küçüklükten beridir maruz kalınan eğitimin, çevreden görülenlerin etkisi midir ya da genetik programdaki bir kodun mu işlevidir bilinmez. ama ızdırap belli bi aktivasyon enerjisini bulduğunda vucuda gelen olay.
bunu söyleyen insan gerçekten dünyanın en yalnız insanıdır. içini açacak kimsesi kalmamıştır ve mecburen her yerde olan allah ı muhatap bulabilmiştir kendisine.
yıllar önce okuduğum ve ismini hatırlayamadığım bir kitapta geçen uyarlama dörtlüktü. kitaptaki bir karakterin karalama defterine karaladığu karalamaydı yanlış hatırlamıyorsam.
bun alırlar
bun satarlar
bun dan terazi tutarlar
çarşı pazarı bun dur bun
birçok insanın aklına gelmiştir. dünya derin ve karanlık uzay boşluğunda yol alan, içinde her türlü ihtiyacın üretilebildiği bir uzay gemisine benzer. uzay gemilerini hep dünyadan ayrılan şeyler olarak düşündüğümüzden garip gelir. dünyanın geldiği ve gideceği bir yer mi vardır?
ızdırapla beraber duyulan ihtiyaçtır. ama o kadar derindir ki herhangi bir insandan bunu beklemenin anlamsız olacağı aşikardır. "ihtiyac varsa eğer ihtiyaç duyulan şey de vardır, olmalıdır" sezgisi ise ızdırabın tek tesellisidir. eski aşıklar tanrı yı bu duyguyla mı bulmuşlar acaba diye akla getirir.
belki de filmlerden görülüp özenilen bir davranış eğilimidir. kendini adama, unutma ve böylece ızdırabını hafifletme arzusudur. camiye kapansam bir sürü soruya muhatap kalırım. budist rahipler daha bir anlayışlı olur gibi geliyor insana.
burada kastedilen, sistem içerisinde mevcut, bildiğimiz örgün eğitimin anlamsızlığıdır.
şimdi kendi eğitim-öğrenim hayatınızı bir gözünüzün önünden geçirin bakalım. üniversiteye yeni başlamışsanız büyük ihtimalle 12 seneniz, bitirmişseniz de büyük ihtimalle 16 seneniz sınıflarda öğretmen karşısında ders dinleyerek, okul çıkışlarında ve teneffüs aralarında ödev yetiştirmeye çalışarak veya test çözerek geçmiştir. şimdi samimi olarak kendinize bir cevap verin, sizin kafanızın içine okullarda sokulmaya çalışılan milyonlarca veriden yüzde kaçı şu an sizde bilgi halinde mevcut? bugüne kadar size öğretilen bütün şeylerden yazılı sınav yapılsanız kaç alırsınız? kaldı ki siz zekisiniz, çalışkandınız, peki okullarda kalabalıkları teşkil eden ortalama başarının altındaki öğrenciler kaç alırlar?
bu sorunun cevabı eğitim sistemimizin ve dünyadaki bütün benzer eğitim sistemlerinin büyük bir israftan ibaret olduğunu göstermiyor mu? sizin kaybolan senelerinizin israfı, devletin kıt kanaat geçinen insanlardan topladığı vergilerin israfı ve sizin eğitiminiz için yaptığınız israf..peki sorun nerde? bütün dünyanın eğitim sisteminin yanılgısı nerede?
bu sorunun cevabı basit ve bildik bir şey aslında. zannediliyor ki bilgiler ve beceriler insanların kafasına cd yazar gibi yazılabilir. ne var ki hemen herkesin şahsi tecrübelerinden bildiği birşey var ki, insanlar sadece ihtiyaç ve merak duydukları bilgi kümesini en iyi şekilde öğrenebiliyorlar. eğer gerçekten tarihe bir sebepten dolayı meraklıysanız veya işinize yarayabilecek bir bilgi arayışındaysanız tarih i unutmamak üzere öğrenebilirsiniz. veya fiziği yahut matematiği, arıcılığı, tarımı, aşı yapmayı, yemek pişirmeyi, takım yıldızların isimlerini.
