bir insanlık suçudur, doğal olarak gericiler tarafından desteklenendir.
bir halkın anadilini öğrenmesini engelleme gücü kimse de yoktur, örnek verecek olursak kürt halkının ana dili kürtçe, türk halkının ana dili ise türkçe'dir.
kimse türklerin ana dilini öğrenmesini engelleyemeyeceği gibi, kürtlerin de öğrenmesini engelleyemez.
biraz empati kurabilen tüm eşref-i mahlukatlar bunu anlar, ancak bozkurtlarda bunu anlayacak düzey ve zeka yoktur, neticesinde bir ''hayvan''dırlar.
şehitlik dinsel bir kavramdan öte ''inandığı uğurda savaşmış kimsenin, o uğurda hayatını kaybetmesi'' olayıdır.
yani zorla askere alınmış birinin aylak aylak gezerken bastığı mayının patlaması sonucu ölmesi şehitlik falan değildir.
şehitliği islam açısıyla yorumlamak da saçmadır.
inandığı uğurda dağa çıkmış ve ölmüş kimseler de şehit kelimesiyle nitelendirilebilir veya teslim ol çağrılarına omuz verdiği mücadele açısından karşı duran, teslim olmak yerine vuruşa vuruşa ölen, teslimiyete karşı bir başkaldırı olan kimseler de kuşkusuz şehittir. *
tasfiyeciliğin, çözülmenin hat safhada olduğu bir süreçte bedenini kuşanan, kendini yakacak iradeyi göğüsleyen kimseler de kuşkusuz şehittir. *
toplu yazılar kitabında mahir çayan'ın dile getirdiği gerçekliktir.
türkiye'nin ekonomisi ile sömürülen ülkelerden biri olduğunu belirtmiştir.
türkiye'yi yeni sömürge sistemi açısından değerlendirmiş ve yarı-sömürge bir ülke olduğunu açıklamıştır.
ayrıca farklı kaynaklarda da uzun uzun açıklanmış gerçekliktir.
--alıntı--
''türkiye hiç bir zaman için bağımsız ve özgür bir ülke olmadı.1919'da başlayıp,1923'te tc'nin ilanıyla sonuçlanan daha kurtuluş savaşı yıllarında emperyalizme anlaşarak,işçi ve emekçilerin iktidarıyla sonuçlanacak halk devrimini önlemeye çalışan kemalist iktidar osmanlı impratorluğunun külleri üzerinde ülkeyi sömürgecilikten yarı-sömürgeciliğe yani göstermelik olarak devlet bağımsızlığının ilanına götürdü ama ekonomik-asker,diplomatik vb. alanlar da emperyalizme bağımlılığın sürdürdü.
m.kemal iktidarı emperyalist sermayeye dayanarak ayakta kalmak, iktidarını sağlamlaştırarak,özel ve devlet tekellerini geliştirmeye yöneldi.bazılarının iddia ettikleri gibi türkiye hiç bir zaman için ne politik ve nede ekonomik olarak tam bağımsız ve emperyalizmin ekonomik ağının dışına çıkmış ,ona karşı tavır alarak işçi ve emekçilerin gücüne dayanan bir çizgide ilerleyen bağımszı bir iktidar iktidar olmamıştır.
zaten kemalist burjuva iktidarını emperyalist sermayeye karşı göstermekte gerçekci bir yaklaşım da olmayacaktır. çünkü kemalist iktidarın ayakta kalabilmesinin iki yolu vardı,birincisi işçi ve emekçilerin gücüne dayarak devrim ve sosyalizm yolunda yürümek;ikincisi ise burjuva iktidarını da çıkarlarının çakıştığı emperyalist sistemle bütünleşmek ve onun bir uzantısı durumuna gelmekti.nitekim gerici kemalist diktatörlük çıkarları gereği emperyalist sistemle bütünleşmiş ve işçiler, emekçiler, kürtler ve diğer azınlıklar için daha fazla baskı,sömürü ve zulmün adı olmuştur.
