rojava'nın ülkemizden bakıldığı açıyla görünmeyen halidir. buradan açımız biraz dar olduğu için, geniş açıyla yaklaşımda bulunup incelenmiştir. güzel ve değerli bir bilgi niteliğindedir.
Rojava; Dêrikten Efrîne kadar yaklaşık 700 kilometrelik Kuzey Kürdistanın hemen öte tarafındaki coğrafya parçası.
Suriyenin Halep kenti yakınlarında bulunan bölge, Suriyenin kuzeyinde Kürtlerin yoğun yaşadığı bir yer. Bölgeye verilen ad, Kürtçede Batı anlamına geliyor. Bölge halkının Rojava Kürdistanı olarak andığı yer Türkçeye Batı Kürdistan olarak çevrilebiliyor.
Rojava Kürtleri, Suriye nüfusunun yaklaşık % 15ini oluşturuyor. Suriyede yaşayan en büyük azınlık gruptur. Sayıları yaklaşık 2 2.5 milyon civarındadır.
Baas Rejiminin uzun yıllardır uyguladığı baskı ve şiddetten dolayı Rojava Kürtleri de bölgede Esadın varlığını istemiyor.
rojava
Rojava üç bölgeden oluşuyor
1- Cizîrê Bölgesi
Bu bölge Dêrika Hemko Tirbespiyê, Girkê Legê, Amudê, Dirbêsiyê, Serêkaniyê ve Hesekê kentlerinde oluşuyor. Bölgenin şu an dörtte üçü Kürt yönetiminin denetiminde. Tüm kent merkezlerinde sivil ve askeri kurumlaşmalar bütünüyle son bir yıllık süre içerisinde ve önceki hazırlıklar ekseninde sağlanmış durumda. Bölgenin nufusu 2 milyon civarındadır.
2- Kobanê Bölgesi
Bölgenin Kuzey Kürdistandaki karşılığı Suruç ovasıdır. Suruç merkezi Kobanêye 10-15 km mesafede bulunuyor. Köyler hemen karşı karşıya. Kobanê bölgesinde Til Ebyad, Eyn isa, Menbec ve Cerablüs bulunuyor. Bölgede 500 binden fazla Kürt yaşıyor. Kent merkezi ve köylerin önemli bir kısmı Kürtlerin denetiminde.
3- Efrîn Bölgesi
Bölgenin Nüfusu 500 bin civarında ancak Suriyenin diğer kentlerinde yaşanan son göçlerle birlikte nüfusu şuan ikiye katlanmış durumda. Nüfusun önemli bir kısmının Êzaz, Cebel Seman ve idlipte yaşadığı Efrîn bölgesi tamamen Kürtlerin denetiminde bulunuyor.
Rojavadaki bu üç kürt bölgesi PYDye bağlı askeri güç YPGnin kontrolü altında bulunuyor. Bölgede El Kaideye bağlı El Nusra Cephesi ile YPG sürekli savaş halinde.
El Nusra Cephesi hem Kürt köylerine hem de Alevi köyleri saldırırak katliamlar yapıyor. YPG ise bunu engellemek ve bölgenin kontrolünü bırakmak istemiyor.
El Kaide neden saldırıyor?
Yukarıda saydığımız bölgedeki tüm kentler Suriyedeki idari düzenlenmeye göre Hesekê vilayetine bağlı. Cizîrênin Rimelan bölgesindeki petrol, tüm Suriyedeki petrolden daha fazladır. Neredeyse Kerkükle aynı potansiyele sahip.
Bu petrol potansiyeli düşünüldüğünde El Kaide gücünü artırmak için bu bölgedeki petrole gözünü dikmiş durumda. PYD ise hem bölgenin Kürt bölgesi olması hem de katliamlardan dolayı buna izin vermek istemiyor.
Peki mevcut siyasal durum nedir?
