besiktas3358
121 (çevresinde sevilen sayılan)
on birinci nesil silik 26 takipçi 390.85 ulupuan
entryleri
oylamalar
medya
takip

    necip fazılı tanıyalım

    1.
  1. 1904-1924 Yılları Arasında Geçen Sürede Necip Fazıl

    Necip Fazıl Kısakürek 26 Mayıs 1904 tarihinde istanbul’da doğmuştur. Bazen kendisinden kaynaklanan bazen de ailevi sebeplerden dolayı 11 yılda 6 okulda öğrenim görmüştür. 1916’da Mekteb-i Fünunu Bahriye-yi Şahane Mektebine (günümüz Deniz Harp Okulu) imtihanla girmiştir.1921 yılına kadar eğitim gördüğü bu okulda Yahya Kemal BEYATLI, Hamdullah Suphi TANRIÖVER, Ahmet AKSEKi gibi önemli kişilerin öğrencisi olmuştur. Bu okulda 1950 yılında yurt dışına kaçan ve ileride kendisiyle zıt görüşlere haiz olacak Nazım HiKMET de 2 sınıf üstte öğrenim görmekteydi.

    Necip Fazıl KISAKÜREK, Bahriye Mektebinde öğrenim görürken şiirle ilgilenmeye başlamış ve ‘Nihal’ isminde bir dergi çıkarmıştır. Kendi ifadesiyle ‘Ne oldumsa, bu mektepte oldum diyecektir.’

    1921 yılında Darulfünun’un (1933’te istanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür) Felsefe bölümüne kayıt yaptırmış ve bu okulda Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Ahmet KUTSi, Ahmet HAŞiM ve Faruk Nafiz ÇAMLIBEL gibi ünlü edebiyatçılarla tanışmıştır. Yine bu dönemde Yakup Kadri’nin çıkarmış olduğu ‘Yeni Mecmua’ dergisinde şiirleri yayınlanmıştır.

    Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Avrupa ülkelerine burslu gönderilecek ilk öğrenci grubu için açılan sınava katılmış ve Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından burslu öğrenci olarak Fransa’nın başkenti Paris’teki Sorbonne Üniversitesi Felsefe bölümüne kaydı yaptırılmıştır.

    1924-1934 Yılları Arasında Geçen sürede Necip Fazıl

    Paris’te öğrenimine devam ederken ünlü filozof Henry Bergson ile tanışmıştır. Necip Fazıl KISAKÜREK ‘ O ve Ben ‘ adlı eserinde Paris hayatını şu şekilde tarif etmektedir; ‘ Kadını, kumarı, içkisi, bohem hayatı, şüpheci felsefesi, sara nöbetleri içinde sanatı, çözmeye çalıştıkça dolaşan ve bütün meseleleriyle Paris … kabus şeklindeki hayatımı anlatmaya hicabım ve islami edebim manidir’.

    Paris’teki burslu öğrencilik hayatının bir yılı dolmadan Necip Fazıl KISAKÜREK’in 1974 yılında yayınlamış olduğu ‘O ve Ben ‘ adlı eserinde ifade ettiği ‘hicap duyulacak hayat’ Ankara’nın kulağına gitmiş ve Paris’e gelen Maarif Müfettişi Zeki Mesut adlı müfettişin raporuyla buradaki öğrencilik hayatı son bulmuştur. Durumun en ilgi çekici vahameti ise bizzat müfettiş Zeki Mesut tarafından Necip Fazıl KISAKÜREK’in kendisine verilen son aylık ve memlekete dönüş parasını kumar masasında kaybetmesi ve Türkiye’ye felsefeci olarak olarak değil azıtmış bir kumar bağımlısı olarak dönmesidir.

    1925 yılında Felemenk Bahr-i Sefid Bankasında işe başlamış, sonrasında Osmanlı Bankasının Ceyhan, istanbul ve Giresun şubelerinde çalışmış, 1929 yılında iş Bankası’nın Ankara şubesinde göreve başlamıştır. Bu dönemde 1925 yılında ‘Örümcek Ağı’, 1928 yılında da ‘Kaldırımlar’ adında birer şiir kitabı çıkartmıştır. iş Bankası’nda 9 yıl çalışmış ve müfettişliğe kadar yükselmiştir. Devlet katında oldukça saygı görmüş, piyesleri Devlet Tiyatrolarında yayınlanmıştır. Necip Fazıl KISAKÜREK’iN hayatına kumar, içki ve kadına ‘Beyza Hanım’ da bu dönemde katılmıştır. Beyza Hanım, Necip Fazıl KISAKÜREK’in kokaine verdiği takma addır. Necip Fazıl KISAKÜREK Beyza’yı tatmadığını ifade etse de 1975 yılında yayınladığı ‘ Babıali’ adlı eserinde onu içenler kadar güzel anlatabilmiş ve Beyza Hanım’ı şu şekilde tarif etmiştir. “ Beyza Hanımefendi adıyla sanıyla kokain … küçük bir şişe içinde naftalin gibi pırıl pırıl, ince beyaz bir toz … burnunda ve yanak adalelerinde hafif bir donma hissi ve peşinde dipsiz bir huzur, oluruna bırakma zevki … bu bir hal; lafla anlatılamaz. Bir kere, iki kere çekmekle de anlaşılamaz, devam etmek ve onunla ünsiniyet kazanmak lazım …“

    Necip Fazıl KISAKÜREK bu dönemde CHP’li denecek kadar dönemin tek partisi CHP ile sıkı fıkı olmaya başlamıştır. Bu dostane ilişkinin önemli bir göstergesi olarak Aralık 1930’da meydana gelen Menemen Olayı’ndan sonra Ankara Türkocağın’daki Kubilay’ı Anma Toplantısında şöyle demiştir “ … Gözüme görünen şeyi açıkça, kaidesiz, tertipsiz ve imansız söylüyorum. Eğer zayıf tutarsan, , eğer inkılabın yüreğini, hassasiyetini ve sinirlerini temsil etmezsen, bıçağın ters tarafı ile yirmi dakikada kesilen Kubilay’ın kafasında sana tevcih edilen akıbeti seyredebilirsin … Türkiye’nin nüfus kütüğündeki softa ve mürtecilerin yeşil kanını kurutacaksın; bu kadar …“(5), yine 1 Ocak 1931 tarihli Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çıkan “Kubilay’ın Başı” başlık yazısında da “Vatanımızın kalbimize en yakın bir köşesinde, daha dün düşman bayrağından temizlediğimiz bir meydanı, bugün ...ınna fetahnleke, yazılı zift ruhlu bir irtica aleminden temizliyoruz. Düşman bir kılıçtır. Bu kılıç şakırtıyla çekilir, vızıltıyla savrulur aydınlıkta saplanır. irtica, yatağımızın başucundaki bir bardak suya karıştırılan zehirdir….. Menemen hükümet meydanında toplanan ister üç kişi olsun. Üç yaylım ateşle dumanlara karışan vaka ister bir cam kırılışı kadar ufak, ister Nuh Tufanı kadar büyük olsun. Dökülen kan ister bir yüksüğü, ister bir sarnıcı doldursun. Bu hadisenin mana ve derecesi, dışımızdaki hesap ve mikyasların hükmünden çıkıyor. Bu hadisenin şekli ile ruhu arasındaki fark, Kublay’ın diri ve ehemmiyetsiz başı ile ölü ve ebedi başı arasındaki farka müsavidir. Bu farkı meydana Kubilay’ın kesik başı çıkardı…. Ona icap ettiği kadar yanmak ve ruhuna paye vermek elimizde değil. Fakat bir muallim ve zabit banı yuttuktan sonra sinsi sinsi deliğine çekilen kara yılan şöyle ıslık çalıyor: ‘Bana, tabii ömrün ne kadarsa burada bitirip geber, diye bir delik gösterdin. Ben bu delikte duramıyorum. Beni taş’a ezemedikçe, gazla yakamadıkça, külümü yele vermedikçe sana rahat haram olsun...’ Onun bu son isteğini yerine getirmek elimizdedir.” demiştir Lakin 1969 yılında yayımlanan ‘Son Devrin Din Mazlumları’ adlı kitabında Menemen Olayı ile ilgili olarak şunları yazmıştır. “1930 yılının Aralık ayının sonlarına doğru Menemen’de cereyan eden hadise, birkaç serseriye yaptırılmış böyle bir tertip içinde başka bir şey değildir ve olanca gayesi büyük ve kuvvetli sandıkları din adamlarını ortadan kaldırmak olmuştur. Evet bütün şahsiyetli Müslümanları, bilhassa Nakşibendi tarikatı büyüklerini ortadan kaldırmak için hükümetçe düzenlenen Menemen vakası tertiplerin en vicdansızını teşkil eder“diyerek 1930 yılında Menemen Olayı ile söylediklerinin tam tersini söylemiş ve 1930’larda sıkı fıkı olduğu CHP iktidarını ve isim vermeden Mustafa Kemal ATATÜRK’ü komplo düzenlemekle suçlayarak ‘ hangi Necip’in söyledikleri doğrudur’ diye sormamıza sebep olmuştur.

    1932’de yazdığı ‘Bir Hikaye Birkaç Tahlil’ adlı hikayesinde ‘softa kimdir’sorusuna şöyle yanıt vermiştir “ … Onu tarife hacet yok. Onu tanırız. Yürüyüşünden, duruşundan, bakışından, kaçışından tanırız. O zaten kendisini gizlemiyor. Dün başına sarık takıyordu. Bugün giydiği, kanun nazarında şapka, hüsnü nazarında gene sarıktır. Bugünün sarıklısı dünkünden daha çok yezittir….Zamanın akışını zorlayan, kendi iddiasından başka hiçbir yenilik olmayan deliller müstesna, her yeni şey karşısında ‘eski’nin ısrarı softalıktır…’

    1934-1943 Yılları Arasında Geçen Sürede Necip Fazıl

    Necip Fazıl KISAKÜREK’in kendi anlatımıyla ‘hidayete erme süreci’ 1934’te Beyoğlu Ağa Camii’nde Cuma dersleri vermekte olan Nakşibendi büyüklerinden Vanlı Seyyid Abdülhakim Arvasiile tanışması ile başlamış ve hayatı değişmiştir. Necip Fazıl KISAKÜREK, Arvasi etkisini ‘Mürşid’ adlı şiirinde şöyle anlatmıştır. “ Bana yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;/ Ruhuma büyük temel çivisini çaktınız !“ Necip Fazıl KISAKÜREK’in 1984’te ölümünden sonra yayınlanan ‘Kafakağıdı’ adlı kitabında Arvasi’ye , “Köpeğin olarak kendi köpekliğimden kurtulayım; insan olayım!“ diye yalvarmıştır. Lakin 1934’te Abdülhekim Arvasi ile tanışan Necip Fazıl KISAKÜREK’in hayatı öyle kolay değişmemiş 1943 yılına kadar hem CHP ile ilişkisini hem de içkili, kumarlı bohem hayatına devam etmiştir.

    Necip Fazıl KISAKÜREK, 1936 yılı sonunda bir edebiyat dergisi çıkarmaya karar verdi. Celal BAYAR’IN evine gitti ve “Memleketin buna ihtiyacını takdir edersiniz. Eğer emrinizdeki bankalardan iş Bankası ve Sümerbank bana bir senelik peşin ilan karşılığını muayyen bir para verebilirlerse bir mesele kalmaz“ dedi. Celal Bayar kendisine hak verdi ve Necip Fazıl KISAKÜREK’e 1600 lira takdim etti. Bir mebusun ayda 200 lira aldığı dönemde bu iyi bir paraydı ve Necip Fazıl KISAKÜREK’in ilerde birçok defa yapacağı gibi devletten para almanın ne kadar kolay olduğunu belki de bu olayda idrak etmişti.

    Tek parti dönemi ile ilişkiler o kadar iyiydi ki; Necip Fazıl KISAKÜREK 10 Kasım 1938 de Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ölümü üzerine Cumhuriyet Gazetesi’nde 26 Kasım 1938’te Atatürk hakkında övgü dolu şu cümleleri yazmıştı. “...Benim gözümde birbirine bağlı iki işin sahibi iki Atatürk var. Zaman tasnifinde bunlardan biri düşmanın denize dökülüşüne, öbürü bugüne kadar sürer... Biri ölüm hükmü giymiş bir milleti şahlandırdı. Mucize çapında bir başarıyla madde ve askerlik planında muzaffer kıldırdı. Öbürü, bir an evvelki ölüm tehlikesini doğuran sebepler âlemine karşı harekete geçti, fikir ve cemiyet planında yeni bir bünye inşasına girişti... inkilâbcı Atatürk’e bütün talih ve salahiyetini asker Atatürk hazırladı. Garip bir tesadüf cilvesi iki Atatürk’ten her biri ayrı isim taşıyor. Mustafa Kemal ve Atatürk... inkilâbcı Atatürk, Tanzimattan beri Türk cemiyetinin Avrupa medeniyet manzumesine kavuşturulması yolunda girişilen yarım ve kısır teşebbüsleri tam ve yüzde yüz randımanlı hamleler haline getirdi... Milli Kahraman’ın ölümü önünde duyduğumuz matem hissini, tek bir emniyet duygusu ile teselliye muktediriz: Teknesinde Atatürk’ü yoğuran Türk milletinin, için için tekevvünleriyle aynı çapta kahramanlara daima gebe kalacağı emniyeti...”

    Necip Fazıl KISAKÜREK’in CHP ile iyi ilişkileri ATATÜRK’ün ölümünden sonra da devam etmiştir. 1938 yılında kurulan Celal BAYAR hükümetinin Maarif Vekili olan Hasan Ali YÜCEL tarafından Dil Tarih Coğrafya Fakültesi kadrosundan Yüksek Devlet Konservatuarına tayin edilmiştir.

    1940 yılına geldiğimizde Necip Fazıl KISAKÜREK CHP’ye milletvekilliği başvurusunda bulunmuş, fakat talebi reddedilmiştir

    1943 yıllarından itibaren başlangıçta rejime övgü dolu fakat sonrasında rejim karşıtı yazılar yazmaya başlayacağı ‘Büyük Doğu’ dergisini çıkarmaya başlamıştır. ‘Büyük Doğu’ dergisinde dini içerikli pek çok yazı çıktığı halde CHP ile ilişkiler sürüyordu. Örneğin Büyük Doğu dergisinin 9. Sayısı “ Atatürk’ün Altın Anahtarla Açtığı Son Fabrika Kapısı… Şimdi Onun Ruhu Ayni Anahtarla Türk’ün Zafer Kapısında…“ başlıklı kapakla çıkmıştı.(14) 10. Sayıda ise “ Atatürk Dirilecektir“ başlıklı yazısını yayınmışı ve şöyle demiştir. ‘Bir gün Atatürk dirilecektir!!!Evet, laf ve hayal, yahut fikir ve remz aleminde değil, doğrudan doğruya madde ve hakikat dünyasında Atatürk hayata dönecektir!!! Bir gün Atatürk Etnoğrafya Müzesi’ndeki taş sandukasının kapağını omuzları ile kaldırıp, ufki vaziyetten şakuli vaziyete gelecek ve sırtında mareşal üniforması Ankara’da Atatürk Bulvarı’nda görülecektir. Bir gün onu, kafuriden yontulmuş asil ve mevzun parmakları ile kılıcının kabzasını kavramış, zarif ve ince endamı ile bir masaya eğilmiş ve gök gözleri ile dünya haritasını süzmeye başlamış olarak göreceğiz!!! Bugün dünya muhasebe ve muvazenesinde Türk milletine ait hakların terazi kefesinde görüneceği andır!!! işte o gün başımızda bulunacak olan şahsiyet, günün gerektireceği üstün kurtarıcılık vasıflarına göre, ruh ile olduğu kadar maddesi ile de Atatürk’ten başkası olmayacaktır. Zira, Türk milletinin içindeki Atatürk’lerin harekete geçmeleri ile, onun sandukasını devirip bu Atatürk’lerin derisi içine yerleşmesi aynı ana rast gelecektir!!!“