buradan hareket ettiğimizde tc'nin kuruluşunun 82. yıl dönemi vesile yapılarak,egemen sınıflardan burjuva liberallerine, mgk'nın yeni askerleri aydınlık-ip'ten 'sol'cu geçinen aydınlara,sosyal demokratlara sendikacılara kadar uzanan geniş bir kemalist kesim generallerin önderliğinde birleşerek,her şeyiyle emperyalizme bağımlı olan ve uşaklıktan sınır tanımayan emperyalizmin yarı-sömürge ülkesinin bekçisi orduyu;devrimci,ilerici, bağımsızlıkçı gösterip,amerikan emperyalizmin karşı mücadele ederek bağımsız ve özgür türkiye'nin yaratılması için mücadele yürüten güçlerin ezilip,dağıtılmasına zemin yaratmaktadırlar.dahası emperyalist sermayenin bir ahtapot gibi ülkenin her tarafını sararak,işçi ve emekçilerin yarattığı değerleri,yeraltı yerüstü zenginlik kaynaklarını yağmala dıkları gerçeğini görmezden gelen bu uşak takımı gerçekelri alt üst ederek demogoji yapıyorlar.bilindiği üzere ülkemizde ordu emperyalist ve yerli tekellerin sermayelerinin ayakta kalmasının asıl bekçisi oldu ve olmaktadır.
peki sermayesini ve egemenliklerini koruduğu sermayeye karşı ordunun bağımsızlıkçı-devrimci çizgide yürüdüğü nerede görülmüştür? kemalist 'sol'cular ve ordunun askerleri liberaller,reformistler bu türden gerici propogandalarla (kaldı ki türk ordusunun dünyada önde gelen en gerici-faşist ordularından birisi olduğu bilinen bir olgudur) işçi ve emekçileri zehirleyerek,düzene bağlayıp,bilinç bulanıklığı yaratmak istiyorlar.gerçekten de kemalistlerin yüksek perdeden attıkları gibi türk ordusu ne emperyalizme karşı ve nede emperyalizmin işbirliçisi yerli tekelci burjuva ve büyük toprak sahiplerine karşı mücadele etmektedir.bugüne kadar yaşananların ise ordunun bir dönem elinde kaybetme tehlikesi taşıyan iplerin yeniden yakalanması ve kemalizm doğrultusunda düzen partilerin ve toplumu hızaya getirerek,ordunun politik egemenliğini güçlendirme planının uygulamaya sokulması olduğu açık bir olgudur.
üstelik türk ordsunun emperyalist sermayeye karşı en küçük bir karşı çıkışı,eleştirisi olmadığı gibi bizzat ikili anlaşmalar yaparak ve her adımda emperyalizmle dostluk,işbirliği vb.den dem vurarak,emperyalist sermayenin karşıtı değil bizzati bekçisi olduklarını göstermektedir. türkiye tc'nin kuruluşunda başlayarak ve özellikle 1950'lerden sonra kalkınma,ekonomik büyüme ve dış açıkların kapatılması konusunda umut bağlanan kaynaklardan biriside emperyalist sermaye olmuştur.emperyalistlerin ayaklarına serilen kırmızı halılara basarak türkiyeye gelecek,yatırımlarıyla her sokakta bir milyoner yetiştirecek ve ülke küçük amerika olacak,yatırımlar ülkenin büyümesine katkıda bulunacak ve işçilerimiz el kapılarından kurtulacaktı.bu amaçlı ekonomik yönden açınan imf patentli paketler sayesinde emperyalist sermayeye çağrılar yoğunlaştı.emperyalist sermayenin akışını,yani kolay yoldan işçi ve emekçileri,yeraltı yerüstü zenginlik kaynaklarını sömürmenin önündeki yasal engeller bir geceden kaldırılarak,kapılar emperyalist sermayenin daha fazla sömürüsü için sonuna kadar açıldı.''bizde ücretler düşük,üstelik grevler bile yok'' türünden söylevlerle emperyalist sermayenin teşviki için çağrılar bir birini izledi.
neki bütün bu düzenlemeler ve yağmanın kolay yoldan gerçekleştirilmesi hazırlığına karşın ,emperyalist sermeye politik olarak pek güvenilir bulmadığından dolayı abartıldığı gibi hızlı bir akışda sağlanmadı.emperyalist sermayenin % 70'lik kısmı garantisiz ticari borçlardan oluşurken, fiili olarak yatırıma dönüşen emperyalist sermayenin oranı devede kulak kalmaktadır.aynı zamanda paravan şirketlerle kara para aklandığı ve bu yolla türkiyeye önemli bir döviz aktığınıda dikkate aldığımızda,emperyalist tekeller yatırım yapma,yeni teknoloji getirme,daha çok borç-faiz sarmalında bir koyup beş alarak,sermayelerini riske etmeden sömürülerini gerçekleştirmektedirler.ülkeye açılan emperyalist kredinin yalnızca -4 milyar dolar -%4 7'si fiiil olarak gelmiştir. dışardan gelen bu sermayenin %53.2'si imalat sanayinde,%41.9'u hizmet sektöründe faaliyet gösterirken geri kalan kısım tarım ve madencilik alanına izin verilen firma sayısına bakıldığında 2.232 'i firmanın yüzde %66'lık kısmının hizmet ve %29'unun ise imalat sanayi sektörlerinde faaliyet gösterdikleri ortaya çıkıyor.ancak imalat sanayiinde gelen firmalar da daha çok temel aldıkları alanlarda yada kar marjı yüksek sektörlerde faaliyet gösterme yolunu seçiyorlar.