BU sorunun yanıtını gazeteci Amed Dicle ANFdeki köşesinde son derece kapsamlı bir şekilde kaleme aldı:
Yeni durumla birlikte Rojavada siyasal bir çekişme-mücadele başlamış denilebilinir. PYDnin de içinde bulunduğu Rojava Demokratik Halk meclisi bir tarafı, ağırlıkta KDP eğilimli partilerin içinde olduğu ENKS-Suriye Kürt Ulusal Meclisi diğer tarafı temsil ediyor. Aralarında ciddi vizyon ve perspektif farklılığı olduğu söylenebilir. Tarafların bu durumu olumlu yönetmesi Rojava halkının, Rojavanın refahı ve geleceği için kazandırıcı bir yarış olur.
Devrim süreci başladığında özellikle Türkiye gibi ülkeler KDP üzerinden ENKSyi Rojavada tek muhatap olarak görmek istedi. Bu süreçte Yüksek Kürt Konseyi ilan edildi ve bir kaç gün sonra Davutoğlu Temmuz 2012′de Hewler(Erbil)de ENKS temsilcileriyle bir toplantı yaptı. ENKS içindeki bazı partilerle de farklı zeminlerde toplantılar yapıldı. Azadi partisi ve Salahê Bedrettin gibi şahsiyetlere silah ve para yardımı yapıldı.
Bir süre önce Amudêde çıkan olaylar bu ilişki ağının sonucuydu. Yanısıra; El Parti ve Azadi üyeleri Efrinde gazetecilere ve Halk meclisi yetkililerine bombalı saldırıda bulunurken yakalandı. Bunların ifadeleri basına yansıdı. Bir çok örnekte göründüğü üzere Türkiye, Kuzey Kürdistandaki tecrübesini kullanarak Rojavada silahlı korucular örgütlemek istedi.
Nitekim Azadinin (suç üstü durumu da koruculuğa hevesini ortaya koyuyor) bu durumu Yüksek Kürt Konseyinin kararıyla soruşturmaya alındı.
Devrimin ilk gününden bu güne bazı siyasi yapılar olumsuz tutum ve pratikler içine girmiş olsa da Türk devletinin istediği Kürtlerin iç çatışması gerçekleşmedi. Aksine Rojavadaki siyasal eğilimler daha da yakınlaştı. Son iki haftalık gelişmeler bu birliği pekiştirdi.
Suriyeye askeri müdahale tartışmalarının olduğu dönemlerde ENKS, Suriye Ulusal Koalisyonuna üye olma talebinde bulundu. Koalisyon zorlu iç tartışmalardan sonra talebi kabul ettiğini açıkladı. Ancak Kürt tarafının taleplerine ilişkin kararı daha sonra vereceğini belirtti. Aynı koalisyon geçtiğimiz günlerde, Suriyeye ilişkin kararı gelecekte kurulacak parlamentonun alacağını söyledi. Kürtlerin, muhalefet Kürtleri bir halk olarak kabul etmeli talebini bir ülkede iki halk olmaz ifadesiyle reddedildi. Muhalefetin Kürtlere yönelik bu yaklaşımı takvim meselesi değil zihniyet meselesidir.
PYD, muhalefetin bu şövenist tutumunu kabul etmediği için mesafeli yaklaşıyor. Suriye Ulusal Koalisyonu bu tutumuyla PYDye muhalefet eden Kürtlerin bile PYD ile yakınlaşmasına yol açtı. Çünkü, PYDnin koalisyon için söyledikleri bizzat kendileri tarafından teyit edildi.
Koalisyonun Kürtleri kabul etmeme tutumu ENKS çatısı altındaki partileri de ayrı düşmesine yol açtı. Şimdiye kadar PYDye, Neden muhalefetin içine girmiyoruz diyen bazı partiler şimdi kendileri muhalefetin engeline takıldılar. Böylece; Rojavadaki her iki meclisin birbirine mahkum oldukları fazlasıyla anlaşılmış oldu.