    1943-1950 Yılları Arasında Geçen Sürede Necip Fazıl

    1943 yılının Aralık ayı sonunda Büyük Doğu Dergisi ‘rejimi beğenmemek’ gerekçesi ile kapatıldı. Dergi Şubat’ta tekrar yayınlandıysa daMayıs 1944 ile Eylül 1945 arası tekrar kapatıldı. Bu kapatılmalar Necip Fazıl KISAKÜREK’i oldukça radikalleştirdi ve birkaç yıl öncesinin koyu bir rejim savunucusu olan Necip Fazıl KISAKÜREK koyu bir rejim karşıtı haline geldi. Çoğunlukla Adıdeğmez takma ismiyle yazmış olduğu yazılarında CHP, ismet iNÖNÜ, Falih Rıfkı ATAY gibi siyasilerle Atatürk heykelleri, kadının çalışması, okul müsamereleri, kadınların açılması gibi konularda sert eleştirilerde bulunmaya başlamıştı(16). Adıdeğmez takma adıyla “ Kaçgöç kaldırıldı ve kadın açıldı…. Kadına tütün ameliliğinden hakimlik makamına kadar her iş sahası sunuldu. Ev ile aile ocağı güme gitti….“ diyordu. Diyordu lakin Necip Fazıl KISAKÜREK’in evlendiği Neslihan Hanım gayet modern ve şık giyinirdi ve başı açıktı.(17)Bir zamanlar Cumhuriyet’in faziletlerini anlatan Necip Fazıl KISAKÜREK, şimdi ise Cumhuriyet’in kötülüklerini anlatmaya başlamıştı. Bir yazısında rejim ile alakalı olarak “ Cumhuriyet’ten sonraki azami hercümerç, azami düzensizlik ifadesini milli kurtuluş hamlesinin ruh ve fikirde hazırlanmamış, ondan sonra da sindirilmemiş bir hareket olmasından başka hiçbir türlü izahı mümkün değildir…“ diyecek; fakat ‘ruhtan’ ve ‘fikir’den söz eden Necip Fazıl KISAKÜREK 1911 ile 1922 yılları arasında aralıksız olarak harp etmek zorunda kalan, varını yoğunu kaybeden, geri kalmışlık ve hurafelerin bataklığında debelenen, sağlıksız, yorgun, yılgın ve moralsiz bir toplumla Atatürk’ün önce emperyalizmi sonra geri kalmışlığı yenip çağdaş bir ülke kurduğundan hiç söz etmemişti. Sağlık devriminden, tarım devriminden, kadın devriminden , meclis/demokrasi mücadelesinden , bağnazlık ve hurafeyle mücadeleden, aklın ve bilimin rehberliğinin kabul edilişinden hiç söz etmiyordu. Cumhuriyet mucizesinin ‘ruh’ ve ‘fikir’ eksikliğiyle başarılmış olması her halde ayrı bir mucize olması gerekirdi. (18) Daha 1-2 sene öncesinde Büyük Doğu Dergisi’nin 9.-10. Sayılarında Atatürk’ü öven, hatta ‘Atatürk dirilecektir’ başlıklı bir yazı yazan Necip Fazıl KISAKÜREK’teki bu keskin ve zıt değişim oldukça ilginçtir. Bunun en önemli sebebi o dönemde filizlenen DP siyasi hareketinde sağlam bir yer alabilmek için bir tavır değişimi miydi? Bunu zaman gösterecekti.

    Necip Fazıl KISAKÜREK ve Büyük Doğu dergisi artık tehlikeli bir silah haline gelmişti. Sadece rejime karşı değil , hayata dini pencereden bakmayan herkese karşı kullanılacak bir silah.(19) Bunun ilk örneği 4 Aralık 1945’te gerçekleşen “Tan Matbaası Baskını”dır. Necip Fazıl KISAKÜREK ‘Babıali’ adlı eserinde Tan Matbaası Baskını’nı Büyük Doğu dergisinin organize ettiğini şöyle itiraf etmiştir. “ Bu, bir yıla varmayan yarım yamalak intişar devrinde Büyük Doğu’nun verimi ne olmuştur? Daha ilk (sondaj) girişiminde petrol bulunmuş ve onun, bütün yurda ve oradan bütün islam alemine yön veren ve yol gösterici alev sütunları halinde bir gün fışkırmak istidadı, en iptidai şekliyle de olsa belirmiştir. Bu istidadın aksiyon planında ilk kımıldanışı Tan gazetesi baskını … Bu gazetede karargah kuran komünizme … Birdenbire Anadolulu ve kökçü üniversite gençliğinin pençesine düştü; eşyası toz gibi havaya savruldu ve makineleri makarna gibi didik didik edildi … Bu gençler Büyük Doğu idarehanesinin önüne gelerek tezahürlerini göklere çıkarmışlar, Sabık Şair’i (Necip Fazıl KISAKÜREK) pencereye çağırmış ve hitabını çılgın aşıklar içinde dinlemişler ve yara berelerini aynı idarehanede tedarik ediliveren pansuman malzemesiyle sarmışlardır… ve işte, hemen başlarına yıkılan Tan Gazetesi … ve o gün boy göstermeye başlayan ilk Büyük Doğu Gençliği!“’ işte üstad lakaplı Necip Fazıl KISAKÜREK’in ilk büyük başarısı talan olmuştur. Artık Necip Fazıl KISAKÜREK cephesini tam anlamıyla belirlemiş ve amansız bir CHP ve rejim karşıtı olmuştur. II. Dünya Savaşı ‘nın dışında kalmakla beraber savaş ekonomisiyle iyice perişan hale gelen, CHP’den uzaklaşan halk kitlelerini dergisiyle yön vermeye çalışmış, bu durumdan da 1950’lerde iktidara gelen DP döneminde oldukça faydalanmıştı. (20)

    1950-1961 Yılları Arasında Geçen Sürede Necip Fazıl

    1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasıyla Necip Fazıl KISAKÜREK’in eleştirileri yoğunlaşmıştı. 14 Mayıs 1950 yılında yapılan seçimleri DP’nin kazanmasıyla birlikte Necip Fazıl KISAKÜREK’in CHP, inönü ve Atatürk karşıtlığı sınır tanımaz bir hal almıştı.

    Adnan MENDERES’in 1951 DP izmir il Kongresindeki şu sözleri Necip Fazıl KISAKÜREK’i derinden etkilemişti. “Şimdiye kadar baskı altında bulunan dinimizi baskıdan kurtardık. inkılap sofralarının yaygaralarına ehemmiyet vermeyerek ezanı Arapçalaştırdık. Mekteplerde din derslerini kabul ettik. Radyoda Kur’an okuttuk. Türkiye Müslüman devlettir ve Müslüman kalacaktır. Müslümanlığın bütün icapları yerine getirilecektir.“(21) Adnan MENDERES’in bu sözlerini duyan Necip Fazıl KISAKÜREK işte o an kendi ifadesiyle ‘Menderes’in kölesi olmaya’ karar vermişti. ‘Benim Gözümde Menderes ‘ adlı eserinde “Böyle bir sözü söyleyecek başbakanın kölesi olduğumuzu söylemekten şeref duyarız. Tekrar ediyoruz. Partimize, siyasi muhitimize, kabinemize, tezatlarımıza ve hatıra gelen ve gelmeyen her şeyimize rağmen, en saf ve halis tarafından azat kabul etmez köleliğimiz kabul buyurunuz.“ diyecek; lakin ilerde açıklayacağımız gibi köleliği bir geçim kaynağı haline getirmekten hicap duymayacaktır. Çok değil 1930’da rejime karşı yapılan isyanları en sert şekilde cezalandırılmasını isteyen, softaları ağır dille eleştiren, çıkaracağı gazete için Celal BAYAR aracılığıyla devlet kurumlarından hatırı sayılır bir para alan, 1940 ta CHP’den milletvekilliği başvurunda bulunan, 1943 yılında Büyük Doğu dergisinin 9. ve 10. Sayılarında Atatürk’ü inanılmaz derecede öven Necip Fazıl KISAKÜREK kısa bir sürede 180 derece zıt sayılabilen fikir değişikliklerinde bulunması oldukça ilginç bir noktadır. Bunun en önemli sebebi ‘Tam Bağımsız ‘ Türkiye’nin 1946 ‘dan itibaren bu ilkeden ödün vermeye başlaması ve ABD’nin güdümüne girmeye başlaması; özel teşebbüs eliyle, ABD kredileriyle kalkınma ve dine yönelme politikalarına yelken açılmasıdır. Necip Fazıl KISAKÜREK’te yelkenlerini bu rüzgarla doldurma çabası içerisine girmiştir.(22) 1950 DP iktidarıyla da ABD ‘nin etkisi Türkiye de daha da artmış ve Necip Fazıl KISAKÜREK siyaseten din istismarına başvuran Adnan MENDERES’e yapılacak en iyi köleliğin, bir taraftan din propagandası yapmak, diğer taraftan ise DP’nin siyasi rakibi CHP’yi olabildiğince eleştirerek ABD güdümlü politikaları övmekte olduğunu görmüştür. Büyük Doğu Dergisi aracılığıyla Atatürk, inönü, Cumhuriyet düşmanlığı,yapmıştır. 1943 öncesinde ak dediğine artık kara demekten çekinmemiş, tabiri caizse gocunmamıştır.

    Artık dönemin muhafazakar yazarı diyebileceğimiz Necip Fazıl KISAKÜREK o günlerde hiç beklemediği bir olayla sarsılmıştır. Kendi ifadesiyle “En büyük hastalığım, felaketim asıl zaaf noktam“ dediği kumar yüzünden başı belaya girmiştir. 4 Mart 1951 tarihinde bir kumarhane baskınında gözaltına alınmıştır. O günlerde gazetelere yaptığı açıklamada yazacağı bir eser için, kumarhaneler hakkında bilgi toplamak amacıyla orada bulunduğunu söyleyecektir. 1970’de ise bu olayı daha farklı bir şekilde açıklamıştır. “ Efe ve külhani soyundan silahlı bir adam “ temin etmek için söz konusu kumarhaneye gittiği şeklinde anlatmış ve bu olayın DP’nin siyasi bir komplosu olduğunu belirtmiştir.

    Gerçekte Necip Fazıl’ın alkol tutkusu vardır. Fakat Kumar tutkusunun yanında bu mazur görülebilecek bir durumdur. Kumar tutkusu neredeyse bir hastalık halini almış, alay konusu olmuştur. Bir keresinde Eşref Şefik’in kendisine ilaç alması için verdiği parayı kumarda kaybetmesi üzerine çok sinirlenen Eşref Şefik’in dışkı dolu bir lazımlığı Necip Fazıl KISAKÜREK’in kafasından aşağı boca ettiği edebiyat çevrelerinde sıkça anlatılan bir olay olmuştu. (23) Mina URGAN ‘Bir Dinazorun Anıları’ adlı kitabında bu olayı şöyle anlatmıştır. “Şimdi şu Urgan soyadını bana kimin önerdiğini duyunca küçük bir şok geçireceksiniz. Necip Fazıl KISAKÜREK! 1930 lu yılların Necip Fazıl’ı ile 1940 lı yılların Necip Fazıl’ı arasında uzaktan yakından en küçük bir benzerlik yoktur. Bunlar iki ayrı kişidir sanki. Birincisini çocukluğumdan beri çok iyi tanırdım. Annemin bir yakın arkadaşına aşık olduğundan, bizim evden çıkmazdı. ikinci ise, hiç görmedim, hiç tanımıyorum. Çünkü bende, bütün arkadaşlarım da 1940’tan sonra onunla selamı sabahı kesmiştik. Süper Mürşit olarak parlak kariyerini, hayretler içinde uzaktan izlerdik ancak. O sıralarda duyduğumuza göre, bu şaşırtıcı değişimin nedeni tik sorunuymuş. Necip Fazıl’ın bir yüz tiki vardı. Kaşı gözü acayip oynardı, ikide bir bu biçimsiz tikten kurtulmak için, böyle işlerin uzmanı bir şeyhe gitmesini salık vermişler. Şeyh efendi okumuş, üflemiş ve ancak bir haftalık bir süre için , tikinden kurtarmış onu. işte ne olduysa o bir hafta içinde olmuş. Bizim bohem şair Necip Fazıl, Süper-Mürşide dönüşmüş ansızın. Necip Fazıl kısa boylu gövdesine göre bacakları fazlasıyla kısa, hiçte yakışıklı sayılmayacak bir adamdı. Gelgelelim , kendisini bir afet , bir erkek güzeli sanırdı her nedense. Necip Fazıl’ın yüzsüz bir yanı vardı. Başkalarının evinde kendi evindeymiş gibi davranırdı. … Necip Fazıl’ın içkisi ölçülüydü . ama kumar tutkusu sınır tanımazdı. Eşref Şefik ile arasında geçen olayı, istanbul’un yazarçizer takımından bilmeyen yoktu. Eşref Şefik annemin çocukluk arkadaşı olduğu için, onun ağzından dinlemiştik bunu. Eşref Şefik hastaymış; onu yoklamaya gelen Necip Fazıl’a ilaç alması için bir miktar para vermiş. Necip fazıl ilaçları hemen alacağını söyleyip, evden çıkmış. Eşref Şefik beklemiş beklemiş, ne ilaçlar varmış ne de Necip Fazıl. Sabaha doğru bir lazımlığı çişle doldurmuş; ateşi çok yükseldiği halde pencerenin önünde pusu kurmuş, lazımlığı kumarhaneden eli boş dönen Necip Fazıl’ın başından aşağı boca etmiş.’(24)

    Necip Fazıl KISAKÜREK; 15 Haziran 1951 tarihli Büyük Doğu Dergisinde Doğu Cemiyeti adını verdiği hareketin ana nizamnamesini yayımlamıştı. Bu nizamnamede “Cumhuriyet’in en ileri gerçek mefkuruleşmiş nevi“ olan ‘Başyücelik Devleti’nden söz edilmiştir. Bu nizamnameden anlaşıldığı kadarıyla CHP’nin altı okuna karşılık Büyük Doğu Mefkuresinin ‘Dokuz Umde’si ( Ruhçuluk, ahlakçılık, milliyetçilik, şahşiyetçilik, cemiyetçilik, keyfiyetçilik, nizamcılık, müdahalecilik ve sermayede tahdit) vardı. CHP’nin Milli Şefine karşılık islami bir ulu olan ‘Başyüce’ vardır. TBMM’de "Hakimiyet Milletindir yazarken" Yüceler Kurultayında " Hakimiyet Hakkındır"‘ yazacaktır. Başyücelik devletinde sosyal problemler islam hukukundaki ‘kısas’ yöntemi ile çözülecektir. Cinayetin bedeli şehir merkezlerinde idamdı. Hırsızlığın cezası kolun kesilmesidir. Faiz, dans, heykel, zina, fuhuş, kumar, içki, uyuşturucu ve her türlü keyif verici madde yasaktır. Sinema devletin kontrolünde olacak, kahvehaneler kapanacaktır.(25) Necip Fazıl KISAKÜREK ‘ideolaçya Örgüsü’ adlı kitabında bu düşüncelerini şöyle anlatmıştır. "Türk vatanının yalnız Müslüman ve Türklerle meskun, yalnız Türklerden ve Müslümanlardan ibaret hale gelmesi, hain ve muzlim unsurlardan baştan başa temizlenmesi için her türlü tedbir alınacaktır. … islam inkılabı orducudur ve özenle yetiştirilecek subaylar, orducu Büyük Doğu idealinin icrada mihrak şahsiyetidir ve Büyük Doğu militarizması, bütün insanlığa icabında tam bir vicdan hürriyeti, icabında da operatör bıçağı gibi cebir ve zorla tatbik edilecek bir ideal manivelasıdır. " diyerek 1951 yılında iktidara gelen ve ilk icraatlarını din alanında yapan DP’den de cesaret alarak çok açık bir şekilde Cumhuriyet rejimine meydan okuyarak laikliği, sosyal hukuk devletini ve demokrasiyi hiçe sayıp kaba bir ‘şeriat düzenini’ savunmakta, hatta bu düzeni kurumsal bir yapıya oturtmaya çalışmaktadır. 1951’de Büyük Doğu Dergisinde belirttiği bu görüşler DP iktidarı tarafından bizzat Adnan MENDERES tarafından desteklenmiştir. (26)