son yıllarda yabancı sermaye yatırımı yapan,yada faizli borç veren ülkelerin avrupa ülkeleri olduğu görülmektedir.firma sayısı ve getirdikleri yabancı sermaye açısından almanya, isviçre, hollanda, ingiltere, fransa,italya ilk sırada yeralan ülkeler arasında bulunmaktadır.keza türkiyenin ekonomisine damgasını vuran 500 en büyük sanayi kurumları içindede emperyalist tekeller büyük, bir sermaye etkinliği ve hatırı sayılır şirket sayısını elinde tutmaktadır.yabancı sermaye,500 büyük sermayenin %25'ni elinde bulunduruyor ve bu şirketlerin 63'unü elinde bulunduruyor.devletin mülkiyetindeki 10 şirketin yalnızca birisinde -netaş- devlet sermayesi ağırlıkta..yerli tekellerin ağırlıkta olduğu-%50'den fazla- 11 şirket bulunurken 6 şirkettede yabancı ve yerli sermaye %50 ağırlığa sahipler.yabancı sermaye,500 büyük içine giren 8 firmanın tamamına sahipken 33 şirkette yerli yatırımcalarla ortaklığa girmesine rağmen yöne- tim hakkını elinden bırakmamış görünüyor.6 firmada yerli tekellerle yarı yarıya sermayeyi paylaşan yabancılar 15 şirkette de yönetim hakkını yerli yatırımcılara bırakmışlar.
500 en büyük şirket içine giren yabancıların sektörel ağırlık alanına bakıldığından çokuluslu olarak nitelen direbilecek bu firmaların yine kar oranı yüksek ve daha çok tüketime yönelik alanlarda yoğunlaştıkları görülüyor. talebin yüksek olduğu otomotiv,lastik üretim,beyaz eşya,petrol ve kimyasal müstahzarlar alanıda çokuluslu tekellerin varlığı da dikkat çeken bir başka nokta.imalat sanayinini 11 ana sektörüne bakıldığında,63 emperyalist tekel firmanın 15 tanesinin madeni eşya,19'nun petrol ve kimya,10 tanesinin de otomotiv alanında faaliyet yürüttükleri göstermektedir.500 firmanın sektörel olarak cirolarına bakıldığında ise dokuma,giyim eşyası, deri ve ayakkabıda %15,kimya ve petrol ürünlerinde %26,madeni eşyada %28, otomotivde ise %62'ye varan oranlarda emperyalist tekellerin pay sahibi olduğu ortaya çıkyor.
emperyalist tekellerin en fazla kar ettikleri şirketlerin başında petrol ,otomobil üreticileri,elektronik cihaz üreticilerinin gelmesi her halde rastlantı olmasa gerek.dipten doruğa her alanda emperyalizmin bağımlılığı ve sömürüsü altında bulunan bir yarı-sömürge türkiyenin ayakta kalmasını sağlayan ordudan anti-emperyalizm veya halk yararına değişiklik beklemek ancak mgk'nın askerlerinden aydınlık-ip gibi çürümüş revizyonist ve halka açıktan düşmanlık ilan edenlerin işi olabilir. türkiyenin bağımsızlık mücadelesi ne kadar emperyalizme yönelecekse o kadar da yerli gericiliğe,emperyalizmin işbirlikçilerine yönelmek zorundadır.
buradan olarak ülkemiz devriminin zafere taşınması dahası anti-emperyalist demokratik devrimin başarıya taşınması en başta bu sömürü ve zulüm düzenini temel kurumlarından olan ordunun parçalanması ve yenilgiye uğratılmasından geçmektedir.lşçi ve emekçi yığınlara karşı,egemen sınıfların ve emperyalist çıkarlarının bekçiliğini yaparak,yarı-sömürge statünün sürüp gitmesini sağlayan orduyu temize çıkarmak ve emekçilerin saflarında mgk diktatörlüğüne hareket alanını genişletmek için,düzene yamanmış olan liberaller,soslanmış sosyal-demokratlar,mehmetçik medya, düzen içi 'sol'cular kemalist cumhuriyetin 82. yıldönümünde elbirliği içinde daha fazla kemalizm şiarıyla yürüyerek,sahte bağımsızlık nutuklarıyla türkiyenin yarı-sömürge bağımlılık ilişkilerinin gizlemeye çalışıyorlar.
