Eski Türkiye'de kalmıştır. Özlenmiştir. Demokrasiden anladığımız hesap vermeyen, başına buyruk iktidar bir yanda sesi sedası medyanın elverdiği kadar çıkan muhalefet bir yanda bir seçim havası olmuştur. iktidar ad hominem argümanların ötesine geçmeyen süslü ama içi boş sözleri meydanlarda tekrarlamanın ötesine gitmez olmuşken ben eski Türkiye'yi bu yönüyle özlüyorum.
işte benim gençliğim olmasa bile en azından çocukluğumdur bu heba olan. Abimin piyanist-şantör olmasından mütevellit maruz kalmadığım arabesk türü, makamı, meyanı kalmamıştır. Ergenliğe yeni yeni girmeye başlayınca daha da fena hale gelmişti bunun üstümdeki etkisi. Hani Ata Demirer'in tiplemesindeki gibi bir üzerimde ağırlıkla acıyla dolaşıyordum. Gördüğüm neredeyse bütün kızlara aşık olup, olduğumu düşünüp, kafamda arabesk senaryolar kurardım. Mutlu sonla bitirmezdim hayallerimin sonunu, arabesk mazoşist yapıyor insanları. Aman aman şimdi evlerden ırak diyorum.
Dikkat edelim, gençlerimizi böyle dertlere gark etmeyelim.
Bence Türkiye'de kitap okumakla ilgili sosyal bir anomali mevcut. Kitap okuyana elitlik taslıyormuş gibi bakmak, kitap okuyanın caka satmak için okuduğunu düşünmek ya da bazılarının kitap okumaya haklarının olmadığını zira anlayamayacaklarını ima etmek (bkz: metroda kitap okuyan keko saçmalığı), okumamak, okumaktan, öğrenmekten, sorgulamaktan korkmak. Aslında epey geniş oldu bu tanım. Sizin görüşlerinizi bekliyorum sevgili yazarlar.
Kendisi ortadoğu ve Kürtler üzerine yaptığı çalışmalarla en çok referans verilen isimlerdendir. Paris'teki EHESS (Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales - Sosyal Bilimler Yüksek Okulu)te öğretim görevlisi olarak çalışmakta olan Bozarslan'ın kitaplarından bazıları: 'Ortadoğu'nun Siyasal Sosyolojisi', 'Ortadoğu: Bir Şiddet Tarihi', 'Bir Zamanlar Ermeniler Vardı...', 'Conflit Kurde', 'L'histoire de la Turquie: De L'empire a nos jours'.
1980 öncesi Kürt hareketinin önemli isimlerinden Mehmet Emin Bozarslan'ın oğludur.
Diğer birçok eylem gibi içki içmek (ya da içmemek) de politik bir eylemdir. içki içen seküler olduğunu gösterir, içmeyense makbul müslüman. Başka bir ayrım da kadın ve erkeğin içki içmesine toplumun bakış açısı olabilir. Erkek her konuda olduğu gibi istediği boku yer, yaramazlaştıkça erkek olur. Kadınsa bırak içki içmeyi, etek giyse laf olur.
edit: biraz daha kültürel pratik olarak bakarsak da üç beş sap toplanıp şarabın başında arabesk dinleyip eften püften dertlenmek ve sarhoş olmak için içmektir yaptığımız. Kadınlarla erkeklerin beraber içki içtikleri ortamlar bildiğiniz gibi epeyce sınırlı. Bu yüzden pavyon diye bir kavram var yahu. Kadınla içmek istiyorsan pavyona gidiyorsun. Konsomatrislere para yediriyorsun.
Şu anda bir aydınlanma yaşadım. Konsomatris Fransızca consomtrice'den gelir, dişil artikelli tüketici demektir. Bu pavyondaki kadınlar da rivayete göre içki üstüne içki isterler, sonra kol gibi hesap gelir, ondan mı böyle denmiştir acaba?
Neyse, temennim içmek isteyen herkes ailesiyle, annesiyle, babasıyla, kız arkadaşıyla, arkadaşlarıyla sarhoş olmak değil sosyalleşmek için içsin, eğlensin.
