ilkinde 20 yılımı aldı alışmak
zor geliyor yeniden başlamak
şiire sempatim arttı
son günlerde
bir kalem bir kağıt
başkaldırıyorum evrene
haykırıyorum, kusuyorum, saldırıyorum dünyaya
sadağımda ucu tüylü kelimelerle
yayım hep gerili
duyan olmaz, işitilmez incinmişliğim
yıllar sonra yeniden denedim
uçurtma yapmayı,
rüzgar aldı götürdü.
nefesim yetmiyor üflemeye
kıyameti dindirmeye
haram diyenlere inat
düşelim meye
sabaha hatırlamayız belki
önceki gecelerimizi
saysam ne defter yeter
ne alışveriş listesi
olmayanları, yoklarıi eksikleri
gözlerini gözlerime kapatabilrsin
yüreğin açık olsun kafi
geçmişim ağır bir yük oldu sırtıma
tanıdık yerlerde, yabancı kimseler dolu
unutmam lazım, unutmalıyım ama
azrail orağıyla kapatmış yolu
vakit daraldı
bir tabela bile koymadan
mutfağın ışığı yanmıyor
gül kokuyordur şimdi odan
haybeye uğraşıyorum değil mi?
affet boşa çektiğim kürekleri
ne balık tutabildim
ne muz topladım
bir daha düşündüm de
ıssız adada bile bakamam sana
hakkıyla
sen ol çok isterdim
bu yağmur boşa yağmazdı
bu şarkı boşa çalmaz
bu sözler unutulmazdı
sen olsaydın
uyuyor olurdum.
koynunun sıcağında
kalemim ikiye kırık
defterim tozlanmış olurdu
ne gerek vardı değil mi
seni anmaya madonna
hatırlamak gerekti
nakil kalp, suni teneffüsle
bağışlanmış kan, serum torbasıyla
seni hayatta tutmaya çalışıyorum
biliyorum
ilk ben denerdim
ötenazi serbest olsaydı
doktor keyifsizdi
seve seve alırdı canımı
kusuruma bakma nolur, ben de duygusal bir girizgahım olsun isterdim ama kedi kuyruğuyla deftere mumumu devirdi. gönül isterdi ki bu da bir teşbih olsun ama nerede bende o edebi hayat. kalın çorap giymesem ayağım üşür benim. ucuz kurşun kalem almışım ikide bir ucu kırılıyor mesela. gel de sen yaz şimdi bu şekilde daha iyisini. akşam yemekte tavuk pilav vardı...
açık olalım istiyorum. benim hayatım üzerindeki ilahi gücünü ve etkini inkar edeme artık. her şey gün gibi ortada. mum devrilince ışık farkedilir derecede azaldı. yazım çirkinse de affola, göremiyorum yazdıklarımı. allah kalbimizi kör etmesin de göz görmese de olur ama değil mi?.
bugün ilk konserime çıktım. kalabalık sayılırdı. seni göremedim. bakınmadım değil, göremedim ama. kuliste masama bir not yahut nohut tanesi bırakılmamıştı. esasında masama ne bırakılırsa bırakılsın ben senden geldiğini düşünürdüm, ama masam yoktu. ne var ki kulis bile yoktu. erkek soyunma odasına da kıllı, terli, atletli adamlar dolmuştu. gücenmedim sana yani, hani şartlar elvermiyor sana da biliyorum. üzgünüm biraz.
tesadüf mahiyetinde dayatılan zorba mesajlar hayatı yorucu kılıyor.
Nereden başlanır, ne denir bilmiyorum. Ne düşünüyorsun, ne haldesin, iyi misin bilmiyorum. Bilmediğim çok şey var ama bildiklerim de var. Senin yüzüne bakmaya yüzüm olmadığını biliyorum mesela. Sana bir şeyleri izah etmek için yazdığım onca yazıyı ikinci kez bile okumaya cesaret edemediğimi biliyorum. Domates olsam utancımdan kızarırdım ama ne var ki kaderde hıyarlık varmış.
Sana yazmıyor değilim sana okutamamak gibi bir hastalığa tutuldum bu kez. Artık okumak bile istemezsin gibi geliyor ama anlatmalı bazı şeyleri.