işçi ve emekçiler olarak,türkiyenin tam bağımsız ve özgürleşmesinin yol emperyalizme ve işbirlikçi iktidarı türk burjuva devletine karşı birleşik bir devrimci çizgiden yürüyerek,devrimi zafere taşımaktan geçiyor.egemen sınıfların iktidarının temel dayanağı ordu ayakta kaldığı ve güçlendirildiği sürece,ne bağımsızlık ve ne de özgürlük gelecektir. ''
yürüyüş dergisi'nde yayınlanan makaledir, halk cephesi'nin demokratik alanda sonuç alıcı tavrını örneklerle taçlandırmış ve anlatmıştır.
cephe geleneğinden kasıt, dhkp c'ye vurgudur.
cüret eden, bedel ödeyen,sonuç almayı hedefleyen, tek başına da kalsa, yıllarca da sürse; vazgeçmeyen, kendine güvenen, meşruluğuna inanan, direnen ve kazanandır!
makalede ''sonuç alıcı tavır'' şöyle anlatılıyor;
halk cephesi, ankara yüksel caddesinde toplu mezarlar için 3 günlük açlık grevine başlıyor. bir komiser, polislerini peşine takıp geliyor ve halk cephelilere "burada eylem yapamazsınız, yasak!" diyor. halk cepheliler, bulunulan yerin açlık grevi için uygun bir yer olduğunu, eylemi kararlaştırdıkları gibi yapacaklarını söylüyorlar. komiser işgüzar,
"nerde görülmüş cadde ortasında üç gün açlık grevi yapıldığı, buna izin veremem" diyor. bir halk cepheli, komisere kısa bir tarih dersi veriyor:
"sen yenisin galiba, git amirlerine sor öğren. bize oturamazsınız dediler, abdi ipekçi parkında tam dört yıl oturduk. burada da oturacağız. buna hiçbir güç engel olamaz..."
tartışmanın sonucunda polis saldırdı.
7 kişiyi zorla gözaltına aldı. açlık grevi çadırını söktü. fakat... gözaltına alınanların yerine başka halk cepheliler oturdu. polis onlara da saldırdı ve gözaltına aldı. onların yerine de başkaları oturdu. ilk gözaltına alınanlar serbest bırakılınca tekrar yüksel caddesine koştular ve sonunda üç günlük açlık grevi yapıldı.
"nerede görülmüş cadde ortasında üç gün açlık grevi yapıldığı, buna izin veremem" diyen acemi komiser de, cepheliden aldığı kısa tarih dersinin pratikteki karşılığını görmüş oldu. işte cephe geleneği budur.
halk cepheliler "yapacağız" dediklerini yaparlar. çünkü onların yapacağız dedikleri en meşru, en temel haklarıdır. buna hiçbir güç engel olamaz.
halk cepheliler, demokratik mücadele alanında çok güçlü gelenekler yaratmışlardır. bu geleneğe eklenen son halka, dersimdeki ölüm orucudur.
çemişgezekte dhkc gerillası ali yıldızın da gömülü olduğu toplu mezar böyle bir mücadele anlayışının sonucu açılmıştır.
ülkemiz toplu mezarlar ülkesine çevrilmiştir. şu ana kadar açığa çıkarılmış 123 toplu mezar var. bunlarda 2 bine yakın insanımız gömülü.
ancak bugüne kadar bunlara ilişkin sonuç alıcı bir mücadele verilmemiştir.
gerek reformist, oportünist solun, gerekse kürt ulusal hareketinin böyle bir anlayışı yoktur. onlar için demokratik mücadele protestodan ibarettir.
demokratik mücadele salt protesto değildir. faşizm koşullarında demokratik mücadele devrim mücadelesinin parçasıdır ve ancak iktidar hedefli bir mücadele anlayışıyla sürdürülebilir.
devrimci hasta tutsak güler zerenin tedavisi için yürütülen özgürlük kampanyası, edirnede linçlere karşı otoban işgal ederek günlerce sürdürülen direniş, dev-gençin "parasız eğitim istiyoruz alacağız" kampanyası ve açılan direniş çadırları. incirlik üssünün kapatılması kampanyasında ülkemizin dört bir yanında açılan imza masaları, tayadın defalarca linç saldırısına uğramasına rağmen ankara yürüyüşünü sürdürmesi, tek kişi de olsa türkan albayrakın işine geri dönmek için başlattığı çadır direnişi... ve daha gerilere gidip sayacağımız
pekçok örnek vardır.