Prag'daki Karlova Üniversitesi Dünya Tarihi Departmanınında Karşılaştırmalı Tarih bölümünün başkanı. Tatlı bir hanımefendidir. 2002 yılında yayınlanmış The Road to Constantinople. The Sixteenth-Century Ottoman Towns Through Christian Eyes(istanbul'a Gide Yol. Hıristiyan Gözünden Onaltıncı Yüzyıl Osmanlı Şehirleri) diye de bir kitabı vardır.
Çek Cumhuriyeti'nde Bruno ile Prag arasında ufacık bir kasabadır. Alman bir arkadaşla Kutna Horadan dönerken, yanlış trene binmemiz ya da trenin yanlış yola sapması sebebiyle gecenin bir yarısı kendimizi buluvermiştik bu küçücük yerde. Sonra bir otelde kaldık haliyle, ilk tren sabahtı ve mevsim kış. işte bu minnacık Orta Avrupa kasabasında o saatte açık tek lokanta olan bir Türk kebapçısına gitmiştik. Velhasıl kelam, kebapçı ya Türkçeyi unutmuştu ya da pek bilmiyordu. Neyse ben elemanla biraz Türkçe konuşmayı denedim, pek olmadı. Sonra bana Türk müsün diye sordu. Evet deyince, oh, but this is not halal, this is pork (helal değil ama bu domuz eti) dedi. Böylece ilk defa domuz etinden de kebap yapıldığını görmüş oldum, görmekle kalmadım yedim de tabi. Napalım hocam gecenin o saatinde nöbetçi kasap bulup dana mı kestirelim. Sonraki gün gündüz gözüyle şöyle bir baktık kasabaya bir şey göremedik, hemen atladık trene. Ama her ne kadar bir şey görememiş olsak da o miniminnacık kasabada bile bir hareket, bir canlılık vardı. Yani normal birkaç restaurant, cafe, pub, eğlence mekanı, insanların sosyalleşebileceği mekanlar vs. O da ilgimi çekmedi değil.
Çıkarılacak ders: Kutna Hora'ya gidin, eğer tren yolu şaşırıp da Havlickuv Brod'a götürürse de sizi üzülmeyin, pek de fena değil.
Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim bölümü etimoloji ve mitoloji derslerinin vazgeçilmezi aksanıyla Shakespeare'i ağlatan tatlı, sert hocadır. Sertliği bir başka tatlıdır, çok malzeme çıkar.
Birinci sınıfın sonunda verdiği Çevirmenler için Türkçe dersi için yazdığımız ödevleri sınıfa getirip Bunlar ne böyle, paçavra, hepsi paçavra dediği gün epey eğlenmiştik. Adamın kötü bir şey söylerken bile Viktoryen bir edayla kibarlığın dibine batmış olması komik gelmişti, hala da geliyor.
Gerçi, Macaristan'da bir hocamızın, zorunlu seminere gelmeyenlerin davranışı için Uncivilized (Medeniyetsiz) dediği olmuştur ki, Kraliçe Viktorya kesin ağlamıştır.
Bülent hocayla bir diğer anımız ise şöyledir erös is di önli çayld göd. Umarım hala hocalık yapıyorduk. Bu garip komik sertliklerine rağmen, sonradan anladığım, bize en faydalı dersleri vermiş hocadır. Etimolojiye, mitolojiye büyük bir ilgi duymamı sağlayan kişidir.
ingilizce'deki I don't buy it kelimesi kelimesine Türkçeye aktaran ve kullandıkları dil ile örnek olması gereken bu insanlar, sanki 24 saat ingilizceye maruz kalıyormuşçasına bu kalıbı aynen çevirmekte.
Bunu satın almıyorum deyince, insan şaşırıp kalıyor, neyi, kim, neden satın almıyormuş gibi sorular ortaya çıkıyor özellikle de konuşma ingilizcesine vakıf değilse dinleyici. Derdinizi doğru düzgün anlatın, kırmayayım boynuzunuzu.
Türkçe, Kürtçe, ingilizce, Fransızca, Arapça farketmez, ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun konuşurken, dinleyiciyi düşünün ve afedersin makatınızdan laf üretmeyin.