Neden insan olmayalım ki dedim ben kendi kendime. Yapabilirmiyiz bilmem ama sevmeyi bir kenara bırakalım bu seferlik. Senden yegane isteğim gerçek olsun, iyi ol istedim. Sen hastalanma, üzülme, dert çekme, üşüme, aç kalma... Ben gerekirse senin sobanda yanarım. Nasılsa odunum, nasılsa kurudum, nasılsa yanıyorum. Elimden gelse canımdan verirdim sana, al yeter ki sen iyi ol. Yeter ki insan olabilelim. Sonunda oldum da insan. Ama bu hayal kırıklığı neden? Meğer insan olmak üzmekmiş, kırmakmış, yalan söylemek, saklamakmış acziyetini.
Hani komik olmadı desem yalan söylemiş olurum. Seni çok aradım sende o akşam. Ne kadar değişmişsin öyle. Olur mu hiç, değişir mi Madonna dedim; ellerine baktım, parmakların beni haksız çıkarmak için, bile isteye kalınlaşmış gibi. Sen kasten yemişsin de (affedersin ama) yağ tulumu gibi olmuşsun. Gözlerin bile renk değiştirmiş. Hani "ne olacaksa gözlerin gözlerime değince olacak" cümlemi yalanlamak adına sanki. Duruşun farklı, kokun bile başka. Bir gülüşün aynı. En azından bana olan gülüşün, bana olan ki gibi. Ve bu yetiyormuş benim Madonna' mı görebilmem için. (Ne dersen de ben sana inanırım demiştin, hadi bakalım buna da inan.)
Ben böyle olsun istemedim. Seni üzmek istemedim. Hiç kimseyi üzmek istemedim. Hala bazen sarılırken sıktığın kemiklerim sızlıyor. Sanırsın mengeneye almışlar vücudumu. Hala ayakta duramaz oluyormuşum, dizlerimin bağı çözülüyormuş, onu gördüm. Sağ yanağımla, boynum da su topladı senden sonra. Köz basmışlar gibi acıdı aylarca. Ben bunları yaşadıysam kim bilir sen nasıldın? Senin göğüs kafesinde neler oldu?
Sana yaptığım son kötülüğüm özetiydi bunlar benim için ve senden tümü için özür dilerim. Benim yüzümden döktüğün her damla gözyaşı için özür dilerim. Hani bu bir veda mıdır bilmem. Bunu okur musun yahut nereye kadarını okursun, nereden sonrasına tahammül edemezsin bilemem ama ben özür dilerim hepsi için.
Ha bu arada akıllılık etmişsin mektupları getirmemekle ama bir daha böyle bir şansımız olur mu onu da bilmiyorum. Hani demiştim ya "Ankara büyük ama olur da bir gün bir yerde karşılaşırsak düşmanlıkla değil pişmanlıkla bakalım birbirimize" diye; artık yüzüne bakacak yüzüm olmadığı için pişmanlıkla bakmanı gerektirecek bir şey kalmadı.
Yanlış anlama beni. Bu bir veda değil, hem öyle hem değil. Ben sana yazarım yine, okumazsan alınmam, okursan sevinmem. Ama ben sana yazarım, buraya da koyarım üşenmezsem. Sen hala benim için yazılmaya değer, anlatılmaya layık ve... Hala körelmeyen, sönmeyen, dinmeyen azalmayan en güzel hatıramsın. Sırf bu saygımdan bırakamam sana yazmayı. Demin aynı yerde oturdum çay içtim, şimdi aynı kapıdan metroya bindim. Olur da karşılaşırız, yüzüme tükürecek fırsatın olur.
Hikaye konusunda da artık söz veremeyeceğim. Yazarsam bile gönderir miyim bilmem. Gelecek karanlık görünüyor burada ama senin yarının hep aydınlık olsun.
Güneş batmaya başlamıştı. Yağmur yeni dinmiş, hava son yüzyılın en serin Haziran ayına göre bile fazlasıyla serindi. Ellerinde fırından yeni çıkmış pidelerle, iftara yetişmeye çalışanların acelesine kıyasla, o oturmuş kaldırımın kenarına hayatının en sakin dakikalarını yaşıyordu.