Bu gelişmeler PYDnin Öcalanın perspektifleri çerçevesinde formüle ettiği geçici yönetim oluşturma projesinin daha erken hayata geçmesine yol açtı. Her Meclisin içinde yer aldığı bir komite oluşturuldu ve yakın bir zamanda seçimlerle Rojavanın ortak meclisi oluşturulacak.
Elbette Rojavada iç siyasi mücadele her zaman olacak. Bunun olması da gerekiyor. Tek mesele bunun silahlı bir yöne kaymaması. Azadinin Türkiyeden destek alarak böyle bir işe girişmesi de deşifre olmuş durumda. Salih Müslimin son Türkiye ziyaretinden hemen sonra Azadinin başkanı Mustafa Cuma ve El Parti başkanı Abdulhakim Beşar Ankaraya davet edildiler. Bu görüşmenin içeriği basından gizlense de El Parti ve kısmen Guney Kürdistandaki KDPye dayanarak, Rojavada ikinci bir ordu kurmak istedikleri biliniyor. Sêmalka sınır kapısının kapatılmasıyla da hedeflenenlerden biri de bu isteğin gerçekleştirilmesi için baskı oluşturmak. Rojava Halk Meclisi ve PYD bunu kabul etmiyor ve tüm askeri yapıların YPGde birleşerek Yüksek Kürt Konseyine bağlı çalışması isteniyor.
ikinci bir askeri yapılanmanın Güney Kürdistandaki gibi iç çatışmalara zemin olabileceği herkesi kaygılandıran bir durum. Buna rağmen KDP eğilimli partilerin Rojavaya Güney modelini dayattıklarını biliyoruz. Bu çevreden bazı yetkililerin PYDye otorite ve ekonomiyi %50 paylaşalım dediğini, PYDnin, otorite ve ekonomi halka aittir diyerek bu öneriyi kabul etmemesinden dolayı Sêmalka kapısının kapandığını da biliyoruz.
Peki Güney Kürdistan siyasal açıdan Rojavaya model olabilir mi?
Veya Rojavada gelişen durum Kürtlerin (4 parça Kürdistana) model olabilir mi? Bu sorunun cevabını bulmak için tekrar da olsa Rojavadaki siyasal-sosyal duruma göz atmakta fayda var.
1- Coğrafik olarak Rojava mevcut durumda üç parçaya bölünmüş ve ara bölgelerde şiddetli çatışmalar var. Bu durum Suriyenin geleceğiyle birlikte netleşecek. Aynı zamanda; bu bölgeler önemli oranda Araplaştırılmış. Arap aşiretlerin de kendi aralarında sorun ve çelişkileri var. Rojavadaki siyasal otoriteler şimdi aynı koordinasyon altında çalışıyor ancak coğrafik bölünmüşlük ciddi bir mesele. Oysa Güney Kürdistan tek parça. Fakat tümü Kürt yönetiminin denetiminde değil. Kürdistanın %56′si Kürtlerin denetiminde, geri kalan (Kerkük gibi petrol bölgeleri) Bağdat hükümetine bağlı. Rojavadaki petrol bölgesi ise şimdi Kürtlerin denetiminde ve saldırıların temelinde de bu petrol kaynakları var.
2-Rojava, Arap Medyasının deyimiyle Suriye ekonomisinin ana kaynağı. Cızire bölgesindeki Petrol ve tarım Suriye ekonomisinin yarısından fazlasını karşılıyor. Kobanêdeki tarım ve Efrindeki zeytin arazileri bununla birleştiğinde müthiş bir ekonomik potansiyel ortaya çıkıyor.
3-Kültürel olarak Rojava halkı Kuzey Kürdistandaki Kürtlere daha yakın. Bir şehrin ayrı devletlerinde yaşayan akrabalar. Ve orada sadece Kürtçenin Kurmanci lehçesi konuşuluyor.
