamları mahallenin ufaklarını etrafına toplar, david lynch filmi tadında hikayeleriyle genç dimağları dumurdan dumura sokardı. O hikayelerin birinde, birlikte olduğu kadının çorabını yediğini anlatmıştı, hem de ten rengi çorabını. Sonra da "inşallah büyüyünce size de nasip olur" diye de bir temennide bulunuvermişti. Ne yalan söyleyeyim, nasip olmadı.
Sigaramdan derin bir nefes çektim. Yine olmamıştı, ne yapsam olmuyordu işte. Halbuki her şey deniz kenarındaki düşünceli adam olmam için uygundu. Hava rüzgarlı ve bulutluydu. Denizde dalga vardı. Üzerimde uzun ve beyaz yağmurluğum. Oğuz Atay'ın "Beyaz Mantolu Adamı" içime kaçsın istiyordum.
"Siktir et" dedim sadece kendimin duyabileceği bir sesle, zaten ne zamandır sadece kendimin duyabileceği bir sesle konuşuyordum. Sigaramı denize attım, aklımdan Cemal Süreya geçiyordu bu sefer de. Baktım, sigara çoktan sönmüştü bile.
Önümden bir tane simitçi geçiyordu. "Simitçi" dedim. Duymamıştı. Unutmuştum, sadece kendimin duyabileceği bir sesle konuşuyordum.
iyi ama karnım açtı, bir lokantanın önünden geçtim. içerde çılgın bir kalabalık vardı. Sesine birkaç orman kaçmış adamlar garsonlara sesleniyorlardı. Korktum bu seslerden, içeri girmekten vazgeçtim. Karnımın gurultusu kendi duyacağım tonun ötesine çıkmıştı bile.
Tekrar bir sigara daha yaktım. Denize atsam sönmeyecek bir sigara olsun istiyordum. O sırada arkamdan bir kadın geçiyordu. Yağmurluğumun yakasını dikleştirdim, uzaklara çok uzaklara bakıyordum.
son zamanlarda sözlüğün sol kısmına baktığınızda açıkça görülebilen durumdur. yok efendim şunu sevmeyen orospu çocukları, vay efendim şuna saygı göstermeyen piç kuruları.
Ne ulan bu, adamın kendisiyle derdin varsa anasından ne istiyosun toramanım benim. Yapmayın efendim böyle şeyler. Umuma açık alanlarda, direkt şahsa yönelik küfürler edin. ben öyle yapıyorum, çok memnunum.
"Cinsel bölgelere dokunarak orgazm sağlama" olarak tanımlıyor mastürbasyonu tdk. Bu işin bilimsel yanı. Halk arasında ise bu işe "çavuşu tokatlamak", "mala vurmak", "ossbir", "kamış sıvazlama" gibi farkı ve yaratıcı isimler verildiğini görmekteyiz.
Biz ise bu yazımızda halk arasında en genel-geçer kabulu gören "otuzbir çekmek" tabirini kullanmayı uygun gördük.
Peki nedir efendim bir aşk ölçer olarak otuzbir? Otuzbirin mevcut işlevlerini hepimiz hayat içerisinde tanıdık, gördük, sevdik. Ama "aşk ölçer olarak da neymişkine yahu, bu bildiğin ossbir işte" demeden önce bu garip biraderinin hikayeni dinlemeni salık veririm.
Evet, yıl henüz Suat Kaya'nın saç ektirmediği, Juventus maçındaki attığı efsane golden sonraki sevinç gösterisi sırasındaki hali ile bizleri tüm uefa,fifa ve bilimum futbol organizyonuna rezil rüsva ettiği yıllar. Hayır, çok severim Suat seni ama o hal de neydi be baba!
Bir yanda rüzgarda dalgalanan çılgın saçları ile Suat Kaya, diğer yanda ergenliğe giriş döneminin ilk sanrıları. Sese kaçan yarım düdük, götte çıkan burmalı kıl gibi insanı piskozlardan piskozlara sürekleyecek fiziksel değişimler.Gel gelelim bu haliyeti ruhiye içerisinde bir kıza gönül vermiş bulunduk. Cesarete bak kukusu patlayasıcadaki.