eğitim sistemi sadece öğrenmeyi, bilgiye ulaşma yollarını öğretmeli, şu andaki boş uğraşlarını bir kenara bırakmalı.
bu da risk nedir efsanesi gibi bir efsanedir. felsefe hocasının "bu sandalyenin olmadığını nasıl ispatlarsınız" sorusuna bir öğrenci tarafından "hangi sandalye" denilerek cevap verilmesi olayı.
tembellerin istedikleri gibi tembellik yapabilecekleri bir dünyadır.
bir tornavidanın bilinci olsaydı emin olun vida çevirdiği sürece mutlu olurdu. bir matkabın bilinci ve dili olsaydı size dünyanın en sevdiği işinin duvar delmek olduğunu söylerdi. yine bir çekiçle konuştuğunuzda size çivi çakmanın kendisine en kolay gelen iş olduğunu söyleyecekti ve bunun dünyanın en harika işi olduğunu iddia edecekti. çünkü yaratılan her şey hangi fonksiyonu yerine getirmek için tasarlandılarsa, o iş onlara kolaydır ve mutluluk vericidir. her tornavida çivi çakmakta çok zorluk çeker ve bilinç sahibi her çekiç vida çevirmeye çalışmaktan nefret eder.
doğaya baktığımızda hangi canlı ne iş için yaratılmıssa o işi profesyonel olarak yapıyor. insanların henüz mahvedemediği bir doğal ortamda yaşayıp da işinden şikayet eden ve iş hayatı yüzünden depresyona giren tek bir canlı gösteremezsiniz. istisnasız hepsi mutlu ve başarılı. hepsi sevdiği işi yapıyor.
peki bu nasıl oluyor? doğadaki her bir canlı nasıl oluyor da türünün getirdiği görevleri hiç zorlanmadan severek yerine getiriyor? ne yapması gerektiğini nerden biliyor? neden doğada diplomalar, hocalar, üniversiteler, sertifikalar yok ve olmamasına rağman kusursuz bir düzen nasıl işliyor?
bunun cevabı gayet net. herşeyi planlayan en büyük bilinç sahibi olan ilk neden, her canlıyı, kendisinin ve sistemin faydası için yapması gereken şeyleri sevmek için genetik olarak programlamış ve her canlıya yapması geren şeyleri kolay kılmış. insanlar ise mutluluğu zorluklara göğüs gererek kazanacakları yanılgısına düşmüşler. ondan bitmez sandıkları doğal kaynakları ne kadar sömürürlerse sömürsünler asla mutlu olamıyorlar. kalplerindeki acıyı ve eksikliği, bir acının diğer acıyı unutturması gibi çalışmanın verdiği yorgunlukla bertaraf ediyorlar.
tembellik insanın kendisine kolay geleni yapması ve zor gelene yaklaşmamasıdır. bozulmamış insan fıtratı zorluğu sevmez, kolay olanı sever. sevdiği şeyler de onun için zor değildir. bir insanın yapması gereken şeyler sevdiği şeyler, yapmaması gereken şeyler de hoşuna gitmeyen şeylerdir. her insanın sevdiği işi yaptığı, uydurma mesleklerin ortadan kaldırıldığı ve hiçbir mesleğin dayatılmadığı bir dünyada mutluluk ve bolluk hakim olacaktır. manifesto için: (bkz: tembelliğe övgü)
sözlük yazarlarının uludag sozluk hukuk kurulu nun avukatlarını hiçbir ücret ödemeden şahsi işleri için çalıştırabilmesidir. bu açıdan uludag sozluk hukuk kurulu çok faydalı bir oluşumdur.
edit: avukatlar tekzip etti, böyle bir şey yokmuş. o halde bu kurulun da pek faydalı olacağı söylenemez.