    1952 yılında Necip Fazıl KISAKÜREK, DP lideri Adnan MENDERES ile görüşerek kendisini ve dergisini hükümetin hizmetine sunmaya hazır olduğunu, bunun için himaye edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bunun üzerine Adnan MENDERES, Necip Fazıl KISAKÜREK’ten Büyük Doğu’yu dergi olarak değil de gazete olarak çıkarmasını istemiştir. Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih KORUR aracılığıyla 5000 liralık bir avans verilmiştir.(27) Paranın kokusunu ve iktidarın desteğini alan Necip Fazıl KISAKÜREK, Adnan MENDERES’e sık sık mektup yazmış dergisi/gazetesi için sık sık para istemiştir. (28) Mektuplarında Adnan MENDERES’i yere göğe sığdıramayan, iltifat yağmuruna tutan Necip Fazıl KISAKÜREK, bu dönemde örtülü ödenekten yoğun olarak para almaya başlamıştır. Örneğin Büyük Doğu’nun çıkışının ilk haftasında örtülü ödenekten 1000 lira alıp resmi ilanları da bağlamayı başarmıştır.(29) Lakin o dönemde Necip Fazıl KISAKÜREK’in üç faaliyeti Adnan MENDERES’in bu ilişkiyi dondurmasına sebep olmuştur. Bunlardan ilki, Büyük Doğu dergisinde Beyoğlu’nda bir mason kulübünden elde edilen belgeleri yayınlayıp bazı tanınmış kişilerin masonluğunu ifşa etmesidir. Bu durum Adnan MENDERESve DP’yi oldukça rahatsız etmiştirve Adnan MENDERES’in isteği ile Büyük Doğu 19 Eylül 1952’de ‘ Tünele Giriyoruz’ yazısıyla kapanmıştır. Necip Fazıl KISAKÜREK’in ‘masonlar’ konulu yazı dizisinin Adnan MENDERES’i ve DP’yi Büyük Doğu dergisini kapattıracak kadar rahatsız etmesi oldukça düşündürücüdür. (30)

    ikinci olay, daha önce Tan Matbaası’nın basılmasına yol açan Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’daki kışkırtıcı yazılarıyla bir gazeteciye suikast düzenlenmesine sebep olmasıdır. 1952 yılında Büyük Doğu’nun; dönmelerin, masonların ve Yahudilerin çığırtkanı ve islam düşmanı olarak tanıttığı gazeteci Ahmet Emin YALMAN, 1952 Kasım’ında günümüzün tacizci gazetecisi Hüseyin ÜZMEZ tarafından saldırıya uğramış ve yaralanmıştır. Büyük Doğu Dergisinde suikast öncesinde şu başlıklar altında kışkırtıcı yayınlar yapılmıştır. ‘Belnemilel Münafık’ (20 Haziran 1952), ‘“yalnız şuna şaşırıyoruz. Nüfusu 1 milyonu aşan bir Türk şehrinde nasıl yaşıyor, nasıl yaşatılıyorsun hayret?“ (12 Ağustos 1952),“ Bu milletin ekmeğini yiyip yurdunda oturan namus düşmanı ve vatan hainlerinin yok edilmesini bir an evvel görmek istiyoruz.“ (12 Ağustos 1952).(31) Bu suikast olayından sonra Necip Fazıl KISAKÜREK tutuklanmış, yargılanmış ve 1 yıl hapis yattıktan sonra 2 Aralık 1953’te tahliye olmuştur. (32)

    Üçüncü olay ise cezaevinden çıkan Necip Fazıl KISAKÜREK ‘Benim Gözümde Menderes’ adlı eserinde anlattığına göre Kıbrıs buhranının keskinleştiği bir dönemde Adnan MENDERES ile görüşmüş ve kendisini "Meclisteki ‘Egemenlik Ulusundur’ yazısından başlayarak, yalanların en büyüğü halinde ‘Halk’ ismini taşıyan partiyi hak ile yeksan (yerle bir) etmeye’ ve onun her alandaki’ tahribini iz bırakmamacasına silmeye" davet etmişti. Adnan MENDERES kendisini bir saat dikkatlice dinlemiş Büyük Doğu’ya örtülü ödenekten para yardımı yapmıştır. (33) Görüşmenin ardından istanbul’da 6-7 Eylül 1955 olayları üzerine Adnan MENDERES; Necip Fazıl KISAKÜREK ve Büyük Doğu’dan uzak durmaya karar vermiştir.

    Bu üç olay sonrasında Necip Fazıl KISAKÜREK, DP ve bilhassa Adnan MENDERES arasında gerilen ipler 1956 yılında tekrardan gevşemiş; Adnan MENDERES, Necip Fazıl KISAKÜREK’e Büyük Doğu’yu yeniden çıkarması için ilk aşamada örtülü ödenekten 30 bin lira vermiştir. Bu parayı Necip Fazıl KISAKÜREK az bularak şu sözlerle eleştirmiştir. “Yine 30 bin lira -başka bir gazetenin prova baskılarına yetmeyecek olan bu para- benim çıkaracağım gazeteye yeter kabul edilmektedir.“ (34)

    19 Eylül 1952’de kapatılan Büyük Doğu ‘Tünelden Çıkıyoruz ‘ yazsıyla yeniden yayın hayatına başlamıştır. Fakat Necip Fazıl KISAKÜREK Büyük Doğu’nun bu yeni döneminde Adnan MENDERES’ten sürekli olarak para isteyecektir. (35)

    Necip Fazıl KISAKÜREK, 1956-1960 yılları arasında Büyük Doğu aracılıyla hem CHP’yi, hem inönü’yü, hem Mustafa Kemal ATATÜRK’ü, hem de erken dönem Cumhuriyet’i eleştirerek DP’nin de propagandasını da yapmış; Adnan MENDERES’e çok sayıda mektup yazarak birçok defa para istemiştir.Bunda da başarılı olduğunu söylesek sanırım yanılmış olmayız.

    26 Mart 1956 tarihli mektubunda 37 bin liraya ihtiyacı olduğunu yazmış,(36) 1 Mayıs tarihli mektubunda ise "Şu anda 1000-1300 liralık varidatı bilhesap gördüğüm halde henüz hiçbir tahsilatyapabilmiş değilim“ demiştir(37). 2 Haziran 1956 tarihli mektubunda “ Birinci sınıftan derhal resmi ilan, Haziran ortasında 10 bin lira. Emrinize şiddetle muhtacım. Gerisi biiznillah kolay… ellerinizden öperim. " (38) demiş; 8 Haziran 1956 tarihli mektubunda " Birinci sayfadan resmi ilan almaya başlayacağım andan itibaren her ay 8-9 bin lira karım olacağını, aksi halde her ay 15 bin lira zarara devam edeceğimi müteaddit vesilelerle arz etmiştim. Günlük satışım olan 1000 lira umumi masrafımdan 700-800 lira eksiktir ve esasen ilansız Türkiye’de hiçbir gazete çıkmaz, ne satsa kendisini koruyamaz. "(39) demiş, 4 Temmuz 1956 tarihli mektubunda "… Bana sadece bir defalık katiyen ve katiyen ilansız, şusuz, busuz olarak on beş bin lira lütuf ediniz ve kitap neşriyatı da dahil büyük bir neşriyat evi kurmamı temin buyurunuz. Bu arada kalbim de şifa bulacaktır. ihtiramlarımla " (40) demiş, 13 Ekim 1956 tarihli mektubunda " Bir miktar para bularak matbaaya kağıdı yatırdım. Eksiğim 7000 liradır. Bana bunu- artık ne ilan ne bir başka yardım talebi- son defa olarak lütfederseniz bende geçen defa ki imkanıma nazaran hata edip de haftalık şekilde çıkarmadığım organımı, içinde pırıldayan rüya şartlarına erdirebileyim. " (41) demiş; 26 Kasım 1956 tarihli mektubunda, " Bugün binbir fedakarlıkla üç nüshalık matbaa ve kağıt bedelini temin ettiğim mecmuamı kurmak için muhtaç bulunduğum 7000 lirayı son defa olarak bana lütfetmenizi ve artık bir daha yardım mevzuunda benden hiçbir rica dinlemeyerek zaferimi müşahede buyurmanızı istirham ediyorum " (42) demiştir.

    Necip Fazıl KISAKÜREK 1957 yılında Fuad KÖPRÜLܒye hakaret ettiği gerekçesi ile 8 ay 4 gün ceza almış ve cezaevine girmiştir. 24 Haziran 1957 tarihinde Adnan MENDERES’e yazdığı mektupta eşi Neslihan KISAKÜREK’e yardım edilmesini istemiş; Adnan MENDERES bu talebe kayıtsız kalmayarak Neslihan KISAKÜREK’e 3000 lira yardımda bulunmuştur.(43) 19 Ağustos 1957 tarihli mektubunda " Günlük gazeteye memur edileceksem bana bir banka kredi açar, bu kredi 150 bin lirayı geçmez, hakkım olan resmi ilan verilir, ben de o zaman gazetenin ne demek olduğunu gösterir, borcumu en kısa zamanda öder, büyük mana ve madde tesisini kurarım. Haftalık organa memur edileceksem bu iş bir defalık 25 bin lira davasıdır…"(44) diyerek resmi ilanın hakkı olduğunu ve yaptığı işin bir memuriyet olduğunu belirtmiştir. Demokrasi Yıldızı Menderes’in buna izin vermesi oldukça üzücüdür. 16 Eylül 1957 tarihli mektubunda ise "… çoluk çocuğunun aç olduğunu üç ay önce eşine verilen 3000 liranın yetersiz kaldığını,… Maraş’tan parti adayı olarak gösterilmesi için Parti Genel Başkanlığı’na başvuruda bulunduğunu,… aç evim, zindanda muzdaribim ve feci hanem ve namzetliğim bahsinde isterseniz hep birden, isterseniz bir ikisinden beni koruyunuz … "(45)diyerek maalesef yalvaran mektuplar yazmış, ayrıca 1940’ ta mebusluk başvurusu yaptığı CHP gibi, DP tarafından da 1957 yılındaki başvurusu reddedilmiştir.

    Necip Fazıl KISAKÜREK 1958’de hapisten çıkıp da yeniden Büyük Doğu’yu çıkarmaya karar verir vermez yine Menderes’e mektup yazarak yardım istemiştir. 14 Haziran 1958 tarihli mektubunda “Reklam ve sair ihtiyaçlarım için 10 bin lira lütfedilirse... Ayda 6 bin lira tahsis olunursa... Akis, Kim, Form gibi mecmuacıklarla bütün muhalefet matbuatını saf fikirle çürütücü, muazzam bir içtimai ve edebi, ideoloji, bina edici kaalara ve yüreklere nüfuz edici bir mecmua kuracağıma emin olunabilir. Bu da olmazsa tam altı aydır bir tek yardım görmeyen beni vazife günüme kadar her ay muayyen ve mukarrer bir mikyas altında kurmaktan ve göz yaşları içinde yalnız ibadet ve mücerret eserler kaleme almaya terk etmekten başka iş kalmaz." demiş; 19 Kasım 1958 tarihli mektubunda, “8 aylık kredi ile Büyük Doğu’yu muazzam bir haftalık halinde çıkarmamı temin buyuracak ve elime ilk masraflar için yalnız 15 bin lira lütfedecek olursanız, bu defa gayet temkinli, vakarlı, hesaplı, bütün kuvvetimi saf fikir, sanat ve ilim sahasında gösterecek fevkalade ve payidar organımı kurabilirim. …“(46) demiştir. Örtülü ödenekten para yardımı almanın Necip Fazıl KISAKÜREK için oldukça sıradan bir olay haline geldiğini ‘Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar’ adlı eserinde ki şu sözlerinden anlaşılabilmektedir: “ 26 Mayıs Perşembe akşamı … Ne oluyordu bana? .. Her gün bir harp sahnesi halinde gezdirdiğim, kanlı başımın tek pansumanı gece ve uyku, her zaman o kadar cömertken bu defa birdenbire örtülü ödeneği neden kesmişti. “ .(47)

    Necip Fazıl KISAKÜREK 27 Mayıs 1960 ihtilali’nin ardından yapılan Yassıada duruşmalarında örtülü ödenek davasında yargılanmış ve 1952-1960 yılları arasında Adnan MENDERES’ten para aldığını kabul etmiştir. Örtülü ödenekten kendisinin yazdığı ‘ Benim Gözümde Menderes ‘ adlı kitabında “ Örtülü ödenekten bana verilenleri 147 bin lira olarak tespit etmişlerdi.“(48) demiştir. Yassıada Mahkemesi iddianamesinde Necip Fazıl KISAKÜREK’le ilgili şu suçlamalarda bulunulmuştur. “ Din istismacılığını geçim vasıtası yapan, muhalefet liderine yazıları ile tecavüz eden Necip Fazıl’a yekünü 147 bin lirayı tutan ödemelerde bulunulmuş, sözü geçen bir suçtan mahkum olduğu bir sırada karısı Neslihan KISAKÜREK’e muhtelif zamanlarda 5000 lira verilmiştir. “

    Necip Fazıl KISAKÜREK, DP iktidarında örtülü ödenekten 147 bin lira alırken, hapiste olduğu dönemde ailesine 5000 lira para verilmiştir. 1960 yılında bir cumhuriyet altınının 108 lira olduğu düşünülürse o dönemin şartlarında oldukça iyi bir gelir elde ettiği aşikardır. Necip Fazıl KISAKÜREK’in 1954-1960 yılları arasında istanbul Park Hotel’deki harcamalarının tutarı ise 802 bin 675 lira olduğu düşünülürse (49); örtülü ödenekten alınan paraların tamamının Büyük Doğu davasında harcandığını söylemek oldukça masum bir yaklaşım olacaktır. Günümüzde belli kesimlerin ‘üstad ‘ lakaplı Necip Fazıl KISAKÜREK için “… eğilmeden bükülmeden bir hayat yaşamıştır“ şeklinde ki sözleri maalesef doğru değildir. Adnan MENDERES’e yazılan mektuplar bunun yegane göstergesidir.

    1943 yılına kadar Cumhuriyet rejimi sayesinde Fransa’ya öğrenci olarak gönderilen, Cumhuriyet’in; devlet aracılığıyla kurulan ilk bankası olan iş Bankası’nda uzun yıllar çalışan, Dil Tarih Coğrafya Fakültesi kadrosunda yer alan, Yüksek Devlet Konservatuarı’na tayin edilen, rejimi konuşmaları ve eserleriyle öven, Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra duygu yüklü yazılar yazabilen, Büyük Doğu Dergisinin 9. ve 10. Sayılarında Atatürk’ü övmekle beraber ‘ Atatürk Yeniden Dirilecektir’ başlıklı yazılar yazabilen Necip Fazıl KISAKÜREK’in 1943 yılının sonlarından itibaren değişen siyasi atmosferde kendisine sağlam bir temel edinme amacı taşıdığı düşünülebilir. 1950 sonrasında ki yazılarında sürekli Allah’tan, Kur’an’dan, dinden söz eden, CHP’yi yerin dibine sokan, Adnan MENDERES’i , DP’yi hiç eleştirmeyip devamlı olarak öven Necip Fazıl KISAKÜREK, ABD politikasını da devamlı olarak yazılarıyla ve söylemleriyle desteklemiştir. 17 Temmuz 1959 tarihli Büyük Doğu Dergisinde yayımlanan ‘ Amerika, Dünya ve Biz’ başlıklı makalesiyle bu konuda zirve yapmış ve Sovyet Rusya’nın karşısında Amerika’nın yanında yer almamız gerektiğini şu sözlerle açıklamıştır. "Amerikan politikasını korumakla mükellefiz... Amerikan siyasetini tutmak biricik yol... Amerika'dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından ileri geçemeyiz. Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikanizm politikasını kendimize tecezzi etmez (birbirinden ayrılmaz) bir siyaset vahidine (tekliğine) göre ayarlamakta büyük ve her işe hâkim bir mânâ gizlidir. "(50). 1946 ya kadar tavizsiz uygulanan ‘Tam Bağımsızlık‘ ilkesini benimsemediği de bu sözlerinden anlaşılmaktadır. Sonraki süreçte yazılarında ve konuşmalarında takipçilerine, hedefe ulaşabilmek için ‘ılımlı’ olmayı öğütlemiştir. Örneğin laiklik konusundaki öğüdü şöyledir. “Biz ne laikiz diyoruz ne laik diyoruz. Birinden biri ama söylemiyoruz. Laiklik ne iyidir ne kötüdür, diyoruz. Dikkat edin onu da söylemiyoruz. Ama diyoruz ki, laiklik dünya hükmü olan bir din hakkında kabil-i tatbik değildir. Evet, sevgili gençler, daima benim gibi konuşmaya çalışın. Çünkü davamız çeşm-i bülbül kadar naziktir, yere düşüp kırmayalım.“ Şüphesiz ki Necip Fazıl KISAKÜREK’in bu sözlerine en iyi cevap, bizzat Atatürk’ün kendi el yazısıyla yazmış olduğu laiklik tanımı olmalıdır. Mustafa Kemal ATATÜRK 1930 yılında kaleme aldığı ‘Vatandaş için Medeni Biligler’ adlı kitabında laikliği şu şekilde tanımlamıştır. "Türkiye Cumhuriyeti'nde herkes Allah'a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türk Cumhuriyeti'nin resmi dini yoktur. Türkiye'de, bir kimsenin fikirlerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. Artık samimi mutekitler, derin iman sahipleri, hürriyetin icaplarını öğren." Lakin o dönemde ve maalesef günümüzde laikliği bu şekilde anlatan siyasetçi ve düşünür çok ama çok azdır. Bir nevi meydanı Atatürk’ü kötülemeye çalışanlara karşı boş bıraktıklarını söylesek sanırım yanlış yapmamış oluruz.