O dönem aşktır, sekstir, karıdır kızdır bu terimlerin herbirisi benim için uçu bucağı olmayan sonsuz bir evren demek. Bir yandan "amigo", "fıstık", "dardabırakan", gibi erotik dergilerin kural tanımaz hikayeleri, diğer yanda siklerindeki kıl yumaklarını birbirine göstermeyi kutsal bir ayin haline getirmiş çılgın bir arkadaş grubu. Ve öte yanda daşaklarımdan kafama doğru esen sevda yelleri. Anlayacağın azizim tam bir keşmekeş hali.
işte bu ahval ve şerait içerisinde dahi ilk kez aşık olmanın tadını çıkarmaya çalışan bir zincirbozan ergen, bir yel değirmeni savaşcısı. Bir cesur yürek. Ta ki o lanetli güne kadar.
Artık geleneksel hale gelen sik kılı gösterme ayinimizi yapmış, değerlendirmelerimizi birbirimizle paylaşmıştık. Cevat adlı arkadaşın sarıyer koruluklarını andıran natürmort çalışmasından sonra konu nerden döndüyse aşk, meşk olaylarına geldi. "Bir kıza aşık olduğun nasıl anlaşılır?" sorusunu tartışıyorduk konsey üyeleri ile. Birbirlerine siklerindeki kılları gösteren adamların, birden bire bu konuyu tartışır olması gerçekten garip bir durumdu. Hissediyordum. Tüm gariplikleri hiçe sayıp tartışmanın azgın sularına bırakmıştım kendimi. Konseyimizin en toraman üyesi olan Mahmut -ki biz ona konsey üyelerince yumak Mahmut derdik- söz alarak, bana o an için en az bir nietzsche aforizması kadar çarpıcı gelen o meşhur tezini ortaya attı:
-Arkadaş, bir kıza aşık olup olmadığını anlamanın en kesin yolu otuzbirdir. Eğer ki o kızı düşünüp otuzbir çekerken boşalamıyorsan sen aşıksındır.
birbirine sik kıllarını gösteren adamlar konseyi derin bir sessizliğe gömülmüştü. Bu mükemmel bir buluştu, herkes hayıflanıyordu neden bu benim aklıma gelmedi ki sanki diye. Ortamdaki bu enerjiyi hissedebiliyordunuz. Ben de en az diğer konsey üyeleri kadar etkilenmiştim. Aklıma tabiki sevdiceğim geldi. Otuzbir çekerken genelde posta gazetesinin arka sayfasındaki bikinili mankenleri kullanan birisi olarak, bu düşünce çılgınca bir o kadar da karşı konulamazdı.
Eve gittiğimde ev boştu. Babam işte, annem ise ev gezmesindeydi. Kulağımda yumak mahmut'un sözleri çınlıyordu. Gözümü kapatıyordum yine o ve ıslak yumaklığı. Psikolojim gerçekten iyi değildi. Suat Kaya'nın haftalar süren bir gol orucunda olması beni teselli eden tek şeydi o sıralar.
Neticede Mahmut'un bu karşı konulmaz aforizmasına artık daha fazla karşı koyamıyarak helaya doğru yönlendim. Kendimi dardabırakan'ın şubat sayısında teyzesinin kızını beceren o oğlan gibi hissediyordum. Sevdiceğim yeşil mintax ve tükürük kokusu arasına karştırılamayacak kadar kutsanmıştı benim için. Ama bunu yapmalıydım, başka çarem yoktu.
Yumak Mahmut, koru Cevat, aşk, Yeşil Mintax. Televizyondan fışkıran Suat Kaya kellesi.
insan doğasının gereği olan durumdur. Herkesin hayatı algılayışı, olayları yorumlayışı, düşünce dünyası vb. birbirinden farklılıklar gösterir. Bu derece farklılıkların olduğu bir yerde (zihin), tutup da tüm insanlığın ortak bir Tanrı imajına inanmasını beklemek pek de mantılı gelmiyor kulağa. Neticede görünmeyen bir şeydir Tanrı. Ve hamur gibi zihinlerin onu yoğurmasına müsaittir bu nedenle.
Ben olaylara Anarşist pencereden bakıyorsam Benim Tanrım da Anarşist bir Tanrıdır. Ben olaylara muhafazakar gözle bakıyorsam benim Tanrım da muhafazakar bir tanrıdır.
Ha derseniz ki; ne gerek var bu kadar curcunaya, ben kökten inanmıyorum Tanrıya falan. O da bir tercihdir pek tabi.
tüm futbolseverlerin yakından tanıdığı bir ifadedir, bu memnuniyetsizlik hali. Kaleci abimiz maç içerisinde önemli bir kurtarış yapar. Kurtarıştan sonra doğal olarak kameralar kalecimizin yüzüne odaklanır, yakın plan alınır. Ve o değişmeyen memnuniyetsizlik ifadesi ile karşı karşıya kalınır, sizin oynanayacağınız futbolun da yapacağınız defansın da içine turpppp sıkayım ben ifadesidir bu.
