yazık verdiğiniz onca paraya. iki kişi gecelik oda fiyatı hafta içi 250 tl ve hafta sonu 300 tl.
ayrıca en az iki gün ayırtmak zorundasın odayı.
kış sezonu bi de, kim bilir yazın nasıl bir fiyat geçiriliyordur .
oda pislik içinde yatarken bile iğreniyorsunuz.
elini attığın her eşya elinde kalıyor.
hamam diye gösterilen banyo tam bir kazık, iki kurna koyunca hamam olmuyor.
kahvaltı desen 5 çeşit zeytinle sofrayı kalabalık göstererek eksikleri saklayamazsın.
personelin denyoluklarına hiç girmiyorum bile...
soğuktan donmuşuz odalar esintiden uçacak neredeyse
odun istiyorsun, saçma, yalandan bahane.
neymiş odunluk çökmüş de odunları çıkaramıyorlarmış o yüzden idareli kullanmamız gerekiyormuş.
odunları çalmak zorunda kaldık en sonunda.
ne kötü bir yalandır...
ben sana parayı öderken bahane sunuyormuyum.
tamı tamına alıyorsan paranı, karşlığında vaad ettiğin hizmeti sunmak zorundasın.
4 yıldızlı otel fiyatına 2 yıldızlı otel hizmeti (o iki yıldızı da manzara ve şöminesine verilir ancak)
yaşadığımız son şok ise ödemeyi yaparken gerçekleşti.
odaya istediğimiz iki tabak salata ve biraz peynir için ekstra 120tl fiyat çıkarmışlar.
kelimelerin bittiği andır artık...
...
biz
herhangi bir vakitte
dört kişiydik.
o zamanlar her zaman daha haziran
tümü gece oluyordu olan
alnımızdaki leke simsiyahtı,
kazıdıkça altından başka renkler çıkan.
biz tek gayesi olan dört anlamdık
korkmazdık ve sapmıyorduk yolumuzdan
en istekli halimizdi düşlerimizdeki yaşam.
bazen bir anahtar oluyordu hayatımız
bilmeden bir kapı arayan
bazen kilitli bir hal alıyorduk
yanlış anahtarlarla acıyan.
aşk bizde su gibiydi
neyse o oluyorduk.
akıyorsak ırmak deniliyordu bize,
durgunsak deniz, bir ağaca can,
bir avuçtaysak sahibine hayat da verebilirdik
kiminin gözyaşına karışır
onda ağlanmak isterdik.
biz su gibiydik
bulutlar bizi yüklenince gri olurdu,
yağmur bizi yağardı
yaprakta yeşil, bir çiçekte kırmızı olurduk
biz anlam veriyorduk her şeye,
bizimle renk buluyordu her mekan
oysa unuttuğumuz bir şey vardı
eksiliyorduk almadığımız zaman
biz nereye gidersek gidelim
sızıları da götürüyorduk yanımızda
sözlerimiz kapılmıyordu ama hayata
gerçek bellemiştik çünkü bulunduğumuz yolu
paçalarımızı gündüze bulaştırmadan yürüdüğümüz
o günlerde pek belli olmuyordu akşamın sağı solu.
geceyi ağustos böceklerinden dinliyorduk
bir sabah bir kumru anlattı çünkü bize,
ağustos böceğinin bir yıldıza olan aşkını
ama biz ona söylemedik
yıldızın bir kırmızı düşü kandırdığını
anlatamadık bize bile, bizden neyi aldığını.
biz
herhangi bir vakitte
dört renktik.
biz
herhangi bir cümlede
tek nedendik.
biz
herhangi bir nedenle
bizdik.
zaman, hala daha haziran.*
..
akılda kalıyor kuzey rüzgarları
çeperlerindeki savurgan kuşları gergin.
asi yaprakları şimdi çayırların efendisi
bulutları küf yağıyor iki kıtalı şehrin.
bulanık rüyaları mağaralara uzanan
alaycı uykusuna böğründe yer açıyor.
kıvrımlarındaki hoyrat mehtabın
gediklisi bütün çömezler,
iliştiği gövdeden sanıyor dürteni
yaraya pas bağlamakla hünerli ustaları
çözeltim payı yok
iki yasalı şehrin yaması pek sıkı
bir yakası mermi üretiyor yerken karşı yakası
karşı yara üretiyor geçsin diye bir yarası
ne tuhaf
çabuk tutmayan kabuğun hesabının
yerkabuğundan sorulması.
ki o da yaraydı bir zaman
soğudu sıcağı kabuk bağladı
işkillendi nesil gölge alametinden
pıhtıdan başlamak ağır geldi, sırtlayamadı.
susantıydım ben fakat susamama sebep
dilimdeki bu sağır düğüm kör ağıt
batmadan filikalarca uzaklaşanlara kanıt
budur kanırttığım
kana kana dinlediğim
sular seller gibi bildiğim
okyanus hikayelerine dikiz kesilmişim.
dizlerim nereliyse
oradandı gözümün avazı
demediklerim didik didik her yokuş sonrası.
bu ekleyiş
bu sükûn
yorgundu bana değen dalga
yorgundu hece, çarptığımda dünyasına
tek adım kaldı diyen o ses yorgundu
yorgundum ben, sükûtu pişman değildi
pişmanlık tarifli tarihçilerin önerisiydi.
bense başındayken tarihteki yerimin
oyunum bölündü kaç sınıfa mühredildi
türün; çatış, öğüt, gücen
elim pençeye, paham formüle çevrildi.
yaş yaşa eklendi
nefese nefes pekiştirdim.
bir gölgede solukken
ilk solukta zehirlendim.
yırtısı ezberinde çığırtkanları
moral danışırken dükkanlarında
anlam sunaklarında tereddütsüz ete katık edildim
sancısı alınmış tezgahlarda
dünyanın sakalı ağarsın diye çevrilen
binbir dolabın içinden geçtim
hırsalı mahallere çınladığında kapı
sümen rengi sinmiş hırpalı bir sebeptim.
belirdim bu tarafında kayıpsamam gerekirken
her sözde ayaklanışımda tökezledim
özrüm yok önce bu tarafında biraraya gelmeliyim
özürlüyüm bu tarafında
çünkü çok özür dilendim.
bu tarafında bekleyiş böldüren yüzüm
parafin benizli kart niyetlere serpişti
çilingir partilerinin budalası bilekçem
uyuşan istifimin özle bağı delindi
kapıyı açan emre kiplenemedim.
kısaldı ateş, tenbih acemice verildi
bu tarafında kudurdu
bu tarafında duruldu
istifna düşkünü topraktan olmayan nedenim.*
Eşref saatim geldi;bir düşe yattım
Gökten indirdim resmini;kalbime batırdım
O battıkça aktım
Yürüdüm ağır ağır
Serap olur gibi düştüm gözlerinden
Meçhul bir sevdaya yakılmışım ben
Acım büyük ben yanarım
Can yandıkça güle açarım
Gülen gülde ağladım ben
bazı geceler geç saatlerde, çöpün aşağıya uçma sesi ile irkilsemde aslında ürperdiğim sesden çok böyle zihniyetdeki bir varlıkla aynı topraklarda yaşamaktır.*