farklı farklı alanlarda, farklı farklı taleplerle yapılmış eylemlerdir bunlar. ancak hepsinde de ortak bir yan vardır. bu yan, demokratik mücadeledeki cephe tarzıdır.
demokratik mücadelede cephe geleneği kendine güvendir
cephenin demokratik mücadele anlayışının temel noktalarından biri, kendine, kendi gücüne güvendir. herhangi bir eylemi, direnişi örgütlerken, kendi dışındaki güçlere bel bağlamaz.
her zaman kendi gücüne güvenle hareket eder. tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. düşmanla girdiğimiz en çetin çatışmaların yaşandığı dönemlerde hep tek başımıza kaldık. ve tek başımıza direndik. 12 eylül cuntasının hapishane direnişlerinden f tiplerine karşı 7 yıl süren büyük direnişe kadar, bir çoğunda tek başımızaydık.
bunlarda, kendi gücümüze, haklılığımıza meşruluğumuza inanarak direndik ve kazandık.
bu alandaki çizgimiz, büyük direnişimizdeki çizgimizin demokratik mücadele alanındaki ifadesinden başka bir şey değildir.
demokratik mücadelede cephe geleneği bedel ödemeyi göze almaktır
büyük direnişte örgütlülüğümüz, inançlarımız, değerlerimiz, devrim, sosyalizm için tam 122 şehit verdik.
büyük direniş tüm dünyaya direnme hakkının ölümü göze alanlar için hiçbir koşulda yok edilemeyeceğini kanıtlamıştır. ankara abdi ipekçi parkında dört yıl boyunca bu anlayışla direnildi. tayadlılar da evlatları gibi her türlü bedel ödemeyi göze alarak direndi. polis oturma eylemini bitirmek için tayadlılara defalarca saldırdı. gözaltına aldı, işkencelerden geçirdi, tutukladı, ancak sonuç alamadı. her gözaltıdan sonra yeni tayadlılar gelip oturdu abdi ipekçi parkındaki "el"in altına.
sonuçta pes eden düşman oldu ve tayadlılar tam 1230 gün, yani 3 yıl dört ay büyük direnişin zaferine kadar oturma eylemini sürdürdüler.
bu anlayış, halk cephelilerin tüm eylemlerinde vardır. bunun temelinde yatan ise bedel ödemeyi göze almaktır. bedel ödemeyi göze almadan, faşizmin icazet sınırlarının dışına çıkmadan hiçbir eylemden sonuç alamazsınız.
nitekim bugün ekonomik demokratik mücadele alanında, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, çeşitli siyasi hareketlerin düşmanın saldırıları karşısında tavırları ortadadır.
cephe geleneği dışında, düşmana kendi iradesini dayatan, sonuç alıcı hemen hiçbir direniş örgütlenmemiştir.
son on yıl içinde oligarşinin saldırıları her alanda çok daha pervasızlaşmasına, yüz binlerce işçinin atılmasına, kazanılmış hakların bir bir gasp edilmesine, baskı ve yasakların artmasına rağmen böyledir bu.
derneklere, sendikalara, yasal parti binalarına kadar polis elini kolunu sallayarak girip arama yapıyor, insanları gözaltına alıp tutukluyor. buna karşı yine ciddi bir direniş yok. bu tablo, demokratik mücadele bilinci ve kararlılığından uzak olunduğunun, bu mücadeleyi militan ve devrimci bir tarzda almamanın göstergesidir.
baskılar, en fazla bir iki basın açıklaması ve protesto eylemi yapılıp geçiştiriliyor. demokratik kitle örgütleri, işçi sendikalarından, memur sendikalarına kadar, tüm dköler, siyasi hareketler, büyük saldırılara karşı karşıyalar. akp diyor ki; hiçbir koşulda bana karşı direnmeyeceksin.
direnirsen bedelini göze almak zorundasınız.
onun için en meşru taleplerle on binlerce kişinin toplandığı eylemlere azgınca saldırabiliyor.
bu durumda geri toplanmayı, polisle çatışmayı ve daha büyük bedelleri göze almazsanız, yaptığınız eylemlerden hiçbir sonuç alamazsınız.
bir çadır kurmuşsanız mesela, onu sonuna kadar savunacaksınız. iki saldırıyla o çadırı oradan kaldırabiliyorsa, o demokratik mücadele sonuç alıcı olamaz. saldırılar karşısında demokratik alanda da gerektiğinde ölüm dahil her türlü bedeli göze alamazsanız, sonuç alamazsınız, yenilmeye mahkumsunuz.
demokratik mücadelede cephe geleneği tek başına da olsan direnmektir
cephelilerin her sözünün, her sloganının, her kararının altı doludur.