4-Güneyde ve aslında tüm Ortadoğuda toplum mühendisliğiyle siyaset yapılır, siyaset değişik sınıfların inisiyatifinde şekillenir. Ancak Rojavada tüm sorunlara rağmen toplum doğrudan siyasi ve ekonomik üretime katılıyor. Siyasetçinin itibarı halka yaptığı hizmetle ölçülüyor maddi imkanlarla değil. Toplum odaklı bir örgütlenme var. Hayat maddi çıkarlar üzerine kurulu değil. Kooperatifler gibi ortak üretim ve paylaşım alanları yoğunlukta.
5-En önemlisi de Rojavada belki de dünyadaki ve özellikle bölgedeki örneklerinin tam aksine siyasal devrimden önce toplumsal devrim gerçekleşti. Kuzey Kürtlerinin gündemleştirdikleri demokratik özerk yönetimler mevcut durumda Rojavada hayat buluyor, siyasal, toplumsal, ideolojik ve sosyal çalışmalar kurumsallaşarak yeni yaşam kültürünü var ediyor.
Siyasal devrimin kazanımları yanlış stratejilerle yok olabilir. Ancak toplumsal devrimler beraberinde yeniden siyasal devrimlerin yolunu açabilir. Rojavadaki 30 yıllık çalışmalar, toplumsal devrime evrilerek siyasi kazanımlar için güçlü bir zemin oluşturdu.
Özetle; Rojava tüm sorun, saldırı ve imkansızlıklarına rağmen kendi kendini yönetmeye hazırdır. iç çelişki, çatışma, sorunlar olacaktır. Ama Kürdistanın geneline hakim Kürt siyasal eğilimler orada ortaklaşmak durumundalar. Bu sebeple nasıl ki şimdi Suriye sadece Suriye değilse, Rojavada sadece Rojava değildir. Tüm Kürt siyasal ve toplumsal oluşumların buluşabilecekleri demokratik bir platformdur.
--spoiler--
Filistin halkı israil zulmü altında direnişi sürdürüyor. Rojava Devrimi IŞiD çetelerine karşı direnişini sürdürürken ikinci yılına girdi. Rojava Devrimini bir kez daha kutluyoruz. Filistin halkının ve Rojava halklarının direnişini çifte standart uygulamadan destekleyen demokrasi güçlerinin cephesi daha da büyüyor.
Zira Selahattin Demirtaşın cumhurbaşkanı adaylığı etrafında birleşen güçler sadece bir seçime girmiyorlar, aynı zamanda bir gelecek tahayyülü açıklıyor, Ortadoğuda barış ve demokrasinin mücadelesini veriyorlar. Demirtaşın adaylığının bu kadar güç ve destek bulmasının nedenlerini biraz da burada aramak gerek.
Öyle ki, sadece Demirtaşı aday gösteren kesimler değil, kutuplaşma, statüko, şovenizm, Kemalizm, yargılar, ön yargılar ve daha başka birçok faktörden kaynaklı olarak farklı parti ve siyasi tercihlerde bulunan ve aslında emek, barış ve demokrasi cephesinde yer alması gereken kesimler de bu defa dikkatini Demirtaşı destekleyen cepheye yöneltmiş bulunuyorlar.
Kürt halkının, henüz Kürt özgürlük hareketi etrafında birleşmeyen kesimleri içinde de Demirtaş ciddi bir etki yaratmış bulunuyor. Dün Yetmez ama evet diyen, AKPye oy veren ya da çeşitli tarikat ve KDP çizgisindeki siyasi oluşumlara meyilli ya da buralarda örgütlü kesimlerin ciddi ciddi Demirtaşa oy vermeyi tartıştıkları aktarılıyor.