    Necip Fazıl KISAKÜREK 1960 sonrasında da siyasi hayata eser, yazı ve söylemleriyle etki etme çabasını da hayata gözlerine yumduğu 1984’e kadar devam ettirecekti. Günümüzde Atatürk ve Cumhuriyet’i kabul etmeyen, yermeye çalışan , ‘Tarih’i yapan’a saygısızlığı erdem sayan bir grubun da en büyük dayanak noktası maalesef Necip Fazıl KISAKÜREK olacak, özellikle Cumhuriyet’in erken dönemine ait kaynaksız tarih yazıları temel alınacaktır.

    Hatırlatma: yazı Levent Hacialioğlu'nun Necip Fazıl Kısakürek adlı makalesinden alıntıdır.
    1 ...
  2. yavuz sultan selim in şah ismail eşek türk demesi

    1.
  3. Kaynak dedesinian götü . Türk tarihi ile türklük şuuru ile yakından uzaktan ilgisi olmayan ilgiyi bırak bilgisi olmayan ne olduğu hangi soyu taşıdığı belli olmayan kişilerin sıcmıgı bir başlık . Yavuz türk milletinin ender yetiştirdiği cihan hükümdarıdır mertligini yiğitliğini savaşçı ruhunu savaş meydanında tokatını yiyen soysuz atalarıniz bilir. Bu kedi görmüş köpek gibi türk hükümdarlarina salyalar akıtarak saldirmanızda bundandir. Yavuz çocuklarının ismini pers mitolojisinde geçen adlardan koyan eski iran devleti canlandırmak isteyen şah ısmailden daha şuurulu türktür.
    1 ...
  4. mardinli kızların eşek merakı

    1.
  5. gaziantep te demirtaş ın konvoyuna saldırı

    1.
  6. Mersini sözde kürdistanın liman kenti ilan eden ahmaklara Cevabı antepli şahin beyin evlatları tüfeklerle vermiş.
    Var olun güzel insanlar.

    keyifli haberin linki buyurun
    http://www.radikal.com.tr..._saldiri_3_yarali-1204714
    2 ...
  7. erdoğan ın istiklal marşını bilmemesi

    1.
  8. Erdoğan ekrandan okuduğu istiklal marşını yanlış okuyor zaten bilse istiklal marşının sözlerinin geçtiği ekrana ihtiyaç duymaz ya neyse adayların durumu bu.

    Biri ekrandan istiklâl Marşı'nı yanlış okur, biri istiklâl Marşı ile ilgili gaf yapar. ihsanoğlu'nun gafından sonra eleştirenlerin bunu da eleştirmesi gerekir. Ama tabi, birçok kişi, bu görüntü için "Ne olacak, sâdece atlamış" diyerek basitleştirme iki yüzlülüğünü gösterecek.

    Öyle bir seçim ki, milli duygulardan uzak üç adayı millete seçmek zorunda bıraktılar. her türlü gafa bi kılıf buldurmak zorunda bıraktılar milleti.

    neyse beni çok ilgilendirmiyor bu seçim herşeye eyvallah deyip sandığa gidecekler düşünsün.

    4 ...
  9. türkiyeli değilim türküm

    1.
  10. bizler toplama vatandaşlar değiliz. sınır boylarında can vererek kılıçların uçlarında kan damlata damlata anatolia dedikleri yere türkiye dedirdik. bir kaç tane vatanı olmayan etnik kırıntı için böyle aşağılık bir kavramı hoş göremeyiz.
    Bu memleket tarihte Türk'tü, bugün de Türk'tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.
    3 ...
  11. hukuk batının din arapların harp ise türklerindir

    1.
  12. davetiye isimli şiirde geçen sözdür.

    ey benito musolini! ey gayet yüce,
    italyanlar başvekili muhterem duce!
    duydum ki, yelkenleri edip de fora
    gelecekmiş orduların yeşil bosfora.
    buyursunlar… bizim için savaş düğündür;
    din arabın, hukuk sizin, harp türklüğündür.
    açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa
    türk eri de öyle gider kanlı savaşa.
    hem karadan, hem denizden ordular indir!
    çarpışalım, en doğru söz süngülerindir!
    kalem, fırça, mermer nedir? birer oyuncak!
    şaheserler süngülerle yazılır ancak!
    çağrı beğ’le tuğrul beğ’in kurduğu devlet
    italyalı melezlerden üstündür elbet;
    bizim eski uşakları alda yanına
    balkanlardan doğru yürü er meydanına;
    çelik zırhlı kartalları göklere saldır…
    fakat zafer sizin için söz ve masaldır…
    dirilerek başınıza geçse de sezar
    yine olur anadolu size bir mezar.
    belki fazla bel bağladın şimal komşuna,
    biz güleriz cermenliğin kuduruşuna,
    tanıyoruz atilla’dan beri cermeni,
    farklı mıdır prusyalı yahut ermeni?
    senin dostun cermanyaya biz nemşe deriz,
    bir gün yine bec önünde düğün ederiz.
    söyle, kara gömlekliler etmesin keder;
    ölüm-dirim savaş bir gün mukadder!
    gerçi bugün eskisinden daha çok diksin;
    fakat yine biz osmanlı, sen venediksin!
    tarihteki eski roma hoş bir hayaldir,
    hayal bütün insanlarda olan bir haldir.
    bu hayaller zamanları hızla aşmalı,
    gök türklerle romalılar karşılaşmalı!
    görmüyorsan gönlümüzün içini, körsün!
    kılıçlarımız kınlarından çıkmayagörsün!
    top sesleri, bomba sesi bize saz gelir;
    17'ye karşı 44 milyon az gelir.
    arnavudu yendim diye kendini avut,
    yiğit türkle bir olur mu soysuz arnavut?
    kayalara çarpmalıdır korkunç türküler!
    dalmalıdır gövdelere çelik süngüler!
    sert dipçikler ezmelidir nice başları!
    ecel kuşu ayırmalı arkadaşları!
    en yiğitler serilmeli en önce yere!
    kızıl kanlar yerde taşıp olmalı dere!
    ülkü denen nazlı gelin erde şan ister!
    büyük devlet kurmak için büyük kan ister.
    damarında var mı senin böyle bol kanın?
    türk’ün kanı bir eşidir lavlı volkanın!
    tarihteki eski roma hoş bir hayaldir,
    kurulacak yeni roma boş bir hayaldir,
    karşısında olmasaydı şanlı “türk budun”
    belki gerçek olacaktı bir gün umudun,
    insan oğlu ümitlerle dolup taşmalı,
    aryalarla turanlılar karşılaşmalı.
    tabiatın yürüyüşü belki yavaştır;
    hız verecek biricik şey ona savaştır!
    keskin olur likörlerden ayranla kımız,
    karnerayı yere serer tekirdağlımız.
    yurdumuzun çok tarafı olsa da kuru
    makarnadan kuvvetlidir yine bulguru…
    biz güleriz façyoların felsefesine,
    dayanır mı kırkı bir tek türk efesine?
    bizim yanık fuzuli’miz engin bir deniz!
    karşısında bir göl kalır sizin danteniz!
    bizler ulu bir çınarız, sizler sarmaşık!
    “general”ler “paşa” larla atamaz aşık!..
    ey italyan başvekili! ey musolini!
    iki ırkın kabarmalı asırlık kini…
    hesabını göreceğiz elbette yarın
    yedi yüzlü, yedi dilli italyanların!
    ırkınızı hiçe saydı hazreti fatih.
    biraz daha yaşasaydı hazreti fatih
    ne venedik kalacaktı, ne floransa…
    hoş geldiniz diyecekti bize fransa!
    haydi, hamle kafirindir… ilkönce sen gel
    ecel ile zaman bize olmadan engel!
    burada tanklar yürümezse etme çok tasa;
    süngülerle çarpışmadır savaşta yasa.
    olma boyle sinsi çakal, yahut engerek!
    bozkurt gibi, kartal gibi döğüşmek gerek!
    kılıç arslan öldü sanma, yaşıyor bizde!
    atilla’nın ateşi var içimizde!
    kanije’nin gazileri daha dipdiri!
    sınırdadır plevne’nin kırkbir askeri!
    edirne’de şükrü paşa bekliyor nöbet!
    dumlupınar denen şeyi bilirsin elbet!
    şehitlerden elli milyon bekçisi olan
    aşılmaz bir kayadır bu ebedi vatan!
    0 ...
  13. atatürk ün türklüğü

    1.
  14. Türkiye’de üç kesim gerçek Atatürk’ü, yani Atatürk’ü olduğu gibi anlamamıza engel oldu. Bunların bir kesimi “Atatürkçü” geçinerek, kendi kafalarında ürettikleri bir başka Atatürk’e sahiplendiler. Milletimizin önüne “işte Atatürk budur” diyerek çıktılar. Bunların anlattığı ve dayattıkları Atatürk, “soyca Türk olmayan bir aileden gelen, dinsiz, ateist çizgide inançsız, ayyaş, militarist, diktatör, en yakın arkadaşlarını bile öldürtmekten çekinmeyen gözü dönmüş katil” şeklindedir. Son yıllara kadar medya, sinema, tiyatro, müzik, moda sektörlerinde tek egemen olan bu kesim mensupları genellikle Türk kimliği bakımından “etnik” problemleri olan ve ideolojik bakımdan da Marksist - Liberal çizgide bulunanlardan oluşmaktadır. Bu grupta yer alanlar aynı zamanda Türk milli kültür değerlerine uzak dururlar ve “din/islâm karşıtı”dırlar. Bunlar, kendi ideolojik görüşlerini ve tarihsel sayıklamalarını Atatürk’e giydirerek pazarladılar. Atatürk’ün üzerinden islâm/din konusunda yüzeysel, sıradan, çarpık ve maksatlı düşüncelerini yaymaya çalıştılar.

    ikinci kesim ise baştan beri Atatürk’e, düşüncelerine ve onun eserine karşı olan, ideolojik bakımdan kendilerini “islâmcı-Muhafazakar” diye tanımlayan kesimdir. Esasında bunlar; ağırlıklı olarak gerçek “Muhammedî islâm”ın (Hazreti Muhammed’in insanlığa tebliğ ettiği islâm’ı) değil; Prof. Dr. Nadim Macit’in ifadesiyle birilerinin, küresel güçlerin politikaları ve stratejik çıkarları doğrultusunda “üretilen”, Osmanlı Devleti’nin çöküşünde ingiliz destekli Teali islâm Cemiyeti’nin, günümüzde ise “ayarlı islâm”ın (Moderate islâm) sözcüleridir. inanç değerlerini, kültürel kıymetlerini kendi var oluşlarının dışında gördükleri için ‘tarih dışı, lafızcı, şekilci’ din müntesipleridir. Bu grupta yer alanlar diğerlerinin tersine “dini/islâm’ı” referans aldıklarını ifade etmelerine rağmen, gerçekte “din/islâm üzerinden ve dini/islâmî değerler ve semboller üzerinden siyaset yapanlar”dır. Bunlar, Atatürk’ün çağdaşlaşma faaliyetleri ile birlikte “yeraltına” inmiş, çok partili hayatla birlikte tekrar “yerüstüne” çıkmış ve son yıllarda diğer kesimin egemenliğindeki bazı alanları da ele geçirmişlerdir. Bu ikinci kesim mensuplarının Türk milletine anlattıkları Atatürk de “annesi genelev kadını, neseb-i gayri sahih, dinsiz, imansız, ayyaş, uçkuruna düşkün, zalim bir diktatör, deccal, paraya düşkün” şeklindedir.

    Bu iki kesimin Atatürk ve Atatürkçülük konusundaki yaklaşımları birbirlerine ters imiş gibi görünse de; yani bir kesim “Atatürkçü”, diğer kesim de “Atatürk karşıtı/düşmanı” gibi görünse de esasında bunlar daima birbirlerini beslemişler ve birbirlerini büyütmüşlerdir. Yani birinin varlığı, söylemleri ve eylemleri diğerinin de varlık nedeni olmuştur. Zıt gibi görünen bu iki kesim, tersinden birbirine komşudurlar. Tarihi, siyasi ve fikri duruşları farklı gibi gözükse de aynı amaca hizmet etmektedirler.

    Üçüncü kesim ise “Atatürk tacirleri”dir, Atatürk’ü bir “geçim aracı” haline getirenlerdir. Kapitalizmin değer tanımayan, çürüten, tüketen çarpık hayat tarzını benimseyen bu kesim mensupları diğer iki kesimin ürettiği sanal Atatürk ve Atatürkçülüğü içeride ve dışarıda “pazarlayarak” keselerini doldurmuşlar ve doldurmaya da devam etmektedirler. Hiçbir etik ve bilimsel kurala uymayan Atatürk tacirlerinin tek dertleri paralarına para katmak olmuş, Türk milletinin Atatürk sevgisini yıllarca acımasızca sömürmüşlerdir. Bazen bir “belgeselci” bazen bir “filmci” bazen de yazar olarak karşımıza çıkan bu tacirler, Atatürk üzerinden dolarlarına dolar katmışlardır.

    Türk milleti bu üç kesimin dayatmaları arasına sıkıştırılmış ve kendi öz evladını tanımaktan uzak kalmıştır. Bunların elinde Atatürk zamanla “törensel bir meta” haline getirilmiş, Onun büstlerini dikerek, On Kasımlarda selam durup, ağlayarak Atatürkçü olacağımız zannedilmiştir. Çocuklarımıza yıllarca Atatürk çocukluğunda dayısının tarlalarından kargaları nasıl kovaladıysa; yurttan işgalci düşmanları da kargalar gibi kovaladığı anlatılmıştır. Mesela, cenaze namazının kılınıp kılınmadığını veya annesinin ikinci evliliğini anlatmak; Atatürk’ün bir insan olarak manevi dünyasının nasıl olduğunu belgelerle ve anılarla ortaya koymak kimsenin aklına gelmemiş; bu konular kargalar kadar ilgi görmemiştir!

    Belirtilen kesimler yıllarca hem “yavuz hırsız” hem de “ev sahibi” rolü oynamışlardır. Bir taraftan millete gerçek olmayan bir Atatürk ile içi boşaltılmış bir Atatürkçülük anlatılmış; bir taraftan da “resmi ideoloji gerçekleri saklıyor” denilerek devlet suçlanmıştır. Çelişkili vizyona dayanan bu yöntemin tarafları bazen “millet değerleri adına Atatürk’e karşı çıktıklarını” söylemiş; bu yöntem eskiyince “Cumhuriyetin batıcı olduğu” ileri sürülerek “devleti bağımlılıktan kurtarmak gerektiği” yalanı ortaya atılmıştır. Herhangi bir zeminde ve siyasi alanda etkin olunca da reddettiklerini özgürlüğün ve kurtuluşun temeli ve esası olarak sunma yolunu tercih etmişlerdir.