Anlamıyorum, futbolcular gol atınca akla gelen tüm saçmalıkları kullanarak çılgınlar gibi seviniyorlar da bu kaleci abilerimiz yaptıkları kurtarıştan sonra niye böyle Zeki Müren görmüş Bülent Ersoy triplerine giriyorlar ki?
Siz de sevinin toramanlar, koşun, çıldırın, birbirinizi parmaklayın. Yaşasın mutlu kaleciler.
Has adamdır. Cenazesi de yaşadığı gibi olsun ister; abazanca. Bu adam hayatını o çıtır senin bu çıtır benim diyerek yaşamamıştır ki cenazesinde 37 ekran güneş gözlüklü kadınlar ağlasın. Büyük büyük çelenkler yollansın, büyük büyük isimli adamlardan.
Olmaz, nasıl yaşandıysa öyle ölünmeledir.
Hayatı otuzbire batmış bir adamın, en insanca olan vasiyetidir.
son zamanlarda yaşadığımız coğrafyada büyük çoğunluğun unuttuğu, unutturmak istediği gerçektir. Yurttaş gözünden bakıldığında bir yönetim şeklinin iyi ya da kötü olarak değerlendirilmesi, o sistemin pratikte sağladığı fayda ile ilgilidir. Sen devlet olarak, kurduğun düzen ile yurttaşlarının karnını doyurabiliyorsan, can ve mal güvenliğini sağlıyabiliyorsan, onlara huzurlu bir ortam içerisinde yaşama imkanı tanıyabiliyorsan mevcut sistem sade vatandaş için en güzel, en yararlı sistemdir. ister adı cumhuriyet olsun, ister hilafet, ister sosyalist bir yapı hiç farketmez.
Ama sen devlet olarak bu saydıklarımın hiçbirini sağlama, ha bire vergi al, toprak al bu da yetmezmiş gibi can al, sonra da vatan sağolsun, aziz şehitlerimiz peygamber efendimize komşu oldu, terörü lanetliyoruz gibi laflarla siyah gözlüklerinin ardından martaval oku.
sanırım artık toplum olarak insanların devlet için değil, devletin insanlar için varolduğu gerçeğini kavramamızın vakti geldi de geçiyor bile.
Her biri birer koyun yerine konan gençliğimizin silkelenip kendilerine gelmeleri sonucu örgütlü bir halde öss adı verilen saçma sınavı boykot etmeleri, sınava girmemeleri durumudur. ütopyadır, ama yine de güzeldir.
bireylerin özgür iradelerini kullanarak zorunlu askerlik uygulamasını reddetmeleri ve bu bireylerin zamanla bütün milleti kapsaması durumudur. dersten topluca kaçıldığında kimsenin yok yazılmaması gibi bir şeydir.
anlaşılmaz bir durum değildir. eksi butonlarına saldırmadan önce empati özürlüsü arkadaşlara pkk'nın yaptığı tüm eylemleri şiddetle lanetlediğimi belitmek isterim. burada anlatmak istediğim şey terör örgütünün yaptıklarını açıklanabilir şeyler olarak göstermek değil. umarım bu koca farkı göremeycek kadar gözünüz dönmemiştir henüz.
diyarbakır cezaevin'de yapılanları uzun uzadıya anlatmaya, oradaki barbarlıktan vahşetten tekrar tekrar bahsetmeye gerek yok sanırım. körün gözüne sokmak için;
(bkz: diyarbakır cezaevi)
"bir insana bin kez aptal dersen aptal olur" derler. siz de bir insanı, adını bile duymadığı bir örgütün üyesi olmakla suçlayıp ve yine bu nedenle o insana akıl almaz işkenceler yaptığınızda o adamın cezaevi çıkışında örnek bir yurtsever olmasını mı bekliyorsunuz?