Önceki gün Nusaybinden arayan bir dostumuz; Kürtler Osmanlıdan bu yana ilk defa Kürtleri gerçek anlamda temsil eden bir adayla karşı karşıya. Bu kadar önemli bir göreve, cumhurbaşkanlığına bir Kürt ilk defa aday oluyor. Bunun yarattığı heyecan oldukça büyük. Kürtler bunu oldukça önemsiyorlar. Geçmişte kime oy vermiş olursa olsun, bu defa Kürtler içinde Demirtaşa Bölgeden çok güçlü bir destek olacak diyor.
Yine Alevi yurttaşlarımız içinde Demirtaşa yoğun bir ilgi ve destek ortaya çıkmaya başladı.
Ekmelettin ihsanoğlu destek bulmuyor. Erdoğanın diktatörlük hevesinin yarattığı korkuyla Erdoğan olmasın da kim olursa olsun anlayışının giderek, Alevi yurttaşların eşit yurttaşlık haklarını kayıtsız koşulsuz savunan bir adayı desteklemeye meylettiğini gösteren fazlasıyla veri bulunuyor. Alevi dernekleri, kitle örgütleri, temsilcileri de bu yönlü açıklamalar yapıyorlar. Kürt hareketine karşı bazı rezervleri olsa da emek, barış ve demokrasi cephesinde yer almak için ilk defa güçlü bir adım atıyorlar.
Selahattin Demirtaşın, geçen salı günü açıklanan tutum programında Alevilere yönelik söylemi, Diyanetin kaldırılması, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve eşitlik yurttaşlık hakkı konusunda yapılan açık ve net saptamalar ise Aleviler içinde Demirtaşa yönelik ilgi ve desteği daha da genişletti.
Eksikleri olmakla birlikte, Demirtaşın Yeni Yaşam Çağrısı adıyla açıklanan tutumu; programın, Erdoğan ve ihsanoğlunun vizyon toplantılarından farklı olarak sadece ezilenler, mazlumlar, işçi ve emekçiler cephesinde değil, tüm burjuva basın ve siyasi merkezlerinde de büyük bir etki yarattığı görülüyor. Bu kapsamda birçok yazı yazılıyor, tartışma ve değerlendirmeler yapılıyor.
Önceki akşam istanbul 1 Mayıs Mahallesinde Alevi yurttaşların bulunduğu bir ortamda yaptığımız tartışmada ilk turda Selahattin Demirtaşa verecek olan Alevi yurttaşların, ikinci turda da Erdoğanın karşısında kim olursa ona oy vereceklerini belirten eğilimi de görmüş olduk. Bu cenahta yeni bir dönemin ilk adımı atılıyor. Aleviler, işçi ve emekçilerle, Kürt halkıyla, ezilen ve sömürülen milyonlarla birlikte kendi kulvarlarına yöneliyor.
Yine geçen hafta Samandağda ÖDP ve Halkevleri temsilcileri ile birlikte katıldığımız panelde, bu iki politik çevrenin yoğun bir eleştiriye tabi tutulması, cumhurbaşkanlığı seçimindeki tutumlarının muğlaklığının sorgulanması, açık ve net olarak emek, barış ve demokrasi güçleri ile birlikte hareket etmeleri gerektiğine vurguların ısrarla yapılması Demirtaşı aday gösteren cephenin güçlü dayanaklarına işaret ediyor. Yine bir hafta önce Çorum Mecitözü Derneğinin istanbulda düzenlediği piknikte, Çağlayan işçi Derneğinin işçilerle düzenlediği panelde ve daha bir çok toplantı ve tartışmada ortaya çıkan gerçek durum, hiç olmadığı kadar ilgi, yönelim ve desteği gösteriyor.
Elbette bu yönelimde Demirtaş faktörü bir yer tutuyor, ancak en önemli faktör deyim yerindeyse arayışın giderek artıyor olması, burjuva düzen partileri arasında tercih yapmaya mahkumiyet prangalarının kırılıyor olmasıdır.
işçilerin, emekçilerin, sendikaların ve meslek odalarının, bir kez daha vurgularsak, kendisini sol ve sosyalist cephede tanımlayan kesimlerin bu tarihsel koşulları iyi değerlendirmelerinde yarar var. Zira gerçek bir alternatif için, daha ileri bir adım atmak için şimdi koşullar daha uygun hale gelmiş bulunuyor.