    Sözün özü, hem sözde “Atatürkçüler” hem de “Atatürk karşıtları” dünyadaki siyasi ve ideolojik gelişmelere bağlı olarak kurgulanmış, sanal, hayali bir Atatürk yaratmışlar ve küresel egemen gücün ideolojik değerlerini Atatürkçülük olarak pazarlamışlar; Atatürk’ü, düşüncelerini ve eserini, Türk milletinden “saklamışlardır.” Yarattıkları sanal Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü de Türk milletinin benimsemesini istemişlerdir. Halbuki, gerçekte ne Gazi Mustafa Kemal Atatürk bunların anlattığı gibi birisidir; ne bunların anlattığı Atatürk’ü Türk milletinin benimsemesi mümkündür.

    Biz, bir dizi yazı ile son yirmi yıldır Atatürk’ün özgeçmişi ve özel hayatı hakkında arşivlere dayalı olarak yaptığımız bilimsel çalışmaların sonuçlarını ana hatları ile haberiniz. com okuyucuları ile paylaşacağız. Okuyucular bu yazılarda Atatürk’e atılan iftiraları, yalanları, uydurmaları ve bunların cevaplarını bulacaklar. inanıyoruz ki, Türk Milleti, tarih boyunca Türklük ile ilgili en güzel ve en derin sözleri söylemiş bulunan ve Türk Milliyetçiliği fikir sistemi üzerinde yükselen yeni bir Türk Devletini kuran Büyük Atatürk’ü daha yakından tanıma fırsatı bulacaklardır.

    Burada bazı temel tespitleri yaparak konuya girmemizde fayda vardır.

    1. Bugün bilim adamı olarak, akademisyen olarak M. Kemal Atatürk’ün özel yaşamı hakkında bilmediğimiz bir konu yoktur. Genel çerçeve tamamlanmıştır. Yeni bulunan veya bulunacak belgeler bazı eksik bilgileri tamamlayacaktır.

    2. Gayretimiz, Atatürk’ü büyütmek veya bir başkasını küçültmek değildir. Tarihi gerçeklikleri, bu arada Atatürk’ü olduğu gibi insanımıza anlatmaktır.

    3. Atatürk karşıtları/düşmanları ile şimdiye kadar yapıla geldiği gibi sadece “hukuki” mücadele ile yetinmek yeterli değildir. Bunun yeterli olduğunu zannetmek en büyük gaflettir. Bu elbette yapılmalıdır. Fakat esas mücadele “fikri” zeminde yürütülmelidir. Atatürk’e şu veya bu şekilde saldıran birisini “Atatürk’ü Koruma Kanunu” kapsamında yargılayıp cezalandırmakla iş bitmiyor. Esasen bundan daha önemli olarak böyle kimselerin düşünceleriyle mücadele edilmelidir. Yani doğrular eğitim sistemi ve medya aracılığı ile halkımıza anlatılmalıdır.

    4. Atatürk “törensel bir meta” olmaktan çıkartılmalı, önce insani boyutuyla anlatılmalı, sonra düşünceleri ve eserleri onun üzerine bina edilmelidir. “En büyük” diye başlayan ve bir heyula yaratan, temelsiz ve desteksiz Atatürk imajına son verilmelidir. Onun da bizim gibi bir insan olduğu, fakat vasat insanlara göre yetenekleri ve üstünlükleri olan bir deha olduğu aşama aşama işlenmelidir.

    5. Bugünkü orta halli bir Müslüman Türk ailesi ve onların çocukları hangi milli manevi değerlere dayanıyorsa; içinden çıktığı ailenin soyu, dayandığı kültürel ve manevi ortam, aldığı eğitim ve özel hayatı itibarıyla Atatürk de aynı milli ve manevi değerlere dayanmaktaydı. Dolayısı ile Türk Milletini “millet” yapan değerlerle bütünleşmiş bir Atatürk gerçeği vardır ve bu millete bu Atatürk anlatılmalıdır.

    “Hayatta Tek Övüncüm ve Servetim Türklüğümdür” Diyen M. Kemal’in Ailesi

    Geniş anlamda Atatürk’ün soyu, dar anlamda Atatürk ve ailesinin Türklüğü konusunda yukarıda bahsettiğimiz çevreler çok fazla asılsız iddia ortaya atmışlardır. Onun ve ailesinin etnik kimliği konusunda “Türklük”ten başka her şeyi ona izafe etmişlerdir. Anlaşılmaktadır ki, bu kesimleri rahatsız eden şey Atatürk’ün Türk kimliği ve Türk milletinin “orta kesimi”ne mensup bir aileden geliyor oluşudur.
    A
    tatürk’ün “Arnavut, Sırp” veya “Balkan Slavlarından” olduğunu, “ailesinin Türkçeyi Rumeli’de yaşayan Türklerden sonradan öğrendiklerini” yazanlar (Andrew Mango); ilk öğretmeni Şemsi Efendi’nin Sabatayist/Dönme olduğu için ve bu okula sadece Sabatayist/Dönme ailelerinin çocuklarının gidebildiğinden hareketle “onun Sabatayist/Dönme olduğunu” anlatanlar (Ilgaz Zorlu); yine babası Ali Rıza’nın “Efendi” lakabını taşımasından dolayı ve bu lakabı genellikle Sabatayistlerin/Dönmelerin taşıdığından dem vurarak “onun ve ailesinin Sabatayist/Dönme olduğu” imasında bulunanlar (Soner Yalçın)…*

    Mustafa Kemal Atatürk, değişik araştırmalarımızda da ortaya konulduğu gibi, hem baba hem de anne tarafından Türk’tür. Eldeki bütün belgeler ve bilgiler bu konuda hiçbir tereddüde yer bırakmayacak kadar açıktır. Hem ailesinde, hem de kendi şahsında muazzam bir “Türklük bilinci” vardır. Atatürk, hayatı boyunca Türklük bilincinin farkında olmuş, Türk tarihi boyunca gelmiş geçmiş bütün Türk devlet adamları içinde Türklükle ilgili en güzel sözleri kendisi söylemiş; Türk yaratılmaktan, Türk milletinin bir mensubu olmaktan daima gurur duymuştur.

    Hayatta yegâne övüncünün ve servetinin Türklük olduğunu söyleyen Mustafa Kemal Atatürk; “hangi asil aileye mensup olduğu” sorusuna, Avrupa Hun imparatoru Attila gibi “asil bir milletin evladı olduğunu” söyleyerek cevap vermiş; bir başka vesile ile de “bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz” demiştir.

    Baba Ali Rıza Efendi (Selanik, 1839 – Selanik, 28 Kasım 1893)
    Ali
    Rıza Efendi’nin ailesi Rumeli’nin fethinden sonra bölgenin Türkleştirilmesi için Anadolu’dan (Konya/Karaman civarından) göçürülerek bugünkü Makedonya Cumhuriyeti’nin Debre şehrine bağlı “Kocacık” nahiyesine yerleştirilen Kızıl Oğuz/Kocacık Yörükleri / Türkmenlerinden gelmektedir. Dedesi Kızıl Hafız Ahmet Efendi ile onun kardeşi Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi 1800’lü yılların başında o dönemde yine bir Türk toprağı olan Selanik’e göç etmişlerdir. Ali Rıza Efendi’nin annesi Ayşe Hanımdır. Kızıl Hafız Ahmet Efendi ile Ayşe Hanım’ın evliliğinden dört çocuk olmuştur: “Mustafa” (bebek iken beşikten düşerek vefat etti, ismi Kemal Atatürk’e verildi), “Hatice”, “Nimeti” ve “Ali Rıza Efendi”. Ali Rıza Efendi’nin annesi Ayşe Hanım kocasının ölümünden sonra Halil Efendi ile ikinci bir evlilik yaptı. Bu evlilikten de “Emine” (Zübeyde Hanım’dan 3 ay sonra Nisan 1923’te istanbul’da vefat etti) isminde bir çocuk olmuştur. Yani Ali Rıza Efendi’nin dört kardeşi vardı.

    Atatürk’ün baba soyu, büyük amcası Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi tarafından devam etmiş ve günümüzde kadar ulaşmıştır. Bunun oğlu Salih Efendi ve ikinci eşi Müberra Hanım’dan devam eden aile, torunlarla yedinci kuşağa ulaşmış bulunuyor. Belgelerden Atatürk’ün Müberra Hanım’a “Yenge” şeklinde hitap ettiğini biliyoruz. Bunların beş çocuğundan birisi olan Necati Erbatur, 28 Eylül 1927’de Dolmabahçe Sarayı’nda nişanlanmış; diğer çocukları Vüsat Erbatur’un kızı Nesrin Hanım ile Feridun Söğütligil’in nikâhları 2 Ekim 1937’de Park Otel’de yapılmış ve Atatürk bu nikâh törenine katılmıştır.
    Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi, Selanik’te 1839 yılında doğdu. Selanik’te Abdi Hafız Mektebi’nde okumuş, Vakıflar idaresi’ne kâtip olarak girmiş, “Gümrük Memurluğu” görevlerinde bulunmuş ve son olarak ticaretle meşgul olmuştur. Ticari faaliyetleri başarısızlıkla sonuçlanan Ali Rıza Efendi, bu olaydan çok etkilenmiş ve büyük bir moral çöküntüsü içinde hayata küsmüş ve kaynaklarda “barsak veremi” olarak geçen bir hastalığa yakalanmış, yaklaşık üç yıl hastalıkla uğraştıktan sonra 28 Kasım 1893’te vefat etmiştir.

    Mustafa Kemal’in sonraki yıllara ait bir notundan anlaşıldığına göre Ali Rıza Efendi, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin de bulunduğu Koca Kasım Paşa Mahallesi’ndeki Hortacı Baba (Süleyman) Camisi haziresine gömülmüştür.

    Memuriyeti bırakarak, kereste ticaretine başlayan Ali Rıza Efendi, bu işi sırasında haraç isteyen çetelere boyun eğmeyerek onlarla çatışmayı göze alabilecek yapıda cesur bir insandı. Yine işini bırakmak pahasına onların istediği “haracı” vermeyecek kadar da dürüst bir insandı. Oğlu Mustafa’ya “adam olmak için okumak, öğrenmek şarttır. Başka çare yoktur” diyen Ali Rıza Efendi, geniş görüşlü, modern düşünceli, yeniliklere açık aydın bir insandı. Mustafa’yı Mahalle Mektebi’nden alarak, çağdaş bir eğitim kurumu olan Şemsi Efendi Okulu’na vermesi de, onun yenilikçi, parlak kişiliğini göstermektedir.

    Anne Zübeyde Hanım (Selanik, 1857 – izmir/Karşıyaka, 15 Ocak 1923)

    Zübeyde Hanım’ın soyu da yine 1466’larda Konya/Karaman yöresinden Rumeli’ye göçürülen ve o dönemde Vodina Sancağı (şimdi Yunanistan’ın Edessa şehri)na bağlı Sarıgöl nahiyesine yerleştirilen ve geldikleri yörenin adına izafeten Rumeli’de “Konyarlar” diye bilinen Yörük/Türkmen grubuna mensuptur. Aile sonradan Selanik yakınlarındaki Lankaza (Langaza)’ya, oradan da Selanik’e göç etmiştir. Zübeyde Hanım 1857’de burada dünyaya gelmiştir. Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ın babası Sofu-zade Feyzullah Efendi üç defa evlenmiştir. Feyzullah Efendi’nin ilk eşinden Hüseyin Ağa (M. Kemal’in dayısı) ve Hatice Hanım (M. Kemal’in teyzesi), ikinci eşinden Zehra (M. Kemal’in teyzesi) ve Hasan Ağa (M. Kemal’in dayısı), üçüncü eşi olan Ayşe (Aişe) Hanımla evliliğinden de Zübeyde Hanım dünyaya gelmişlerdir. Atatürk’ün dayısı Hüseyin Ağa, Lankaza yakınlarındaki Hacı Süleyman Bey’in Çalı (Rapla) Çiftliği’nde kâhya olarak çalışıyordu. Hiç evlenmemiştir. Atatürk’ün anne soyu diğer dayısı Hasan Ağa tarafından devam ederek günümüze ulaşmıştır. Lankaza’da aşçılık yapan Hasan Ağa’nın, Abdurrahman (Aldırma), Hatice (Sümer) (Doğumu: Selanik, 1314 / 1898/1899 – Ölümü: Bursa, 2002) ve Münire isimlerinde üç çocuğu bulunuyordu.

    Balkan Savaşları sonrasında Selanik elimizden çıkınca Zübeyde Hanım kızı Makbule ile birlikte Mart 1915’te istanbul’a geldi. Mili Mücadele’nin en sıcak günlerinde Atatürk Adapazarı’nda buluştuğu annesini 22 Haziran 1922’de Ankara’ya yanına getirdi. Mustafa Kemal bu günlerde annesinin durumunu, “ona kavuşabildim ki artık maddeten ölmüştü, yalnız manen yaşıyordu” diye özetlemiştir. 1919’da oğlu Mustafa Kemal hakkında verilen ölüm emri üzerine kısmi felç geçiren Zübeyde Hanım’ın hastalığı giderek arttı ve havasının iyi geleceği düşüncesiyle gittiği izmir Karşıyaka’da Latife Hanımların evinde vefat etti (14 Ocak 1923). izmir Karşıyaka’da bulunan Ferik Osman Paşa Camii haziresine defnedildi.

    Zübeyde Hanım, güçlü bir beden yapısına sahip olduğu gibi, güçlü bir iradeye de sahipti. Yeterince eğitim görmemiş, ama okuma yazmayı öğrenmişti. Annesine “Molla Hanım” denildiği gibi, kendisine de “Zübeyde Molla” deniyordu. Bu “bilge” kişiliğini ifade eden bir lakaptı. Muhafazakâr, geleneklerine bağlı bir kadındı. Beş vakit namazını kılan, “dindar” bir Müslüman Türk anasıydı. Her Türk anası gibi Zübeyde Hanım’ın da “devlet düşüncesi” çok kuvvetliydi. Perihan Eldeniz’in anlattığına göre; Büyük Taarruz öncesinde Mustafa Kemal Paşa’ya gönderilmek üzere kızı Makbule’ye şunları yazdırtmıştır:

    “Oğlum! Seni bekledim dönmedin. Çay ziyafetine gittiğini söyledin. Ama ben biliyorum, sen cepheye gittin. Sana dua ettiğimi bilesin. Harbi kazanmadan dönme! Annen.”

    Mustafa Kemal bu mektubu sık sık arkadaşlarına gösterip, “işte benim annem!” dermiş.
    Aralık 1922’de Çankaya’da Mustafa Kemal’i ziyaret eden ingiliz Gazeteci Grace Ellison, onun çalışma masası üzerinde annesinin resmini görmüş ve kendisiyle görüşmek istemişti. Mustafa Kemal, annesinin çok hasta olduğunu belirterek, “ne yazık ki, acılarının kaynağı benim. Benim sürgün kaldığım yıllar esnasında çektiği ıstırap ve döktüğü yaşların bedelini şimdi ödüyor” diye eklemişti. Ellison, Zübeyde Hanım’ın yanına götürüldüğünde ona “oğlunuzla kim bilir ne kadar iftihar ediyorsunuz. Onun yaptıkları olağanüstüdür” deyince Zübeyde Hanım Ona teşekkür etmiş ve oğlu için şunları söylemiştir:

    “Allah’ın bana bu oğlu vatanı kurtarmak için gönderdiğine inanıyorum. Oğlum bana her zaman çok iyi davranır.”

    Bir Kocacık ile Konyar’ın Tarihi Evliliği

    Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım, 1870 veya 1871 yılında evlendiler. Evlendiğinde Zübeyde Hanım 13-14 yaşında; Ali Rıza Efendi ise 31-32 yaşında bulunuyordu. Ali Rıza Efendi ve Evkaf idaresi’nde memurdu. Talip olduğu Zübeyde’den 17-18 yaş büyüktü. Kız tarafından özellikle anne Ayşe Hanım, memuriyet dolayısı ile kızından ayrı kalacağı düşüncesiyle evliliğe başlangıçta itiraz eder. Sonunda Mustafa Kemal’in dayısı Hüseyin Ağa aileyi ikna eder, nikâh kıyılır ve iki genç evlenirler. Böylece Türk milletine Mustafa Kemal Atatürk’ü armağan edecek olan “tarihi evlilik” gerçekleşmiş olur.

