zamanla kaybedilen özelliktir. hiç kimse sonsuza kadar masum kalamaz.. ve her kaybeden masumiyetini biraz kırık biraz döküktür.. kaybettiğini bir daha bulamayacağını bile bile yitik giden unutulan bir geçmişte arar durur..
büyük şeyler kaybeden insandır. boğazı ve kız kulesinin ona yaptığı nazı seyretmeden, trafiğine ana avrat sövmeden, insan çeşitliğine şaşırmadan, kazık yedikten sonra buna ses çıkaramadığını görmedikten, hareketliliğine takılmadıktan, kalabalığına korku dolu gözlerle bakmadıktan, havasına suyuna taşına toprağına gülücük göndermedikten, yedin bitirdin beni be istanbul diye çığlık atmadıktan, metropolde yaşamanın karmaşık güzelliğini anlamadıktan, 'böyyüh şehir.. biz iş bulmaya geldih'' diyen insanların umut dolu bakışlarının umutsuzluğa dönüşmediğini görmedikten sonra yaşamda bir şeyler gerçekten eksik kalır.
çocukluğumun baş amacı. düşersem kafamı gözümü kırmayayım diye her tarafa yastık döşerdim. çocukken bile mantıklı biriymişim. madem o kadar mantıklıydım niye oraya çıkmaya çalışıyordum onu bilemem, ama çocukken de mantık bir yere kadar herhalde.
çoğunlukla olmazsa ne olurdu demediğimiz ama aslında dememiz gereken nesne. düşünsenize sevişirken eski insanların işi ne zordu o kıyafetlerin iplerini çözene kadar istek mistek kalmaz adamda, şimdi ne kolay oysa fermuarı çek vıjjjtt her şey ortada.
erkeğin kadına dayak atabileceği bir seçenek olurdu. sosyal aktivitelerde ''hacı hocaya git'',''kurşun döktür'', ''fal baktır'' gibi seçenekler de olurdu. yollar mutlaka yapım aşmasında olduğu için kapalı olurdu, açık olanlar da trafikten geçilmezdi.
hem kendisine hem çevresine büyük rahatsızlık veren insandır. yanına yaklaşılmamalıdır, mutlaka yaklaşılmak gerekiyorsa mandal kullanmak sureti ile önlem alınmalıdır.
zirvede olmanın bir diğer ifadesidir. ve aslında yinede tek değildir insan, içindeki ruh her zaman yanındadır, sadece o hep bunu bilemeyecek kadar meşgul olacaktır.
hep tartışılan, kah değere bulanıp göklere çıkartılan kah değersizlikten yerin dibine sokulan, kimine kezban kimine adriana lima olan, trip atsa sorunlu olmakla atmasa ilgisizlikle suçlanan, sevgisi bir dert sevgisizliği başka bir dert kabul edilen, kılını tüyünü kıçını başını son sevişmesini bakire oluşunu değer yargılarını mikroskop altında yeni bir mikrop türünü keşfeder gibi inceleyen insanlarla beraber yaşayan kızdır.
dün akşam çok sevgili oda arkadaşımın söyleyerek beni bir anlığına dünyadan koparttığı cümledir. aldığı iltihap hapının bir yan etkisiymiş meğer. bende bizden gizli votkayı yuvarlıyor sanmıştım. üstüne bir de yok içiyorsan yine hobi olarak iç de haber ver de seni aniden yere yıkılmış görünce korkmayalım diye dalga geçip kendisinden terlik yemişimdir.
(bkz: oda içi şiddet)
düğünümde çalmasını istediğim şarkı. o ne hoş bir ses, o nasıl bir yorum ve o nasıl kıvrak bir melodidir. eskilerin en nadide parçalarından biridir benim gözümde, özenle yaratılmış ve o özen onu ölümsüzleştirmiştir. şimdiki gibi her yaz başında patlayan ve sezon sonunda unutulan şarkılarla bir tutulamaz. velhasılıkelam gerçek bir sanatçıdan gerçek bir sanat eseridir, unutulmamalıdır.
bazen dünyanın en tatlı en komik insanı olan bazen beni günler boyu sinir eden tatlı sert aile ferdimdir. konuşmalarıyla beni şaşırtır bazen.
anneannemle telefonda konuşuyoruz konu derslere geliyor..
anneannem: kız derslerine iyi çalış bak sene sonunda karnen kötü olursa almam seni eve
ben: ehehüehh anane bizde karne yok ki trascript var ( hehe yırttık bu sene bunlar üniversitedeki not sistemi ile alakalı hiçbir şey bilmiyor )
anneannem: aman neyse işte, derslerinden kalma sonra onları seneye toplaman zor olur kendi derslerine bir de kaldığın dersler eklenirse başa çıkamazsın
ben: oha anane sen onu nerden biliyon ya (ben söylemedim kim söyledi lan açtım yine şom ağzımı )
anneannem: ben bilirim.