--spoiler--
türkiye'dir. boykottu falandı filandı uğraşılacağına; devlete, israil'e seri bir şekilde gönderdiği petrolü kesmesi için baskı yapmak daha etkili olacaktır.
yaşanan olayların göstermiş olduğu vaziyettir. israilin bu şekilde palazlanması da boşuna değildir zannımca. amerikan ekonomisi silah endüstrisine ve ticaretine bağlı olduğu için, ukrayna, israil, suriye ve daha bir çok yerdeki karışıklığın gizli destekçiliği, üçüncü dünya savaşını istediğini gösteriyor ve bu sayede ekonomisini yeniden kalkındırmayı hedefliyor.
edit: bu teori sizlerin görüşüne uymuyorsa rica ederim küfürsüz ve hakaretsiz belirtin bunu.
yıllardır süregelen vaziyet. pkk olmasaydı (desteklediğimden söylemiyorum ama olan bu) ne üzerinden politika yapacaklardı kimbilir. mhp bile parti olarak yıllarca pkk üzerinden propaganda yaptı ve hala yapmakta. belki de pkk sırf bu yüzden var edildi, türkçülere bir düşman portresi çizmek için.
edit: türkçülüğün çıkışı da biliniyor ama bu türkçüler şu anda neden pkk dışında bir şeyden bahsedemez oldular acaba? türkçülüğü pkk doğurmadı ama pkk yaşatıyor zannımca.
ilk izlediğimde çok şaşırtan reklam. hiç çekmeseydiniz daha iyi diyeceğim reklam. elleri kolları bembeyaz adamın yüzü kömürle boyanmış zenci gibi konuşmaya çalışıyor. keşke yapmasaydınız böyle şeyler.
temeline de bakıldığında ordular bile ticari amaçla kurulmuştur. tekstilcilik ilk olarak ordu kıyafetleri tasarlamak adına ortaya çıkmış ve sektör haline gelmiştir. ne kadar çok milli duygu o kadar çok bayrak demektir. bayrak siyaseti ucuz siyasettir. bayrağın hiçbir kutsallığı yoktur. ha bir kazak ha bir bayrak.
kadın bedenini ve kadını bir standart içerisine yerleştirmeye çalışan gundi erkek kafası eseridir. bu tür başlıklar sadece kadını aşağılamaya çalışmakla kalmaz, kendi erkekliğindeki bazı yoksunlukları da dile getirmeye çalışır. yani alenen ''ben doğru düzgün bir erkek olamıyorum, lütfen kadın düşmanlığı yapışımla benim ne derece bir hödük olduğumu siz anlayın'' demektedir.
Türkiye'de Gezi parkı eylemleriyle oluşan toplumsal muhalefet sivil halka dönük şiddet uygulamaları ile bastırılmaya çalışılmıştır. Ölüm ve yaralanmalara yol açan fiziksel saldırıların yanında ifade özgürlüğüne ve özel hayata yönelik müdahaleler de bu saldırı da yerini almıştır. Böylece,Türkiye'de Gezi Parkı eylemleriyle iktidarın özgürlükleri sınırlama girişimlerine karşı toplumsal tepkinin ve demokrasi talebinin sosyal ve sanal her alanda dile getirilmesinin önüne geçilmeye çalışılmıştır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 02.06.2013 tarihinde "baş belası twitter" açıklamasından birkaç gün sonra, BU AÇIKLAMAYI TALiMAT OLARAK ADDEDEN BiR KISIM KAMU GÖREVLiSi TARAFINDAN YURTTAŞLARIN ÖZEL HAYATLARINA, iFADE ÖZGÜRLÜĞÜNE SALDIRI MAHiYETiNDE OPERASYONLAR GERÇEKLEŞTiRiLMiŞ VE BiR ÇOK YURTTAŞ GÖZALTINA ALINARAK HAKLARINDA SORUŞTURMA VE KOVUŞTURMALAR AÇILMIŞTIR. izmir'de de 38 genç yurttaşımızın aynı nedenle gözaltına alındığı ve bunlardan 28'i hakkında dava açılmış olduğu da bilinmektedir.