    Evlendikten hemen sonra, Ali Rıza Efendi’nin Selanik’teki baba evine yerleşirler. ilk evlilik yılları bu evde geçer. Önce bir kızları olur, adını “Fatma” (1871/1872-1875) koyarlar. Bundan sonra da iki erkek çocukları olacaktır. “Ahmet” (1874-1883) ve “Ömer” (1875-1883). Bunları “Mustafa” (1881-1938), “Makbule” (1885-1956) ve “Naciye” (1989-1901) takip edecektir. Seçilen isimler ve bu isimlerin Müslüman Türk Milletinin kültürüne ait göstergeleri ailenin kimliğini ortaya koyan önemli bir veridir.

    Bu mutlu evlilik, salgın bazı hastalıklardan dolayı ilk üç çocuklarının değişik yıllarda ölümleri ve Ali Rıza Efendi’nin çok düzenli olmayan iş hayatındaki aksaklıklarla zaman zaman sıkıntılı bir şekilde yürür. Nihayet, Mustafa’nın doğumu ve varlığı ile hayata bağlanan aile, bu defa Ali Rıza Efendi’nin vefatıyla sarsılır.

    Ali Rıza Efendi öldüğünde (1893) 36 yaşında ve üç çocukla dul kalan Zübeyde Hanım için kardeşi Hüseyin Ağa’nın yönettiği Lankaza’daki Çalı (Rapla) Çiftliği sığınacak bir liman olur. Hüseyin Efendi, eniştesinin ölümü haberini alınca Selanik’e, kız kardeşi Zübeyde’nin evine gelir. Onu ve çocukları ile birlikte, hayatın bu zor şartları içinde bırakamaz ve kız kardeşi Zübeyde’ye, “Rahmetli ömürsüz adamla seni evlendiren ben oldum. Bundan sonra size ben bakacağım, bu çocukları ben büyüteceğim” diyerek, aileyi yanına alıp çiftliğe götürür.

    Zübeyde Hanım’ın ikinci Evliliği

    Genç yaşta üç çocuğu ile dul kalan Zübeyde Hanım, oğlu Mustafa’yı Askeri Rüştiye’ye verdikten sonra, özellikle ekonomik yönden zor günler yaşamaya başlar. Çocuklarla birlikte kendisine bağlanan iki mecidiyelik maaş ailenin geçimini sağlamaktan çok uzaktır. O sıralarda, Yunanistan’a terkedilen Teselya’nın merkezi Larisa (Yenişehir)’dan göç edenlerden Reji idaresi memurlarından Ragıp Efendi, kendisine talip olur.

    Ragıp Efendi de hanımını kaybetmiş dört çocuklu bir duldur. Zübeyde Hanım, Kılıçoğlu Hakkı Bey’in kayınpederi Şeyh Rıfat Efendi tarafından Ragıp Efendi ile evlendirilir. Varlıklı bir kimse olmasına rağmen, Ragıp Efendi Zübeyde Hanım’ın evine gelerek yerleşir. Şüphesiz, evin en büyük erkek evladı olarak Mustafa bu evliliği onaylamaz ve evi terkederek, Horhor (Horhorsu) Mahallesi’nde oturan öz halası Emine Hanım’ın evine yerleşir. Manastır idadisi’ne gidinceye kadar da eve nadiren uğrar.

    Ragıp Efendi esasında çok kibar ve iyi kalpli bir insandır. Mustafa Kemal, yıllar sonra Afetinan’a üvey babası ile ilgili olarak şunları söyleyecektir: “... Fakat sonradan o asil beyle dost oldum. Bana iyi bir eğitici oldu. Anamın da geç yaşında böyle bir aile bağı yapmış olmasını takdir ettim. Ancak çocukluk duygum benim babamı kaybetmiş olmama karşı bir isyandan ibaretti” Mustafa Kemal, Ali Fuat Cebesoy’a da Ragıp Efendi ile ilgili olarak, “Bana karşı çok saygılı davranmış, büyük adam muamelesi etmiştir. Nazik ve kibar insandı.” demiştir. Mehmet Somer de bu konuda “tali ve âli tahsili devrinde üvey pederi Ragıp Bey Mustafa Kemal’e çok samimi davranmış olduğundan, Mustafa Kemal sonraları Ragıp Bey’e hürmet eder olmuştu…” demektedir.

    Ragıp Efendi, kaynaklara göre Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra (1918) Selanik’te vefat etmiş; bazı kaynaklara göre de Çanakkale Savaşları’nda (1915-1916) şehit düşmüştür. Fakat, yukarıda da değinildiği gibi, Zübeyde Hanım ve Makbule’nin 1915 yılı Mart ayında istanbul’a göç ettiğini biliyoruz. Ragıp Bey’in onlarla istanbul’a geldiğine dair bir bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle Ragıp Bey, muhtemelen Balkan Savaşları sırasında veyahut hemen sonrasında vefat etmiş olmalıdır.

    M. Kemal’in ailesini yakından tanıyan Mehmet Somer de anılarında bu tespiti doğrulamaktadır. O şöyle diyor: “Umumi Harp’ten biraz evvel muvakkat bir zaman için istanbul’a gelen ana (Zübeyde Hanım) ve hemşiresi (Makbule Hanım), harbin patlaması ile artık Selanik’e gidememişlerdir. Ragıp Bey Selanik’te kaldı vefat etti. Kendisinin Zübeyde Hanım’dan çocuğu yoktur. Başka familyasından kız ve erkek çocukları olduğunu hatırlıyorum...”

    Ragıp Bey’in önceki evliliğinden ikisi erkek, ikisi kız dört çocuğu vardı. Bir oğlu Süreyya Bey (Toyran), diğeri şimendifer memuru Hakkı Bey’dir. Kızlarının birisinin adı Rukiye (Ruhiye)’dir. Fuat Bulca akrabalarıdır. 1913 yılında 16 yaşında iken tanıdığı ve “Ağabey” diye hitap ettiği M. Kemal’e sonradan delice âşık olan ve bu yüzden de intihar eden Fikriye Hanım da Ragıp Bey’in kardeşi Albay Memduh Hayrettin Bey’in üç çocuğundan birisi idi. Yani Fikriye, Ragıp Bey’in yeğeni idi. Hüsamettin Bey’in diğer çocuklarının adları da Enver ve Jülide idi.

    Mustafa Kemal, gerek üvey kardeşleri gerekse Ragıp Bey’in kardeşi Memduh Hayrettin Bey ve onun ailesiyle iyi ilişkilerini sürdürmüştür. Üvey kardeşlerinden Süreyya subay olmuş, fakat savaş yıllarında intihar etmişti. Ragıp Bey’in kardeşi Albay Memduh da istanbul’a gelmiş ve Akbıyık semtine yerleşmişti. istanbul’da sık sık Zübeyde Hanım’ın ziyaretine giden Fikriye ile Mustafa Kemal arasında giderek bir yakınlık başlayacaktı.

    Hatırlatma :Dr.Ali Güler'in köşe yazsın'dan alınmıştır.
    1 ...
  15. rumların adayı erdoğan

    1.
  16. bi rum olarak erdoğanı destekliyorum . çünkü hiç kavuşamadığım rahatlığa erdoğan'ın başbakanlığı döneminde kavuştum .
    akdenizdeki doğal gaz rezervlerini israil'le birlikte erdoğan olmasa çıkartamaz onu türkiye üzerinden avurupa'ya ihraç edemezdim.

    kuzey kıbrıs kısmında kalan ve katliamları'mızın simgesi haline gelen kiliselerde yeninden ayin yapma fırsatını bulamazdım. demeye getirmiş Rum lider Anastasiadis hani haksız'da değil.

    http://www.hurriyet.com.tr/dunya/26852822.asp
    2 ...
  17. uygur türkleri ümmetten sayılmıyor mu

    1.
  18. Sunni arap fetişmi yaşayan siyasal islamcılara sormak istediğim sorudur. doğu türkistan ümmetten değil mi ?
    biliyoruz Türk kelimesinden öcü misali korkuyor ürküyorsunuz bu yüzden de vicdanınız insanlığınız uygur türklerinin çığlıklarına kapalı.ama en azından Müslümanlık kontenjanından bu insanların vicdanınız da yer etmesi gerekmez mi ?

    Oruç tutuğu için fişlenen Türlü işkencelerden geçirilen uygur türkleri için filistine yaptığınız gibi gemi kaldırmanızı, televizyonlarda trilyonluk yardımlar toplamınızı beklemiyoruz. Kuran okumak için ölümü göze alan mirzahit'i , esma'yı dillendirdiğiniz gibi dinledirmenizi bekliyoruz.

    Karabağ sorununda ermenilerin yanında yer alan Kıbrıs sorunun da rum bölegesine destek veren bekaa vadisinde pkklı yetiştiren Yaser Arafat'a methiyeler dizdiğiniz gibi , doğu türkistan ''islam'' cumhuriyeti'nin bağımsızlık mücadelesini veren rabia kadire methiyeler dizmenizi hayatında hakkında belgeseller çekmenizi beklemiyoruz. Ümmet kontenjanın'dan onda yer açmanızı bekliyoruz.

    Ama yazıyı yazarken
    Fark ettim de yanlış kişilerden bu davaya el vermelerini istiyoruz.

    Zira sizler 2 milyon dolar için

    Abd'nin ırağı işgaline izin veren

    Irakta milyonlarca kadın tecavüze uğrarken islam coğrafyasına demokrasi geldi diye sevinen

    Kürt bölgesinden çıkan petrolleri israile taşıyıp Filistin davası güdüyormuş gibi takılan

    orta doğuda yeni sınırların oluşmasını isterken orta doğunun kan deryasına dönmesini izleyen.

    beyaz sarayın devşirme çocuklarısınız

    iyi kide uzak duruyorsunuz. yakınlaşıp mücadelemize leke düşürmeyin öyle uzakta kalın orosun çoçukları.
    0 ...
  19. menderes in tarihi cami kıyımı

    1.
  20. AKP'nin "cami söyleminin" Mehmet Şevket Eygi'den etkilendiği açık. Ancak başta Başbakan olmak üzere AKP'li yetkililer, Mehmet Şevket Eygi'nin yazıp söylediklerini bile işlerine geldiği şekilde kullanmışlardır. Şöye ki, Eygi "Cami Kıyımı" adlı kitabında, "Cami kıyımı 1950-60 arasında da devam ederek yol açma bahanesiyle nice tarihi caminin temellerine kadar yıkılmasına sebep oldu"diyerek 1950-1960 arasında DP ve Menderes döneminde yıkılan ve satılan camilerden de söz etmiştir. Ancak baştaBaşbakan olmak üzere AKP'li yetkililer "cami söylemlerinde" hiç bir zaman bu durumdan söz etme gereği duymamışlardır.

    Bu nedenle ben de DP lideri Menderes’in sattırdığı ve yıktırdığı camilerden söz edeyim. Kim bilir belki Sayın Başbakanımız gelecek grup toplantısında da DP’nin ve Menderes’in yıktırdığı camilerden söz eder!

    Araştırmalarım sonunda Menderes zamanında sadece istanbul'da 54 tane caminin yol açma ve değişik imar faaliyetleri sebebiyle yıkıldığını öğrendim. DP döneminde istanbul Tophane, Karaköy, Fatih, Eminönü, Beşiktaş'da tam anlamıyla bir tarihi cami katliamı yaşanmış.

    DP ve Menderes döneminde istanbul'daki tarihi cami ve mescit katliamı istanbul'un imarı için getirilen Fransız Mimar Henry Prost eliyle gerçekleştirilmiştir. Zeki Bağlan Hoca, 2010 yılındaki bir konferansında bu gerçeği şöyle ifade etmiştir:

    "(...) Hoca Sinan tarafından yaptırılan Azepler Mescidi Fatihli yıllardan kalmadır ama hamamı ile birlikte yola katılır. Kanuni devri hatırası Tüfenkhane Mescidi üç kuruşa satılır. Saraçhane Mescidinin üzerinde ise şu an resmi daireler vardır.

    Prost, bu kadarla yetinmez. ikinci yıkım Furyası ile (1955-57) yol kenarında kalan mescidleri de ayıklar. Zeytinciler Mescidiyok edilir.. Voynuk Şücaeddin Camii'nin yıkım emrini kimin verdiği hiç anlaşılamaz. Hazire bile darma duman edilir, istanbul'un ilk Belediye Başkanı Hızır Bey'in mezarı ortada kalır. Arsalar tekrar camileştirilemesin diye hızla betonlaştırılır ki bu alanda iMÇ blokları yayılır.... Sadece 56-57 yılları arasında 54 camiyi yıktırır. Bunun yanında hamamların, tekkelerin, sebillerin, çeşmelerin hesabı yapılmaz..."

    Cumhuriyetim ilk yıllarında başlayan imar çalışmaları, yol yapım çalışmaları 1940'lardan itibaren H. Prost eliyle şehrin tarihi dokusuna zarar verecek biçimde gerçekleştirilmiştir. imar çalışmalarının ilk aşaması 1943'te sona ermiştir. O ilk aşamada, Azeblar Camii, Sekbanbaşı Mescidi, Firuzağa Mescidi, Revani Çelebi Camii yıkılmıştır. Bu yıkımlara 1950-1960 arasındaki DP döneminde devam edilmiştir: 1953'te Saraçhane Mescidi (Mimar Ayas Mescidi), Karagöz Mescidi ile tarihi medreseler, çeşmeler ve mektepler yıkılmıştır.

    Prof. ilber Ortaylı, Milliyet gazetesinde "Cami Olmaktan Çıkan Camiler" başlıklı yazısında Menderes'in istanbul'da Mimar Sinan'ın mescitlerini, camilerini buldozerle yıktırdığını, ancak hiçbir Müslümanın nedense bu gerçekten söz etmediğini şöyle ifade etmiştir: "70 ila 50 sene evvelinin camiyi ambar yapma, kışla yapma olaylarını tekrarlamak ne tarihi açıklamaya yeter ne de politika yapmaya, üstelik yeterince delil de ileri sürülmüyor. Falan mahallelerdeki camilerin depo yapıldığı söyleniyor ama Menderes’in imar çalışmaları sırasında rölöveleri ve albümleri bile çıkarılmadan tarihe gömülen Mimar Sinan mescitlerinden, Beyazıt’ta yıkılan Kemankeş Kara Mustafa Paşa Camii ve medresesinden, Topkapı’daki Kara Ahmet Paşa’nın Mimar Sinan eseri zarif sebilinden (ki bence istisnai bir Rönesans tipi fontanaydı, inşaat makinelerini dayayıp yıkılışını gözümle gördüm) bahseden Müslüman yok. Bu memleketin tahribi şu veya bu grubun işi değildir. Toptan yaptığımız bir kepazeliktir."

    istanbul'un tarihini en iyi bilen Türkiye’nin sayılı sanat tarihçilerinden Prof. Dr. Semavi Eyice, Milliyet gazetesinde Neşe Mesutoğlu'na verdiği röportajda, Menderes’in bazı camileri yıktırdığını ileri sürmüştür.

    1950’lerde Yeni Sabah gazetesinde yazar olan Semavi Eyice, Adnan Menderes'in Sekban Paşa Mescidi, Mimar Ayaz Camii, Velide Camii'nin türbesi gibi dini eserleri yol yapmak için yıktırdığını anlatmıştır.

    Eyice, kendisinin bu cami, mescit ve türbelerin yıkılmasına gazetesinde itiraz ettiğini ancak uyarıldığını da belirtmiştir. Eyice, Türk tarihi için önemli olan Zeyrek evlerinin de bu dönemde yıkıldığını söylemiştir.

    Prof. Semavi Eyice, “Sanat Alemi” dergisinden Ülkü Ö Akagündüz’e verdiği röportajda da bu gerçeğin altını çizmiştir:

    işte Semavi Eyice’in o röportajından bazı bölümler:

    “Menderes döneminde nice ibadethaneler şuursuzca yıkıldı. (Menderes'in) adına görkemli bir türbe yapıldı; ama günahı da çoktu hani.” diyen Eyice, istanbul’da geniş caddelere, meydanlara ve yeşil sahalara karışıp giden elliden fazla caminin bazısı, projeleri hiç tehdit etmediği hâlde biraz da keyfî uygulamalarla ortadan kaldırılmış. Semavi Hoca, Menderes’in açtırdığı Atatürk Bulvarı’na kurban giden iki camiden şöyle söz ediyor:

    "Bozdoğan kemerinden Aksaray’a inerken sağda iki küçük cami vardı. Baba Hasan Alemi ve Oruç Gazi Camileri. Baba Hasan Alemi’yi daha o zaman vakıflar kiraya vermişti. Hatta bir öğretmen oturuyordu içinde. Cadde üstünde olmamasına rağmen yıktılar onu. Oruç Gazi mamurdu, kullanılıyordu. Hiç lüzumu yokken yıkıldı o da. Bulvar açıldığında, dört tarafında servi ağaçlarıyla çok şirin bir durumu vardı, caddeden dışarıda ve biraz çukurdaydı zaten. Kimin aklına estiyse, lüzumsuz burada dediler, yıktılar.”