...
80 yaşında bir kadının üniversitedeki not sisteminden haberdar olması müthiş bir şey... düşünün o iki yaşındayken atatürk ölmüş.. büyüdüğü zamanlar inönü zamanları harp sonrası türkiyesi.. doğup yetiştiği yer küçük bir dağ köyü.. hayatı boyunca sırasıyla bütün elektronik aletlerin evrimini görmüş radyo tv ocak bulaşık makinesi çamaşır makinesi.. küçücük şehirlerin büyümesini izlemiş.. darbeleri görmüş.. öğrenci ihtilalleri sırasında okuyan çocukları için endişelenmiş.. hayatı boyunca sıkıntı çekmiş.. canlı tarih diyebileceğim eski topraklardan biri de o... böyle bir kadın kendi çağıyla bizim çağımız arasında uçurumlar olmasına rağmen üniversitedeki not sistemini merak edip sorup soruşturuyor az eksik öğreniyor ama öğreniyor işte.
düşünüyorum da bu kadın artık bir üniversiteli olmama rağmen, sanki aramızda 250 km'den fazla bir uzaklık yokmuş gibi hala üstümde stres yaratabiliyor.
''yaşandı bitti geçmişi bir kalemde silip atan, söylemesi kolay ama uygulaması mesele olan söz. yüzeyde bitti gibi görünse de çoğu şey, yaşandığı gibi çabucak bitmiyor aslında. insan içinde yaşatmaya devam ediyor bitişleri. etrafındakiler ne kadar konuşurlarsa konuşsunlar birisi hakkında, o birisini kendi tanıdığı biçimde hatırlamaktan kendini alamıyor, benim tanıdığım kişi bu değildi demekte inat ediyor. bitişleri bitiremiyor... sevgi, nefret, kin, aldanmışlık, terkedilmişlik duyguları ne kadar birbirine karışırsa karışsın üste çıkanın hep sevgi olması kalbin zalim bir oyunu mu diye düşünmeden edemiyor insan. bitişleri bitiremediğinden olsa gerek affetmeyi düşünüyor af dilemeye gelen olmadığı halde. insan aptal. ya da sevdikçe aptallaşıyor, kim bilir? önemli olanın insanın aptal olması. hatta insan öylesine büyük bir aptal ki devamlı neden diye düşünüyor. dili sussa yüreği, yüreği sussa ruhu haykırıyor ''neden neden neden ?! diye. insan gerçekten çok aptal. nedenleri bırakıp sonuçlara bakması gerektiğini göremiyor. insan içinin acısıyla öyle sarhoş olmuş ki bu acının hangi sonuca bağlı olduğunu göremiyor. kendi kalbini avutuyor yaşandı bitti diye. oysa bitmiyor, ya hep insanın içinde bir yara olarak kalıyor ya da diğer yaraların üstüne binmesiyle görünmez oluyor ... ama bitmiyor, bitemiyor. çünkü insan bitişleri bitiremiyor çoğu zaman. öyle söylendiği gibi olmak ya da olmamak mesele değil aslında, mesele ''bitişleri bitirmek''...
yaşamın ciddiliğinden bir kaçış vesilesidir. sarhoşluk iyi de ayılmak olmasa keşke, hayat hep o her şeye gülünen, etraftaki herkese komedyen sıfatının yakıştırıldığı, dertlerin tasaların o kadar da önemli olmadığı, nereden çıktığı belli olmayan filozofik sözlerle nirvanaya ulaşıldığı anda kalsa. dün akşam bembeyaz havlumdaki şarap lekesine bakıp kahkahalar atabiliyorken şu an o lekeyi nasıl çıkaracağımı düşünmek zorunda kalmasam. veyahut dün dengemi kaybedip popo üstü düşünce şaşkın gülüşlerimle duvarları çınlatan ben bugün her oturduğumda ''popom mu morardı acaba lan çok acıyor'' diye söylenmesem. hayattan zevk alan, çocuklar gibi şen ve sakar halde yaptıklarıma ve yapacaklarıma aldırışsız kahkahalar atsam yaşam denilen şeyin eğlenceden ibaret olduğu düşünceme sımsıkı sarılsam...
işte hayat o zaman gerçekten yaşamaya değer bir şey olurdu..