Ceza Muhakemesi Kanununa aykırı olarak başlatılan bu hukuka aykırı soruşturmalar yurttaşların kişi hürriyeti ve güvenliği üzerinde bir tehdit olarak kullanılmıştır. Polis şiddetinin deşifre edildiği medyada dahi yerini bulan popüler fotoğraflardan, izmir Barosu'nun kamuoyuna duyurduğu telefon numaralarına kadar her şey; yardım çağrıları, anayasal olarak güvence altında olan barışçıl ve demokratik eylemlere davet, polis şiddetinin ya da hükümet tavrının eleştirildiği her paylaşım birer suç delili olarak dosyaya yerleştirilmiş ve ifade özgürlüğünü kullanan bireyler üzerinde bilinçli bir kaygı oluşturulmaya çalışılmıştır.
Alelacele gerçekleştirilen operasyonun sonrasında hazırlanan iddianamede atılı suçlar TCK'nın "Kamu Barışına Karşı Suçlar" arasında gösterilmekteyken, tüm şüpheliler için Recep Tayyip Erdoğan'ın mağdur olarak gösterilmesi de bu hukuka aykırı soruşturmanın gerçek amacını ve toplumsal saikini ortaya koymaktadır.
Düşünceyi açıklama özgürlüğü ile demokrasi anlayışının yakın ilişkisi bulunduğu tartışmasızdır."Düşünceyi açıklama özgürlüğü demokrasiyi, demokrasi düşünceyi açıklama özgürlüğünü gerektirir".ifade özgürlüğünün ekseninde de "çoğulculuk ve hoşgörü" ikiz değerleri bulunur. Bu doğrultuda, düşünceyi açıklama özgürlüğü yalnızca onaylanan, zararsız olduğu kabul edilen ya da toplumun geneli açısından kabul edilebilir bulunan "düşünceler" için değil, hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, "demokratik toplumun" olmazsa olmaz unsurları içerisinde yer alan çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin gerekleridir.
Nefret söylemi içermeyen ya da şiddete sevketmeyen ifadelerin engellenmesi ise hukuk devleti iddiaısnda olan ülkeler açısından kabul edilebilir değildir. Sosyal medyada toplantı ve gösteri yürüyüşüne davet, politik eleştiri, direnişin içinde söz, görüntü ve resim paylaşma açıkça bir"şiddete yönlendirme"niteliğine ulaşmadığı sürece sınırlandırılamaz.
ifade özgürlüğünün sınırlandırılması söz konusu olduğunda sadece soruşturmanın konusu olan kişilerin değil tüm toplumun ifade özgürlüğüne karşı bir eylemin varlığından söz etmek gerekmektedir. ifade özgürlüğü kuramında"dalga etkisi" (chilling effect)olarak da bilinen bu durum Avrupa insan Hakları Mahkemesi'nin bir çok kararında ifade özgürlüğünü ihlâl eden bir etken olarak da vurgulanmaktadır. Nitekim, bu soruşturma da suçlama olarak, TCK m. 216 ve m. 301 gibi ifade özgürlüğü aleyhine bugüne kadar çok kullanılmış hükümlerinin aksine TCK m. 214 ve m. 217'nin kullanılmasını üstü örtülü bir sansür girişiminden başka bir şekilde anlamlandırmak mümkün değildir. Bu açıklamalar ve sadece tweet'leri nedeniyle 35 saat gözaltı uygulanan bu operasyon sonrasında çok sayıda kişi, attıkları mesajların suç unsuru içerip içermediği konusunda tedirgin olmuştur. Söz konusu soruşturmada 38 kişi gözaltına alınmış olsa da, bu soruşturmanın etkisi bu 38 kişi ile sınırlı kalmamış, onbinlerce sosyal medya kullanıcısı soruşturmanın etkisi ile tedirginlik yaşamış, pek çoğu eylemlere dair paylaşımlarını silmiş, profil adlarını resimlerini değiştirmiş ya da hesaplarını kapatmıştır.