Titrediğini fark edince, zaten oldukça gergin duran paltosunu iyice sarıp ellerini kavuşturdu karnında. Baktı vakit böyle geçmiyor, hayal kurmaya karar verdi. Yumdu gözlerini gerçek dünyaya ve daldı gerçek varsaydığı dünyasına:
Kocaman ve yumuşacık yatağında sağa sola dönüp durmak fayda etmeyince açtı gözlerini. Attı üzerinden ipek çarşafını, kalktı sabahlığını geçirdi üstüne, camdan Ankara’nın olabilecek en güzel manzarasına baktı. Kendi boyundaki pencereyi açtı, derin bir nefes aldı yeni aydınlanan günden. inip özenle hazırlanmış kahvaltı masasına oturdu. Hizmetçi kadın kahvesini getirdi, başka bir isteği olup olmadığını sormayı ihmal etmedi. Başka bir çok arzusu olduğu halde yok dedi. Sakin sakin yerken, dev ekran televizyonundan yabancı haber kanallarını gezdi. Borsa, döviz ve altına dair anlık durumu öğrendi. Orta doğudaki sıcak savaşı görmedi. Açları, evsizleri, mültecileri görmedi. Kansere bulunun son tedaviyi umursamadı. Kıstı televizyonun sesini gazetesini açtı. 3. sayfa haberlerini abuk sabuk başlıklarına bir an bile takılmadı. Ünlü iş adamlarının oyuncu sevgililerine milyon dolarlara aldığı yatlara aldırmadı. Milyonlarca işsizin hala bir umutla baktığı iş ilanlarının farkına bile varmadı. Gazetenin sonundaki spor sayfasını da yok sayınca kapatıp, neredeyse hiç içmediği portakal suyundan küçük bir yudum aldı. Elini dahi sürmediği onca yiyeceği bırakıp kalktı. Pahalı saatine baktı, pahalı takım elbisesini giydi, pahalı arabasına binip ofisine gitti. Toplantılar, toplantı masalarındaki dokunulmaz atıştırmalıklar, öğle yemekleri, iş görüşmeleri. Model sevgilisiyle son model telefonunda görüştü. Gün batımına yakın rezervasyonlu restoranda buluştu. Değerli taşlarla döşenmiş kolyeyi boynuna taktı, bir de ufak öpücük kondurdu. Şarap içti keman eşliğinde. Dinlemiş gibi yaptı, umursamadı. Evine vardı, sıcak bir duş alıp uyudu.
işte orada o saçı sakalı birbirine karışmış, evsiz, aç, pis kokan, yalnız adamın aklından bunların hiçbiri geçmedi. O adam inanmaya mecbur kaldığı Allah’a dua etmedi. O adam gözlerini kapattığında bir sigarası olduğunu hayal etti. Yaktı onu kafasında, derin bir duman çekti içine, keyfi yerine gelmişti. Ama daha bitiremeden onu bile, ezan sesini işitti. Açtı, aylardır sırtında taşıdığı eski market poşetini, çöpten bulduğu kurumuş ekmeğin arasındaki 2 buçuk köfteyi yedi. Tutmadığı orucunu Allah kabul etsin dedi içinden. Açların halinden anlamıştı o da bizim gibi o gün.
Başlamak bazen daha önce hiç olmayana girişmektir. Bazen de ama, yenidendir başlamak. Öncesi olan bir şeydir bazen, işte buna da biz, dönüş deriz. Başlamak içinde çok şey barındırır, misal olarak cesareti verebilirim.