"blöf" olsun diye bir söz söylemez.
cepheliler aldığı her karara uyar.
verdiği her sözü yerine getirir. bunu büyük direnişimizde 100 şehidimizle kanıtladık. onun için düşmanın demokratik alandaki eylemlerimize yönelik hiçbir saldırısı bizim mücadelemizin önünde engel olamamıştır.
tek başımıza bırakılmıştık büyük direnişte.
tıpkı 1984te ölüm orucunda olduğu gibi...
işten atılan taşeron işçisi türkan albayrakın işine geri dönmek için tek başına yaptığı çadır ve açlık grevi direnişi, bu geleneği sürdürüyordu aslında. hak alma mücadelesinde bedel ödemeyi göze aldıktan sonra tek başına da olsa zaferi direnenlerin kazandığını gösterdi o da bir kez daha.
demokratik mücadelede cephe geleneği ısrarlı olmaktır
gasp edilen 1 mayıs alanını geri almak için 1988 yılından 2010 yılına kadar tam 22 yıl ıs-rarla mücadele edildi. şehitler, gözaltılar, tutsaklıklar, büyük bedeller ödendi. ve tam 22 yıl süren bir mücadele sonucunda adım adım gasp edilen 1 mayıs alanını geri aldık.
18 eylül 2010da adım adım ankaraya yürüyen tayadlılara yol boyunca 5 kez linç saldırısı yapıldı.
tayadın yürümesi engellenmek istendi. ancak tüm linç saldırılarına rağmen tayadlılar ankaraya kadar yürüdü.
2005 yılında trabzondaki linç saldırısıyla başlayan onlarca linç saldırısına maruz kaldık. ama hiçbir saldırı karşısında geri adım atmadık.
edirnede gençlik derneği üyelerine yapılan linç saldırısını protesto etmek isteyen halk cepheliler, edirne girişinde durdurularak şehire sokulmadı ve onlarda linç saldırısına uğradı.
halk cepheliler "saldırıya uğradık" deyip edirnede basın açıklaması yapma hakkından vaz geçmedi.
bir hafta boyunca kışın ortasında otoban üzerinde oturma eylemi yaptı.
günlerce faşizme saldırıp saldıracağına pişman etti. ve her türlü engellemelere rağmen edirneye girip eylemini yaptı.
demokratik mücadelede cephe geleneği meşruluğa inançtır.
meşru olan biziz. oligarşinin faşist yasaları değil. demokratik mücadelede cephe geleneği de meşruluk zemininde yürütülen mücadeleyle yaratılmıştır.
"incirlik üssü kapatılsın, amerika defol bu vatan bizim" kampanyasında anadolunun dörtbir yanında onlarca imza masası açıldı. hiçbiri için izin alınmadı. polis, zabıta birçok yerde saldırıp halk cephelileri gözaltına aldı. fakat aynı yerde ısrarla yeni imza masaları açıldı.
dev-gençliler parasız eğitim talebiyle başta istanbul olmak üzere anadolunun dört bir yanında direniş çadırları kurdu. polis başlangıçta saldırarak, çadır açtırmayacağını söyledi.
ancak sökülen her çadırın yerine hemen yenisi kuruldu. polis yine saldırdı, yine kuruldu. ankara sakarya caddesine açılan direniş çadırına
ankara polisi tam beş kez saldırdı.
dev-gençlileri beş kez gözaltına aldı. dev-gençliler beş kez yeni çadır kurdu. sonuçta kazanan dev-gençliler oldu.
demokratik mücadelede cephe geleneği sonuç almaktır.
sonuç almayı hedeflemeyen hiçbir mücadele kazanamaz. güler zereyi zulmün hücrelerinden alacağız dedik. israrla, kararlılıkla aylarca süren bir kampanya yürüttük. güler zerenin sesini duymayan kalmayacak dedik. anadolunun dört bir yanında zere için özgürlük istedik. sesimiz ülke sınırlarını aştı. avrupanın birçok kentinde eylemler yapıldı. mücadelemiz sonucunda güler zereye özgürlük talebimiz halkın en geniş kesimleri tarafından kabul edildi. birçok periyodik eylem sürdürdük. akp yöneticileri her yerde bizimle karşılaştı.
ve güler zereyi zulmün pençesinden çekip aldık.