Anayasa m. 26'ya göre düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Ancak şüpheli memurların ve savcıların kanunlara ve hukuka aykırı olarak yürüttüğü ve 38 kişi hakkında soruşturma/29 kişi hakkında kovuşturma başlatılmasını sağladığı bu dosyayla yurttaşların ifade ve haberleşme özgürlüğüne aba altından sopa gösterircesine müdahale edilmiştir. Sonuç olarak şüphelilerin bütün bu suç oluşturan eylemleri, "suç görünümüyle" topluma sunularak yurttaşların ifade özgürlüğünü sınırlayacak bir etki yaratmıştır.
Açıklanan nedenlerle; usulsüz olarak soruşturma işlemlerini yürüten kolluk kuvvetleri ve soruşturma savcıları hakkında gerekli soruşturmanın yapılması ve bu tür düzmece davalarla toplumun sindirilmesine izin verilmemesi amacıyla ihlallerde sorumluluğu bulunanlar hakkında suç duyurusunda bulunuyoruz.
Tüm yurttaşlarımızı ifade özgürlüğüne sahip çıkmaya çağırıyoruz.
gece gazetenin baskı saatlerinde gelen açıklamadan sonra montaj iddiasının çöküşü durumudur.
--spoiler--
Robin Lainin açıklamasının tam metni şöyle:
Türkiye basınında son dönemde yayımlanan haberlerde, ismim bir belge ve röportajla ilişkilendiriliyor; bir ses kaydının sahte ve montaj olduğunu söylediğim belirtiliyor. Bu konuda düzeltme yapmak ihtiyacı duyuyorum.
Söz konusu görüşme ve açıklama, benden aldatıcı ve hileli yöntemlerle alındı. Bir tanıdığıma kişisel bir iyilik yaptığıma inandırıldım. Türkçeyi anlamadığım veya konuşamadığım için ses kaydındaki diyaloğun içeriği konusunda yanlış yönlendirildim. Kayıtla ilgili açıklamayı çalıştığım şirket adına değil, bireysel olarak yaptım. Güvendiğim bu kişi, çalıştığım şirketten benim bir kartvizitimi aldı ve mektubun üzerine zımbaladı; böylece, bu şirketten resmi bir belgenin çok kötü bir sahte örneğini yarattı.
Bu nedenle Türkiye basınında yayımlanan açıklamalarıma ve belgeye, haberlerde aktarılan bağlamda güvenilmemesi gerektiğini söylemek istiyorum. Dahası, ben adli ses uzmanı değilim ve belgede de belirtildiği gibi, sadece hızlı bir analiz yaptım. Yukarıda sözü edilen açıklamayı yapmam için, kendi çıkarlarını ilerletmek isteyen kişilerce yanlış yönlendirildim ve bana yalan söylendi. Ardından bu belge şirketime aitmiş gibi görünecek şekilde değiştirildi. ismimi ve itibarımı, kınanması gereken ve aldatıcı bir biçimde kullanan kişiler hakkında yasal işlem başlatmayı düşünüyorum.
bir gerçektir. sayın başbakanınızın insan ayırmaksızın herkesin hakkını yeyip gaspetmesi hepimizi düdüklediğini gösterir. sayın olması bu gerçeği değiştirmez.
halkından bir tek kişiyi bile sayın olarak görmeyen bir başbakan, sayın denmeyi haketmez.