Matematiğin en korkunç üç sembolünden biri; 0’dır. Yutan eleman diye adı çıkmıştır bir kez, işte insan da başlamadan önce tam olarak 0’ın içindedir. Ondan korkar, kaçarız ama durabileceğimiz en uzak nokta onun tam merkezidir. 0’ın midesinde ki 100 milyarlık kalabalığız ve bu bizi edercesine korkutuyor. işte başlamak, o ilk adımıdır, sınırdan ilk burnumuzu uzatışımızdır. Ve bu bizi matematiğin ikinci en korkunç sembolü olan 1’e getirir. Burası 0’ın karanlığından fark∞∞∞∞∞∞∞∞u kadar yalın, bu kadar sadedir; başka çaresi olmadığı için. Burası insana sonsuz sessizliğin içinde, huzurlu bir yaşam gibi gelir, fakat işin özü bunun tam aksi. 1 olmak insana iki yol sunar; ya korkup tekrar 0’a saklanırsın, ya da gittiğin istikamette yola devam edersin. Bu zamana kadar kimse 1’e varmış ve burada ebediyen kalmamıştır. Yola devam etmek matematik aleminin üçüncü ve en korkunç simgesine götürür bizi; ∞‘luğa Burası öylesi bir yerdir ki, bilinmezliğin cazibesi kör eder gözleri. Kör olan gözler, bilmeden yürümeye başlar ∞‘luğa doğru. Ona kavuşma arzusuna kapılırlar, yürekleri onun o gölgeli gülüşüyle mest olur. Düşünmek, hissetmek, yaşamak, her bir adımla daha bir anlam kazanır onlar için ama ne yazık ki artık nerede olduğunu, nereye gittiğini bilmeyen gözler boş bakıyordur dünyaya.
Bu gaflet uykusundan uyanıp, 0’ın o uçsuz bucaksız surlarında turladığını görmek “dönüş” oluyor tam olarak. Kırılmış aynadan kendine bakan bu insanlar için durgun bir su birikintisi bulmak, dönüş. Yüksekliği ölçmek için bırakırken bedenini 0’ın kenarından aşağı, oturup saniye tutmak ruhunla dönmek dediğim şey. Bu defter de benim düşüş süremi tutarken aklımdan geçenler…
"Fazla bir şey kalmadı zaten. Belki birkaç kişi, bir iki anı, bazı yerler, biraz kitap, biraz şiir, bir de defterlerim kaldı geriye. Hayallerimi Karadenizli balıkçıların gemilerine koyup batırdım. Beklentim yok artık, yemin ederim yok. Korkuyorum bazen dahasını da kaybetmekten. Başarıyorsun yani yapmaya çalıştığın şeyi. Ne yapacağımı bilmiyorum. Kim olacağımdan, kim olmam gerektiğinden emin değilim. Sanırım zamanla hiç kimse oluyorum bu belirsizlik yüzünden. Avucumun içi gibi bildiğim yerlerde kayboluyorum artık, tanınacak gibi değil buralar çünkü. Ben de tanınacak gibi değilim. Bu günlerimi sana tam olarak şöyle anlatabilirim;
Önce kendimi klonlatıyorum, sonra o klonumun derisine zarar vermeden öldürüp içini boşaltıyorum. Ve en son girip onun içinde saklanıyorum dünyadan.
Her gün bomba patlıyor burada. Allahtan, Allah her şeyi görüyor da çaresiz oturup beklemiyoruz. insanlar ölüyor hep, ama olsun. Allah biliyor bizim neden öldüğümüzü, biz bilmesekte. Her yerinde bir sıkıntı var bu şehrin. Hava kötü kokuyor, su pis, trafik sıkışık, mezarlar sıkışık, evler sıkışık, gündüzleri bulutlar sıkışık, geceleri yıldızlar. Ama insanlar her yerde yalnızlar. Kimse yok kafalarının içinde veya herkes kafasının içinde de, dışarıda kimse yok.
Ben en zor karşı koyulabilecek şeye seninle göğüs geriyorum; vazgeçiyorum. Her gün biraz daha vazgeçiyorum, bir şeylerden. istenilene varıyorum, istediğimden vazgeçip. Epey yol kat ettim gibi sen arkanı döndüğünden beri. Eve geldim sayılır. Sana veda edip, yoluma devam etmem gerekiyor. Şunu bilmeni isterim ki ama, fazla bir şeyimiz kalmadı bu ülkede, vazgeçecek. Son yakındır yani.
Son söz: istiklal, hakka tapan milletimin hakkıdır!”
Sana doğruları göstermeyi çok istedim sevgili torunum. Ama balık nasıl tutulur onu öğretmek, balık vermekten daha kısa süre seninle muhatap olmama vesile olacaktır.