çemişgezekteki toplu mezarın açılması ve yoldaşımız ali yıldızın cenazesini almak için de aynı şeyi yaptık. daha en başından "fidel castro, cheyi nasıl arayıp bulduysa biz de yoldaşımız aliyi oligarşinin çukurundan öyle çıkartacağız" dedik.
oligarşinin yargısının ne dediğinin bizim için hiçbir önemi yoktu. akpnin mezarları açmak istememesinin, önümüze çıkardığı engellerin bizim mücadelemiz açısından hiçbir önemi yoktu. oligarşinin yasaları değil, haklı olan bizdik. meşru olan bizim talebimizdi. bu kararlılıkla, toplu mezarı açtırarak, demokratik mücadelede cephe geleneğine güçlü bir halka daha ekledik.
yürüyüş dergisi'nin 282. sayısının 31.sayfasında yayınlanan makaledir.
--alıntı--
kim somali halkını aç bırakan?
amerikan emperyalizmi değil mi? amerikan emperyalizminin ortadoğu ve afrikaya yönelik bop projesi, ortadoğu ve afrika halkların aç bırakan politikalardan biri değil mi?
** peki bopu destekleyen kim?
akp ve işbirlikçileri.
bopun eşbaşkanlığını yapan, bopun eşbaşkanlığını yapan bir iktidarı destekleyen herkes, somali halkının açlığından sorumludur.
emperyalizmin bop projesine karşı çıkmayanlar, somalideki açlığın suç ortaklarındandır.
somaliyi aç bırakan kimler var başka?
avrupa emperyalistleri değil mi? peki avrupa birliği üyesi olalım diyen kim? akp ve işbirlikçileri.
emperyalizmin özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalıştırma gibi politikalarına, heslere, tahkim kurullarına, emperyalist tekellere sağlanan imtiyazlara, onların ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını yağmalamalarına, emperyalistlerin dayattığı tarım politikalarına karşı çıkmayanlar, imfye, dünya bankasına karşı çıkmayanlar, somalideki açlığa karşı çıkamazlar.
çünkü somali halkını aç bırakan bu politikalardır.
işte bu nedenle, işbirlikçi akpnin ekonomi politikasına karşı çıkmayan herkes, somalideki açlığın da, ülkemizde açlığın da suç ortağıdır.
somali halkıyla dayanışmak, somali ve tüm afrika halklarının, asya halklarının açlığına karşı çıkmak, emperyalizme karşi savaşmaktir.
halkların dayanışmasının en üst biçimi, emperyalizme karşı savaşta birliktir.
halkların açlığını önlemenin tek yolu, emperyalizmi bulunduğu her yerden kovalamaktır.
dhkp-c gerillası fehriye erdal'ın da içinde bulunduğu bir grubun düzenlediği sabancı eylemi'nin ayrıntıları ve tüm komplo teorilerine karşı cevapları içinde barındıran kitaptır, toplatılmıştır.
alevi kültürü ve inanç sisteminde ''ramazan bayramı'' diye bir kabul yoktur. ramazan bayramı hz. ali'nin ramazan ayının 27.günü kiralık katil mülcem tarafından zehirli bir kılıç ile evinden çıkıp bir kaç adım attığı sırada arkadan vurulması sonucu üç gün sonra yani ramazan ayının otuzuncu günü hakk'a yürümesi ile muaviye'nin "çok şükür, ali'den kurtuldum!" diyerek üç gün üç gece bayram ilan etmesi ve sokaklarda davul zurna çaldırıp, "rakkase"ler oynatması, çoluk çocuğa şeker dağıtması ile "şeker bayramı" ilan edilmiştir. aynı muaviye, oğlu yezid'e "ben ali ile hasan'ın işini bitirdim, sen de hüseyin'in ve ali'nin soyundan olanların işini bitir!" diye vasiyettte bulunmuştur.
daha sonra halifeliği alan yezid hz. hüseyin'i kerbela'da 10 muharrem günü 72 can yoldaşı ile acımasızca şehit etmiştir.
i̇şte ramazan bayramı aleviler açısından hz. ali'nin şehit edildiği bir matem günü, muaviye açısından ise bayram günüdür gerçekte... aradan geçen yüzyıllar alevilere ve ehl-i beyti sevenlere zulüm dolu yüz yıllar olmuştur. bir yandan alevi-bektaşiler katledilirken , bir yandan da asimile edilmeye çalışılmıştır.