    “Adana’da kentin göbeğinde, camisi, medresesi, kütüphanesiyle görkemli bir külliye düşünün. 1650’lerde Cafer Paşa yaptırmış, 1950’de cadde genişleyecek bahanesiyle yıkılmış. Ne var ki arsa hala boş, külliye yıkıldığı ile kalmış, şehrin anıtsal yapısının yerinde şimdi çömlekçi var".

    işte istanbul'da DP döneminde Menderes'in yıktırdığı ve tahrip ettirdiği tarihi camilerden bazıları:

    -1465 tarihinde inşa edilmiş olan tarihi Murat Paşa Camii Vatan caddesi yapılırken 1957'de yıkılmıştır.

    -Pertevniyal Lisesi yakınlarında bulunan tarihi Oruç Gazi Camii, 1956 yılında yol yapım çalışmaları sırasında yıktırılmıştır.

    -Yeni Kapı yakınlarında Fatih döneminden kalma 1479 tarihli Çakır Ağa Camii yine yol yapım çalışmaları nedeniyle 1958'de yıkılmıştır.

    -Aksaray'da Vatan cadesinin başlangıcında yer alan Fatih döneminden kalma Camcılar Camii ve çeşmeleri, 1957 yılında yol yapım çalışmaları nedeniyle yıkılmıştır.

    -Aksaray'da,1555 yapımı tarihi Kazasker Abdurrahman Camii 1957'de yol yapım çalışmaları nedeniyle yıkılmıştır.

    -Karaköy Kabataş arasında -bugünkü Mimar Sinan Üniveristesi'nin tam karşısındaki- Salıpazarı Süheyl Bey Camii1957'de yol yapım çalışmaları sırasında yıkılmıştır.

    -Karaköy Kabataş arasındaki 1878-1879 yapımı, özgün mimariye sahip çok nadide eserlerden biri olan Karaköy Mescidi veya camisi 1958'de yol yapım çalışmaları sırasında yıkılmıştır.

    -Karaköy Kabataş arasındaki II. Mahmut döneminden kalma, 1826 yapımı, tarihi Nusretiye camii ve sebili 1958'de yol yapımı sırasında tahrip edilmiştir.

    -Karaköy Kabataş arasındaki Mimar Sinan eserlerinden Kılıçali Paşa Camii ve dükkanları 1958'de yol yapım çalışmaları sırasında tahrip edilmiş, bazı duvarları yıkılarak yeniden yapılmıştır

    Menderes döneminde Bayrampaşa'ya Stadyum Yapılması için Yıktırılan Tarihi istanbul Surları

    istanbul'un birçok tarihi camisini yıktıran DP ve Menderes, (tarihi camilerin bakım ve onarımı konusunda çıkarılan yasaya rağmen)istanbul'un abidevi camilerine de ilgisiz kalmıştır. Bu durum dönemin basınınca eleştirilmiştir. Örneğin,Sultanahmet Camii'nin etrafının gecekondularla kuşatılmasını ve bakımsızlığını Metin Engin, 1953 yılındaCumhuriyet gazetesinde şöyle eleştirmiştir: "istanbul'un en büyük tarihi abidelerinden olan Sultanahmet Camisi gecekonduların ve usulsuz inşaatın istilası altında... üç beş teneke parçası ya da taş bulan her şahıs caminin duvarına bitişik bir gecekondu inşa ediyor. Sultanahmet Camisi'nin hali ise büsbütün utanç verici.1950'de Vakıflar tarafından tamir edilirken bir amalenin dikkatsizliği yüzünden kül olan, camiye bitişik mahfil-i hümayun üç seneden beri harap ve yanık bir vaziyette bırakılmış.Bu feci manzara muhteşem caminin bütün güzelliğini ortadan kaldırmaya kafi geliyor. Vakıflar Umum Müdürlüğü acaba neden burasını tamir edip camiyi bu çirkin vaziyetten kurtaramaz."

    Bu noktada insanın aklına birkaç soru geliyor:

    1. ismet inönü keyfi nedenlerle camileri kapatmadığı halde “ismet Paşa camileri kapattı!” diye birileri yıllardır milleti kandırırken; Adnan Menderes, bazı tarihi camileri ve mescitleri yıktırdığı halde neden hiç kimse “Menderes camileri ve mescitleri yıktırdı!” diye çıt bile çıkarmamıştır.

    2. Menderes döneminde Türkiye’nin dört bir yanındaki tarihi kiliseler, cemaati olmadığı halde, törenlerle ibadete açılırken, neden hiç kimse “Menderes Türkiye’de Hıristiyanlığın yayılmasını sağladı!” diye bağırıp çağırmamıştır.[23]

    3. Çok daha önemlisi AKP döneminde 2010 yılında satışa çıkarılan izmir Foça’daki Kozbeyli köyü camiinden neden hiç söz eden yoktur?

    Sonuç olarak diyeceğim şu ki: Tarih üzerinde işinize geldiği gibi tepinemezsiniz beyler...

    Düzeltme : kaynak / http://www.tarihtarih.com/
    3 ...
  21. barış toplantısında 3 askeri yaralayan kürt

    1.
  22. Muşta gerçeklemiş olaydır. aralarında husumet olan iki aileyi barıştırmak için düzenlenen toplantı da can güvenlikleri sağlayan askerlere kurşun yağdırıp yaralamışlar. suç barış kelimesini anasına küfür etmiş gibi algılayan kan emici kekolarda değil oradaki komutan da öğrenmemiş mi itin iti ısırmayacağını.

    http://www.radikal.com.tr...3u_asker_7_yarali-1198133
    3 ...
  23. moderasyonudaki modcuk

    1.
  24. sözlükte düzeni sağlamak yerine düzensizliğe çanak tutan kişidir kendileri.
    özel mesaj yoluyla bir kaç kişiye küfür eden ve hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunulmuş ahlak yoksunu kişiyi garip bir şekilde koruma altına alıyorlar. bunlar formatımıza uygundur şeklinde karşılık veriyorlar.

    eğer küfür ve namusa dil uzatmak serbest ise özel mesajda küfür eden kişinin hitap tarzı ile kendinlerine hitap edelim ''götün yiyor mu mod diyelim mesela yada yaşadıkları şehirdeki kızların namuslarına dil uzatalım nede olsa sözlüğün formatına uygun bir hitap tarzı ve en önemlisi bunları mideleri kaldıra biliyor.

    yok eğer değil ve mideleri bunları kaldırmıyorsa bu ardamarı çatlamış ahlak yoksunu kişiye ceza versinler ki moderasyon'da bir saksının değilde düzeni sağlamakla görevli kişilerin olduğuna inanalım.

    edit. bundan sonra sözlülükte bu tarzda millete küfür edebiliyoruz millet.

    şikayet edildiğiniz de modcuklarımız bu şekilde koruma altına alıyorlar.

    https://galeri.uludagsozluk.com/r/806891/+

    http://i.hizliresim.com/El04WD.png
    3 ...
  25. lice de bir askerin vurulması

    1.
  26. Pkklı itlerin yol kapatma eylemlerinde gerçeklemiş üzücü hadisedir.
    Ülken'in doğusunun pkklılara teslim edilip Askerin şamar oğlanına çevrildiğinin göstergesidir. Tsk kendini bile koruyamaz hale gelmiş devlet doğu illerinde götü boklu dağ fareleriyle mücadele edemeyecek kadar güçsüzleşmiştir hal böyle iken olan bitenlere tepkisiz kalan ''olsun şehit gelmiyor''diyen herkes ihanetin yardakçısıdır evladı osmanlı değil o.çocuğudur.

    http://www.radikal.com.tr...bir_asker_vuruldu-1195673
    1 ...
  27. teröristlere gereken dersi vereceğiz

    1.
  28. istanbul valisi Hüseyin Avni Mutlu'nun açıklamalarıdır inşallah sözde kalmaz.

    Vur avni reis.
    son düşman son kızıl ölene kadar
    olanca aşkınla kuvvetinle vur

    http://www.sabah.com.tr/G...e-gereken-dersi-verecegiz
    1 ...
  29. soma katliamından nemalanmaya kalkan hdpliler

    1.
  30. soma yaşanan faciadan sonra hdp ve bdp bir çok ilde yürüyüş yaptılar. acılarımıza ortak olmak için ? tabii ki de hayır.
    bu millete unutulmaz acılar yaşatan yaşatmaya da devam eden eli kanlı katillerin şehirdeki kravatlı eşkıyaları samimiyetsiz kişilikleriyle ölü sevici ruhlarıyla elim olaydan nemalanmaya kalktılar.

    ''bakın biz türk ve kürt halklarının haklarından sorunlarından yanayız '' görüntüsü vermeye çalıştılar ama yemedik. soma katliamının sabahında avukatlıklarını yaptıkları dağ fareleri taze olan yaramızı daha da kanatmak için tunceli'de karakola saldırı düzenleyip 2 askerimizi yaraladılar.
    sözde barış süreci dedikleri ihanet sürecine zeval vermemek içinde satılık basın saldırı üzerinde fazla durmayıp hdplilerin bölgeye ziyaretlerini düzenledikleri yürüyüşleri sık sık ekrana taşıdı yani 3 maymunu oynamaya devam etti yaralanan askerler kimin umurunda aman çıyanların maskesi düşmesin.!

    bir de sık sık ulu dere vurgusu yapıldı. yerin bilmem kaç bin metre derinliğinde sonunda mutlak ölüm olan bir işe giden sofralarına haram bulaştırmayan çizmelerimi çıkartayım da devletin malı kirlenmesin diyen vatan sever insanlarla . haramı helal sayan bunun için her türlü yolu meşru bilen kaçakçıları pkk sempatizanlarını yan yana getirip bir masumiyet olgusu yaratmaya çalıştırlar.

    kusur bakmayın beyler soma şehitleri pkk paçavrası ile gömülen kaçakçı hırsız kişilerle yanyana getirilmeyecek kutsal.

    bizim tertemiz vatan sever harama bulaşmamış insanlarımızı sizin kirli kaçakcılarınızla yanyana getirilmeyecek kadar değerli.
    2 ...
  31. google in 19 mayıs sürprizi

    1.
  32. Yavaş yavaş adam oluyorlar.

    Google'in arama çubuğunun hemen altında bulunan Anıtkabir dünyaya açılıyor. Şimdi ziyaret edin. linkine tıklayarak

    '' Sokak Görünümü servisi içinde hazırlanan Anıtkabir görüntülerine ulaşabiliyor. Anıtkabir'i kullanıcıların ekranlarına taşıyan Google, bu sayede kullanıcıların Aslanlı Yol, Anıtkabir Mozole, Atatürk Özel Kitaplığı, Şeref Holü, Tören Meydanı gibi bölgelerine giderek inceleyebiliyor.''
    0 ...
  33. o devleti kuracağız

    1.
  34. Nihal atsızın arkasından ağıt şiirini yazan mustafa kayabek beye ait olan şiirdir .

    sözümüzle sazımızla
    er kişimiz kızımızla
    şuradaki sızımızla

    o ocağa varacağız
    o devleti kuracağız

    kazak getirecek kımız
    çamcağı oyacak kırgız
    bir yaz günü veya bir güz

    o ocağa varacağız
    o devleti kuracağız

    başkurt,türkmen,yakut,çuvaş
    işlenecek yavaş yavaş...
    bir yüzükte olacak taş,

    o ocağa varacağız
    o devleti kuracağız...

    süt kardeşim kan kardeşim
    bir kök bir vatan kardeşim
    türk macar hun-fin kardeşim

    o ocağa varacağız
    o devleti kuracağız...

    kutsal ateş tutuşunca
    yürekte sabır taşınca
    tanrıkut mete yaşınca

    o ocağa varacağız
    o devleti kuracağız...

    tanrıdağ'dan doğan ayla
    oğuz'un gerdiği yayla
    gök tanrı saltanatıyla

    o ocağa varacağız
    o devleti kuracağız...

    mustafa kayabek
    17 kasım 1973
    0 ...
  35. bozkurt a mektup

    1.
  36. abdurrahim karakoç'un şiiridir.

    Türkiye'nin ahlâkını bozanlar
    Sosyalizme parketti mi, yaz hele.
    Vatandaşın derisini yüzenler.
    Karısına kürk ecri mi, yaz hele.

    Bir geldi, pir geldi çağa Süleyman;
    Kaç çift çorap ördü sağa Süleyman;
    Bıraksın gayrisin ağa Süleyman,
    TeReTe'yi Türk etti mi yaz hele.

    Bayan Hatko baş olalı çergiye
    Çiğ zurnalar mumlandı mı terkiye?
    Tiksintiden başı dönen Türkiye,
    Dümbükleri fark etti mi, yaz hele.

    Uzun saçlı (Sümme haşa) erkekler,
    Mimli, maksili kancık şebekler,
    ik'ayaklı okur - yazar köpekler,
    Sokakları sirkt etti mi, yaz hele.

    Soyulan bankalar ak mı, kara mı?
    Hırsızlanan asayiş mi, para mı?
    Paşazade Erdal adlı harami,
    Haydutları kırk etti mi, yaz hele.

    Rektör, dekan, prof. doç-moç nasıllar?
    Yedeklere kul oldu mu asıllar?
    Asalaklar, sürüngenler, fosiller
    Sağdan sola çark etti mi. yaz hele.

    Neler oldu, neler bitti geçen ay?
    Mektubunda cümlesini tek tek say.
    Kirli kirli pabuçları Danıştay
    Başımıza börk etti mi, yaz hele.

    Temelli mi sürgitlerin haracı?
    Ne halt yiyor ibiş adlı aracı?
    Zenci şeyi ...cinsisapık fetvacı,
    Şooo... huyunu terk etti mi, yaz hele.
    0 ...
  37. kürtlerin sözlükte mağduru oynaması

    1.
  38. taşıdığı kanın özelliğini yansıtan kürt'tür. genel eve düşmüş kadın gibiler kötü yola sapmak için hep bir bahaneleri var. hep mağdurlar hep ezilen onlar. insanda biraz utanma olur haya olur arkadaş gerçi bu ahlaki terimler insanlar için geçerli evet ama ete ve kemiğe büründükleri için insan bekliyor belki insan! gibi davranırlar diye.

    sabahtan akşama kadar sözlükte türklerin atasına mili ve manevi duygularına küfür edip milleti bir birbirine düşüreceksin sonra bize küfür ediyorlar diye ağlayacaksın . sokakta insanı yakıp karşılığını verdiğinde havyan hakları mahkemelerine bözü çüküyorlar dedikleri gibi sözlükte de modlara ağlıyorlar. önce insan olun o iptidai dilinizle '' böz nördö yönlöş yöpüz'' diye düşünün ateş olmayan yerden duman çıkmaz demi sevgi pıtırcığı kürt kardeşlerim.
    7 ...
  39. atatürk ve camilerimiz

    1.
  40. Cami yıkan mendersi şeyh edip Ata'ya dil uzatan yarı cahiller göz atsın.