BÖLÜM 1
Sana doğruya ulaşmanın yolunu göstereceğim. Perdeleri çekmek yetmez bunun için, ışıkları söndürmen, gözlerini yumman ve hatta bağlaman gerek hiçbir şey görmemek için. Arkada, hiç bir fikrinin dahi bulunmadığı bir dildeki, henüz hiç dinlemediğin bir şarkı son sesle çalmalı. Çünkü bu zamana kadar bildiğimizi sandığımız her şey yanılttı bizi.
Hepsinden uzağa, daha önce hiç görmediğin benliğinin derinliklerine gitmelisin. Sana burada kimse yardımcı olamaz, ben dahil. Kafanda hiçbir şey olmamalı.
Gerçek gizli değil aslında. Sadece hep gölgede kaldı bu zamana kadar. Bir kaç kat gölge aynı anda düşünce de üstüne gerçeğin, görünmez oldu tamamen. Ama değildi aslında hiçbir zaman.
…
Bak anlaman gerekiyor beni şuan. Hangi zamandasın, neredesin bilmiyorum ama eğer sen de beni anlamazsan ben delirmiş sayılacağım herkes tarafından. Buradaki insanlar görmüyorlar. Belki oradakiler görür. Eğer sen beni şuan anlamazsan, ben delirmiş olmayacağım ama. Sadece delirmiş birini ondan yıllar sonra anlamamış ve akıllı biri kendinden yıllar sonra anlaşılmamış olacak.
…
Yanlış yere odaklanıyorsun.
Gördüklerin ve duyduklarının gerçekliklerini sorgulamayacak kadar çok inanıyorsun. Asıl gerçek olan burada ama.
Biz sonsuzuz. Doğmadan önce sonsuzduk ve öldükten sonra sonsuz olacağız. Beni anlamalısın bak. Ben senin kafanın içinde veya sen benim kafamın içinde olsanda bu böyle. 2 sonsuzluk arasındaki görünmez bir noktayı yaşıyoruz ve bu silik noktaya birbirimizin aklından şüphe duyacak kadar güveniyoruz.
…
Tamam bak, beni dinle sadece. Satırlarımın bitmesini bekle. Zaten sonrasında ben olmayacağım. Gözlerinin ucundaki satırların arasında bir yerlerde kaybolmuş olacağım.
Ağladı. Ben duydum onun sesini mısralarında. Sen de beni duy n’olur.
sevgili melül bakışlı, derin düşünceli, dolgun etli, pis işkembeli kurbanımız.
ben seni çok sevmiştim kurban, eminim sende beni sevmişsindir ama sevginin karın doyurmadığını biliyoruz ikimizde. babam seni 30 liraya adamın birine parçalatıyor, hatta demin kanını alnımada sürdüler, sen burada olmasanda kesin görüyosundur olanları, o yüzden birazdan küçük parçalara ayrıldıktan sonra kendi yağında suyunu bırakarak olan pişme macerandan sonraki kısımlar için şimdiden özür dilerim.
sevgilerimle ve senin etlerinle bayramını en içten dileklerimle kutlarım.
(bkz: vat dı fağ san) aramıza yeni girmiş 10. nesil yazardır. sempatikliğiyle yeni hava katacağına inindığım, nickinide imrendiğim, çankırılı vatandaş.
en derine gömmeye çalıştığımız bahsi bile açıldığında kötü olduğumuz durumlar.