anadolu alevileri olarak bizler tarihi çok iyi bilmek zorundayız.
yapılan katliamlar unutturulmaya, zulümler hafızalardan silinmeye çalışılmaktadır . bu yüzleşmeyi aydın ve onurlu "sünni" araştırmacıları n da yaptığını artık görmekteyiz. ama bir yandan da içimizden çıkan "keklikler" nedense gerçekler orta yerde dururken koşar adım bu bayramı kutlamaya kalkışmakta ve cem evlerimizi neredeyse minaresiz birer camiye çevirmektedirler.
okuyan, araştıran sorumluluk duyan ve vicdani muhasebesini yapan alevi dedeleri bu duruma kayıtsız kalamazlar, kalmamalıdırlar . yüzyıllar boyunca ramazan süresince içki içmekten dolayı yargılanmış ve cezalandırılmış bir tarih önümüzde durmaktadır.
bu nedenle yaşanan acılar kadar "kanıksanmış" ve dirençle karşılanmıştır ki, yüzlerce binlerce bektaşi fıkrasına konu olmuştur.
yıllardır uyarmamıza rağmen bazı alevi-bektaşi canların hala şeker resimleri ile süslü ramazan bayramı tebrik mesajlarını görmekteyiz. bu gerçekler orta yerde dururken kendine alevi-bektaşi diyen insanların diğer alevi-bektaşi canlara (sünnilere gönderilebilir) ramazan bayramı tebrik mesajları göndermeleri iki temel yanlışa bağlıdır.
birincisi ve esas tehlikeli olanı sinsice alevilerde bir davranış kültürü oluşturur, bunun üzerine asimilasyona biraz daha hizmet etmektir. bunun daha çok egemen olan anlayışın, kültürün ve inancın hegemonyasını kabule götürdüğünü ve kendi geçmişimize ihanet olduğunu unutmamak gerekir.
ikincisi ise "aidiyet duygusu" ile "kabul edilmek duygusu" ile ve "riyakârlık la" dolu olan "yalvarış ve yakarıştır ki, bu durumda olanlara üzülmek ve acımak gerekir. bu yenilginin kabulü, ezilmişliğin sonuçlarının kabulü ve teslim olmak anlamına gelir.
bu teslim olmanın devamında "bakın biz de sizin gibiyiz, bizi de aranıza alın, dışlamayın, kabul edin" anlayışıdır. özgüven eksikliğinden, tembellikten, inançsızlıktan ve riyakarlıktan kaynaklanan bu tip davranışları bir kısım kişiler de rant için yapmaktadırlar.
bunların bir kısmı oruç tutmayıp, nedense bayrama koşar adım gitmekteler, çok az olsa da bir kısmı ise hem oruç tutup, hem bayram yaparak "sünnilerde n" ne kadar az farkları olduğunu ispat etmeye çalışmaktadırlar.
bu tip insanların "iki rekat bayram namazından ne çıkar?" yollu davranışlarına bazı kurum yöneticilerinin bilinçsiz, ilkesiz ve omurgasız tavırları halk dalkavukluğu çizgileri ve kitleselliği kaybetme endişeleri neden olmaktadır.
ozan ibreti bakın ne diyor :
ilme değer verdim, uykudan kalktım,
sarık seccadeyi elden bıraktım,
vaazın her günkü vaazından bıktım,
ramazanı sele verdim de geldim
sünnilerin ramazan bayramı kutlamaları doğaldır ve saygı duyulmalıdır. ama alevi-bektaşilerin yüzyıllar ın direncini ihanet edercesine başkalarına sunmalarına bu fakirin gönlü razı değildir.
acizane bana göre ramazan orucu tutmak ve ramazan bayramı yapmak, hele hele bu bayrama cemevlerinde, ramazan bayram namazı yaparak girmek tam anlamı ile bir yol düşkünlüğüdür yolun yolcusu ve sahibi olması en başta gereken dedelerin ramazan orucunun esasını ve bayramının nedenini detaylı ve bilgiye, belgeye dayalı açıklma mecburiyetleri vardır. sorundan kaçmak sorunu ortadan kaldırmıyor aksine artırıyor, bu böyle bilinmelidir.
hünkardan nasip almış canlar bunun bilincindedirle r. alamayanlara da bu serçeşmenin suyundan içmelerini dilerim. unutmak ve unutturmaya çalışmak ihanett