    Genç Cumhuriyet, asla “cami düşmanlığı”, yapmamıştır. Tam tersine Atatürk döneminde Cumhuriyet hükümetleri, gerektiğinde cami inşa ettirmiş, camilerin bakım ve tamirini yaptırmış, hatta kullanılmayan bazı kiliseleri camiye dönüştürmüştür.

    işte Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'ndeki belgelerle Atatürk ve inönü dönemlerinde tek parti CHP'nin yaptırdığı, onarttığı camilerden bazıları:

    1922 yılında Bakanlar Kurulu’nun ilk toplantısında konuşan Atatürk, Yunan çekilişi sırasında birkaç bin caminin yakılıp yıkıldığını belirtmiş ve “Bu camileri yenilemek görevimizdir. Bu hizmeti nutuk atmadan, gösterişe kaçmadan, siyasete alet etmeden yerine getirelim.” demiştir.[8] Nitekim, 26 Aralık 1922 tarihli bir belgeye göre, "Düşmandan kurtarılan yörelerdeki cami, hayrat ve vakıflarda meydana gelen zararın tesbiti için kurulan komisyonun hazırladığı raporun ilgililere sunulduğu" belirtilmiştir. (BCA, Sayı: 6061, Dosya: 13712, Fon Kodu: 30..10.0.0, Yer No: 140.4..12.)

    Atatürk1 Mart 1923'te yaptığı Meclis konuşmasında, "Efendiler!Geçen yıl içinde Vakıf Bakanlığı, dini yapılar ve hayır kurumlarının onarım ve inşaatında oldukça önemli bir çalışma yapmıştır. Yapılan onarım içinde ülkemizin çeşitli yerlerinde olmak üzere 126 cami ve mescit ile 31 medrese ve okul, 22 su yolu ve çeşme, 175 gelir getiren yer ile 26 hamam bulunmaktadır" diyerek, 126 cami ve mescitin onarılıp inşa edildiğini belirtmiştir. ("Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin I.Dönem, 4. Yasama Yılını Açış Konuşmaları”, Millet Meclisi Tutanak Dergisi D. 1, C. 28, 1 Mart 1923, s. 2 )

    Bu doğrultuda onarım ve inşa kararı çıkan camilerden bazıları şunlardır:

    - 26 Mart 1923'te Hamidiye Camii'nin tamir ve tefrişatının umum evkaf malından yaptırılması" istenmiştir. (BCA, Sayı: 14005, Fon Kodu: 51..0.0.0, Yer No: 2.12..6..)

    -12 Şubat 1924 tarihli bir belgeye göre, "Turgutlu'da tamiratı devam eden Pazar Camii için 1500 Türk Lirası gönderildiği" belirtilmiştir. (BCA, Sayı: 14005, Fon Kodu: 51..0.0.0, Yer No: 13.109..4.)

    - 25 Temmuz 1925 tarihli bir belgede "Bitlis Camiinin tefrişi için 3000 liranın gönderildiği" belirtilmiştir. (BCA, Sayı:14005, Dosya: 22911, Fon Kodu: 30..10.0.0, Yer No: 192.313..11.)

    - 7 Aralık 1925'te Niğde’nin Fertek Köyü’ndeki bir kilisenin camiye çevrilmesine karar verilmiştir.

    - 28 Eylül 1930 tarihli bir belgeye göre, "Fırtınadan hasara uğrayan camilerin tamiri için Edirne Vakıflar Müdürlüğü'ne 11 000 lira tahsisat gönderildiği" belirtilmiştir. (BCA, Sayı:790, Dosya: 22939, Fon Kodu: 30..10.0.0, Yer No: 192.314..20.)

    -9 Aralık 1931 tarihli bir kararla, "istanbul Eyüp Camii kurşun ve sıva tamiratının emaneten yaptırılması" istenmiştir. (BCA, Sayı: 11987, Dosya: 229-59, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 24.77..9..)

    - 1 Mayıs 1932 tarihli bir kararla, "istanbul Edirnekapı'daki Neslişah Camii'nin emanet usulüyle tamir ettirilmesi" istenmiştir.(BCA, Sayı: 12791, Dosya: 229-63, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 28.36..8.)

    - 17 Eylül 1933 tarihli bir kararla, "Babaeski'deki Cedit Ali Paşa Camii ile Manisa'daki Muradiye Camiinin tamiri" istenmiştir. (BCA, Sayı: 14960, Dosya: 229-68, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 39.64..19.)

    - 18 Mart 1933'de "Edirne’deki üç şerefeli camiinin sıva tamirinin yapılması" istenmiştir.[9]

    - 26 Mayıs 1937 tarihinde "Ankara'daki tarihi eser niteliğindeki camilerin tespit edilerek tamirlerine başlanıldığı" belirtilmiştir. (BCA,Sayı:73362, Dosya: 25919, Fon Kodu: 30..10.0.0, Yer No: 213.447..3.)

    - 27 Ekim 1937 tarihli bir kararla, "Kiğı'da tamiri mümkün olmayan Bültenbey Camii'nin yerine Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce yeni bir cami yaptırılacağı" belirtilmiştir. (BCA, Sayı: 5016, Dosya: 22966, Fon Kodu: 30..10.0.0, Yer No: 192.316..10.)

    - 13 Ağustos 1937 tarihinde tamir ettirilen camilerin tekniğe uygun yapılıp yapılmadığının tespiti için kurulan komisyon ve bu komisyonun vermiş olduğu rapordan" söz edilmiştir. (BCA, Sayı:73362, Dosya: 25922, Fon Kodu: 30..10.0.0, Yer No: 213.447..6.)

    - 14 Temmuz 1938 tarihli bir kararla "Üsküdar'daki Şemsi Paşa Camii tamiratının emaneten yaptırılması" istenmiştir. (BCA, Sayı: 92582, Dosya: 229-113, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 84.65..17.)

    - 14 Temmuz 1938 tarihli bir kararla "Havsa'daki Sokullu Mehmetpaşa Camii tamiratının emaneten yaptırılması" istenmiştir. (BCA, Sayı: 92492, Dosya: 229-156, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 84.65..8.)

    - 14 Temmuz 1938 tarihli bir kararla "Kadırga'daki Sokullu Camii'nin tamiratının emaneten yaptırılması" istenmiştir.(BCA, Sayı: 92352, Dosya: 229-155, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 84.64..14.)

    - 16 Mayıs 1938 tarihli bir kararla "istanbul'daki Haseki, Mahmutpaşa ve Mihrimah camileriyle etrafındaki binaların ne şekilde tamir edileceklerine dair üç adet rapor hazırlanması" istenmiştir. (BCA, Sayı:73362, Dosya: 25922,Fon Kodu: 30..10.0.0,Yer No: 213.447..6.)

    - 6 Mart 1939 tarihli bir kararla, "Malatya'daki Hacı Ömer Camii tadilat ve inşaatı için gelecek yıla geçici taahhüde girişilmesine izin verilmesi" istenmiştir. (BCA, Sayı: 105102, Dosya: 229-158, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 86.19..4.)

    - 25 Mart 1939 tarihli bir kararla "Konya'daki iplikçi Camii restorasyon işi için gelecek yıla geçici taahhüde girişilmesi" istenmiştir. (BCA, Sayı: 106382, Dosya: 229-159, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 86.25..12.)

    - 30 Mart 1939 tarihli bir kararla, "Kars'ın Sarıkamış ilçesi'nde yaptırılacak cami inşaatı için gelecek yıla geçici taahhüde girişilmesi" istenmiştir. (BCA, Sayı: 106692, Dosya: 229-160, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 86.27..3.)

    - 9 Mart 1940 tarihli bir kararla,"istanbul'daki Şemsipaşa ve Azatkapı Camilerinin onarımının devamı için 5000'er lira daha sarfına" izin verilmiştir. (BCA, Sayı: 130012, Dosya, Fon Kodu: 30..18.1.2, Yer No: 90.22..3.)

    - 21 Ağustos 1944 tarihli bir kararla "Milli Saraylardan Divriği'deki Ulu Camiye korunması için konulan kıymetli eşya Caminin kubbeleri aktığı için korunamayacağından süratle Caminin tamiratının yapılması" istenmiştir. (BCA, Sayı:6061, Dosya: 25945, Fon Kodu: 30..10.0.0, Yer No: 213.448..18.)

    Atatürk'ün Yaptırdığı Camiler

    Atatürk'ü, "din düşmanı" diye adlandıran "utanmazların", "Atatürk'ün camileri kapattırdığı" yalanını yerle bir eden çok önemli bazı belgeler var elimizde... Bu belgeler, Atatürk'ün bırakın camileri kapattırdığını, tam tersine cami yaptırdığını kanıtlamaktadır.

    Atatürk, Erzurum Kongresinden ölümüne kadar hep yanında ve hizmetinde olan Mihallıççıklı Emir Çavuşu Ali Metin aracılığıyla 5 bin lira gönderip, Yunanlıların işgal sırasında yakıp yıktıkları ve imkanları olmadığı için Mihallıççıklıların yaptıramadığı kasabanın tek camisini yeniden yaptırmıştır.

    Atatürkün tüm masraflarını bizzat karşılayarak yaptırdığı bu cami, bugün Mihallıççıktadır ve Aşağı Camii veya "Mihalıççık Atatürk Camii" diye adlandırılmaktadır.

    Ali Çavuş (Metin), Atatürk’ün en yakınlarındandır. Ailesi aslen Malatyalı’dır. 1877-78 yıllarındaki Osmanlı-Rus savaşı sırasında, aile Eskişehir’e göçmüş, eski ismiyle Mihalıççık “Çukurviran” köyüne yerleşmiştir. Bilahere babası Hacı ismail, aileyi Mihalıççık’a getirmiştir. Babasından dolayı da “Hacıların Ali” diye anılmıştır.

    Ali Metin Çavuş, Birinci Dünya Savaşı’nın en hızlı olduğu dönemde 1915 yılında, daha 18 yaşındayken askere alınmıştır. O zamana göre iyi bir eğitimi vardır. Bunun için de Sivas’ta askerken “Küçük Zabit Mektebi”ne alınmış. Burada Enver Paşa’nın dikkatini çekmiş, onun karargahında hizmet vermiştir. Savaştan yenilgiyle çıkmamız üzerine tekrar Anadolu’ya dönmüş, Kazım Karabekir Paşa’nın başında bulunduğu 15. Kolordu’da askerliğine devam etmiştir.Orada da kendisini göstermiş. Atatürk’ün Erzurum’a gelmesi üzerine Karabekir Paşa, Ali Metin’i, 3 Temmuz 1919 günü Atatürk’ün hizmetine “Emir çavuşu” olarak vermiş, Atatürk’ü ölümüne kadar, özellikle Kurtuluş Savaşı süresince yakınlığı devam etmiştir. Atatürk’ün yemeklerini Ali Çavuş yapmıştır.

    Halk dilinde “Aşağı Cami”, asıl ismiyle “Cami-i Kebir” 1302(1886) yılında Sivrihisarlı Hacı Süleyman tarafından yaptırılmıştır. O tarihlerde Mihalıççık, Sivrihisar’a bağlı bir kasabadır. Mihalıççık da Yunan işgaline uğramıştır.Cami, Yunanlılar tarafından tahrip edilmiştir. Uzun süre tamir edilememiştir. Ta ki, Atatürk yeniden yapımı için 5 bin lira gönderinceye kadar.

    Özetle, Ali Metin’in vesile olmasıyla Atatürk, 5000 lira vererek Mihalıccık Camii'nin yeniden yapılmasını sağlamıştır.[16]

    - Atatürk’ün çizdiği, “ideal Cumhuriyet Köyü’nün” tam merkezinde bir de camiye yer verilmiştir. Atatürk, çizdiği projede 22 numarayla gösterdiği camiyi, köy hamamı ve etüv makinesinin hemen yanına yerleştirmiştir.(10 )

    - Atatürk, çıkan büyük bir kasırgada hasar gören Edirne Selimiye Camii’nin onarılması için ödenek göndermiştir.[11]

    - Atatürk, sadece Türkiye’deki değil yurt dışındaki camilerle de ilgilenmiştir. 1919’da başlanıp 1926’da tamamlanan Paris Camii’ne yardım yapanlar arasında Atatürk de vardır. Paris Camii’nde büyük emekleri olan Bencheikh El Hocine Abbas “Mustafa Kemal Atatürk’ün de Paris Camii’nde izleri bulunduğunu” ifade etmiştir. Şeyh Hamza Ebubekir’in, Bencheikh El Hocine Abbas’a anlattıklarına göre: Mustafa Kemal Atatürk, Abdülhamid’in ölümünden sonra 1938 yılına kadar her yıl Paris Camii’ne “bizim de çorbada tuzumuz bulunsun” diyerek, bir miktar para göndermiştir.[13] Caminin şeref defterine göre de II. Abdülhamit ve Atatürk’ün caminin yapımına katkıları olmuştur.[14] Batı’da Paris Camii’ne yardım eden Atatürk, Doğu’da ise Tokyo Camii’nin yapımına katkıda bulunmuştur. 1931 yılında Türkiye’ye gelip Atatürk’ü ziyaret eden Japon Elçisi Torijori Yamada, Atatürk ile yaptığı görüşmede Türklerin Tokyo camiinin yapımına katkıda bulunmasını istemiştir. Yamada’nın bu isteğini geri çevirmeyen Atatürk, iddiaya göre Tokyo Camii’nin yapımına da katkıda bulunmuştur.[15] Bu nedenle olsa gerek ki, Tokyo Caimii'nin 1938'deki açılış töreni sırasında camiye Japon bayrağı ile birlikte bir de Türk bayrağı asılmıştır. (15a)

    https://galeri.uludagsozluk.com/r/833725/+

    edit : http://www.tarihgazetesi.net/ sitesinden alıntıdır .
    3 ...
  41. anadolu sosyalizmi

    1.
  42. Kızıl emperyalizmin kızıl uşağı anadolu'yu ne bilsin.?
    1 ...
  43. dhkp cli kızını tokatlayan baba

    1.
  44. Kızım demeden Teröristi tokatlayan babadır öpülesi elleri dert görmesin.

    As onu Amca.!

    http://www.radikal.com.tr...p_cden_gozaltinda-1190782
    1 ...
  45. halk kahramanı olmak istiyorsanız asker öldürün

    1.
  46. banka soyun

    asker polis vurun

    Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyeti yıkıp Rusyanın küçük bir uydusu haline getirmeyi deneyin

    Üniversiteleri işgal edip hoca dövün.

    Türk bayrağını Ve Atatürkün resimlerini yakıp Lenin stalinin resimlerini asın .

    devletin düzenini bozmak için her türlü kahpeliği yapın

    merak etmeyin bunların karşılığı da vatan hainliği sıfatını almazsınız bu ülkede yaşama hakkı olmayan rusların peçete artıkları sizi halk kahramanı vatansever ilan eder ölümünüze yas tutar sizi Atatürkün kurduğu ülkeye düşman olduğunuz halde en iyi Atatürkçü olarak sizi lanse ederler.
    6 ...
  47. hüseyin namık orkun

    1.
  48. 1944-1945 “Irkçılık-Turancılık Davası” sanıklarından biri de Hüseyin Namık Orkun’dur. Ne yazık ki haksız yere kalmaya mecbur edildiği zindan hayatı sağlığını bozmuş, vefatına kadar süren rahatsızlıklar yaşamasına sebep olmuştu.

    Hüseyin Namık Orkun, Türk Milliyetçiler Derneği’ne destek olmuş, 1951de Türk Ocağı Ankara Şubesi’nin açılmasını, Dr. Tevetoğlu ile birlikte sağlamış ve vefatına kadar hizmet etmiştir.

    https://galeri.uludagsozluk.com/r/823539/+

    http://hizliresim.com/27Zo6N
    0 ...
  49. leninin işçilere küfür etmesi

    1.
  50. işçi sınıfının kurtarıcı meleği gibi gösterilen yaratığın işçi sınıfına üşengeç uyuşuk dar kafalı ve tembel diye küfür etmesidir.

    ayırca grev hakkı'da tanımamış aldığı ücreti beğenmeyen greve giden işçilere ölüm cezaları vermiş greve giden işçileride gericilik ve sınıf düşmanı ilan etmiştir.

    11. komünist partinin kongresinde lenin bunu şöyle ifade eder. ''proleter hükümetle idare edilen bir memlekette sık sık grevlere başvurmak ancak işçilerin kültürde geriliği siyasi gelişme noksanlığı hükümete saldırma ve mazi olmuş kapitalizm ve tekelciliğin yeniden canlanışı olarak tarif edilebilir.''diyordu

    komünistler hiç bir zaman işçinin emekçinin yanında olmamış her zaman sömürmüş hakir görmüştür. onlar için iş sınıfının değeri kullanıp atılan bir peçete kadardır.
    1 ...
  51. daha fazla entry yükleniyor...
    © 2025 uludağ sözlük