kendim başlıyım önce 9 yaşında çocuktum daha ne anlıyım sanki hastaneden hastalıktan. abimle beraber sünnet olduktan 2 sene sonraydı durmadan hastaneye gitmeye başlamıştı. bizimki çocukluk tabi ne anlayalım oyun koşturmaca geçiyo günler. bi gecekondu mahallesinde oturuyoruz, sobalı bi ev, ev işlerini ablamlar yapmaya başlamıştı bu sıralarda hep hastaneye gidip geliniyo tabi babam koşturuyo durmadan. sonra taşındık kaloriferli bi eve bu sıralarda hastene ziyaretleri iyice artmıştı. hastalığı ben bilmediğim için çok ilgilenmiyorumda sonra annemin bi göğsünü aldılar kitle varmış hastaneye yatmıştı bu arada sonra saçları dökülüyo diye kesildi benimki gibi kısa saçlı kaldı beyazlamıştı iyice saçları. sağ eli normal halinin 2 - 3 katı kadar olmuştu. sebebini bilmiyodum ama şişmişti balon gibi. sonra annem hastanede kaldıkça biz ziyaretine gidiyoduk tabi diğer bütün akrabalarda. o zaman ilk anlamıştım ne kadar büyük bi sülalemiz olduğunu ama nedense sonra biçoğunu görmedim pek. neyse annem iyice fenaydı yerinden zor kalkıyor lavaboya bile tek gidemiyodu, değişik otlar, haplar filan ısırgan otları, ballar, saçma sapan bisürü şey geliyodu eve annem için o zaman tiksiniyorum tabi cins cins şeyler neticede. her ziyarete gittiğimizde ağlıyoduk ağlıyan insanlar görüyoduk illede akrabalarımız olmak zornda değil başka hasta yakınlarıda durmadan ağlıyodu ben onları görünce ağlıyodum, ablamlar, abim, babamı bile ilk defa ağlarken o zaman görmüştüm. akraba ziyaretleri artmıştı bu sırada, ben hayatımda akrabalarımda kalmamış olan değişik sebeplerle kalmaya başlmıştım. bigün abimle beraber eski evimizin orda babannemin evinin orda çocukluk arkadaşlarımızla top oynarken yine sabah amcam hastaneye gidiyoken bizide çağırdı her gittimizde o insanların ağlayışlarıyla karşılaşmaktan sıkılmıştık. gitmedik o gün akşama doğru geri geldi amcam eve götürmek için bindik gidiyoruz baya yaklaşmıştık ki amcam bişey dedi ben şöfor kolduğunun arkasında oturuyodum duyunca ne yapcağımı bilemedim. annenizi kaybettik dedi çocuk aklıma bi defa gelmişti annemin ölme ihtimali ondada saçma şekilde hısrlıydım o kurtulcak diye söz vermiştim bi defa başka hiç düşünmemiştim. eve gittik heryer insandı bütün odalar kapının önü ayakkabılarla doluydu
binanın önü arabalarla dolu, çöpler boş pide ve ayran kutularıyla ben ne yaptım peki, gittim abimle ikimizin ranzasında üst benimdi çıktım uyudum, ağladım yine uyudum, uyandım yine uyudum, akşam oldu uyudum, sabah yine uyudum, ev boşalmıyodu bi türlü kaltım sonra sanki herşey normalmiş gibi kuzenlerim ve abimle lunaparka gittik pide yeme yarışı yaptık.
cenaze kaldırılıyodu bikaç gün sonra o sırada morga çağırdılar beni ağlamaktan gözlerim şişmişti piskolojim mi bozuldu ne bi iyiyim bi kötü. neyse son defa annemi o zaman gördüm morg çok soğuktu girdik bisürü oda vardı, kenarda bi sedyeydi sanırım, kefeni boynuna kadar sıyırdı suratı bembeyazdı gözlerinin altı morarmıştı, bi defa dokunabildim çok soğuktu yüzü bekledim belki uyanır diye ama olmadı tekrar kapandı yüzü abimle beni dışarı çıkardılar ağlamaya başlamıştım yine sonra namazını kıldık bisürü adamla ben hep ayak ucunda duruyodum babam diyodu orda durunca görür seni diye ayrılmıyodum. sonra gömüyolardı dayımlar, teyzemler, amcamlar, babam diğer onlarca tanımadığım akrabam hepsi mezarın başındaydı. ben çıktım aralarından gittim bi kaldırıma oturdum bitmesini bekledim ama bitmedi devam ediyodu. nedenini bilmiyorum ama sonrasını bilmiyorum, eve nasıl geldik nası uyudum bilmiyorum ama oldu hala eksikliğini hissettiğim tek insan ve hissedeceğim sonrasında ya herkes çok değişti yada ben o zamana kadar hiç tanıyamamışım ailemi herkes farklılaştı, bende değiştim hala değişiyorum hala kendimi tanıyamıyorum ama olsun madem en derine gömemiyorum bende en yüksekte tutarım. neyse kimse okumıyacak olsa bile yazmak iyi geldi be sözlük. belki sonra başka acılarımızıda paylaşırız.