Bilgisayar başından ona buna ağızlar dolusu küfürler etmek yerine bir de olaya bu yönden bakmayı denemek, biraz sağduyulu olmayı denemek sahi çok zor iş değil mi?
hayır, eğer sövüp saymakla bu kan dinecekse, buyrun hep beraber sövelim. hatta ilk benden başlayın ağzınızdan salyalar akarak küfürler etmeye.
içinde bulunduğum psikolojinin kelimelere dükülmüş çözümlenmesi.
evet güzelim sana duyduğum şey basit bir hoşlantı değil; değil çünkü seni her gördüğümde ayağımla kollarım sanki birbirleriyle yer değiştiriyor, karnım ağrıyor. ben gözlerine baktıkça yanıyorum, ağustos güneşi tam tepede nasıl yakarsa öyle yanıyorum.
evet güzelim sana duyduğum öyle dillere destan bir aşk da değil. seni uzaktan izlemek, hayalini okşamak yetip gidiyor bana. ya da seni bir başkası okşuyor diye ben böyle teselli buluyorum, kim bilir.
hem ne demiş Cemal Abimiz;
Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki *
çevremizde sıkça mevcut olan kadınlardır. onları çok istediğinizi, arzuladığınızı düşünürsünüz ama bu kadınların hepsi hayal gücü ve yeşil mintax ikilisi karşısında yenilgiye mahkumdurlar. "otuz bir çektim öldü" de denilebilir arkalarından.
"bak oğlum bu kız çok güzel kız, sana nasıl bakıyor ben gördüm ayol" gibisinden laflar ile annenin gazına gelip adı geçen kız ile konuşma ve neticesinde siktiri yeme durumudur. anneler için feda olsundur, bu hayattan ne siktirler yiyoruz; bir tane de annemiz için yiyelim çok mu be sözlük?
tarihi faili meçhul cinayetlerle, darbelerle, katliamlarla, masum insanlara yapılan işkencelerle dolu olan bir ülkeden nefret etme nedenleridir.
Dersim katliamından, üç fidanın asılmasına; madımak katliamından gazi mahallesi olaylarına; çorum, maraş katliamlarından Sabahattin Ali cinayetine kadar bir çok üzücü olay yaşanmıştır bu ülkenin topraklarında. Olabilir, ülkeler tarihini biraz bilen insanlar zaman zaman her toplumda böyle menfi olayların yaşandığını bilir. ama asıl sorun bu olayların faillerinin devlet tarafından cezalandırılmaması, bırakın cezalandırılmayı ödüllendirilmeleridir.
Kendi halkını kendi elleriyle öldüren, açlığa, fakirliğe mahkum eden bir devlet var karşımızda. Bu devleti, bu düzeni düzeltmek için ya bir şeyler yapacağız ya da ilkokul sıralarında bize öğretilen masallarla uyumaya, uyutulmaya devam edeceğiz.
bir garip kızdır. öpüşene kadar belki de sizin için pek bir şey ifade etmez bu kız. ancak dudaklar birbirine değip de o kutsal temas başladığı an işler birden bire değişir, kollarınızın altında çırpınan beden her dudak darbenizde biraz daha güzelleşir. her öpüşte biraz daha yakınlaşır, biraz daha bağlanırsınız bu kıza.
sen olsan bebek ben böyle olmazdım. hayatım böyle anlamsız olmazdı. sen olsan bebek ben böyle kirli olmazdım; geceleri uyanıp sabahları uyumazdım. sen olsan bebek hayatım böyle düzensiz olmazdı, sabahları kahvaltı yapardım tıpkı çocukluğumdaki gibi. sen olsan bebek böyle olur olmaz acıkmazdım. sen olsan bebek böyle zamansız mahzunlaşmazdım, gözlerim dolmaz olmadık bir yerde, bakışlarım puslanmazdı. sen olsan bebek insanlardan böylesine nefret etmez kendimi onlardan soyutlamazdım. sen olsan bebek benim de gözlerimin içi gülerdi, sen gibi bakardım gözlerine. sen olsan bebek olur olmaz şarkılarda, eski ve unutulmuş film sahnelerinde seni aramazdım. sen olsan bebek hayalini kovalamazdım karanlık sokaklarda, bilinmeyen şehirlerde. sen olsan bebek böyle kolay yorulmazdım. dizlerim senin varlığın kadar güçlenir, ellerim senin tuttuğun kadar tutardı. sen olsan bebek dudaklarım, evet dudaklarım bir senin tadını alırdı. sen olsan bebek ben de normal bir adam olurdum. nedensiz dolaşmazdım boş odalarda bir ileri bir geri, sapıkçasına koşmazdım birkaç kırık dökük hayal peşinde.sen olsan bebek ben daha bir güçlü olurdum. unutulmuş bir gülümseyişi yeniden hatırlar, cepimdeki tozlu misketlerimi yerinden çıkartırdım. sen olsan bebek uykular böyle boğmazdı beni; ağlamaklı uyanmazdım seni kaybettiğim bir rüyadan.sen olsan bebek hayat ne güzel olurdu. bir sen bu kadar işte. sen olsan bebek, bir sen olsan...